2026. Haziran 13.
Türkinfo Blog Oldal 632

Budapeşte, lirik mimarisi ve muhteşem Tuna Nehri ile görenleri büyülüyor

bp_dalm1Doğu’nun Paris’i olarak anılan Budapeşte, lirik mimarisi ve muhteşem Tuna Nehri ile görenleri büyülüyor. Komünist yönetimden 17 yıl sonra, AB’nin yeni başkenti Budapeşte; yeni açılan otelleri, restoranları, uluslararası mağazaları ve dünyanın her tarafından akan turist kitlesiyle öne çıkıyor.

Ünlü düşünürlerin ve reformistlerin ülkesi olan Macaristan’ın başkenti Budapeşte, dinamik ve ilham veren bir destinasyon. Tuna nehri Budapeşte’yi, muhafazakar Buda ve kozmopolit Peşte olmak üzere ikiye bölüyor. Buda Tepesi ise, bu sofistike şehri Avrupa’nın en güzel başkenti haline dönüştürüyor.

Budapeşte, Macaristan’ın kültür ve sanat merkezi olmasının yanısıra, sizlere göz ziyafeti yaşatabilecek kadar güzel bir mimariye sahip. Şehirde yaklaşık otuz tiyatro ve son yıllarda düzenlenen ve tam bir görsel şölen havası yaşatan “Tuna Karnavalı”, Vörösmanty Meydanı’nda, dünyanın birçok kültürünü ağırlamanın haklı gururunu yaşıyor. Bu meydana ismini veren romantik şiir akımının ünlü ozanı Mihaly Vörösmarty aynı yerdeki mermer heykeli ile sanat severlerin tarihe tanıklık etmesini sağlıyor.

Budapeşte, 1300’e yakın kaplıcası ile kişisel bakımına düşkün olanlar için de vazgeçilmez bir destinasyon. Şehrin bir başka özelliği de Tuna Nehri tarafından Buda ve Peşte olarak ikiye bölünmesi. Buda tarafında bulunan “Kale Dağı”na çıktığınızda mükemmel bir manzara ile karşılaşacaksınız.

Budapeşte’yi keşfetmek için sizlere ilk tavsiyemiz Tuna Nehri üzerinde yapacağınız bir gemi turudur. Geziniz sırasında Tuna Nehri’nin iki yakasını birbirine bağlayan sekiz köprüden en güzeli Aslanlı Köprü sizi çok etkileyecek.

KÜLTÜR, SANAT, MİMARİ VE PARKLAR

• Hotel Gellért’te yer alan ünlü termal banyolar unutulmaz bir deneyim sunmasına rağmen çok kalabalık. Bu nedenle kişiye özel bakımları ile hizmet veren Széchenyi Spa’yı tercih edebiliriniz.
• Devlet Opera Evi’ndeki bir etkinliğe mutlaka katılmalısınız.
• Birçok yemek seçeneğinin yer aldığı Central Market Hall’u mutlaka gezin.
• Andrássy üzerindeki House of Terror Museum, korkutucu ama bir o kadar da merak uyandırıcı. Bina 1940 yılında Nazi’ler tarafından baş karargah olarak kullanılmış.
• Macaristan’ın en ünlü heykeltıraşı Imre Varga’nın soykırım anısına yaptığı, Ana Sinagog’un arka bahçesinde yer alan heykeli mutlak görün.
• Aquincum Museum (III. Szentendrei ut 139): Yaklaşık 2000 yıl önce inşa edilmiş bu tarihi yapı kesinlikle görülmeye değer. Özellikle büyüleyici mozaiği ve taş oymaları ile sizi cezbedecek.
• Vidampark (14.Varosliget): Bütün bir yıl boyunca açık olan Budapeşte’nin en büyük eğlence parkında keyifli dakikalar sizi bekliyor.
• Magyar Allami Operahaz (Andrassy ut 22): 1184 tarihinde inşa edilmiş bu gösterişli yapı, Avrupa’nın en güzel operalarından biri. Odaları ünlü Macar ressamları tarafından dekore edilen bina 1200 kişilik kapasitesiyle Budapeşte’nin gözbebeği.
• Pesti Vigado (Vigado ter 5): 1865’de inşa edilen yapı, Budapeşte’nin ikinci önemli konser salonu olarak biliniyor ve yılın belirli zamanlarında dünyanın dört biryanından gelen birçok konser sanat severlerin beğenisine sunuluyor.
• Allat-es Növenkert (Varosliget 14): Kurulalı 100 yıldan fazla olan bu hayvanat ve botanik bahçesi Avrupa’nın üst düzey hayvanat bahçelerinden biri. Mutlaka ziyaret etmenizi tavsiye ederiz.
• Varosliget: Budapeşte’nin tarihsel ve kültürel açıdan ikinci önemli parkı siz ziyaretçilerini bekliyor.
• Parlemento Binası: 1884- 1904 yılları arasında inşa edilen 700 odalı bu ihtişamlı yapı, Budapeşte’nin simgesi sayılıyor, mutlaka gezmelisiniz.
• Gellert Tepesi: Tuna Nehrini bütün görkemiyle izleyebileceğiniz en güzel tepelerden biri ve Özgürlük Anıtını da buradan izleme şansını yakalayabilirsiniz.
• Museum Of Applied Arts (Ülloi út 33-37): Masallar diyarında gibi hissettiren Museum of Applied Arts, vitrayları, at nalı şeklindeki kemerleri, balkonları ve çatısı ile mutlaka görülmesi gereken yapılar arasında yer alıyor.
• Museum of Fine Arts (Hsök tere): Museum of Fine Arts’da, Macaristan’ın 1638 ve 1918 yılları arasında bağlı olduğu Habsburg Kraliyet bölgesinden gelen eşsiz sanat ürünlerinin yer alıyor. Müzede, görebileceğiniz eserler arasında Canaletto’nun Roma’nın arka sokaklarını resmeden sıra dışı tablosu, Rembrandt’ın çalışmaları ve iki Raphaels eseri yer alıyor.
• Vasarely Museum (Szentlélek tér 6): 1908 yılında doğan popüler sanatın mucidi olarak adlandırılan Victor Vasarely’in eserlerinin yer aldığı müzeyi mutlaka gezin.

OTELLER

CORINTHIA GRAND HOTEL ROYAL, Erzsebet korut 43-49
Budapeşte’nin ana bulvarında Habsburg Devri kraliyet mimarisi ve modern zerafeti yansıtan özenle restore edilmiş bir bina içinde yer alan Corinthia Grand Hotel Royal, gece hayatının popüler adresi Liszt Ferenc tér’e birkaç dakikalık yürüme mesafesinde bulunuyor. Otel, beş yıldızlı hizmet konsepti ile öne çıkıyor. Corintha Grand Hotel Royal, Uzakdoğu mutfağı lezzetleri sunan Rickshaw ve klasik lezzetlerin en güzel örneklerini tadabileceğiniz Brasserie Royale&Atrium ile de hizmet veriyor.

FOUR SEASONS HOTEL GRESHAM PALACE BUDAPEST, Roosevelt tér 5-6
Özenle restore edilmiş otel; çarpıcı vitrayları, mozaikleri ve seramikleri ile Art Nouveau mimarisinin güzel bir örneği. Merkezi bir konuma sahip olan otel, Chain köprüsü ve Tuna Nehri’ne hakim büyüleyici bir manzaraya sahip olmasının yanı sıra parlamentoya ve ünlü alışveriş caddesi Vaci’ye kısa bir yürüyüş mesafesinde bulunuyor. Şehrin en iyi servisinin sunulduğu Four Seasons Hotel Gresham Palace, ayrıca Gresham Cafe’si ve İtalyan restoranıyla hizmet veriyor.

NEW YORK PALACE, 1073 Erzsébet krt. 9-11
İtalyan Boscolo Hotels grubunun Budapeşte’de açılan yeni adresi New York Palace, çağdaş İtalyan tarzını yansıtan 200 odasıyla hizmet veriyor. Otel içinde yer alan New York Café, şehrin en popüler kafeleri arasında gösterilirken, otel Spa’sı da New York Palace konuklarının yanısıra, Budapeştelileri de ağırlıyor.

KEMPINSKI HOTEL CORVINUS BUDAPEST, Erzsébet tér 7-8
Modern Budapeşte’nin sembolü Kempinski Hotel Corvinus Budapest, şehrin finans ve alışveriş merkezlerinin tam ortasında yer almakla birlikte, Tuna Nehri’ne de yürüme mesafesinde. Toplam 366 odanın bulunduğu otel Budapeşte’ye Kempinski oteller zincirine özel bi hava katmakta.

2012-06-22
.yolculukterapisi

Ando Drom Macar Roman müzik grubu

andodrom_400Ando Drom Budapeşte’de 1993 yılında kurulan ve halen de faaliyette olan bir Çingene müzik grubudur.

Etno&Folk müzik grubunun kurucusu olan Jenő Zsigmond aynı zamanda sosyologdur ve Macar Çingene hakları hareketinin önemli bir ismidir.

Grup, Orta Avrupa ve özellikle de Macar Çingene müziğinin köklerini tarih içinde arayıp, bu ezgileri günümüze uyarlamakla ün salmıştır.

Ando Drom, Çingene dilinde “sürekli hareket halinde olmak” anlamına geliyor. Grubun müziği de bu ada çok uygun. Grup Çingene müziğini ve kültürünü tarihten bugüne ve hatta yarına bağlamak istiyor ve bunu başarıyla da gerçekleştiriyor.

Ando Drom sitesi>>>

İlber Ortaylı – Dünkü ve bugünkü Budapeşte

Macaristan Avrupa’nın özgün ve köklü bir ülkesidir. Macarlar da zihniyetleri itibarıyla ilginç bir halk. Bu milletin kökeni Volga-Oka boyundaki Başkırlara, İskandinavya’daki Finlilere ve Baltık’taki Estonlara kadar akrabalık ilişkileri ile bağlıdır. Bin yıllık Hıristyanlardır. Macaristan’ın apostolik kralı yani ‘İsa’nın elçisi’ unvanını taşıyan Saint İstvan zamanında vaftiz edildiler. Macar halkı Alman ve Slav denizinin ortasındadır; gene de o özgün dilleri, erimek şöyle dursun, Avrupa edebiyatının en güzel şiir ve tiyatrosu ile yaşar gider.
19’uncu asrın ortalarına kadar bugünkü anlamda Budapeşte’den söz etmek mümkün değildi. Buda tarafındaki kale Macar krallarının ikametgahı ve en büyük katedralin bulunduğu yerdi. Türk imparatorluğu da Macaristan’ı buradan idare etti. Buda’nın son komutanı, 90’ına gelmiş vezir Arnavut Abdi Abdurrahman Paşa elinde iki kılıçla şehri savundu. Budin düştü, Macarlar o gün bugündür onun mezarını bir abide olarak ihtiramla muhafaza ediyor.

Macaristan’ın tarihini Buda’da görmek mümkün. Buradaki tepede Saint Geleert’in yani Macaristan’ı Hıristiyanlaştıran azizin abidesi var. Buda’nın üzerinde de arşiv ve müze olarak kullanılan Avusturya Habsburglarının sarayı… Tuna üzerindeki zarif köprüler Buda’yı ve Peşte’yi birbirine bağlıyor. Elizabeth köprüsü (yani Macarın deyimiyle Erszebet) Avusturya’nın güzel imparatoriçesi ve Macaristan’ın en çok sevilen kraliçesinin adını yaşatıyor. Macaristan’ın Komünist Parti ile yönetildiği devirde bile bu ad değişmedi. Köprüyü aynı isimli bulvar izledi; benim gençliğimde Halk Cumhuriyeti Caddesi adını alan Kont Gyula Andrasi Caddesi’ne ise bu isim yeniden verildi. Bizim Boğaziçi’ni Dolmabahçe süslerdi. O süsü çok gördük, arkasını garip binalarla kapattık. Tuna’nın kenarını ise Macaristan’ın zarif parlamento binası süslüyor ve hep öyle kalacak, etrafındaki eski zarif binaları gözleri gibi koruyorlar. Son 20 yılda buraya ilave edilen tek anlamlı şey 1956 yılının kahraman lideri olan Yanoş Kadar’ın heykeli; bir kaide üzerinde değil, parkta gölge bir vatandaş gibi duruyor.

Federasyonlar tarihe gömüldü

Buda ve bilhassa Peşte tarafının bütün binaları 19’uncu asırdaki özelliklerini koruyor. Budapeşte tıpkı Barselona gibi, hatta ondan daha çarpıcı ve muhteşem bir biçimde her binası ile ayrı bir üslubu ve dünyayı temsil ediyor ve bu üslupların da hepsi bir arada güzel.
Şehrin aristokrat saraylarından birinde de Avusturyalılar, Almanlar ve Macarların birlikte kurdukları Andrassy Üniversitesi var. Gyula Andrassy önce Macar ayaklanmasının ulusal lideri iken imparatorluk Avusturya-Macaristan olarak iki eşit parçaya ayrılınca bu federasyonun müşterek dışişleri bakanı ve sonra da başbakanı oldu. Üniversite onun adını taşıyor ve iki ülkenin birliği de galiba ancak onunla parlak devrini yaşadı.

1918’de Avusturya Macaristan monarşisi de onun benzeri Osmanlı İmparatorluğu da tarihe gömüldü. Federasyonlar devri de böylece bitmiş oldu.
Üniversitenin salonlarında ‘Avusturya İmparatorluğu’nda İslam’ konulu bir sempozyum var, bir tebliğle bendeniz de katıldım. Bosna-Hersek 1908’de Avusturya resmen ilhak ettikten sonra Osmanlı İmparatorluğu ile ilişkilerini ilginç biçimde sürdürdü; sorunlar arttıkça Boşnak nüfus da Türkiye’ye doğru göçtü. Avusturya-Macaristan’ın, Bosna’yı bir sorunlar yumağı olarak gören ve ilhakı tasvip etmeyen çevrelerine karşı dışişleri bakanı Kont Aehrenthal imparatorluğun prestiji için ilhakı kışkırttı ve hazırladı. Hem Bosna’nın hem imparatorluğun sonu ufukta göründü. Harp Bosna yüzünden patlayacaktır.

Onları ayakta tutan maddi çevrenin koruyuculuğu

Bugün Andrassy Üniversitesi 19’uncu asrı ve modern dünyayı öğrenimine ve araştırmalarına konu edinen ilginç bir akademi. Sadece 300 öğrencisi var. Bulunduğu sarayın balo salonu dahil
her şey olduğu gibi bütün güzelliği ve satvetiyle korunuyor. Akademinin karşısındaki Kültür Ofisi bile eski hoş bir art nouveau bina.
Budapeşte müzeleri ve kafeleri ile insanın ruhunu tazeleyen bir eski dünya. Mirasın güçlüsü tükenmez ve dışarıdaki hayat tatsız ve acı olsa bile o halka geleceğe uzanmak için güç verir. Ata mirasının ne demek olduğunu insan bugünkü Macaristan’ın çetin iktisadi krizinde işsizlik, boşaltılmış dükkanların vitrinlerindeki ‘ellado ya da kiado – satılık veya kiralık’ ilanlarını görünce daha iyi anlıyor. Sıkıntılar geçer. Macar ülkesi ve halkı çok açıktır ki, birçok ülkeler gibi renkli, muhteşem ve acılı bir tarih geçirmiştir. Ama galiba onları her seferinde ayakta tutan ve geleceğe taşıyan ruhlarındaki inceliğin yansıdığı maddi çevrenin koruyuculuğu olmuştur.

2012-05-30
cadde.milliyet.com.tr

Macaristan’ın ruhu: Tokay şarapları

Macaristan Orta Avrupa’nın en özgün kültürüne sahip ülkesi. 1000 yılı aşkın zaman önce bugünkü Macaristan ovasına (O zamanlardaki ismi Pannonia) gelen Macarlar, bu büyük ovada ülkelerini ve krallıklarını kurdular. Macarları oluşturan toplulukların büyük çoğunluğunun Türk-Hun kökenli olması nedeniyle, o çağlardaki Bizans kaynaklarında Macaristan’a “Batı Türkiye”, Macar kralına (Arpad hanedanı) ise “Türklerin Prensi” denilmektedir. Orta Asya’dan göçebe kabileler halinde Macaristan ovasına gelen bu Türk kökenli halk, zamanla etrafındaki Slav ve Germen kökenli halkların etkisiyle oldukça zengin bir kültüre sahip bir ülkeye dönüşmüş. Buna rağmen köklerine oldukça bağlı olan bu halk tüm dünyada Hunlara ve Attila’ya akrabalığı simgelercesine “Hungary” yani Hunların ülkesi olarak anılmaktadır.
Macaristan’ın bu zengin ve kadim kültürü, mutfağına ve içeceklerine da yansımış. Etli, püreli ve paprikalı yemekleri “gulaş” Macar mutfağının herkesçe bilinen en ünlü lezzeti. İçkileri deyince de ilk akla gelen isim “Tokay“. Ünlü Macar şarabı Tokay, büyük Macaristan ovasını ikiye bölen ve suyuyla bu dev ovaya bereket getiren Tuna nehrinin suladığı bağların üzümlerinden üretilen dünyaca ünlü bir şarap. Öyle ki, Macaristan’ın yüzyıllardır en çok bilinen ve kralların sofralarını süslemiş olan şarabıdır Tokay (Macarca ismiyle: Tokaji). Bu ün o kadar yayılmış ve Tokay şarapları o kadar sevilmiştir ki, XIV. Louis tarafından “şarapların kralı” olarak adlandırılmıştır. 200 yıla varabilen yıllanma potansiyeli, kendine has üretim biçimi ve tarihi karakteriyle Tokay şarabı tam anlamıyla bir efsanedir. Koyu rengi, yoğun tat ve aromalarıyla tatlı şaraplar arasında çok özel bir yeri vardır.

Üretim formülü ilk olarak, Szepsi Laczko Mate adında bir keşiş tarafından açık olarak tarif edilmiştir. Bu formül bugün de büyük oranda geçerlidir. Ülkenin kuzeyinde, volkanik topraklarda kurulmuş olan bağlarda yetişen Furmint ve Harslevelü üzümlerinden üretilir. Az miktarda Muscat-misket üzümü de kullanılır. Tokay şaraplarını özel kılan başlıca unsur, asil küften etkilenen üzümlerin (Aszu) özel olarak teker teker ayrılarak farklı miktar ve oranlarda kullanılması ve fermantasyon sonrasındaki dinlendirme sürecinde bir küf mantarının oluşturduğu tabakadır. Böylece, hem şarabın aromatik özellikleri gelişmekte hem de istenen şeker-alkol oranlarına ulaşılmaktadır.

Tоkаy şаrарlаrı kеndi içindе, Szаmоrоdni vе Aѕzu оlаrаk iki grubа аyrılır. İçеrdiklеri şеkеr miktаrı vе kullаnılаn üzüm оrаnınа görе yарılаn bu ѕınıflаndırmаdа ѕеk şаrарlаrdаn (şеkеr оrаnı 10 gr/lt ) tаtlı şаrарlаrа (240 gr/lt) uzаnаn bir yеlраzе ѕöz kоnuѕudur.Bugün еn iyi Tоkаy ürеticilеri аrаѕındа Diѕznоkö, Szерѕy, Hеtѕzölö, Orеmuѕ, Pаjzоѕ, Dеgеnfеld ѕаyılаbilir. Mаcаriѕtаn’а yоlunuz düştüğündе bu özеl şаrарtаn tаtmаyı unutmаyın.

2012-05-22
gurmerehberi.com

Kırk yıldır dünyayı fetheden Macar icadı: Sabır Küpü

Sabır küpünün keşfinin 40. yıldönümü 2014 yılında kutlanacak. Ancak, insanlık tarihinin en ilginç “oyuncaklarından” biri olan bu “oyuncağın”, gerektiği önemle kutlanabilmesi için hazırlıklar başladı bile.

Amerika’nın New Jersey eyaletindeki Liberty Science Center ve Google ortak çalışmasıyla ve Hardwar’lı matematikçi Daniel Goroff tarafından çerçevesi çizilen bir konseptle hazırlanan büyük sergi, daha sonra dünyanın 14 büyük kentini de ziyaret edecek.

Milyonlarca dolarlık bütçesi matematik ve bilim vakıfları tarafından karşılanacak olan sergide Rubik Küpü ile ilgili tüm ayrıntılar ve insanın hayal dünyasını inanılmaz bir şekilde harekete geçiren bu oyuncağın insanlık kültürüne nasıl bir etki yaptığının izleri ele alınacak.

Rubik küpü hayranları, bu büyülü nesnenin bilimden astrolojiye, tasarımdan yemek kültürüne kadar, insanoğlunun hayatının her alanına girdiğini ileri sürüyorlar. 1974 yılında Ernö Rubik adındaki genç bir Macar bilim adamı tarafından icat edilen ve de o zamanlar sadece, şekillerin ve renklerin kombinasyonlarını hissettirmek için bir ders aracı olarak tasarlanan bu oyuncak gerçekten de dünyada bir salgın yaratmıştı.

Bilim adamları Rubik Küpünün karşı konulmaz gücünün, içerdiği kombinasyonların inanılmaz yüksek sayısından kaynaklandığını ileri sürüyorlar. Yıllardır Rubik Küpünü inceleyen bilim adamları, trilyon kere trilyonlara varan kombinasyonlar içinde Rubik küpünün her durumda en fazla 20 hamlede çözülebileceğini matematik yoluyla ispat etseler de, insanoğlu henüz bu başarıya ulaşamadı. Bilgisayarlar hala Rubik Küpünü insanlardan daha hızlı çözüyorlar.

Renk ve şekil tasarımı için ders aracı üretirken birden bu büyük oyuncağı icat eden bilim adamı ise tüm bunlara bıyık altından gülüyor. “insanoğlu için en önemli şey oyundur” diyor. “Oyun zihninizi geliştirir, hep oyunlar oynayın ve hayatta hep sevdiğiniz şeyleri yapın. Siz sevdiğiniz işlerle uğraşırken, inanın eninde sonunda başkalarının da çok seveceği şeylere ulaşacaksınız”.

Dahi Ernö Rubik bugün 68 yaşında ve kurduğu şirketiyle hala oyunlar ve oyuncaklar üzerinde çalışıyor. Büyülü Küp kırk yaşına girdiğinde, yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan büyük mucit de 70 yaşında olacak.

Ve dahi Macar mucidin ve büyük icadının yıldönümü, Budapeşte’de o tarihe kadar inşa edilmesi planlanan büyük bir Macar Dâhileri Müzesiyle kutlanacak.

Müzenin dış görünüşü nasıl mı olacak? Elbette Rubik Küpü şeklinde…

2012-05-19
Tarık Demirkan/BBC

Çek Cumhuriyeti’nde “katliam turları”

“Çekler Almanları işte burada öldürdü”. Son zamanlarda Çek Cumhuriyeti’nde giderek yaygınlaşan “doğa turu” işte bu adı taşıyor.

Çek Bilimler Akademisinde çalışan Jiri Blazek tarafından organize edilen turlarda, II. Dünya savaşı sonrasında Çekoslovakya’da “iç düşman” ilan edilen Sudet Almanlarının toplandığı ve öldürüldüğü kampların kalıntılarının izi sürülüyor.

II. Dünya savaşı sonrasında, Çek sınırları içindeki Sudet bölgesinde yaşayan ve savaşta Hitlerle işbirliği yaptıkları iddiasıyla düşman ilan edilen etnik Almanlara karşı kampanyalar başlatılmıştı. Saldırılar esnasında Çeklere göre 25-30 bin, Almanlara göre ise 250-300 bin Sudet Almanı katledilmiş ve bölgede yaşayan üç milyona yakın Alman, Almanya’ya ve Avusturya’ya göç etmeye zorlanmıştı.

29 yaşındaki çek Çek akademisyen, bu turları öncelikle, tarih bilgisi kıt olan genç Çek kuşaklar için tasarladığını, ancak geçen sene başladığı “katliam turizmi” bisiklet turlarının birden çok popüler olduğunu ve Almanya ve Avusturya’dan binlerce kişinin bu turalara katılmak için müracaat ettiğini söyledi.

Jiri Blazek amacının tarihin karanlık sayfalarına ışık tutmak ve etnik temizlik amaçlı zorunlu göçleri hala “haklı” göstermeye çalışan devlet politikasını açığa çıkarmak olduğunu vurguluyor.

Lidové Noviny gazetesinde yayınlanan habere göre, Çekler turları genellikle olumlu karşılıyorlar. Gazetecinin sorusu üzerine organizasyonu gerçekleştiren akademisyen, turla ilgili olarak herhangi bir baskıyla karşılaşmadığını ve tehdit de almadığını söyledi.

2012-05-11
Turkinfo-Budapeşte

Pal Sokağı Çocukları – Ferenc Molnar (Kitap testi)

pal_heykeliHerşey bir Edebiyat öğretmeninin, öğrencileriyle beraber bir okul gazetesi çıkarmak istemesiyle başlar. Edebiyat öğretmeni Kornel Rupp gazete için eski öğrencilerinden de yardım ister, bu eski öğrencilerinden biri de gazeteci ve hikaye yazarı olan Ferenc Molnâr’dır. Molnâr öğretmeninin ricasını kırmayarak bir şeyler yazmaya başlar, yazdığı büyük- küçük milyonlarca okuyucuda derin izler bırakan ve tam 5 kez beyazperdeye uyarlanan Pal Sokağı Çocukları’dır.

Ben okuma alışkanlığımı okul kütüphanesi sayesinde kazandım. Okulumuzun kendi imkanlarıyla oluşturduğu mütevazi kütüphanemizde ne varsa okumak istiyordum ama ne yazık ki kütüphanemizde Pal Sokağı Çocukları yokmuş. Bu yüzden ben Nemecsek’in hissettiklerini onun yaşlarında okuyamadım. Uzun süredir okunacaklar listemde olan kitapı çok beğenerek okudum.

Hangimiz, henüz kendimizi bile tanımazken ufacık boyumuzla bir arsa, küçük bir kum tepesi ya da bir futbol sahası için savaşmamıştır. Kitap beni o yıllara götürdü. O saf duygularımıza geri döndüm, hiç bir şeyin önemi yoktu o yıllarda, küçük bir kum tepesi kadar. Okul çıkışından akşam ezanına kadar olan sürede o kum tepesi bizim tek değerli varlığımızdı. Bizim kum torbalarımız yoktu fakat tüftüflerimiz ve tahta kılıçlarımız vardı, adı Nemecsek olan bir arkadaşımız da yoktu ama hepimizin içinde biraz Nemecsek, biraz Boka hatta biraz da Feri Âts vardı.

Kitapta Nemecsek ve arkadaşları ile Kızıl gömleklilerin bir arsa için olan savaşını konu alıyor. Savaşta bile olsalar, güçsüzü korumayı, cesurluğu alkışlamayı bilen, kuralları olan çocuklardı onlar. Nemecsek’in kendini adamışlığı ve cesareti, Boka’nın kurnazlığı, Pâsztor kardeşlerinin hırsı ve Feri Ârts’ın onurlu duruşu….

Her yaşta okunabilecek bir kitap, özellikle ilköğretim öğrencilerine okutturulmalı. Bir öğrenci için hediye edilebilecek en güzel kitaplardan biri olduğunu düşünüyorum.
Kitaba verdiğim puan tabiki 10

Devamı ve kitap testi>>>

2012-04-27
http://beyazkitaplik.blogspot.com

‘Bosna savaşında utandığım an’

Durup durup aklıma gelen bir an var: Yaşlı bir adam ormandan çıkıp bana doğru yürüyor.
Güzelim yeşil vadi, sonbaharın sarı-kahve tonlarına dönmeye başlamış. Soğuk, nemli bir sabah.
Yaşlı adam, Bosna’nın orta kesimlerindeki Yayçe kasabasından sürülen 40 bin kişiden biri. Güvenli bir yere ulaşmak için iki gündür yürüyorlar.

Bosna savaşı, çatışma sözlüğüne garip bir hüsnütabir kazandırmıştı: Etnik temizlik.

Bunlar da onun son kurbanlarıydı.

Adama kaç yaşında olduğunu sordum. 80 yaşındaymış.

“Müslüman mısınız, Hırvat mı, sorabilir miyim?” dedim. Verdiği yanıt, yıllar sonra hala utançtan yüzümü kızartır:

“Ben,” dedi, “Müzisyenim.”

Biz gazetecilerin bu çok yönlü, suçsuz ve başarılı insanların hayatlarını, bize kolay gelen etnik yaftalara indirgemesine yapılmış bir serzenişti.

Yanlış anlaşılan savaş

Batılı demokrasiler savaşı yanlış anladı. Yıllarca. ‘Kadim etnik hınçlar’ dendi. ‘Tüm taraflar eşit oranda suçlu’ dendi. ‘Balkanlar böyle’ dendi. ‘Yapılacak birşey yok’ dendi.

Doğru değildi. Mülteciler çatışmadan kaçmıyordu. Hatta çoğu kez çatışma bile olmadı – tarafların askeri güçleri arasındaki eşitsizlik buna imkan vermiyordu.

Aslında Bosna’da kasaba kasaba dolaşıp, insanları evlerinden süren dev bir askeri mekanizma vardı.

Binlerce kişi öldürüldü; çok daha fazlası toplama kamplarına götürüldü, buralarda bazılarına işkence edildi, tecavüz edildi.

Alan Little 1992’de Saraybosna’da
Savaş 44 ay sürdü. Her bir gününde ortalama 100 kişi öldü. 3,5 yıldan fazla bir süreyle.

Batılı demokrasiler olan biteni kararsızlıkla kıvranarak izledi. Ta ki tek bir katliam, Srebrenitsa’da yaşananlar dünyayı harekete geçirene dek.

Ama Srebrenitsa’nın üç yılı aşkın bir süredir ülkede yaşananlardan tek farkı, aynı şeylerin daha büyük boyutlarda cereyan etmesiydi.

Müzisyenle tanışmamdan birkaç gün sonra, savaş beni de yakından ve canımı derinden yakarak vurdu. Beraber yaşadığımız bir olayda, birlikte çalıştığım, güvenliğinden kendimi sorumlu hissettiğim biri, kameramanım öldü; ben hayatta kaldım.

25 yaşındaydı; Zagrebli, cesur ve yaratıcı bir film yönetmeniydi. Komikti, karizmatikti, savaştan nefret ediyor ama yakından belgelenmesi gerektiğine inanıyordu.

Naaşını alıp, dar dağ geçitlerinden geçerek yurduna, Hırvatistan’a götürdük.

Cenazesinde hepimizin kalbi kırıldı. Ben kahır ve öfkeden felç olmuş gibiydim; bu savaşı körükleyen tutkuları, intikam ve karşı intikam döngüsünü bir anlığına da olsa yüreğimde hissettim.

Eve dönünce

Savaş muhabirleri işlerini çok sever ve bu yüzden de pişmanlık duyar.

Ama bazen bu iş insanı tüketir. Savaştan eve döner ve insanların kayıtsızlığı karşısında umutsuzluğa kapılırsınız.

İnsanlar savaşı sorar, ama siz yanıtlarken gözleri donuklaşır, dinlemediklerini hissedersiniz.

Bu yüzden orada bulunmuş başkalarını ararsınız.

Hyde Park’ta dolaşırken, kara mayını olabilir diye bir seziyle, çimenlerden yürümezsiniz.

Oxford Caddesi’ndeki binaların tepelerinde keskin nişancı arar gözleriniz.

Ve bir an önce geri dönmeye can atarsınız.

2012-04-06
Alan Little BBC

Macaristan’dan gelen veda mektubu: (Yaşanmış Bir Öykü ) Sadreddin Apaydın

(“Rajnoha Apaydin ailesi ile-1992”)

Eğitim amacıyla 1990 yılında gittiğimiz Budapeşte’den 1993’de geri döndük. Orada kiracısı olduğumuz 70’li yaşlarını süren Rajnoha Beláné hanım ile kalbi ahbaplığımız olmuştu.Zaman zaman , bizi ziyaret bahanesiyle eve bakmaya gelirdi.Çocuklarımıza da şekerleme hediye getirirdi.Birbirimize o kadar alışmıştık ki ;işi “geri gitmeyin , sizi evlat edineyim”demeye kadar götürdü.

Biz de her defasında gülerek teşekkür ederdik.Hiç kimsesinin olmadığından yakınırdı.Kocası genç yaşta vefat etmiş; çocuğu olmamış; çat-pat Macarca’mızla kardeşleri-nin ve kuzenlerinin de olmadığını anlamıştık.

Biz Türkiye’ye geri dönerken, evini satarak Budapeşte’ye 30 km. mesafedeki Pilisvörösvar şehrindeki huzur evine taşındı.Türkiye’ye geldikten sonra, zaman-zaman telefonla aradık.Daha sonraki yıllarda, sadece yılbaslarında aramaya başladık.Bir keresinde de, Budapeşte’ye gittiğimde huzur evinde ziyarete gitmiştim.

Anlamlı bir buluşma olmuştu.Ben geliyorum diye kuaföre gitmiş, odasını temizletmiş, çiçekler koydurtmuş,şampanya ve palinka(Macar rakısı) hazır etmişti. Üstüne de kahve ve pasta yemiştik.Rajnoha, o zaman 80’li yaşlarındaydı ve hayata bağlılığına hayran olmuştum.

Son telefon görüşmemiz 5-6 yıl kadar önce olmuştu.Telefonu odasına bağladılar.Beni tanıyamadı.Anlamsız konuştu.Hasta gibiydi.İyi günler dileyip vedalaştım.Anladım ki;bunamaya başlamıştı ya da bunamıştı.Yaşı da epey ilerlediğinden,yakında vefat eder düşüncesiyle bir daha aramamıştık.

Bir okulun doktorluğunu yaptığımdan, sömestr tatilini fırsat bilerek 27-29 Ocak 2012’de Budapeşte’ye gittim-geldim.Nostalji yapmak bahanesiyle sokak-sokak gezdim.Palinka,Unicum,Salam v.b. satın aldım.Tatil henüz bitmemişti;31 Ocak günü her taraf kar içindeyken,yakında oturan bir arkadaşıma kahve içmek üzere evden ayrıldım.Yanıma da hediye olarak,Palinka ve Unicum aldım.Zemin kata indiğimde posta kutusunda bir mektup gördüm.Aldım,Macaristan’dan geliyordu.Huzur evinin olduğu şehrin adresi vardı gönderici kısmında.Heyecanla açtım.Açmamla gözyaşlarına boğulmam bir oldu.Rajnoha yeni ölmüştü.

Davetiye gibi matbu bir evrakla,cenazeye çağrılıyordum.01 Ocak günü vefat etmiş,28 Ocak Saat:11:00 de defnedilecekmiş.Mektup 24’ünde postaya verilmiş.Ben haberi 31 Ocak’ta almış oldum.Karın altında,buluşacağım yere kadar salya-sümük doyasıya ağladım.Belki öldüğüne değil; bir arkadaşı aracılığıyla bize haber vermelerine ve çok tuhaf bir rastlantı ;defin günü benim orada olduğuma ve aylak-aylak dolaşmama ağladım.Arkadaşımla buluştuk.Durumuma şaşırdı.Konuyu anlatınca, beni teselli etti ve götürdüğüm Palinka’yı Rajnoha’nın ruhuna içtik.

Mektupta,öldüğünde 93 yaşında olduğunu yazmışlar.

Rajnoha,huzurla ışıklar içinde uyusun.Onu her zaman iyiliklerle anacağız.

(12-15 Nisan’da bir grup arkadaş Macaristan’a gideceğiz ve dostumuzu da ziyaret edeceğiz.)

Sadreddin Apaydın

sadreddinapaydin@yahoo.com

2012-03-07

Nobel ödüllü Macarlar: Jenö Wigner (1902-1995)

1963 yılında Nobel Fizik ödülüne layık görülen Jenö Wigner, II. Dünya Savaşı öncesi, Almanya’da güçlenen Nazilerin önünden Birleşik Amerika’ya sığınan nükleer ünlü fizik bilginlerinden biridir.

1902 yılında Budapeşte’de doğan Wigner öğrencileri arasından 3 Nobel ödülü alan bilim adamı yetiştiren ünlü Fasor Evangelist Lisesini bitirmesinin ardından önce Budapeşte Teknik Üniversitesinde, daha sonra da Berlin Teknik Üniversitesinde eğitimini sürdürdü.

Berlin yıllarında Max Planck, Max Von Laue ve Albert Einstein gibi ünlü bilim adamlarıyla birlikte çalışan Wigner, diğer ünlü fizikçi Leo Szilard’la da bir hayat boyu sürecek dostluğunu burada kurdu.

1930’dan itibaren ABD Princeton üniversitesinde ders vermeye başladı ve 1933’de Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte de kesin olarak Amerika’ya yerleşti. 1930’lu yıllardan itibaren atom çekirdeği üzerine uzmanlaşan Wigner o yıllarda gelişmeye başlayan nükleer fizik bilim dalının öncülerinden biriydi.

Hitler Almanya’sının nükleer fizik alanında önemli keşifler yaptığı haberi üzerine Manhattan projesi olarak bilinen ABD nükleer programının başlatılmasında önemli rol oynadı.

2012-02-26

16,474FansLike
639FollowersFollow