2026. Haziran 13.
Türkinfo Blog Oldal 628

İşte Budapeşte (I.) – Faruk Eskioğlu

hosoktereUçak Budapeşte’yi Buda ve Peşte olarak ikiye bölen Tuna Nehri’nin üzerinde alçalırken yeşilliklerin arasında biblo gibi bir tarihi bir şehir uzanıyordu… İstanbul gibi gökdelenlerle bu şehrin ihanete uğramaması dünya mirası adına sevindiriciydi…

Hani bir gün yolunuz düşerse deyü geziyi püf noktalarıyla anlatmaya çalışacağım… “Benim için gezmek önemli, yorulunca da temiz bir yatağa devrileyim yeter” diyorsanız gezi öncesi internetten şehir merkezine çok yakın günlüğü 20 euro kadar (üstelik tek odalı) yurtlar bulabilirsiniz… Havalimanı’nda “information” sizi yönlendirecektir ama kapıdan kapıya servisler taksi ücretinin (km başına 1 eurodan biraz az) yarısına (13 euro, gidiş geliş 22 euro) sizi kalacağınız mekana götürecektir. Ayrıca bütün seyyahların iyi bildiği bir kuralı da bilmeyenler için yineleyeyim: Dövizinizi şehrin merkezindeki kambiyolardan bozdurarak durduğunuz yerde en az yüzde 10-15 kazanç sağlayabilirsiniz… Ayrıca esnaf kendi kuruna göre çevirdiğinden euro yerine ülke para birimi forint’le harcama yapmanızı öneririm…

Dünya savaşları da dahil pek çok savaşa tanık olan bu eski şehir, şaşılacak biçimde korunmuş… Osmanlı 160 yıl hüküm sürdüğü Budapeşte’de kiliseleri camiye dönüştürmüş (Halen 2 cami korunmuş durumda), kaplıca suyunun kullanıldığı pek çok hamam inşa etmiş… I. Dünya Savaşı’nda topraklarının üçte birini kaybeden Macaristan, II. Dünya Savaşı’nda Nazilerin yanında yer alsa da “saf değiştireceği kaygısıyla” Hitler Almanyasınca işgal edilmiş… 1947 yılında da girdiği SSCB çatısı 1989’da çökünce bayrağındaki SSCB armasını atarak “parlamenter cumhuriyet”i kurmuş… SSCB çatısında “liberal” ya da “piyasa” sosyalizmi uygulayan Macaristan ilk McDonald’ı açan Doğu Blok’u üyesi sayılıyor.

Macarların atalarının büyük bir çoğunluğu Ural-altay/Fin-Ugor kavimleri’nden olan Hun-Ugor kavimleri olduğu biliniyor. Macarca’nın Türkçe ile aynı aileden olması ve savaşcı köklerinin Türkler gibi Asya’ya uzanması Türklerin kuzeni olduğunu düşündürüyor… Macar alfabesinde ü ve ö’ler bizim bildiğimiz fonetikte. A ve e’lerin üzerindeki şapkalar da harfleri inceltme ve uzatma yerine teleffuzları başkalaştırıyor.

Son bir ansiklopedik bilgi daha nüfusu 10 milyon olan ülkenin milli geliri 20 bin dolar civarında. Nükleer fizik de dahil bilimsel ve ARGE çalışmalarıyla pek çok Nobelli bilimciye sahip olup, ekonomisi “parlayan yıldız” olarak görülüyor. Günümüzde NATO ve AB üyesi olan Macaristan en çok yabancı turist çeken ülkeler arasında sayılıyor. Avrupa’daki en çok Yahudi nüfusunun bulunduğu Budapeşte’nin kardeş şehirleri arasında Tel Aviv de bulunuyor. Varşova Paktı’ndayken 3. Dünya ülkesi sayılan Arap ülkeleriyle iyi ilişkiler geliştirdiğinden hatırı sayılır Arap etnik nüfusa sahip… Ülkede en çok konuşulan yabancı dil İngilizce, sonra da Almanca…

Turist gezdiren 2 katlı otobüslerle turumuza ‘Kahramanlar Meydanı’nda başladık. Kutlamala ve protestoların yapıldığı bu alabildiğine geniş meydanın iki yakasında ulusal müzeler yer alıyor. Bu meydanı şehir merkezine bağlayan Paris’teki Şanzelize’nin örnek alınarak yapıldığı Andrassy Caddesi ise alabildiğine geniş ve düz… Bu caddenin aldından geçen dünyanın en eski ikinci metrosu günümüzde UNESCO koruması altında… Caddenin sağ ve solundaki bir zamanlar senyör ya da aristokratlara mekan olan geniş tarihi yapılar şimdi büyükelçilik ya da resmi kurumlara hizmet veriyor… Bu cadde üzerinde Korku Müzesi, Devlet Opera Binası ile St. Stephens Kilisesi görülmeye değer… Ayrıca otantik Macar yemeklerinin tadılabileceği ünlü restoran ve kafeler de bu caddede bulunuyor.

Macaristan mutfağı çok zengin… Mönüde bizim damak tadımızın alışkın olmadığı tavşan, domuz, geyik ve at etinden yapılan yemekler de var… En ünlü yemekleri arasında Anadolu’da etli “patates aşı” olarak bilinen biber salçalı “gulaş”ı tatmanızı öneririm… İçkilerinde ise 40’a yakın bitki özünden yapılan Unicum en iyi hediyelerden sayılabilir. Unicum’un yaratıcısı 19.yy’da içkiyi ilk ürettiğinde hasta olan Macar kralına “şifa” niyetine sunmuş, kralın bir kaç ay sonra ölmesine karşın halk içkiyi sevmiş… Minik kadehte soğuk içilen Unicum’u ilk fondip yaptığımda içimde yakıcı bir dezenfektasyona uğradığımı hissettim hani… Budapeşte’nin merkezinde orta halli bir restoranda “starter”lı ana yemek, bir kadeh kaliteli şarap ve tatlı için ortalama 20 euro gibi (Türkiye’ye kıyaslanamayacak uygunlukla) bir hesap ödeyeceğinizi de not edin lütfen… Budapeşte turistik bir şehir olduğu için gündüz gezerken gözünüze kestirdiğiniz restoranda akşam için rezervasyon yaptırmanızı salık veririm…

Sokaktaki Macar halkı iyi giyimli, temiz yüzlüydü. Sizin sorularınızı içtenlikle yanıtlamaya ve yardım etmeye çalışıyorlar. Bisikletlilerin çok olması da içimi ısıttı hani… Bu arada şehirde turistler dışında hiç obeze rastlamadığımı da aktarmalıyım… Budapeşte son derece temiz… Kente kısa ve sık aralıklarla yağmur yağdığı bilgisi de işinize yarayacaktır…

2014-08-10
http://www.acikgazete.com

Macaristan’da rejimin demokrasi sınavı

orban_hunGeçtiğimiz hafta sonu Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın ulusal kalkınma ve küresel rekabet için gerekirse demokrasiden bile taviz verilebileceği yolundaki açıklamaları muhalefet tarafından ciddi bir şekilde eleştiriliyor.

Sol muhalefet partileri, sonbaharda yapılacak yerel seçimlerde özellikle Budapeşte’de iktidar partisi Fidesz karşısına tek bir adayla çıkabilmek için görüşmelerini hızlandırdılar.

Viktor Orbán, konuşmasında dünyada demokrasilerin ‘modasının geçtiğini’, özgürlükler temelinde yapılanan rejimlerin artık küresel rekabete dayanamadığını, dünyanın yeni yıldızlarının Türkiye’nin de içinde bulunduğu birkaç ülke olduğunu vurgulamıştı.

Türkiye örnek ülkelerden biri

Başbakan konuşmasında başarılı model olarak gösterdiği Çin, Hindistan Rusya ve özellikle de Türkiye’nin liberal demokrasiyi uygulamadığını, hatta çoğu kez bu rejimlerin demokrasi olarak bile tanımlanamayacağını, ancak sonuçta bu ülkelerin dünyaya kendi iradelerini kabul ettirerek ekonomik olarak da geliştiklerini söyledi.

Macaristan’da uygulanacak olan modelin liberal demokrasi değil, liberal olmayan demokrasi olduğunun altına çizen başbakanın bu kavramın içini nasıl dolduracağı konusu, sadece sol düşünürler değil, merkez sağın yazar ve düşünürleri arasında da tartışma yarattı.

Demokrasi tartışması

Başbakan Viktor Orbán liberal demokrasilerde güçlünün hep zayıfların üstesinden geldiğinin altını çizerek, geride kalan yirmi yıl içinde küresel anlamda pozisyon kaybeden Macaristan’ın ancak güçlü bir devlet yapısıyla kendini var edebileceğini savunuyor.

Bunun yolunun da kamu sektörünün geliştirilmesinden geçtiğini vurguluyor.

Orbán, Macar devletinin sadece Macaristan’da yaşayan insanların devleti olmadığını, aynı zamanda sınırların ötesinde komşu ülkelerde yaşayan Macar asıllıların hak ve çıkarlarının korunmasında da önemli işlevler üstlenmesi gerektiğini her fırsatta tekrarlıyor.

Bu durum ise Macaristan ve komşuları arasında sürekli bir potansiyel çatışma noktası oluşturuyor.

Başbakan, Macaristan’ın uluslararası rekabette var olabilmesi için gerekirse kolektif olarak bazı sıkıntıları geçici olarak üstlenmenin gerekli olduğunu söylüyor.

Sosyal refah devletinin geleceği

Macar başbakanı, sosyal refah devleti modelinin de artık geride kaldığının altını çizmekte ısrar ediyor.

İş ve çalışma temelinde bir toplum oluşmasının önemini vurgulayan Orban’ın bu düşüncesi, “işsizlik yardımı ve sosyal yardım” yerine bu hükümet döneminde başlatılan “kamu çalışanı maaşı” uygulamasında somutlaşıyor.

Bu uygulamaya göre eski dönemlerde sosyal yardım alabilen kesimler bugün artık yardım değil, kamu işçisi olarak çalışmalarının karşılığında sosyal yardıma denk düşen düşük bir maaş alabiliyorlar.

Burada “kamu işçisi” aslında sokaklarda ve parklarda çöp toplama ve çevre düzenleme işi anlamına geliyor.

Muhalefet bu konuşmanın ardından, aslında başbakanın yıllardır uyguladığı, ama çoğu kez eleştiriler karşısında reddettiği ilkeleri şimdi artık bir program olarak da deklere ettiği kanısında.

Muhalefete göre bu program Macaristan’ı kısa sürede Rusya gibi totaliter ya da Türkiye gibi yarı totaliter bir ülke haline getirebilir.

Muhalefet, bir ülkede sadece genel seçimlerin var olmasının, demokrasinin var olduğu anlamına gelmeyeceğini, hükümetin halka bilgi vermediği ve de serbest medyanın özgürce görevini yapamadığı koşullarda bu seçimlerin hep en güçlü parti olan “iktidar partisinin” zaferi anlamına geleceğini vurguluyorlar.

2014-07-31
BBC Türkçe

Tancsics Mihály Bir Macar yurtseveri

tancsics„Taçlar ve tahtlar ancak halklar yoksul ve bilinçsiz kaldıkları sürece ayakta kalabilirler.” -Tancsics Mihály

Bir Macar yurtseveri:

Mihály Táncsics (okunuşu Mihay Tançiç)

1848 devriminin ikonik figürü, gazeteci, yazar, politikacı Mihály Táncsics 130 yıl önce 26 Haziran 1884’te vefat etti. Buda’daki gizlenmiş olduğu hapishanesinden 15 Mart 1848’de Peşte halkı tarafından kurtarıldı. Sürekli o dönem yoksullarının giymiş olduğu abasıyla dolaşan, herkese “kend” (siz)olarak seslenen ve her türlü uzlaşmaya kapalı Táncsics’i özgürlük savaşının yenilgisinden sonra ölüm cezasına çarptırdılar ve sembolik olarak infaz ettiler.

21 Nisan 1799’da Bakony’un kuzey ayağında uzanan Ácsteszer’de doğdu. Mihály Stancsics olarak. Babası toprak sahibi bir serf’ti, on üç çocuğundan yalnızca yedisi hayatta kaldı. Mihály Táncsics yaşamının ilk yirmi yılını küçük bir nahiyede, kerpiç bir evde geçirdi, ırgat, çoban, uşak olarak toprak sahiplerine hizmet etti. Kişisel olarak yaşamında karşılaştıkları haksızlıklar onu yaşamı boyunca hak eşitliği için uğraş vermeye teşvik etti.

On dokuz yaşında dokuma çırağı olarak serflikten ayrıldı, bir yıl sonra Szombathely’deki lonca’dan kurtularak gezgin yaşamına başladı. Sağlığa zararlı mesleğini kısa zamanda bırakarak köyünde eğitmen yardımcılığı yapmaya başladı. O dönem için bilgisi öğrencilerininkinden pek fazla sayılmazdı fakat gece gündüz kendini yetiştirdi. Lise öğrenimini hizmetçi-öğrenci, özel hoca olarak Kecskemet, Nyitra ve Peşte’de sürdürdü, daha sonra Peşte’de felsefe okuluna girdi.

Başlangıçta dilbilim sorunlarıyla ilgilendi fakat gitgide daha sık biçimde denetçilerle çatışmaya başladı. Macar ve Almanca konuşmalar adlı kitapçığının örnek cümlelerinde feodal toplumsal sistemi yargılamasından dolayı 1834 başlarında el koydular, sonraki el yazmalarının da artık yayımlanmasına olanak yoktu. Birçok aristokrat ailede özel hoca olarak çalıştı fakat “tehlikeli” görüşlerinden dolayı kısa sürede işine son verdiler. O dönem artık siyasetle de uğraşmaya başladı, toplumsal içerikli romanlarında (Rényképek , Pazardi) ve makalelerinde Szecsenyi’nin toplumsal reform programını desteklemiştir.

Düşünsel sisteminin oluşumunda Fransız aydınlanmacılardan Volney’in Harabaler ve Rousseau’nun Toplumsal Sözleşme adlı yapıtları özellikle belirleyici olmuştur.

1841’de “Pesti Hirlap” ‘ın çıkmasından sonra Lajos Kossuth’un yanında yer almıştır. Zaten serbest olan kalemini daha bir yetkin biçimde kullanmış, sansürden dolayı yurtdışında yayımlanan politik makalelerinde ve halk kitaplarında reform karşıtlarının programının kabul edilmesi ve uzlaşmada köylü tabanının yaratılması için sarf etmiştir.

Bir mahkumun basın özgürlüğü hakkındaki görüşleri adlı makalesini 1843’te Almanya’da yayımladı ve gizlice yurda soktu, 1846’da yayımlanan Józanész (Sağduyu) adlı yazısında ütopik bir yaklaşımla sınıfsız toplumun oluşturulması olanaklarını irdelemiştir. Aynı yıl tutuklamak istediler ancak Hırvatistan’a kaçtı, “Nép szava Isten” szava (Halkın sözü Tanrı’nın sözü)adlı broşürü burada doğdu, söz konusu broşüründe toprak beylerinin serfleri özgür bırakmalarından dolayı hiç bir tazminat hakkına sahip olmadıklarını duyurdu. Yetkililer 1847’de izini buldular ve basın suçundan dolayı Buda’da mahkeme kararı olmaksızın hapse attılar.

15 Mart 1848’de mahpushaneden Peşte halkı kurtarmıştır. Birkaç hafta sonra da radikal söylemli Munkások Újsága (İşçilerin Gazetesi) adlı gazetesini çıkartmaya başladı, burada yayımladığı yazılarında her türlü ayrıcalığın kaldırılması ve genel seçme seçilme hakkının uygulanmasını istemiştir. Sürekli yoksulların giydiği abasıyla dolaşan, ve her türlü uzlaşmaya kapalı olan Tançiç, Siklós bölgesinin milletvekili olarak ilk halk temsilcileri meclisi’nin üyesiydi, fakat meclis konuşmaları gözden düşürülmek ve saf dışı edilmek amacıyla gülünç karşılanmıştır.

Özgürlük savaşının yenilgisinden sonra ölüm cezasına çarptırılmış ve sembolik olarak infaz edilmiştir. Bu sırada kendisi Peşte’de eski evinin altında oluşturduğu barınakta gizlenmiştir. Sosyalizm nedir ve Komünizm nedir, ayrıca Kızıl Cumhuriyetçiler kimlerdir ve ne istiyorlar? adlı makalelerini burada yazmıştır. 1857’deki genel aftan sonra gizlendiği yerden çıkmış ve o dönem polis denetimine tabi kılınmıştır, Budapeşte’yi de ancak izinli olarak terk edebilirdi. 1860’ta 15 Mart’taki gösterileri örgütlemek suçundan 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı, hapisten 1867’deki uzlaşma döneminde neredeyse tamamen kör olarak kurtuldu.

Gözleri riskli bir ameliyattan sonra düzeldi. 1869-1872 arası Orosházi seçim bölgesinden milletvekili seçildi. Arány Trombita (Altın Trompet) adında haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve işçilerin örgütlenme hareketine katıldı, Genel İşçi Birliği’nin başkanı seçildi. Birlik yöneticilerinden 1870’de ayrıldı, milletvekilliği sürecisinin sona ermesinden sonra ise kamusal yaşamdan tamamen çekildi. Son yıllarını yoksulluk içersinde geçirdi, evi icra yoluyla satıldı, kendisine bağlanan az miktardaki yardımı kitaplarını satarak tamamlamaya çalıştı. Bu dönemde yazdığı çalışmalarında Macarcanın en eski dil olduğunu kanıtlamaya çalıştı ve özyaşam öyküsünü bitirdi.

Mihály Táncsics 26 Haziran 1884’te Budapeşte’de öldü. Sayısız sokak, okul, kurum bugün de onun adını korumaktadır, doğduğu ev bugün müzedir. 1990’dan bu yana her yıl altı başarılı gazeteciye gazetecilik faaliyetinin tanınmasına yönelik Mihály Táncsics Gazetecilik Ödülü verilmektedir, Bu ödüllerin dağıtıldığı tarih te Macaristan da Basın Günü olarak kutlanmaktadır.

YAPITLARI:

*Rény képek -Rény resimleri I (peşte), II-III (Kolozsvar 1835), Öykülerini ve “yetiştirici yönlendirme romanları” nı içermektedir.

*Pazardi (Kolozsvar 1836)

Soyluların yaşam biçiminin ahlaksızlıklarını, soylular sınıfının gereksizliğini, feodal Macaristanın ahlaki çöküntüsünü işlemektedir.

* Népkönyve – Halkın Kitabı (Lipcse 1846) ve * Hunnia’nın bağımsızlığı – Hunnia függetlensége (Jéna 1847)

Her iki yapıtında da doğrudan soylu sınıfının egemenliğini hedef almakta ve toplumsal dönüşüm talebini vurgulamaktadır.

*Sajtószabadságról nézetei egy rabnak – Bir mahkumun basın özgürlüğü hakkında görüşleri (Lipcse 1844)

İkinci baskısı 1846’da Hamburg’da yayımlanmıştır. Sansüre karşı yazılmış 5 yapraktan oluşan bir broşürdür, Tançiç sansürü feodalizmin emanetçisi olarak görmektedir, bir kısmına polis el koydu, diğer kısmı ise Bratislava da aydınların uğrak yeri olan Hollinger Kahvesinde kapışılmıştır.

*Szécsenyi István grof két garasára Nyilatkozat – Baron İstvan Seçenyi’nin iki kuruşu üzerine açıklama (Lipcse 1844)

Baron Szecsenyi Istvan ‘ın reform politikalarına destek vermiş ve sözcülüğünü yapmıştır.

*Józanész – Sağduyu (Budapeşte, 1848)

Tançiç özel mülkiyetin kaldırılmasından yanaydı, 1843’te yazmış olduğu bu makale 1848’de yayımlanmıştır. Peşte’ye yürüyen Avusturya ordusu tarafından bu makaleye el konulmuştur. Pre-sosyalist, pre-komünist ütopik düşüncelerini içermektedir. Cabet, Owen gibi ütopik sosyalistlerin etkisinde kalmıştır.

*Nép szava Isten szava – Halkın sözü Tanrı sözü (Buda-Pest 1848)

Bu yapıtıyla artık yönetici sınıfın varlığına kökten saldırmaktadır, o ana kadar savunduğu çıkarbirliği ilkesini bırakarak iki toplumsal sınıfın anlaşmasını değil, soylu sınıfın tamamen ortadan kaldırılması gerektiğini güçlü bir şekilde vurgulamaktadır.

” …ez állapot meg fog szünni, vagy ti nemes atyafiak szüntetitek meg (vagy mi parasztok, vagy mindketten együtt, de megszünnie kell)” – írja fenyegetően.

“ … bu durum sona erecektir, ya siz soylu sınıfının üyeleri sona erdirecek ( ya da biz köylüler, yahutta her ikimiz de birlikte, ama herhalükarda sona ermesi gerekiyor)” biçiminde tehdit edercesine yazmaktadır.

*Életpalyam – Yaşam öyküm (Révai Könyvkiadó Nemzeti Vállalat 1949)

Hazırlayan: Salih Çardak
Budapeşte, 2014.06.30

Bir Macar (Anti)Kahramanı: Grosics

Ajanslarda bbir-macar-antikahramani-grosics-1ir haber, 1954 Dünya Kupası’nda final oynayan efsane Macaristan takımının file bekçisi Gyula Grosics 88 yaşında hayatını kaybetmiş. Yaşamını konu alan belgesel birkaç sene önce Cumhurbaşkanı Pal Schmitt’in katılımıyla vizyona girdiğinde, ülke tarihinin en iyisi olarak kabul ediliyordu. O sadece oynarken kötüydü! Nasıl mı…

1926’da doğan Gyula, mıntıkasının takımı Dorogi’de başladı futbol kariyerine. Budapeşte’ye adımı attığında 21 yaşındaydı. Mateosz, Teherfuvar gibi küçücük ekiplerden sonra bir sonraki durağı bir rejim şaheseri olan Honved’di.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında Sovyetler Birliği himayesine giren Macaristan’da iklim kısa sürede değişmişti. Kendisini Stalin’in iyi öğrencisi olarak tanımlayan diktatör Mátyás Rákosi, topraklardaki bütün muhalifleri silindir gibi ezerken, diğer taraftan verdiği bir kararla sadece ülke değil, dünya futbolunun da kaderini tayin etmişti.

İstihbaratçıların takımı MTK’den sonra Savunma Bakanlığı da bir kulüp ister. Ferencvaros sağ eğilimli ve milliyetçi bulunur, ihale Puskas ve Bozsik’in formasını giydiği Kispest’e kalır. Yurt savunması anlamına gelen Honved böylece doğar.

Gerçekten de ordunun rüyaları kabul olmuş, istihbaratçılara karşı üstünlük sağlamışlardı; arada kaptırılan iki şampiyonluk nazar boncuğu sayılırdı…
Her gün beraber idman yapmaya başlayan oyuncuların uyumu, kısa sürede bir efsanenin doğumuna önayak oluyordu. İşte o Honved’in bir parçası olan Grosics, Macaristan Milli Takımı’nın da kalesini koruyordu. Değişik bir tarzı vardı. Kalesinden çabucak fırlayabiliyor, attığı uzun paslarla kontratak başlatabiliyordu. Puskas’ın önderliğinde 1952’de Olimpiyat şampiyonu olan yenilmez armada, ertesi yıl da Wembley’de İngiltere’yi 6-3’lük skorla devirerek bütün dünyaya mesaj veriyordu.
1954 Dünya Kupası’nın mutlak favorisi finale güle oynaya gelmişti. Grupta ezdikleri Almanya ile Bern’de bu sefer şampiyonluk için buluşan Macaristan, ilk 10 dakikada iki farkla öne geçmişti. Arkasından yaşananlar bugün bir mucizeyle özetleniyor.

Morlock ile perdeyi açan Panzerler, Rahn’ın golleriyle kupaya uzanıyordu. Bir ulus belki de böylece yeniden ayaklanırken, üç topu kalesinden çıkaran Grosics Macaristan’a dönüşünde sorgulanıyordu. Komünist rejim faturayı ona kesmişti.

Honved’de oynamaya devam eden Kara Panter ve arkadaşlarının hayatı asıl 1956’nın sonunda değişmişti. Rakosi döneminde yol olan binlerce insanın acısı canları tak ettirmişti. Komünist öğrenci birliğine dahil olmaya reddeden gençlerin oluşturduğu örgütün yasaklanmasıyla birlikte ülkenin değişik şehirlerine sıçrayan kıvılcım, 23 Ekim’de yangına dönmüştü. Kısa sürede hükümet düşmüş, Sovyet tankları Budapeşte’de cirit atmaya başlamıştı. 4 Kasım’da Macaristan’a adeta çıkarma yapan Sovyetler Birliği, bir haftada kontrolü ellerine almıştı. Binler ölmüş, onbinler ülkeden kaçmıştı…

Şampiyon Kulüpler Kupası’nda Athletic Bilbao ile eşleşen Honved, 22 Kasım’da İspanya’nın yolunu tutmuştu. San Mames’te 3-2’lik skorla gülen ev sahibi ufak bir avantaj sağlamıştı. Futbolcular ülkelerine dönmek istemiyordu. Macaristan’daki karışık durum nedeniyle rövanşın Brüksel’de oynanacak olması kim bilir bazılarını umutlandırıyordu. Elenip dağılabilirlerdi. Heysel Stadı’nın skorbordunda yazan 3-3’ten sonra Grosics, arkadaşları Bozsik, Budai, Lorant ile birlikte Macaristan’a dönüyor; Czibor, Kocsis ve Puskas Batı’ya açılıyordu.

Minik Tatabánya’ya sürülmüştü Kara Panter. Yine de milli takımın eldivenleri ona teslim ediliyordu. Bir önceki Dünya Kupası’nın finalisti, 1958’de pek bir sıradanlaşmıştı. Sonradan milletvekili olacak Bozsik kaptan, efsane kadronun santrforu Hidegkuti ise 36 yaşındaydı. Puskas, Czibor ve Kocsis’in yokluğunda yenilmez armada gitmiş, Macaristan ilk turda elenmişti.

Ferencvaros’un ısrarla istediği Grosics’e rejimden izin çıkmıyordu. Sürgünde üç direk arasını bekleyen file bekçisi, son kez 1962 Dünya Kupası’nda sahne almıştı. Kaptanlık pazubandını koluna takan Kara Panter, ülkesinin gruptan çıkmasını sağlıyor, ardından da sahalara veda ediyordu.

Rejimle hep papaz olan Grosics, 1980’lerde bir manada barış çubuğu uzatmıştı yönetime. Komünist Parti’ye üye olmak isteyen emekli file bekçisinin kayıtları incelendiğinde bir anda ortalık karışmıştı, Gyula delikanlılığında Macaristan’daki SS ordusuna gönüllü olarak katılmıştı. Genel sekreterlik koltuğunda 32 yıl oturarak ülkeyi en uzun süre yöneten politikacı olan János Kádár, çok da önemsememişti durumu. Gyula onların olmuştu artık. Kim bilir belki de hep onlarındı. SS geçmişi olan birisinin yurtdışında oynaması çok da kolay değildi. İşte belki de bu yüzden o hiç Batı’ya gitmeyi düşünmemişti.

Parti üyesi olamasa da, maaşını alıyordu Grosics. Derken Doğu Bloku dağılıyor, o da saf değiştiriyordu. İktidara yürüyen muhafazakâr sağ parti Fidesz saflarında görünen Kara Panter, Başbakan Viktor Orbán ile çok yakınlaşıyordu. Belki de bunun semeresini alıyor, komünist rejimin gitmesine izin vermediği Ferencvaros formasıyla 82 yaşında tanışıyordu.

Yıllar 2008’i gösterirken, Sheffield United ile oynanan hazırlık maçında varmıştı muradına. 60 yıl önce sağ eğilimleri ve milliyetçiliği nedeniyle ordunun takımı olmaya layık bulunmayan takımın sonunda üç direk arasını bekliyordu. Sembolik de olsa sonunda gidebilmişti oraya.

Öyküsüne gelince… 2000’lerde hakkında ortaya çıkanlarla, kimilerinin gözünde itibarını kaybetmiş durumda. Düşününce; karanlığı bir dönemi, bir dönemin karanlığı onu anlatıyor sanki.

2014-06-19
birgun.ne

Eski bir Macar evi

hungariancountryhouse“Gyula Krúdy’nin lanetli şairler, kader mahkûmu aristokratlar, rüyaları andıran bir erotizme bürünmüş ev sahibeleri ve köylü, kaba toprak ağaları gibi zekâ ışıltısı saçan, açıkça pastoral olmakta inat eden, modası geçmiş, yarı efsanevi kahramanları kusursuz bir yüzyıl sonu sanatı; art nouveau’nun nesir hali.”
W. L. Webb (Günebakan için…)

Türkiye’de pek tanınmayan Macar edebiyatının en önemli isimlerinden biri -hatta kimi çevrelerde Macaristan’ın Proust’u olarak anılan- Gyula Krudy ile henüz Türkçe’ye çevrilen Günebakan sayesinde tanıştım. Krudy’nin çoğu zaman hayalle gerçeği, geçmiş zamanla geleceği birbirine bağlayan lirik satırları en azından başlarda biraz zorlasa da zamanla içine çekti hatta uzun uzun anlattığı kır evine hapsetti beni. Birkaç gün o evin odalarında; soğuk, çamurlu ama eşsiz manzaralar sunan kasaba sokaklarında, uzaklarında silik, puslu köylerin siluetleri görünen kırlarda yaşar gibiydim. Ekşisözlük’te N. B. Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sı için “güzel bir roman okumuş gibi hissettiren film” diye bir tanım okumuştum. Bu romanın bende yarattığı his de buna tersinden benzer bir şey oldu; güzel bir film izlemiş hissettiren roman.

Macaristan taşrasında sade –ama süslü-, köhne -ama asla sıkıcı olmayan- bir küçük taş ev. Eski usul dantel perdeler, geceleri gaz lambasıyla aydınlanan odalar, taş tezgahlı mutfak, kocaman ahşap mobilyalar, karyolalar, yüklükler, el işi yastıklar, masa örtüleri, kaba porselen çay takımları, emaye kaplar… Sanmayın ki birkaç yüzyıl öncesinde kaldılar.

Modern Budapeşte’nin sokakları, cafeleri ve kamu binalarındaki el işçiliği günümüzde de etkisini sürdürüyor gibi. Hem de sadece turistik eski şehir merkezinde değil sanat galerilerinin, tasarım atölyelerinin bol olduğu semtlerinde bile. Naçizane tavsiyem buz gibi bir kış günü bir büfeden kağıt bardak içinde alacağınız gulaşınızı yudumlayarak Budapeşte sokaklarını turlamanız. Modern ve şık binaların arasında herhangi bir duvarın üzerinde rengarenk bir nakış deseni, camda eski usul bir vitray görmeniz mümkün. Kim bilir buradan birkaç kilometre ötedeki bir Krudy kasabasına ışınlanmak bile isteyebilirsiniz.

Devam>>>

2014-06-13
http://nohutoda.blogspot.hu

Macar futbolunun kartalı Ferencváros heykeline kavuştu

heykel4Macar futbolunun efsane kulübü Ferencváros köklü tarihiyle Macaristan’ın her döneminde izi olan bir spor kurumudur.

Ferencváros Macaristan’ın Beşiktaş’ı gibi. Çünkü renkleri yeşil ve beyaz olmakla birlikte kulübün sembolü bir kartal.

Uzun yıllar boyunca kulübe ev sahipliği yapan Üllöi caddesindeki eski stadın yerine inşa edilen modern statta son çalışmalar devam ederken, stadın önünde tasarlanan dev kartal heykeli ise tamamlandı.

Sanatçı Gábor Szőke tarafından 7 ayda tamamlanan heykel paslanmaz çelik parçalardan oluşuyor. Heykeltıraş, kartal heykelinin Budapeşte’nin en tanınmış simgelerinden biri olacağını düşünüyor.

2014-05-27
Türkinfo/Budapeşte

Betty Gün ile Macar mutfağı: Sebzeli Dana Biftek

sebzeliTat, yaratıcılık, estetik, paylaşım ve bunları hem ayrı ayrı hem de bir arada yaşamanın verdiği haz! Yemek yemenin ve yapmaya çalışmanın bize yaşattığı en önemli duygular. Macar yemeklerin tariflerini sizlerle paylaşmamızın amacı bu duyguları sizin de hissetmeniz ve mutfağınızı zenginleştirmektir. Tarifleri seçerken dikkat etiğimiz konu Türkiye”de de kolay bulabileceğiniz malzemelerin olmasıdır.

Sebzeli Dana Biftek
( dana eti yerine hindi- ya da tavuk göğsü de kullanabilirsiniz)

Malzemeler:

600 gr Dana Biftek
Zeytin yağı
1 adet Kuru Soğan
1 diş Sarımsak
1 Çorba kaşığı Tereyağ
2 adet Havuç
1 adet Kereviz
1 küçük demet Maydanoz
1 Çorba kaşığı Tatlı hardal
1 Limonun suyu
1 Kutu krema
1 Kahve kaşığı un ( ya da nişasta)
Tuz, karabiber
2 adet Defne yaprağı

Yapılışı:
Etleri ince ince dilimleyin ve üzerine tuz ve karabiber serpin. Biraz beklettikten sonra önceden ısıtılmış az miktar yağda rengi değişene kadar kızartın. Tavadan eti alın. Yerine ince kıyılmış soğanı koyun hafif pembeleşene kadar kavurun ve bir miktar su ilave edin. Su buharlaştıktan sonra üzerine tuz serpin ve ince rendelenmiş sarımsağı da ekleyin ve etleri tencereye geri koyun. Üzerine tekrar az miktar su dökün ve defneyaprakları ekleyip etler yumuşayana kadar pişirin. Bu arada sebzeleri kibrit inceliğinde doğrayın. Etler yumuşadıktan sonra yemeğinize sebzeleri de ekleyelin. Tuz, karabiber ekledikten sonra 10 dakika pişiriniz. Yemeğimiz pişerken kremayı unla karıştırın içine yarım çay bardağı kadar su, hardal ve limon suyu ekleyin. Bu terbiyeyi yemeğinize dökün. Üzerine taze doğranmış maydanoz ekleyin. Yanına makarna servis edebilirsiniz.
Afiyet olsun!

2014-05-23
Betty Gün – Türkinfo

CRR’de Liszt şöleni

crm_listGenç yeteneklerin konseri Boğaziçi Üniversitesi’ndeydi

Üstün yetenekli çocukları hep solist olarak yetiştiririz. Onları bir an önce oda müziğine özendirmek ise çok değerli bir görev.

Pekineller, uzun süredir Türkiye’de genç yetenekleri araştırıp onların yurtdışında üstün hocalarla, önemli okullarda eğitim görmelerini, konser olanağı bulmalarını, önemli yarışmalara girmelerini sağlıyor.
Uluslararası geniş çevreleri, bugüne kadar edindikleri güven, onların bir sözüyle nice kapıları açıyor. Bu sütunlarda ben de kaç kez onların projelerinden övgüyle söz ettim. “Uluslararası Ödüllü Gençlerimiz- Pekinel Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler” projesinde bu gençlerin her girdiği yarışmadan ödülle dönmeleri de öyle kolay değil. Zira dünyadaki üstün çocukların müthiş yarışını biliyoruz. İşte Pekineller bir adım daha ileri giderek kendi deneyimlerini, kendi öğretilerindeki ipuçlarını onların kulağına fısıldıyarak çıtayı biraz daha yükseltiyorlar. Bunlar paha biçilemez öğütler. Her bir çocuğun kapasitesini saptayıp ona göre daha başarılı olması için gerekli ayrıntının üstünde duruyorlar. Gençler de böylece daha güvenle ve daha keyifle müziğe sarılıyorlar.
Geçen hafta Boğaziçi Üniversitesi’nde çalan ekibi küçücük yaşlarından beri izliyoruz. Elvin Hoxa ilk kez büyük müzisyen olan dedesi Server Ganiyev ile çaldığında 8 yaşındaydı. Şimdi onu bilge bir kemancı olarak dinlemek kıvanç verici. Diğer bir kemancı Veriko Çumburidze müzisyen bir ailede özene bezene eğitilmiş, üstün bir genç. O da Pekineller’in fısıltılarıyla müthiş bir ton elde etmiş. Kendine güveniyor ve çaldığı müzikten büyük zevk alıyor. Dorukhan Doruk viyolonselindeki güzel tonuyla, Veriko’yla tek nefes gibi anlaşmasıyla çok başarılıydı. Konseri baştan sona sırtlayan piyanist Yunus Tuncalı derin tuşesiyle ve coşkusuyla dinletinin belkemiği oldu.
Üstün yetenekli çocukları hep solist olarak yetiştiririz. Onları bir an önce oda müziğine özendirmek ise çok değerli bir görev. Oda müziği çalarken birbirlerini dinlemeyi, müziğin inceliklerini kavramayı ve yalnız kendilerinden değil birbirlerinden sorumlu olmayı da öğreniyorlar.

CRR’de Liszt şöleni
Geçen hafta Cemal Reşit Rey Salonu’nda iki gece art arda Liszt’in 19 adedi bulan tüm Macar Rapsodileri seslendirildi. Öncelikle bu programın düzenlemesini kutlarım. Keşke konservatuvarda okuyan piyanist adaylarımız ve piyano öğretmenlerimiz de gelip dinleseydiler bu konserleri. Her birisi birbirinden değerli Jozsef Balog, Fülop Ranki, Gabor Csalog gibi Macar piyanistlerin arasında Emre Şen de yer aldı. Büyük Macar besteci ve piyanist Franz Liszt’in torunları arasında Emre’yi “rapsodik” düşünceyi bilen, tuşların derininden Liszt’in coşkusunu yansıtan bir sanatçı olarak alkışladık. Gerek Pekineller’in gençleri gerekse CRR’deki şölenin içinde yer alan Emre, kültür dünyamızın karamsar günlerindeki umut ışıklarımız.

NOT: Geçen haftaki yazımda Cunda Adası teknik bir hata ile Junda olarak yazılmış. Düzeltir, özür dilerim.

2014-05-09
Evin İlyasoğlu

Macar Sanatçı Hannah Berger İle Söyleşi

hannahbergerUrfa aşığı Macar Sanatçı Hannah Berger’le sizler için çok özel bir röportaj gerçekleştirdikMüzik hayatından, Urfa türküleriyle tanışmasına, hayran olduğu sanatçılardan, ilk defa bir Kürtçe parçayı seslendirmesine, gerçekleştirmek istediği projelerinden, son seslendirdiği Fadil’e parçasına, Gelip İstanbul’a yerleşmesine, çalıştığı yeni grupla ilgili ne varsa sorduk o da açık yüreklilikle sorularımızı cevaplandırdı. Türkçesinin iyi konuşamamasından dolayı bir eziklik yaşasa da, sorularımızı gayet güzel bir şekilde cevaplandırdı. Bizde Rehavisanat olarak noktasına virgülüne dokunmadan, bu söyleşiyi aynı açık yüreklilikle sizlerle paylaşıyoruz.

ARE : Müzikle ile ilk tanışmanız kaç yaşında oldu?

HHB: Müzik ile ilk önce çocukken tanıştım, çünkü 7 yaşındayken piyano çalmaya başladım
Macaristan’da. Klasik piano dersler aldım 6 yıla kadar, çok değerli Budapeşte’deki Hocalardan. En meşhur Macar bestecilerin parçaları seslendirdim, Bela Bartok, Zoltan Kodaly ve başka klasik parçaları. Bela Bartok macar bestecisi, pianocusu ve Doğu Avrupa halk müziği derleyici-sidir. Bela Bartok 1936 yılındaki Türkiye gezisinde Aydan Saygun ile birlikte Anadolu’yu dolaşmış ve özellikle Osmaniye yöresindeki türküleri birlikte notalamışlardır, çünkü Bela Bartok Macar ve Türk halk müziğinin ortak olduğunu fark etmiş. Bunun yanında ilk olarak gençlik yıllarımda doğuya, direkt olarak Türkiye’ye yolculuklarım başladı. Bu yolculuklar sonraki yaşantımı belirledi.’’Eve varmıştım’’ diyebilirim. Türkçeyi öğrendim ve Türkiye’nin sahip olduğu çok zengin müzik kültürü hakkında bilgi sahibi olmuştum, özellikle Türk halk müziği ve Türkiye’deki geleneksel müzikler hakkında.
1996 yılında, Budapeşte’de, Türk halk müziği ve doğu müzikleri seslendirmek için, grup çalışmalarına başladık. Yaklaşık on yıl süren bu çalışmalar esnasında ’’Aşkın şarabı’’ ve “Ne olursan ol” isimli iki albüm yaptık, bunun yanında Irak’lı besteci, ut ve kemanustası Moofed Alnasih’le çalışmalarım esnasında Türkiye’ye en güzel ziyaretlerimi gerçekleştirdim.
2006 yılında, Türk halk müziğinin yanında, Slav, Bosna, Sırp, Balkan ve Roman halk müziği çalan ‘’Dilber Orkestrasını’’ kurdum ve bu grubun şarkıcısı oldum. Bu ülkelerin kültür ve müzikal köprülerle birbirlerine çok yakın olduklarına hep inanıyordum. İran kökenli dilber ismini seçerken de bu inancım doğrultusunda hareket ettim. (Güzel kadın, aşkı getiren, sevgili, birleştiren ) Anadolu ve Balkanlar son derece renkli ve muazzam bir müzik ve kültür dünyasına sahip. Birçok ortak karakteristiğin yanında heyecan verici farklılıkları da var, buna da her zaman inandım… Müzikle birlikte her zaman çok özel yolculuklar yapabileceğimi biliyorum. Doğunun o çok derin, sert ve hüzün dolu melodilerinin yanı sıra, Karadeniz bölgesinin tatlı ve coşku dolu horonlarına kadar… Sonra bir bakıyorum ki Bosna’nın mistik dünyası içimde parıldamaya başlıyor ezgilerde ve her şey bir roman şarkısının ateşle geceyi süslemesi kadar güzel oluyor… Anlıyorum ki bu yolculukta ilerliyorum ve artık biliyorum ki, bu yerleri görüyorum ve hissediyorum, çünkü müziğin beni götürdüğü yere gidiyorum.
ARE : Sizi ilk etkileyen parçalar hangisi?

HHB : Beni ilk etkileyen parçalar aslında Urfa türküleri, Kürtçe ve Ermeni parçalardı, uzun havalar ve Doğu Türkiye’nin derin, muhteşem parçalarıydı…

ARE : İlk söylediğiniz parçayı hatırlıyor musunuz veya sizi ilk etkileyen parçayı hatırlıyor musunuz?

HHB : İlk söylediğim parça sahnede balkan bir ünlü parçasıydı, ismi: Rumelaj, 1996 yılında Macaristan’da. Şimdilik de seve seve okuyorum, Macarlar ve balkanda yaşayan insanların en sevdiği parçalarından birisi bu parça.

ARE : Urfa adını ilk defa nerde duydunuz, nasıl duydunuz?

HHB : Urfa’nın adını ilk önce çocukken duydum, eski Mezopotamya da ki ”UR” şehir gibi, Hz. İbrahim’in şehri olarak aslında. Her zaman çok merak ettim bu şehri ama aslında asla düşünmedim çocukken bu güzel şehirde ziyaretçi olduğumu ve konser vereceğimi.
1996 yılında Budapeşte’deki grubum ile Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar adlı parçayı seslendirdim ve o zaman Macaristan’da gelen Türk televizyon içinde okuma fırsatım oldu. Sonra grubum ile hep çalıştık, sahnedeydik ama 2009 yılında Şanlıurfa’ya davet edildim, Urfalı müzisyenlerle birlikte meşhur Balıklı gölde konser verdim.
Bu benim için ne büyük bir mutluluktu. Urfa’yı ilk kez gördüğümde kendimi hemen kendi şehrimde hissettim, duygularıma göre yabancı değildim. Şanlıurfa ve Doğu Türkiye sıcak yürekli insanlarıyla güzel ve değerli arkadaşlık ettim.

ARE : Asıl mesleğiniz nedir?

HHB : Asıl mesleğim Macaristan’da: grafoloji, ve ünlü bir magazin için şifalı otlar hakkında yazıyorum, -grafoloji konuda ise öğretmenlik yapıyorum.

ARE : Sizin ilk Türkçe parçanız “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” mı, bu türküyü söyleme fikri sizde nasıl oluştu?

HHB : Gerçekten ilk önce bu meşhur parçayı okudum Macaristan’da, orada yaşayan arkadaşlarımdan duydum, bu parça sözlerini ve hicaz makamın güzelliğini hemen fark ettim ve çok hoşuma gitti.

ARE : Bu türkünün ardından hangi Urfa parçalarını seslendirdiniz sıra da başka var mı?

HHB : Biraz sonra başka güzel Urfa türküleri öğrenmeye başladım: Kara üzüm habbesi, Urfa’ya paşa geldi, Fadile, Lorke …. Ve başka parçalar öğrenmeye başladım, ama Urfa türküleri çok zengindir, yıllar gerekiyor onların iyi anlamaya ve öğrenmeye.

ARE : Bir de bu son zamanlarda Kürtçe parça “Were Rınde” yi seslendirdiniz, Kürtçe zor bir dil mi çünkü gayet güzel yorumlamışsınız bu parçayı?

HHB : 2010 yılında İstanbul’a gelirken müzisyen arkadaşlarımla beraber meşhur, aslında Konyalı Kürtçe parçayı ”Were Rinde”-yi de okudum, Kürtçe söylememi artık eskiden istedim, sadece bu günlerde fırsatım oldu. Gerçekten Kürtçe kolay bir dil değil ama umarım telaffuzum iyi olmuş. Ware Rinde muhteşem bir parça! .

ARE : Kürtçe parçayı seslendirmeniz hayranlarınızı şaşırtmadı mı, nerden çıktı bu Kürtçe parça diye…?
HHB : Sanırım hayranlarımı şaşırtmadım, o kadar çok dilde parçalar okuyordum, Kürtçeyi de çok istedim. Kürtçe müzik çok derin ve zengin, Civan Haco, Kardeş Türküler, Aynur albümlerini ve başka güzel kürtçe parçalar yıllardan beri dinledim ve çok sevdim. Ve Kürt kültürü, Kürtçe dil ve müzik Doğu Türkiye’nin çok önemli yeri. Urfa’da üç dili konuşuyorlar: Türkçe, Kürtçe, Arapça, -bu dillerin ne zengin olduğunu ve bu şehir ve oradaki şehirlerin kültürünün ne zengin olduğunu gösteriyor. Urfa’da birçok eski ermeni evler de gördüm, sanırım eskiden Ermenice dil de oradaymış.

ARE : Şimdiye kadar kaç dilde şarkı söylediniz sanırım en son Kürtçe söylediniz, Kürtçeyi de repertuarınıza kattınız doğrumu, peki başka diller var mı sırada?

HHB : Şimdiye kadar balkanlı şarkıcı olduğum için birçok dilde parçalar seslendirdim, çünkü balkan ülkelerinden dilleri de çok zengindir.
Bosna’ca, Sırpça, Makedonca, Rumca, sonra Türkçe, Arapça ve Kürtçe de söyledim.

ARE : İstanbul’a yerleşmişsiniz galiba, Batıdan doğuya bakarken nasıldı, şimdi Doğudasınız, Batıya nasıl bakıyorsunuz İstanbul’dan?

HHB :İstanbul’dayım 4 aydan beri gerçekten, ama Avrupa’dan geldim. Avrupa çok merak ediyor Doğu’yu, çok enteresan herkes için zengin ve eski kültürü için, tanıdığım insanlar hepsini ziyaret etmek istiyor Doğu’yu. Batıya İstanbul’dan da zevk ile bakıyorum, her yerin farklı kültürü ve değerleri var, aslında bambaşka kültürler ama çok şanslı bir şey dünya vatandaş gibi uzun bir yolda olmak. Ama Batıdan doğuya bakarken duygularım eski gibiler, benim dünyam Doğu Türkiye ve onların güzel şehirleri: Urfa, Diyarbakır, Mardin…

ARE : Seslendirdiğiniz parçalardan dolayı iyi-kötü ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

HHB : Avrupa’da, Macaristan’da birçok dilde okumak çok alışkın bir şey, çünkü çok merak ediyorlar farklı kültürlerin müziklerini ve parçalarını. Umarım bu günlerde artık Türkiye için de kabul edilmiş.

ARE : Müziğin dili evrenseldir, siz bu dille konuşurken özellikle birileri sizi anlamak mı istemiyor acaba?

HHB : Olabilir, ama bu benim problemim değil. Sahne benim içinkutsal bir yer, insanlık, sanat’ın yeri, müzik ise evrensel bir dil, bunu belki herkes biliyor. Neden bu çok dilde parçalar okuyorum çünkü insanların arasında bir köprü olmak istiyorum, farklı kültürlerimizi bağlamak ve göstermek istiyorum. Ne iyi ki varsınız… Ben uzak, küçük bir ülkeden geldim, sizleri tanımak istiyorum, sizin için dünyamı göstermek istiyorum, sahnede, şarkıcı olarak. İçimde başka bir şey yok, bu benim yolum. Sanatlar, müzik insanların arasında her zaman bir köprü bir ip gibi…
ARE : En son Fadil’e parçasını yorumladınız, çok güzelde yorumlamışsınız, bu parçayı yorumlama fikri sizde nasıl oluştu, bu parçaya klip çekmeyi düşünmüyor musunuz?

HBB : En son İstanbul da müzisyen arkadaşlarla Fadil’e parçayı seslendirdik, ama gerçekten çok enteresan farklı şekilde, jazz-blues olarak. Müzisyenlerle muhabbet ederken aklımıza geldi bu parçanın güzel ve derin sözleri, bunun için şimdi halay gibi değil, daha yavaş olarak söyledik.
Planlarımıza göre bir klip çekmeyi istiyoruz, Şanlıurfa’nın özel ve muhteşem yerleri göstererek, biraz tanıtmak ta istiyoruz bu şehri.

ARE : Saygı duyduğunuz, örnek aldığınız, beğendiğiniz, müzisyenler var mı, varsa hangileri?

HHB : En sevdiğim müzisyenler o kadar çok var Türkiye’de… Söylemem biraz zor bunun için. Musa Eroglu, Hüsnü Şenlendirici, Yorum Grup, Kardes Türküler, Civan Haco, Aynur, Cengiz Özkan, Taksim Trio, Selda Bağcan, Erkan Oğur …-o kadar çok var.

ARE : Urfa ya özlem duyuyor musunuz, özlem duyuyorsanız bu özleminizi ne şekilde gidermeye çalışıyorsunuz?

HHB : Urfa’yı çok özlüyorum, değerli arkadaşlarım oradadır, umarım Fadil’e parçadan klip çekebiliriz ve aynı zamanda konser fırsatlar bularak yine ziyaret edebilirim gönlümün en güzel şehrini: Urfa’yı…

ARE : Eski grubunuz Dilberle çalışıyor musunuz yoksa İstanbul’da yeni bir gurup mu oluşturdunuz, yeni müzisyenler varsa, kim bu müzisyenler?

HHB : Bu aylarda İstanbul’dayım, buradaki müzisyen arkadaşlarla kayıtlar yapıyoruz, bunu için şimdi Macaristan’daki Dilber grubumdan biraz ayrılmak zorundaydım, ama çok özlüyorum onları. Ama bu aylarda ve gelecek yılda burada çalışmak istiyorum biraz, bu çalışmaların vakit ihtiyacı var, bunun için Türkiye’deyim ve çok umarım ki Urfa’da ve doğu şehirlerde yine konser verebilirim. İstanbul’da ki müzisyenlerim Urfalılar ve birisi Sivaslı. Onlarlar beraber çalışmak ban büyük bir onur veriyor.

ARE : Son olarak bizlere, okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

HHB : Sizlerle düşüncelerimi ve duygularımı büyük bir mutluluktu, fırsat için teşekkür etmek istiyorum. Herkes için en içten sevgilerimi ve selamlarımı gönderiyorum İstanbul’dan.
Söyleşi : A.Rezzak ELÇİ /

2014-05-09
http://rehavisanat.com/

Bosnalı Emekli ahşap kaplama Vosvos yaptı

Bosnian pensioner cleans his wooden Volkswagen Beetle car in front of his home in Celinac71 yaşındaki Bosnalı Volkswagen hayranı Momir Bojiç iki yıllık bir uğraş sonucunda kendisine içi dışı tamamen ahşaptan bir kaplumbağa Vosvos yaptı.

50 bin parça küçük çınar ağacı ahşap parke kaplamayla oluşan araç herkes tarafından hayranlıkla izleniyor.

Banja Luka şehrine yakın Calinac kasabasında yaşayan Momir Bojiç ahşap kaplama aracını her gün fırçalayıp parlattığını da söyledi.

2014-04-29
Türkinfo/Budapeşte

16,474FansLike
639FollowersFollow