2026. Haziran 13.
Türkinfo Blog Oldal 633

Macaristan’daki Farklılıklar

Küreselleşme, birörnekleşme derken gidilen yeni bir yer o kadar da yeni gelmeyebiliyor. Ancak Tam alıştım denilen anda farklılıklar karşınıza çıkabiliyor. İşte gözüme çarpan, zamanla eklemeler yapcağım farklılıklar:

Vişneli kola mevcut. Tadı kırmızı ambalajlı -kolalıydı galiba- sulugözün tadına benziyor.
Marketlerde poşetler parayla satılıyor. Tercrübe oldu, artık kendi poşetimle gidiyorum markete.
İnsalar kasada poşetlemek yerine aldıklarını tekrar süper market arabalarına koyup çıkışın orda poşete koyuyorlar.

C vitamini tabletleri marketlerde satılıyor.
Burger King’de ketçap mayonez ücretli.
Çoğu restoranda -starbuck’taki gibi- wc’yi kullanmak için fişteki kodu girmeniz gerekiyor.
Burger King’de su koladan daha pahalı.
Ziller hep nümerik tablo şeklinde. Örneğin 37 numara için 37’yi tuşluyorsunuz.
Dönüşlerde yana ayrılan cep ya da yanyol yok. Direk dönülüyor.
Pembe kapaklı şişelerdeki sular bizim bildiklerimiz.
Çeşme suyu içiliyor. Bu nedenle bırakın damacanayı 5 litrelik şişe görmedim daha.
Ah taharet musluğu ah:)
Süper marketlerde sebze meyveleri kendimiz tartıp barkodluyoruz.
Alışveriş merkezlerinde bile çoğu lokantada kredi kartı geçmiyor.
Dönerin içine yoğurtlu sos konuyor.
Kredi kartı ile öderken hem şifre girmeniz hem şifre çıkan slibe imza atmanı gerebiliyor.
Yine şifre girerken önce yeşil tuşa basıp sonra tuşlayıp tekrar yeşil tuşa basmak gerekebiliyor.
Kozmetik ürünleri satan bir mağzanın süpermarket arabasında denenenleri görmek için ayna var.
Kolonyalı mendil çoğu yerde yok.
Sümkürme olayı: herkes heryerde sesli sesli sümkürüyor.

2012-02-17
http://guzelsarituna.blogspot

Cseh Tamás: Çok yönlü Macar sanatçısı

cseh_tamasMacar söz yazarı,şarkıcı,müzisyen. (doğumu: 22 Ocak 1943, Budapeşte, ölümü:8 Ağustos 2009)

Hayatı ve kariyeri

Cseh Tamás, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de doğdu fakat 13 yaşına kadar Tordas’ta yaşadı. Daha sonra Budapeşte Hazırlık Akademisini tamamladı ve Budapeşte Grafik Sanatları Akademisi’ne geçti.

Plakları
1977 Levél nővéremnek (Másik Jánossal)
1978 Antoine és Désiré
1979 Fehér babák takarodója
1981 Műcsarnok
1983 Frontátvonulás szöveg
1984 Jóslat
1984 Cimbora (gyermeklemez Másik Jánossal)
1987 Utóirat
1988 Mélyrepülés (Csengey Dénes szövegével; esszé a lemezről)
1989 Vasárnapi nép koncertlemez a 100. éjszaka előadás felvétele
1990 Cseh Tamás – Bereményi Géza válogatáslemez
1990 Új dalok
1993 Nyugati pályaudvar
1994 Levél nővéremnek II. (Másik Jánossal) szöveg
1997 A telihold dalai
2000 Levélváltás (a Republic együttessel)
2003 Jóslat a metrón koncertlemez (szöveg a hivatalos honlapon)
2004 A véletlen szavai
2004 Az igazi levél nővéremnek (Másik Jánossal)
2004 Ady (Novák János megzenésítette versek)
2007 Esszencia (duplalemezes válogatás)[1]
Filmografisi
1965 Szerelmes biciklisták (r: Bacsó Péter)
1967 Nyár a hegyen (r: Bacsó Péter)
1971 Még kér a nép (r: Jancsó Miklós)
1974 Szerelmem, Elektra (r: Jancsó Miklós)
1975 Hajdúk (r: Kardos Ferenc)
1975 Magánbűnök, közerkölcsök (r: Jancsó Miklós)
1976 Teketória (r: Maár Gyula)
1977 Ékezet (r: Kardos Ferenc)
1981 A zsarnok szíve, avagy Boccaccio Magyarországon (r: Jancsó Miklós)
1982 Nyom nélkül (r: Fábry Péter)
1983 Kutya éji dala (r: Bódy Gábor)
1984 Eszmélés (r: Grunwalsky Ferenc)
1986 Idő van (r: Gothár Péter)
1986 Szörnyek évadja (r: Jancsó Miklós)
1988 Vadon (r: András Ferenc)
1989 Századunk (Bokor Péter és Hanák Gábor dokumentumfilmjében műsorvezető)
1991 Kék Duna keringő (r: Jancsó Miklós)
1993 A turné (r: Bereményi Géza)
1993 Blue box (r: Káldor Elemér)
1997 Csinibaba (r: Tímár Péter)
1997 Hősök tere I-II. Szubjektív történelmi mese (r: Jancsó Miklós)
1999 6:3, avagy Játszd újra, Tutti! (r: Tímár Péter)
2001 Cseh Tamás film (r: Fonyó Gergely)
Tiyatro Oyunları
1972-77: Dal nélkül – Cseh Tamás estje Bereményi Géza verseire (k.m.: Ad Libitum együttes, Novák János, Márta István, Kecskeméti Gábor, Huszonötödik Színház)
1972-74: Fényes Szelek (r: Jancsó Miklós, Huszonötödik Színház)
1973-74: Vörös zsoltár (r: Jancsó Miklós, Huszonötödik Színház)
1974: M-A-D-Á-C-H (r: Iglódi István, Szigeti Károly, zene: Cseh Tamás és Novák János, Huszonötödik Színház)
1974: Szép magyar tragédia (írta: Hernádi Gyula, Gyulai Várszínház)
1975: Véres farsang (Gyulai Várszínház)
1975: Levél nővéremnek – Cseh Tamás és Másik János estje Bereményi Géza verseire, Huszonötödik Színház)
1975: Ha tanultunk zsoltárokat (Novák János Ady-estje, Huszonötödik Színház)
1976: Uránbányászok (r: Paál István, Pécsi Nemzeti Színház)
1976-77: Lear király (r: Szigeti Károly, Huszonötödik Színház)
1977: Übü király (r: Paál István, Pécsi Nemzeti Színház)
1979: Háromszoros vivát (írta: Vámos Miklós, Eger, Játékszín)
1986: Oszlopos Simeon (írta: Sarkadi Imre, zene: Cseh Tamás, Szegedi Nemzeti Színház)

1991: A legvidámabb barakk („kiállításszínház”, r. Bereményi Géza, Rajk László Tatabányán)

2012-02-10

“Bayrağının üzerine “Cum Deo pro patria et libertate” (Tanrı ile Vatan ve Özgürlük için) yazdıran Rakoczi…”

Budapeşte’nin Budin tarafındaki Hakkı Bey’in butik oteli Hotel Budin’den Hakkı Bey ile beraberce Buda ile Peşte’yi birbirine bağlayan Duna (Tuna Nehri) köprülerinden Erjebet (Elizabet) Köprüsü üzerinden Peşte’ye doğru geçerken dedi ki: “Bu köprünün bir ismi de Beyaz Köprü’dür.

Budapeşte’nin Peşte tarafında hemen köprü bitiminde kiliseden dönme bir câmi vardı. (Bana camiyi gösterdi. Tabii şimdi artık cami değil. Mihrabının yeri dışarıdan bile belli olduğu için görülüyordu. A.A.) Bu câminin mihrabında bulunan âyetler yakın zamana kadar duruyordu ama öğrendiğimize göre yeni silinmiş… 1686’da Budapeşte’ye gelen Elsner Deszö isimli İtalyan gezginin yaptığı bir gravürde (Bu gravürü daha sonra ben de gördüm. A.A.) pek çok câmi görülüyor. Ama artık hiçbiri yok. Bunları yok edenler Macarlar değil… Macaristan’a hâkim oldukları zaman Avusturyalılar, bütün câmi ve mescitleri tahrip edip yıktılar. Macarlar Mohaç’ı hiç unutmamışlardır ama Mohaç’ta bir müze vardır ve Szigetvar’da (Zigetvar) ise Kanunî Sultan Süleyman’ın büyük bir heykelini yapmışlardır. Bu hoşgörüyü Avusturyalılarda bulamazsınız. Hatta Macarların havaalanlarında şöyle bir reklamla karşılaşabilirsiniz: ‘Romalılar 400 yıl. Osmanlılar 150 yıl. Sovyetler 45 yıl. Herkes planladığından fazla kalıyor. Siz de Budapeşte’de bir gece daha kalmak istemez misiniz’ (Osmanlı atalarımız aslında bu ülkeyi çok sevmiş ve Budin’e ‘Nazlı Budin’ ismini vermişlerdir. A.A.) Nazlı Budin’den mecburen ayrılırken, Temeşvarlı Gazi Aşık Hasan, Nazlı Budin’i şöyle konuşturmuştur: ‘Olmuş idim bir zaman ben sedd-i İslâm’a kilid / Nice canlar din yolunda, uğruma oldu şehid / Tâ kıyamet haşrolunca kesmezem Hak’dan ümid / Bir gün açıla baht-ı siyâhım, der Budin.’ Tuna Nehri doğu ile batı arasında bir sınır olmuş atalarımız için. Akıncılar birbirlerine “Tuna’yı kaç defa geçtin ki?’ diyerek lâf atarlar ve ‘Ben senden daha fazla Tuna’yı geçtim!.’ diye iftihar ederlermiş. Bu akıncı ruhlar çil çil altınlar gibi pek çok eseri de arkalarında bırakmışlar…”

Daha sonraki dönemlerde, Avusturya’ya karşı özgürlük hareketleri sırasında ülkemize sığınan bütün Macar ileri gelenlerini her zaman himaye etmişizdir. Bunlardan birisi İmre Thököly’dir. (Türk aşığı Macar Kralı’nın mühründe şu ifade yer alırmış: Muhib-i Ali Osmanım, itaat üzreyim emre. Kral-ı Orta Macarım ki namım Thököly İmre.) Avusturya İmparatorluğu tarafından başında bulunduğu krallık yok edilince, İstanbul’a iltica etti. 23 Eylül 1701’de İzmit’e yerleşti. 13 Eylül 1705’te vefat etti.

Daha sonra İmre Thököly’nin üvey oğlu olan ve onun mücadelesini Habsburglara karşı devam ettiren II. Ferenc Rakoczi de yetmiş bin kişiye ulaşan ordusuyla sürdürdü. Bayrağının üzerine “Cum Deo pro patria et libertate” (Tanrı ile Vatan ve Özgürlük için) yazdıran Rakoczi, nihayet III. Ahmed’in daveti üzerine 1717 yılında Edirne’ye gelmiştir. Pasarofça anlaşmasında Avusturyalılar Rakoczi’yi istemişlerdir. Sadrazam Damat İbrahim Paşa bu isteği sert bir dille reddetmiştir. Padişah ile görüşen Rakoczi şöyle demiştir: “Sultan ve Sadrazam, Hıristiyan beylere kıyasla daha centilmen davranmışlardır.”

Türkiye’ye sığınanlardan birisi de Lajos Kossuth’dur. 1.120 kişilik kafilesiyle beraber Lajos, Sultan Abdülmecid tarafından kabul edilmiş ve Kütahya’ya yerleştirilmiştir. Lajos, “Bugünkü hayatım ve hürriyetime sahipliğim, Avusturya ve Rusya’nın tehditlerine, baskılarına rağmen, beni ve arkadaşlarımı muhafaza eden Türkler sayesindedir.” demiştir. Sultan Abdülmecid ise, bütün tehdit ve baskılara şöyle cevap vermiştir: “Ecdadımın 600 seneden beri bunca fedâkârlıkla muhafaza ettiği himaye hakkım ortadan kaldırılmak isteniyor. Bir Macar’ı 50 bin Osmanlı kanı dökerek yine muhafaza ederim!.”

Bu fedâkârlığı bütün dünyanın bilmesi gerekir ki, dünyadaki yeni fedâkârlıklar ve yüz akımız eğitime adanmış gönüllülerimizin gayretleri anlaşılabilsin…

Abdullah Aymaz – Zaman

Peçevi İbrahim Efendi (1574 – 1650)

Osmanlı tarihini anlatan iki ciltlik eseri ile tanınan eski tarihçilerimizdendir Mohaç ve Zigetvar arasındaki Peç’te doğduğu için Peçevi lakabı ile tanınır Dedesi, Fatih Sultan Mehmed’in silahdarlığında bulunmuş olan Kara Davut’tur Babasının ölümünden sonra 14 yaşlarında Lala Mehmed Paşa’nın yanına gitti Lala Mehmed Paşa ile birlikte, Budin’de bulundu Lala Mehmed Paşa’nın serdarlığı sırasında savaşlarda bulundu

Kanije Muhafızı Tiryaki Hasan Paşa ile tanışmıştır Macarca bildiği için barış görüşmelerinde görev aldı Maliye konusunda gösterdiği başarıdan dolayı Defterdar oldu Baki Paşa’nın ölümünden sonra kendisine Başdefterdarlık görevi teklif edildi Fakat kabul etmedi ve Tokat Defterdarlığı yaptı 1636’da Bosna Defterdarı oldu Son günlerini Budin’de geçirdi ve tarihini orada yazdı ki bu eser, Kanuni Sultan Süleyman’dan başlayarak Dördüncü Murad devrinin sonuna kadar olan dönemi anlatır.

Faruk Naci Ceylan: “Budapeste Tuna nehrinin en iyi göründügü Avrupa sehridir.”

Bu ayki soylesimizi Attese Kft’nin sahibi Faruk Naci Ceylan ile gerceklestirdik.

• Macaristan`a -Budapeşte`ye gelme sebebiniz ne idi?

Macaristan’a gelis nedenim,emekli olduktan sonraki günlerimi burada gecirme istegimden kaynaklanmistir. Burada is dunyasina da girerek ,ailece yasama karari almamiza neden olmustur.

• Attese Kft ve faaliyet alanlari hakkinda bilgi verebilir misiniz?

Sirketimiz Attase Kft’nin calisma alanlari, sanayi mutfagi kurmak, mutfagin makinalarinin gaz ve elektrik bakim servislerini gerceklestirmek, yemek pisirmede kullanilacak gida maddelerinin temin ve dagitimlarini saglamaktir. Detayli bilgi www.gastroattase.hu’da bulunabilecektir. Gerceklestirdigimiz bazi önemli okul,otel,kimsesizler yurdu vb projeler web sitemizin Referanslar bölümünde izlenebilecektir. Ayrica kullanilmis makinalarin bakimi ve yenilenmesiyle musterilerimize daha ucuz katogoride ürün sunulmasina da gayret edilmektedir. Kisacasi, bir restorantta bulunan hersey faaliyet alanimiza girmektedir.

• Sizce Macaristan’da is yapmanin olumlu ve olumsuz yonleri nelerdir?

Macaristan da kendimizi ülkemizde gibi hissediyoruz, bu olumlu yönü yaninda ticaret ve vergi hukukunun karisikligi, ithalatta pesin KDV ödemesinin Avrupa da sadece Macaristanda uygulanmasi gibi bizleri olumsuz etkileyen yönleri vardir.

• Turkiye kulturunun yayginlasmasi çalısmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Sirketimizin faaliyet alani nedeniyle Turk mutfaginin tanitilmasi ve begeni kazanmasi, müzik grubuyla iliskilerimiz ve isbirligimiz dolayisiyla da Turk muziginin tanitilmasina katkilarimiz olmaktadir. Basladigimizda, 1999 yilinda, Budapeste de sadece 1 adet Turk bufesi mevcutken, su anda Turk bufe ve restorant sayisinin ulastigi seviye ve Turk yemeklerinin en cok sevilenler arasinda yer almasininin tesaduf olmadigini, bizimde kendi capimizda katkimizin oldugunu dusunuyorum.

• Budapeşte`de yaşamın size göre iyi ve kotu taraflari nedir?

Budapeste’nin guzel bir turizm sehri olmasi ve sakin bir sehir yasami firsati sunmasi iyi yönlerinden biridir.

• Ilk geldiginizden bu yana Macaristan’daki degisiklikler nelerdir?

Ilk geldigimden bu yana Macaristan ekonomisi ve sosyal hayati olumsuz gelisme trendi icindedir. Sakincali özellestirme politikasi, kötü oldugu dusunulen ulke yönetimi, ulkeyi fakirlestirmis ve sehirlerin eskisine oranla bakimsiz kalmasina yol acmistir.

• Budapeşte`yi birkaç kelime ile tanımlayabilir misiniz?

Budapeste Tuna nehrinin en iyi göründügü Avrupa sehridir.

• Macarca konuşuyor musunuz ?

Ben ve butun aile mensuplarim (esim ve ayni sirkette yonetici olarak calisan iki oglum) Macarca’yi kendimizi ifade edebilecek kadar konusuyoruz.

2010-11-27
Ece Sivri -Türkinfo

İstanbul’un filmlerdeki 1001 yüzü

Zordur kısa film. Eğer parlak bir fikir yoksa içinde, “Anlatacak çok şeyim vardı ama yerim dardı” duygusu bırakır izleyende. Kendi sınırları, başı sonu, sözü olan bir film izlediğini hissedemezsin. Ama gerçekten bir fikirle yola çıkılmışsa da, tadına doyulmaz bir şey çıkabilir ortaya.
Işıl Özgentürk Film Atölyesi’nin ‘Dürbünümde 1001 İstanbul’ projesinin sonuçlarını izlemeye bu düşüncelerle ve biraz kuşkuyla oturdum doğrusu. Ve içim açılarak, yüzüm gülerek kalktım.
Önce biraz atölyeden söz edelim: Yedi yıl önce Kadıköy Belediyesi bünyesinde ‘Herkes film yapabilir’ sloganıyla yola çıkmış atölye. Çeşitli mesleklerden, çoğu kamerayı ilk kez eline alan 40 kişinin birlikteliğinden Nazım Hikmet’in 100’üncü doğum yılına armağan 33 film çıkmış ortaya.
Sonraki yıl, aralarına katılan yeni öğrencilerle birlikte savaş ve terörü almışlar vizörlerine. Muhtelif festivallerde gösterilecek yedi adet, savaş ve terör karşıtı film yapmışlar.
Çalışmalar birbirini izlemiş ve nihayet gelinmiş 2009 yılına… Bu yılın projesi, 2010 Avrupa Başkenti İstanbul için çekilecek 10 kısa film olmuş. Işıl Özgentürk Film Atölyesi proje sınıfı öğrencileri oturup ‘kendi İstanbulları’nı anlatan 10 senaryo yazmış. Ve atölye öğrencilerine, aralarında Almanya ve Macaristan’dan gelmiş iki yönetmenin de olduğu profesyonel kadro da katılınca başlamış ‘Dürbünümde 1001 İstanbul’un macerası.

Sinemanın mucizesi
Kendi izleme macerama gelince, toplamı bir buçuk saat süren 10 kısa filmin her birini ayrı bir duyguyla, merakla, ilgiyle izledim. Birkaçı derin izler bıraktı üzerimde, kısacık bir sürede bu kadar çok şey anlatılabilmesinin sahiden sinemanın mucizesi olduğuna inandım bir kez daha.
Filmler, İstanbul manzarası önünde bir akordeoncunun ‘Yemenimde Hare Var’ı çalarak yola çıkıp çeşitli şarkılar eşliğinde şehri tavaf ettikten sonra yine aynı noktada kayboluşuyla başlıyor. Çok çarpıcı bir abi – kardeş hikayesiyle devam ediyor. Erzurum’dan askere gitmek üzere gelen bir gençle ailesinin bilmediği bambaşka bir hayatı olan bir abisi…
Sonraki hikayelerde kâh otistik oğlunu arayan bir annenin gözüyle görüyoruz İstanbul’u, kâh Arkeoloji Müzesi’ndeki lahitlerinden kalkıp dört bir yana dağılan ‘Ağlayan Kadınlar’ın… Kayıkta torununa masallar anlatan sahaf dükkanı sahibi bir dedenin ya da Kapalıçarşı’daki bir kuyumcunun ilk aşkının izlerini taşıyan bir kolyenin peşinde geziyoruz sokak sokak.
Ve bu şehre dair benzersiz duygularla tamamlıyoruz yolculuğumuzu. Ben, özellikle bir Chaplin filmine dönüştürülmüş “Ah Ninem Vah Ninem”e (adı bu değilse bile senaristi sitede bu cümleyle anıyor filmini, ben de sevdim, kullandım) bayıldım.
Senaryo yazarı Çiğdem Karataş, Erzincan’dan İstanbul’a torununu ziyarete gelen ve genç kızın kendisini götürdüğü hiçbir yeri beğenmeyen bir büyükanneyi anlatmış. Filmi, yönetmen Handan İpekçi çekmiş ve de büyükanneyi Ayla Algan oynamış. Ben diyorum ki, televizyon yapımcıları görürlerse bu büyükannenin maceralarını anlatan bir dizi yapmak isteyebilirler pekala.

2010’un en anlamlı etkinliği
İsimlerini tek tek anıp tebrik etmek istediğim Alican Durbaş, Gabor Ferenczi, Julia Langhnof, Bilge Türkben, Bilge Sümer, Fatih Akbulut, Fatih Orbay, Sezgin Türk, Süreyya Sezgin, Vuslat Özdemirci, Handan İpekçi, Nazan Sungur, Sezen Kozluoğlu, Ayten Polat, Kamil Masaracı, Feyza Aktan, Candan Bayraktaroğlu, Betül Bozkurt, İhsan Sönmez, Füsun Bankoğlu, Binnur Eylül ve Çiğdem Karataş’ın ve de elbette Işıl Özgentürk’ün bu şahane projesinin en hoş yanlarından biri de, bu ay itibariyle semt semt dolaşıp İstanbullularla buluşacak olması.
İstanbul’un 39 ilçesinde 39 kahvehane seçilerek bu DVD gösterilecek ve izleyenlere filmlerin yapılış hikayesi anlatılacak. Sonra “Hadi” denecek, “Sen de dürbünündeki İstanbul’u anlat!” Belki gelecek yıl atölyeye yeni katılımcılar eklenecek bu gösterimler sonucunda. Daha da büyüyecek, herkesin film yapabileceğine inanan bu topluluk. Yeni hikayeler, yeni yüzler, yeni gözler katılacak perde aracılığıyla hayatımıza.
Ne yalan söyleyeyim, 2010 İstanbul kapsamındaki ‘etkinlikler’in en anlamlı ve etkililerinden biri, belki de ilki…

Çevirmenle yazarın kesişen yolları…

Attila Bartis’in kaleminden karşılaşmamız… Köprü Köprü, aralarında bağ olmayan şeyleri birbirine bağlayan yapıdır. Bunun için icat edildi. Peygamber misali, suyun üzerinde ayaklar ıslanmadan karşıya geçmek için. Tarih, kurulan, havaya uçurulan ve sonra yeniden kurulan köprülerin öykülerinden başka bir şey değildir. Başka deyişle, patlatılmış köprüsü olmayan bir coğrafyanın tarihi de olamaz. Böyle bir coğrafya varolmadığına göre, insanlık tektir ve birbirine bağlıdır. Bir köprü var, Avrupa’yı Asya’ya bağlıyor. Bu köprüden ilk geçişimde ağlamıştım. Neredeyse yirmi yıl olmuş. O zamanlar Tuna’nın üzerinden geçmek bile unutulmaz bir deneyimdi. Örneğin, iki komşu ülke olan Romanya ve Bulgaristan arasını, Giurgiu’da köprüden geçerek katetmek, tam dokuz saat sürmüştü. Dolayısıyla Boğazda, iki kıta arasında külüstür bir otobüsün gümbürtüsü eşliğinde ilerlerken, kâğıt mendil paralamak için sağlam bir nedenim vardı. Şunu da söyleyeyim, yirmi yıl sonra ağlamadan durabileceğim, o zamanlar aklıma gelmezdi. Giurgiu’dan bir buçuk dakikalık mesafenin, dokuz saatten daha az sürebileceği aklıma gelmezdi. Kızıl yerine kara mürekkeple tarih yazılabileceği aklıma gelmezdi. Aslında bugün aklıma gelenlerin hiçbiri, yirmi yıl önce aklıma gelmezdi. Bunları anlatıyorum çünkü bir süre önce bu köprüden yeniden geçtim. Birçok başka yazar gibi ben de konuk olarak davetliydim. Söyleşilere, gala yemeklerine katıldım, belediye başkanlarıyla saatler süren fuzuli konuşmalar yaptım, üniversite öğrencileriyle içtenlikle sohbet ettim. Farklı olanı görmek ve benzer olanları göstermek için çağrılmış bir konuktum; adeta canlı bir köprü. Yarının Avrupalı Türkiyesinde, Avrupalı bir Macar yazar. Yaşanmış yüz elli yılı hatırından hiç çıkarmayan bir Macar yazar. O yüz elli yılı, Macar olmayan okurlar için açıklamak gerekir. Türkler bu süre boyunca topraklarımıza egemen oldular. Muhteşem krallarımız onları her zaman yenmiştir ama bu muhteşem krallarımızın sayısı çok değildi. Mohaç’ta bir bir harcanmışlardı. Bugün Mohaç kenti, Avrupa Birliği’nin Tuna’daki sınır limanıdır ama bunu Avrupalılar ya da Türkler bir yana, Mohaçlıların kendisi bile bilmez. Yine buradaydım işte; pembe bir otobüsle, köprü olmaya geldim. Eğiliyorum, buyurun üzerimden Avrupa’ya geçin. Buraya bu yüzden geldim. Derken son gün, akşam yemeğinde bana, yani bir köprüye hiç de gerek olmadığı anlaşıldı. Köprüye, varoluşsal öneme sahip şeyler birbirinden farklı yerlerdeyse gerek duyulur. Burayı bizim oradan ayrı kılan şeyler elbette önemli ama farklılıklar yaşamsal bir önem taşımıyor. Asıl önemli olan, insanların kaderini yazan mürekkeptir ve anladım ki mürekkep, her iki ülkede de aynı. Romanımın Türkçe çevirmeni Sevgi Can Yağcı ile sıcak bir sohbete dalmışız. Birlikte sözcükler arıyoruz. Her iki dilde de ortak olan sözcükler. Örneğin Tabut. Nasıl da denk düşüyor. Sonra bu sözcüklerle İkimizin dilinde de anlamlı cümleler kurarken buluyoruz kendimizi. Sözcükler ana dilden, annesinin ölümüne ulaşıyor. Benim annemin ölümünden bir süre önceymiş. Her iki anne de keman çalıyor. Bu da büyük bir rastlantı. Kim inanır, Boğazın iki yakasında iki anne, ikisi de keman çalıyor ve çocuklarını büyütemeden göçüp gidiyor. –Senin baban da benimki gibi yazar mı? Senin için bir kitap mı yazdı? Tabii ki, yazar babalar genellikle kitaplarından birini çocukları için yazar. Bu bildik bir şeydir. Belki vicdani bir şey. – Babamın benim için yazdığı kitap Taşlar ve Otlar. Seninki Kardelen mi? Oysa burada bizimkine göre daha fazla taş ve daha az kardelen var. Bir yerlerde bir şeyler belli ki birbirine karışmış. ­­­­- Cezaevinden çıkınca mı yayımladı? O da benim babam gibi yedi yıl boyunca siyasi hükümlüydü öyle mi? Yani Küçük Asya’da da Avrupa’daki gibi mi sorgulanıyor insanlar? Burada da tırnaklar aynı şekilde mi sökülüyor? Kan beynine aynı şekilde mi sıçrıyor? Evet aynı şekilde.

2010-10-13
Sevgi Can Yağcı

Estonya’daki dağ köyü ve Macaristan’daki şato

Uyarı: Bu yazı kan ve domuz gibi hayli ‘alerjik’ öğeler içermektedir. Midesi kaldırmayacakların okumaması tavsiye olunur!
Beş ay içinde dört ayrı seyahate bölerek yaptığımız ‘Karavanla Avrupa’ projesi bitti. Yarın (cuma) Budapeşte’den memlekete dönüyoruz. Doğu Avrupa’nın altını üstüne getirdik. 10 ülkenin barlarından üniversitelerine kadar birçok yerine girdik. Ama bizde en fazla iz bırakan, evlerine konuk olduğumuz aileler oldu. Sanırım bu, teğet geçmek ve içine girmek arasındaki farktı. Bir yerin insanlarını tanımadan orayı yalnızca teğet geçiyorsunuz. Turist olmak da böyle bir şey. Biz turistin ötesine geçmek için ‘oralı’ların yaşamlarına süzüldük.

***
İşte size birkaç anekdot:
– Şubat ayı… Karavanımızla Letonya’dan Estonya’ya gidiyoruz. Hava eksi 25 derece. Hedefimiz Estonya-Rusya sınırında bir köyde yaşayan İgor’un evine ulaşmak. İgor evini tarif edemediği için (öyle küçük bir yerde yaşıyor ki harita üzerinde mevcut değil) bizi sınırı geçtikten 2 km sonra bir şehir tabelasının altında karşılayacak. Ancak o da ne? Sınıra 100 km kala bizim benzin göstergesi alarm veriyor. Tek bir benzin istasyonu yok. Sınırı geçer geçmez yolda kalıyoruz. İgor’u arıyoruz. Karların ortasından çıkıp geliyor. Elinde bir şişe votka ve tütsülenmiş et ile. Meğer ‘Estonya usulü karşılama’ böyle olurmuş.

– Karşılamanın ardından benzin bulup yola devam ediyoruz. Bir saat sonra İgor’un evindeyiz. Ev dediğime bakmayın, ormanın ortasında küçücük bir kulübe. İgor Rus bir kızla evlendiğini, onu ikna etmek için evin içine tuvalet bile yaptığını anlatıyor. Akşam için ise bize bir ‘ziyafet’ hazırlamış: domuz sarma, domuz kanında pişmiş sosis ve domuz jölesi! Güzel yapıldığında sevdiğim halde bana bile bu kadarı fazla!

– Nisan ayı… Sofya’daki arkadaşımız Maria bize işten tanıdığı bir aileyi ayarladı. ‘Adam Birleşmiş Milletler’de çalışıyor, kadın ise mühendis’ diye anlatıyor. Gözümüzün önüne varlıklı bir ev geliyor profilleri duyunca. Taksiyle yarım saat Sofya’nın dışına çıkıyoruz ve dev komünist binaların ortasında duruyoruz. Bakımsız bir bahçenin içinden geçip boyaları dökülmüş bir binanın içine giriyoruz. Ev 35 metrekare. İçinde bir küçük tezgahtan ibaret olan mutfağın bulunduğu karanlık bir salon ve küçük bir oda var, başka bir şey yok. Ve orada BM görevlisi ile mühendis karısı, bir çocukları, bir köpek ve bir kedi yaşıyor. Burası Bulgaristan!

– Geçtiğimiz hafta… Budapeşte’de bir eve davetliyiz. Bu kez ne ev sahiplerini tanıyoruz, ne de arada tanıdık var. Taksiye atlıyoruz. Şoför bizi Buda tarafına götürüyor. Şehrin pahalı ve lüks olan kısmı. Bir süre sonra etraf gittikçe yeşilleniyor. Neredeyse orman başlamışken duruyoruz. Dar ve şiir gibi bir yoldan yürüyoruz. Ve aman Tanrım! Üstü sarmaşıklarla kaplı bir şato çıkıyor karşımıza. Evin sahibi bizi kapıda karşılıyor. Meğer burası bir şövalyenin şatosuymuş. Önce kendi yaptıkları şarabı ikram ediyorlar sonra da şatonun kulesine çıkarıp nefis bir Peşte manzarası izletiyorlar.

Yeme içme notları
– Polonya’ya giderseniz piragi yemeden dönmeyin. Bizim çiğ böreğe benziyor ama fırında pişiriliyor. İçine çeşitli malzemeler konabiliyor. Sadece piragi yapan yerler var. İyisini bulursanız bu harikulade tadı unutamazsınız.
– Çek Cumhuriyeti’ne gidince bira içmeden olmaz. Mutlaka Pilsner Urquell’i deneyin.
– Bulgaristan’ın en iyi tarafı yemeklerinin sağlıklı ve hafif olması. Özellikle de Schopska salatası!
– Romanya’da geleneksel yemek deyince bizim yemekleri saymaya başlıyorlar. Sarma, pilaki… Onlara kulak asmayın. Bu ülkede yiyebileceğiniz en iyi ve ilginç şey ayı eti! Yalnız çok pişmiş istemeyin, tadı tuzu kaçıyor.

Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Akşam

Macar dağcıdan hayat dersi

Onu ilk olarak nerede, hangi haberde ya da belgeselde gördüğümü hatırlamıyorum.

Oysa Macaristan’ın en iyi ve en ünlü dağcısı olarak, çok kez ekranlara çıkmış olmalı.

Ona dair hatırladığım ilk kare, 2010 yılı başlarında, Slovakya’da bir eğitim tırmanışı esnasında bir grup Macar dağcının geçirdiği kaza haberiydi.

Bir hastane koğuşunda soluk yüzlü bir adam.

Uzun kır saçları yastığa dökülmüş. Bir bileğine serum takılı. Diğer eli sürekli hareket halinde, sakin bir sesle kameraya olanları anlatıyor.

Söyledikleriyle, ses tonu ve vurgusu arasında derin bir çelişki var. Anlattıklarının sanki başka birine ait önemsiz bilgiler olduğunu sanıyorsunuz önce, ama ağzından dökülen cümleler unutulacak gibi değil:

“Doktorlar bacağımın kesilmesini önerdiler. Aslında kurtarılabilir belki. Küçük bir umut hala var, ama tedavi yıllar boyu sürebilirmiş. Uzun uzun düşündüm ve kararımı verdim. Bacağım kesilecek…”

Söyledikleri, o an ekran başında olan herkesi oraya kilitliyor. Pür dikkat onu dinliyoruz.

“Ben dağcıyım! Hayatımın anlamı bu! Yıllarca tedavilerle, hastanelerle uğraşamam. Koğuştan koşuşa, doktordan doktora gidemem. Ayrıca iyileşmesi umudu da çok az. Olması gereken neyse o olacak. Hayat devam edecek. Ben tek bacakla da zirveleri fethederim, göreceksiniz!”

Zsolt Eröss, Macaristan’ın en ünlü dağcısıydı.

Himalayaların zirvesine Macar bayrağını ilk diken dağcı

Onu tanıyanlar, iyi bir dağcıda olması gereken her şeyin onda mevcut olduğunda hemfikirdiler.

Soğukkanlılık, dikkat, asla tükenmeyen bir inat ve kararlılık ve fiziki dayanıklılık. Gençliğin verdiği uçarılık yıllarını da geride bırakmıştı. Artık verebileceği çok şeyinin olduğu olgunluk dönemine giriyordu.

Hocalık yapıyor, dağcılık aşkını başkalarına aşılıyor, gençlere, yeni kuşaklara bir dağcının nasıl olması gerektiğini, pratikte öğretiyordu.

“En önemli kural: Zirvelere saygı duymak zorundasınız! Çünkü herkes hata yapabilir.”

Bu cümleyi onun yaşadığı kazadan çok önce bir röportajda söylediğini öğreniyorum. Belki de geleceği hissetmek, böyle bir şey olmalı.

Ve kaza anı…

Üç kişilik ekipten en büyük zararı, grup lideri olan o gördü. Ansızın bastıran çığla birlikte yüzlerce metre sürüklenip, ekipler tarafından kurtarıldıklarında, diğerleri kazayı hafif yaralarla atlatırlarken, onun bir bacağında neredeyse sağlam kemik kalmamıştı.

Aradan yedi ay geçti.

Medya Macaristan’da da, her ülkede olduğu gibi, gündelik kahramanlarını yaratmaya devam etti.

Usta dağcı unutuldu

Macaristan’ın bunaltıcı sıcakları sona erip, hayat normale dönerken, birden, bir ekranda yine onunla karşılaştım.

Artık hastanede değildi.

Zsolt Eröss düşlerini hayata geçirmek için yola çıkmaya hazırlanıyordu. Macaristan’ın ünlü dağcısı, Himalayalara geri dönüyordu. Eylül ayında gerçekleştireceği “Himalayalarda sekiz bin metrelik yüksekliğe tırmanma projesi” için, Alplerde kendini deniyordu.

Elinde bastonuyla, hafif aksayarak nefes nefes tırmandığı bir kayaya oturdu. Sanki dünyanın en normal işini yapıyormuş gibi takma bacağını çıkardı.

Alt kısmını işaret ederek:

“Bak, şurası sallanıyor. Bunun tam olarak oturması lazım. Yoksa enerjimin büyük bir kısmını bunu dengelemek için kullanacağım. Oysa doruklarda bütün gücünüze ihtiyacınız vardır. Enerjinizin en küçük kırıntısını bile israf etme lüksünüz yoktur.”

Kırlaşmış uzun saçlarının çevrelediği yüzüne bakıyorum.

Aynı soğukkanlı tavırlarla, aynı bilgelikle, hayatının anlamı olarak gördüğü dağcılığı anlatıyor.

Fethedilecek zirveler

Oysa tutkuyla bağlı olduğu bu spor, ondan bir bacağını insafsızca aldı.

O, düşlerinin peşinde bu haliyle de koşmaya devam ediyor.

Onun soyadı, yani Eröss, Macarcada “güçlü” anlamına geliyor.

Onu izlerken, “güçlü” olmanın, aslında, insanın hayatla olan bağının bir yansıması olduğunu fark ediyorsunuz.

Size güç veren hayatla ilintili tutkularınız ve bu tutkuları serbestçe yaşamanıza imkan veren özgürlük…

Eğer bu ikisi varsa, aynen dağcı Zsolt Erös gibi, herkes hayatta düşlerinin peşinden koşabilir.

Çünkü hayatta herkesi fethedeceği zirveler bekliyor.

Tarık Demirkan/ BBC

‘Macarım diyene Macar vatandaşlığı!

Televizyonda konuşan yaşlı adamın söylediklerine kulak veriyorum:

”Ben Macarım ve işte Tanrıya şükür seksen sekiz yaşında yeniden Macar vatandaşıyım.”

Yüzü kırışıklıklarla dolu. Ama gözlerindeki pırıltı, bu yaşadığı anın onun için ne kadar önemli olduğunu hissettiriyor.

Derin bir nefes alıyor, oturduğu koltukta iki eliyle sarıldığı bastonunu hafifçe yere vuruyor. Yakın çekime geçen kamera, yaşlı adamın gözlerine yaklaşıyor.

Bakışlarındaki ilginç değişimi izliyoruz. Doğrudan kameraya bakıyor:

”Evet, ben Macarım, Bundan seksen sekiz sene önce Macaristan’da doğdum. Beş farklı ülkenin kimlik cüzdanını taşıdım, beş ayrı ülkenin vatandaşı oldum, şimdi altıncı değişiklik, tanrıya hamdolsun, yeniden Macar vatandaşlığı olacak.”

Biraz önce heyecanla parıldayan gözlerine, şimdi muzip bir ifade yerleşiyor.

”Altı ülke dediğime bakmayın. Ben aslında askere gitmenin dışında köyümü hiç terk etmedim. Benim köyüm bazen o ülkeye, bazen bu ülkeye bağlandı.

Yaşlı dedeyi hayatının son demlerinde bu kadar mutlu eden gelişme Macaristan’da çıkarılan yeni yasa uyarınca gündeme gelen çifte vatandaşlık konusu.

Macar hükümeti, yıllardır tartışılan konuyu nihayet sonuca bağladı ve ülke dışında yaşayan soydaşlara eğer isterlerse Macar vatandaşlığı verilmesi konusunda karar aldı. Ve bu konuyu düzenleyen bir yasa çıkardı.

Macarca bilen herkese Macar vatandaşlığı

Buna göre, etnik olarak Macar kökenli olduğunu kanıtlayan, bunu kanıtlayamasa da Macar olduğunu söyleyen, Macarca bilen herkes, başka bir ülkenin sınırları dâhilinde yaşasa bile Macar vatandaşı olabilecek.

Bunun için yaşadığı ülkede Macar büyükelçiliklerine ya da konsolosluklarına başvurması gerekiyor. Bu başvuruların Macaristan’da yapılması da mümkün. Vatandaşlık büroları bu konuda hizmet verecek.

Ama vatandaş olabilmek için başvurmak yeterli değil. Daha sonra bu konuda yapılacak bir sınav da var. Vatandaşlık sınavı denilen bu sınav elbette Macarca ve Macaristan tarihi, Macaristan’daki vatandaşlık hak ve yükümlülükleri gibi sorular içerecek.

Macar hükümeti tarafından çıkarılan bu yeni yasa, Birinci Dünya savaşını kapatan Trianon barış anlaşmasının, Macar ulusuna indirdiği derin darbeyi hafifletmeye yönelik.

Çünkü üzerinden seksen küsur yıl geçse de, Macar toplumsal hayatında bu anlaşma hala kapanmayan bir yara gibi.

Türkiye için Sevr anlaşması ne ise Macaristan için de Trianon anlaşması o demek. Ülke o zaman topraklarının üçte ikisini ve nüfusunun da üçte birini yitirmiş.

Bu anlaşmanın etkileri giderek azalsa da asla tamamen ortadan kalkmamış. Bugün Macaristan’ın nüfusu on milyon, ama hala komşu ülkelerde iki milyona yakın Macar yaşıyor.

İşte televizyonda konuşan yaşlı dede de, bir yaşayan tarih gibi bu süreci kanıtlıyor.

Avusturya Macaristan imparatorluğu sınırları içinde doğmuş. Ardından Macar, ardından Hırvatistan vatandaşı olmuş, sonra bir ara tekrar Macar vatandaşı sonra Yugoslavya vatandaşı, Yugoslavya dağılınca da yeninden Hırvat vatandaşı… Ve şimdi Macar vatandaşı…

Oysa, “köyümü hiç terk etmedim” diyor…

İşte İmparatorlukların ve devletlerin hiç sona ermeyen paylaşım savaşlarında Orta Avrupalı insanların kaderi bu. Sonbahardaki yaprak misali o tarafa bu tarafa savruluyor, fırtınanın geçmesini bekliyorlar.

Macarların yeni vatandaşlık yasasının bir kesimin acılarını dindirdiği açık. Ama acaba sorunları çözmeye yetecek mi?

Ne yazık ki, bu soruya evet demek mümkün değil.

Yeni çözümler her zaman yeni sorunları da bünyesinde taşıyor.

Macar azınlığa sahip komşu ülkeler, kendi topraklarında birden çok sayıda Macar vatandaşının belirivermesine pek sıcak bakmıyorlar. Örneğin Slovakya, Slovakya’da yaşayan ve Macar vatandaşlığına geçecek olanların Slovakya vatandaşlığını kaybedeceklerini açıkladı.

Romanya ve Sırbistan ise bunu sorun yapmayacak.

Ocak ayına kadar hazırlıklar sürecek ve 1 Ocak 2011’den itibaren vatandaşlık işlemleri başlayacak.

Bakalım nüfusu birden artan Macaristan Orta Avrupa’nın hassas dengelerini nasıl değiştirecek?

BBC/ Tarık Demirkan

16,474FansLike
639FollowersFollow