2026. Haziran 13.
Türkinfo Blog Oldal 630

Ünlü Macar ressamlar: Tivadar Kosztka Csontváry

En tanınmış Macar ressamlarından biri olan Csontváry, 1853 yılında Kisszeben’de doğdu ve 1919’da Budapeşte’de öldü. Hayatı yolculuklarla geçti ve “usta” olarak gördüğü ressamların atölyelerinde çalıştı. Yüz kadar bilinen resmi vardır. 1907 yılında Paris’te açılan sergisiyle dünya ressamları arasında yer almıştır.

En ünlü eserlerinden biri olan „yaşlı balıkçı” 1902 tarihli yağlıboya bir resimdir. Bu resim iyiyi ve kötüyü çok ilginç bir şekilde simgeler. Uzmanlar, resmin tam ortasına bir ayna yerleştirilip sol tarafa simetrik olarak çoğaltıldığında ellerini dua etmek için birleştiren yaşlı bir balıkçının belirdiğini söylerler. Geri planda sakin bir deniz ve Vezüv yanardağı vardır. Aynı işlemi portredeki yüzün sağ tarafı için yaptığımızda ise şeytan görünür ve geri planda ise fırtınalı bir deniz ve aktif bir yanardağ belirir.

2013-06-19
Turkinfo-Budapeşte

Sele karşı gönüllü dayanışma başarılı oldu

Nereden başlasam anlatmaya?

İlk sel hazırlığımız olan, 6 haziran ile başlamayacağım. Bu yazıyı yazmamı sağlayan 15 Mart’a geri döneceğim.

Bence herkes geçtiğimiz kış, her yeri kalın karla kaplayan günü hatırlıyordur. O felaket gününde bazıları vicdanlarını dinleyerek kimin neye ihtiyacı olduğuna bakmak için yola cıktılar. Bu insanlar Kahramanlar meydanında bir otobüste karsılaşıp kopmayan bir dostluk kurdular. Böyle tanışmalar ve arkadaşlıklar kısa sürer diye düşünülür, fakat bizim için bu pek geçerli olmadı ve PÖKE, yani Peşte Gönüllü Felaket Yardım Derneği böyle kuruldu.

Bu olanların öncesinde, sel geliyor haberlerinin facebook’ta ve medyada yayılmasıyla birlikte bizim harekete geçeceğimiz artık kesindi. Tek problemimiz nereye gideceğimizdi..

İlk hedef yerimiz Dunakeszi oldu, 2 no’lu yolu kum torbalarıyla taşkına karşı korumamız gerekiyordu. Daha burada gönüllü olarak yardımın ne kadar gerekli olduğunu anladık, insanlar uzun saatler boyunca çalışıyorlardı, ve çalışmalar geceye sarkıyordu.

Bir sonraki gün Szentendreye yol aldık. Setlerle şehri korumakta burada başarılı olmuşlardı ,ama alçak kısımlara uzanan yerler risk altındaydı. Su kenarındaki evleri kurtaramamışlardı, su anayola kadar çıkmıştı.

Tahitóköyüne gittik, orda set yapımında yardımlaştık. Çok kötü bir durum söz konusuydu. İlk yapılan set yıkıldı ve taşkın köyün bir kısmını ele geçirdi. Birçok aileyi evlerinden çıkarıp başka yerlere sevk ettiler, fakat bazı evlerde hala insanlar içeride kalmıştı. Bir sürü bina yarı yarıya, bazıları ise tümüyle su altındaydı.

Aksam Dagály’a geçtik,70 kişilik itfaiye ekibi ve sayamayacağım kadar çok insan yardim etti, tek baslarına o suyla başa çıkamazlardı.

Fakat asıl sorunla pazar günü Horány’da karsılaştık. Burada ne yazık ki sel önlemelerine geç başlanmış bu yüzden 162 insani evlerinden tahliye etmek gerekiyordu, evler bahçeler hayvanlar risk altındaydılar. Son saniyede başlamışlardı set yapımına, ilk kum torbası sırası Tuna suyuna koyuldu. Eli ayağı tutan herkes bir şeyler yapmak için çırpınıp duruyordu, askerler, itfaiye, profesyoneller, NAV,TEK’ kurumu elemanları, orda yasayanlar, gönüllüler. Herkes. Ne yazık ki set pek güçlü sayılmazdı ve birçok yerden su sızıyordu, yüzlerce yeni kum torbaları gerekiyordu. İnsanlar yorgunluktan yerde yatıyorlardı.

Muhteşem bir dayanışma vardı insanlar arasında. Dayanabilen kum aktarıyor, kum torbası taşıyordu. Kürek getiriyordu, yardım topluyordu. Kahve, poğaça, krep, meyve ve su getirenler oluyordu. Böylelikle çalışanlara yardim ediyorlardı

Bu yazdıklarımın olanların sadece bir kısmı olduğunu unutmamak gerek. Daha bitmedi, sel güneye doğru gidiyor ve orda yasayanlara sorun çıkaracak, selden sonra temizlik ve sterilize etmek gerekecek. Yani daha çok işimiz var.

2013-06-13
Katalin Szabó – Turkinfo (Çeviri: Ezgisu Dağdelen)

Macaristan, Türkiye’de Enstitü Kuracak

Türk-Macar Sanayi Odası Başkanı ve Macaristan Fahri Konsolosu Alpaslan Kaya, 10 kişilik Macar heyeti ile İstanbul’un Şişli ve Beyoğlu bölgelerinde enstitü kurmak için gayrimenkul aramaya başladıklarını belirtti.

Türk-Macar Sanayi Odası Başkanı ve Macaristan Fahri Konsolosu Alpaslan Kaya, 10 kişilik Macar heyeti ile İstanbul’un Şişli ve Beyoğlu bölgelerinde enstitü kurmak için gayrimenkul aramaya başladıklarını belirtti.

Türk-Macar Sanayi Odası Başkanı Alpaslan Kaya, yaptığı açıklamada, Macaristan devleti tarafından görevlendirilen Balassi Balint Macar Enstitüsü’nden gelen yetkililer ve Başkonsolos Gabor Kiss ile Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ü ziyaret ettiklerini ve enstitü kurulması için projelerini sunduklarını kaydetti.

Projeye Şişli Belediye Başkanı Sarıgül’ün de en az kendileri kadar ilgi gösterdiğini ifade eden Kaya, “Başkan ve ortaklaşa çalışılabilecek üniversite yetkilileri ile bir araya geldik. Macar Hükümeti Türkiye’yi çok önemsiyor. İki ülkenin yakınlaşması için somut adımlar atmaya kararlılar. Enstitü için uygun olacak bir bina bulunmasından sonraki 1 yıl içinde açılısını yapmayı planlıyoruz” bilgisini verdi.

Türk-Macar ilişkilerinin hız kazanması için Macaristan Başkonsolosu Gabor Kiss ile gece gündüz çalıştıklarını vurgulayan Kaya, “Ticari iş birliklerinde belirli bir büyüklüğe ulaştık, şimdi kültürel konularda da atak yapma zamanı” değerlendirmesini yaptı.

Kaya, mart 2013’de İş Sanat’ta düzenledikleri “Macar Kurtuluş Günü” gecesinde dünyaca ünlü Macar Experi Dance Grubunun sunduğu gösterinin misafirler tarafından ilgiyle izlendiğini aktardı.

Yoğun ilgi nedeniyle 3 gösteri daha yapmaya karar verdiklerini dile getiren Kaya, şunları kaydetti:

“Bu gösterilerin birincisi Kocaeli’de yapıldı. Daha sonra sırasıyla Kütahya ve Tekirdağ’da yapmayı planladık. Bu üç şehir Macarlar için çok önemli. İzmit’te 1701 yılında yaşamış olan Macar Kralı Tökeli Imre, Kütahya’da 1849 yıllarında yaşamış olan Macar Kralı Naibi Lajos Kossuth ve Tekirdağ’da yasamış olan Kral 2. Feren Rakoczi, Macarlar için çok önemli kahramanlar. Her birinin yaşadığı yerlerde bugün anıt mezarları ve anı evleri bulunuyor. Bu dönemde bizler de bu anı evlerinin bulunduğu şehirlerde Macar günleri yapmayı planlıyoruz.”

2013-05-20
http://www.sondakika.com

Avrupa Birliği’nin Macaristan sınavı

AB, yarım asırlık tarihinin en büyük demokrasi kriziyle karşı karşıya. Bunun bir ayağında, Avro bölgesindeki ekonomik krizin güney ülkelerde yol açtığı toplumsal ve siyasi sonuçlar var.
Her iki gençten birinin işsiz olduğu İspanya gibi ülkelerde insanlar, AB’nin ülkelerinin seçilmiş temsilcilerine ‘dayattığı’ tasarruf politikalarının demokratik meşruiyetini sorguluyor. Bu, vardığı nokta demokratik yönetim sisteminin işlemezliği olabilse de, çıkış noktasını temsili demokrasi ilkesine dayandıran ve AB’nin aşina olduğu bir itiraz. Zira, atanmış bürokratların karar alma süreçlerinde seçilmiş milletvekillerinden güçlü olduğu AB’deki demokrasi açığı uzun zamandır dillendirilen bir görüş.

Demokrasi endişesi
Demokrasi krizinin diğer ayağında ise, birliğin yeni üyelerinden Macaristan’daki gelişmeler yer alıyor. Bu, başlangıcı avro krizinin öncesine giden, kökeninde komunizm sonrası demokrasiye geçişin tortuları olan, AB’nin aşina olmadığı yeni bir kriz.
Zira söz konusu olan, seçimle iktidara gelmiş olan bir hükümetin, meclisteki çoğunluğunu kullanarak demokrasiyi hedef alan anayasal değişiklikler yapıyor olması. Üstelik kimilerine 1930’ların Almanya’sını çağrıştıran bu gelişmelerin, bir AB üyesinde meydana geliyor olması. 2010’daki seçimlerde oyların yüzde 53’ünü alan Genç Demokratlar Partisi (Fidesz), seçim sistemindeki çarpıklık sayesinde meclisteki sandalyelerin yüzde 68’ine sahip.
Fidesz, üçte iki çoğunluğundan doğan yetkisine dayanarak yaptığı bir dizi anayasa değişikliğinin ardından, Ocak 2012’de yürürlüğe giren yeni bir anayasa hazırlamıştı. Hükümet, sivil topluma danışmaksızın ve muhalefetin katkısı olmaksızın hazırladığı yeni anayasayla her türlü demokratik denge ve denetim mekanizmasını ortadan kaldırmayı amaçlamıştı.

Anayasa değişikliği krizi
İlk aşamada, uluslararası toplumun tepkileri sonuç vermiş, Başbakan Viktor Orban geri adım atmıştı. Ayrıca, kararlarıyla 1989 tarihli geçiş anayasasındaki hak ve özgürlüklerin kapsamını genişletmiş olan Macaristan Anayasa Mahkemesi, kritik önemdeki birçok yasayı ve anayasal değişikliği iptal ederek hükümeti dizginlemişti.
Princeton Üniversitesi öğretim üyesi Kim Lane Scheppele’ye göre, Anayasa Mahkemesi’ne karşı koymayan ve uluslararası toplum ile işbirliği yapan Orban hükümeti bu süreçte ortalığın yatışmasını bekledi. Macaristan’da işlerin yoluna girdiğini düşünen AB’nin dikkatini avro krizine yoğunlaştırması üzerine ise, Mart 2013’te 22 maddelik yeni bir anayasa değişikliği paketi hazırlayarak “intikamını aldı” (İki yıl önceki değişiklikleri ve fazlasını içeren paketi haftaya ele alacağız).
Macaristan’da suların durulmadığını gören AB ve Avrupa Konseyi, bir dizi siyasi tedbire başvurdu. Avrupa Komisyonu Başkanı ile Avrupa Konseyi Genel Sekreteri 11 Mart’ta ortak bir bildiriyle Macaristan’ın dördüncü anayasa paketine ilişkin endişelerini dile getirdi. Daha önce Macaristan’daki yeni basın kanunu ve yeni anayasa hakkında iki karar alan Avrupa Parlamentosu, 17 Nisan’da yaptığı özel oturumda milletvekili Rui Tavares’i bir rapor hazırlamakla görevlendirdi.

Nihai karar rapordan sonra
Parlamento’nun temmuzda oylayacağı raporun 2 Mayıs’ta açıklanan taslağı, paketin AB standartları ile uyumlu olmadığına hüküm getiriyor ve Fidesz hükümetinin raporda önerilen değişiklikleri yapmaması halinde Macaristan’ın Avrupa Konseyi’ndeki oy hakkının iptal edilmesini öneriyor.
Venedik Komisyonu’nun raporunun da önümüzdeki ay açıklanması bekleniyor. Avrupa Komisyonu nihai kararını almadan önce bu iki raporun açıklanmasını bekliyor.
Macaristan’a olası bir yaptırımın tek yasal dayanağı, kabul edildiği 2000’den bu yana hiç kullanılmamış olan AB Antlaşması’nın 7. Maddesi. Birlik’in ortak değerlerinin bir üye tarafından ciddi biçimde ihlaline yönelik açık bir risk bulunması halinde, bu üyenin Konsey’deki oy hakkı dahil AB Antlaşması’ndan doğan hakları askıya alınabilir.
Ancak, bunun için 27 üye ülkenin oybirliğinin gereği, Macaristan’a yaptırım kararı çıkmasını çok güç kılıyor. Zira hiçbir üye, gelecekte kendilerine karşı da kullanılabilecek bir yaptırım kararı alarak içtihat yaratmak istemiyor. Bunu bilen Orban, AB’yi sınamaya devam ediyor.

2013-05-19
Dilek Kurban – Milliyet

Lukács sızısı

Çocukluğu köyde geçmiş, ortaokul yıllarında gazetenin eki olarak verilen Milliyet Sanat Dergisi ile karşılaştığından beri yeni çıkan her edebiyat dergisine hevesle yaklaşmış, onca yıl geçmesine rağmen Zoltan Fabri’nin “Macarlar” filminin her karesini hatırlayan birisi olarak kaç gündür içimde Lukács sızısı ile dolanıyorum. Derdimi önce “sulara söyledim”, arkadaşlarıma anlattım, çocuklarımla paylaştım; Ahmet Cemal, Murat Belge bir şey yazar mı diye gazetelere bakındım ve sonunda içimdeki sızı dayanılmaz hale gelince “haddim” olmadığını bilsem de yazmaya karar verdim.
Sabaha iyi başlamış, tatil sonrası onlarca bebeği özlemle muayene etmiş, onlardan yansıyan ışıkla içim dolu eve gelmiştim. Her şey yeni çıkan bir edebiyat dergisinin Eylül sayısını biraz meraktan (merakımın “kışkırtılmış”
olduğunu itiraf ediyorum), biraz da o sayısında romanlarını okuduğum ve kendimce bir gizem atfettiğim bir yazarla (Hamdi Koç) röportaj olduğu için almamla başladı. Sonra o röportajı okumaya başladım; yazarın ileride Henry James olmak istediğini, Joyce sevdiğini (röportajı süsleyen resimlerden birinde yazar Ulysses’in İngilizcesini kütüphanesinden çekerken görüntüleniyor), Türk yazarlara pek yüz vermese de Yusuf Atılgan ve Tanpınar’ı beğendiğini, “toplumcu gerçekçiliğin” onu rahatsız ettiğini öğrendim. Okuduğum her satırın beni mutsuz etmeye başladığını hissetmiştim ki söz “Yaşasın Apolitik Türk Yazarları” konusuna geldi ve “… Toplumcu gerçekçilik dedikleri bir şey vardı ve o yıllarda yaşamasına izin verilen tek gerçekçilikti. Ne işler ya! Nelerle uğraştık’ Lukács diye bir Macar köylüsünü getirip burnumuzun dibine dayadılar, estet diye” cümlelerini okuyunca elimdeki dergiyi yüzüm kızararak yere bıraktım. Uzunca bir süre sakinleşmek için bekledim ve önce kitaplıkta Estetik I, II ve III’ün kapaklarına dokunarak Lukács’dan özür diledim; sonra Hamdi Koç acaba ne demek istemiş (Lukács gerçekten köylü müymüş!?, öyle dar kafalı, dogmatik,
“Jdanovcu” biri miymiş!?) diye ansiklopedilere, sanat tarihi kitaplarına baktım. AnaBritannica’ya göre György Lukács (bu arada röportajda Lukacs isminin yanlış yazıldığını belirtelim) varlıklı bir Yahudi ailesinin oğlu olarak Budapeşte’de doğmuş, Budapeşte Üniversitesi’nde hukuk ve felsefe okuduktan sonra Almanya’da Berlin ve Heildelberg’de yeni – Kantçı felsefecilerle çalışmış, 1918’de Macaristan Komünist Partisi’ne girmiş, 1945’de Budapeşte Üniversitesi’nde estetik ve kültür felsefesi profesörü, 1956’da Imre Nagy hükümetinde kültür bakanı olmuş; Macar ayaklanmasından sonra Romanya’ya sürülmüş, daha sonra bütün zamanını felsefe ve eleştiri alanındaki çalışmalarına ayırmış. Aynı ansiklopedi Lukács’dan
“Sanatçıların siyasal denetim altına alınmasına karşı çıkarak hümanizme dayalı bir Marksist estetik kuramı geliştirmiş ve Marx’ın sanayi toplumundaki yabancılaşmayla ilgili kuramına katkıda bulunmuştur” cümleleriyle bahsediyor. Lukács’ın anıtsal yapıtı Estetik’in üç cildini Türkçeye çeviren kültür emekçisi Ahmet Cemal ise Lukács’ın “Aristoteles’ten
Lenin’e, insanlık tarihinin birçok büyük düşünürünün yapıtlarını özümlediğini, kendi düşünce yapısında yoğurduğunu” belirterek “Böyle bir kafanın, Hegel’e ve onun kökenlerine gereğince inilmeksizin Marx’ın anlaşılabileceğine inananların bulunduğu bir ülkeye öyle sanıyoruz ki verebileceği epey ders vardır” diyor (Aktaran Ahmet Oktay, Defter, sayı 10). Ben de sıradan bir edebiyat okuru olarak Fatsa’da doğan, bir süre ODTÜ’de okuyan, Shakespeare, Faulkner, Beckett ve Joyce’dan çeviriler yapan, şu sıralar çok okunan bir yazarın nasıl Lukács’ı aşağılayacak denli kibirli olabildiğini, ne hakla bu arada Macarları ve köylüleri de aşağılayan özensiz bir dil kullandığını; bu sözlerin yeni çıkan bir edebiyat dergisinde yer bulmasının “kültür dünyamız” için ne anlama geldiğini herkese sormak isterim.

2013-04-11
ŞÜKRÜ HATUN – Radikal

(Szülejman) Hürrem Sultan’ın Hayatı

hurremBildiğiniz gibi dünyanın birçok ülkesinde izlenen Muhteşem Yüzyıl dizisi Macaristan’da da yayınlanmaya başlamıştır. Osmanlı tarihini bilmeyen veya dizinin belgesel olduğunu düşünen insanlar Muhteşem Yüzyıl dizisini kınasa da ki buna Başbakan da dahil, ben aksine bu dizinin çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Dizide birbirinden değerli oyuncular yer alıyor. Bunlardan başlıcaları: Tuncel Kurtiz, , Nebahat Çehre, Okan Yalabık, Halit Ergenç, Meryem Üzerli ve daha birçoğu.. Öncelikle şunu söylemek isterim ki ; bu dizi kesinlikle bir belgesel değildir. Dizinin jenerik öncesi de belirtildiği gibi tarihten ilham alınarak kurgulanmıştır. Dizinin senaristi Meral Okay’ın ölümünden sonraki yeni senarist dizide reyting uğruna binbir türlü yola sokup bizi şaşırtsa da ben hala bu dizinin başarılı olduğunu düşünüyorum. Haseki Hürrem Sultanı diziden tanıyanlar için bir yazı paylaşmak istiyorum. O dizide farklı gösterilse de gerçekte Osmanlının gelmiş geçmiş en güçlü kadınıdır benim gözümde. Bunu okuduğum kitaplara dayanarak söylüyorum. 5 vakit namazında, çok bilgili, çok okuyan, yetenekli, hırslı , cesur, Kanuniye ölümüne bir aşkla bağlı, çocukları için savaş vermiş zeki ve güçlü bir kadın..

Muhteşem dönemde aşk için her şeye göğüs germiş,cadı atıflarına maruz kalmış,ölümle burun buruna gelmiş,maruz bırakıldığı atıflara rağmen kalıcı sevaplarda bulunmuş,oğulları için yaşamış bir kadın.Hayır büyücü değil aşık, onların aşkı dönemin en derini ve hala yankılarını sürdüren bir aşk.Onlar aşk-ı derun(içten aşk).
1500 tarihinde dünyaya bazılarımızın deyimiyle ‘Osmanlı cadısı’ bazılarımız deyimiyle ‘Aşkla doldurulmuş anne’ geldi. Daha 20 yaşında annelikle tanışmış, suikasta maruz kalmış bir kadındı.Kimi rivayetlerde ilk adı Nastasya kimi rivayetlerde Alexandra ama Ukrayna’da Roxalana(dikenli gül) diye biliniyor.Osmanlı ise onu yüzümüzü güldüren Hürrem diye tanıdı.
O muhteşem dönemin aşkı,karısı,sultanı ve Kanuni’nin sebebi varlığıydı. Tatarlar tarafından Osmanlıya satılan bu kadın belkide intikam ateşiyle yanıyor ve yakıyordu. Taa ki sultanını,hükümdarını görene kadar.Evet Sultan Süleyman Haz Hazretlerinden kimi zamanda Muhibbi den bahsediyorum. Bu kadını diğer cariyelerden ayıran neydi? Peki ya Gülbahar dan? Çok mu güzeldi?Yoksa halkın bulunduğu atıflardaki gibi büyücü müydü? Çekici,gücü kuvveti yerinde,genç,becerikli,tutkulu ve en az bir fiil(hayvanların en zekisi) kadar zekiydi.Belkide bu özellikler cihan devletinin 10.hükümdarının yanına yakışan en mübarek kadın yapıyordu Hürrem’i.
1 yıl içinde Kanuni Sultan Süleyman’a gençlik aşkı Gülbahar’ı unutturmuş, üst üste şehzadeler doğurmuş, hür kadın yapılmış, nikah kıydırmış, Osmanlının kan kokusuna bürünmüş cennetinde saf ve masumca aşık olmuş bir kadındı. Kanuni aşkından Muhibbi olmuştu.Bu hatunu farklı kılanlardan biride korkusuzdu(ölümden korkan ölümle daha çabuk tanışırmış) öğrenme merakı ve her açıdan hükümdara hissettirdiği duyguydu.

Devlet işlerinden,savaşlardan,ölümlerden ve sarayın gürültüsünden bunalmış Kanuni mutluluğu Hürrem ile arıyordu.Aşkları Osmanlı’nın karanlık gecelerinde dahi mum ışığı gibi parıldıyordu.
1521 tarihinde adının manasını Fatih Sultan Mehmed den alan bir şehzade doğurdu Hürrem Sultan. Sadece 1 yıl sonra 1522′de aşklarının ‘ay parçası Mihrimah’ dünyaya geldi. Hürrem ve Kanuni’nin dostu İbrahim birbirlerini sevmiyorlardı çünkü paylaşamadıkları bir hükümdar vardı.
Hürrem Sultan kadın olduğu kadar zekiydi de bu bir avantaj ve aslında dezavantajdı. 1524′de şehzade Selim’i de doğurdu Hürrem Sultan.Üst üste şehzadeler verdiği gibi Kanuniyle aşkları ilk günkü gibi diri ve tutkuluydu. 1525′de Beyazıt ve 1531′de acılı evlat Cihangir doğdu. Bir rivayete göre Hürrem Sultan, Cihangir’e gebeyken, çabuk pes edip 11 yıl sonra aşkını hatırlayan Gülbahar’ın ve İbrahim’in hamamda yılanlı suikastine maruz kalmıştı.Bundan ötürü mü bilinmez ama Cihangir kamburdu.Anne Hürrem Haseki ve babası Kanuni Sultan Süleyman onu şefkatle büyütüyorlardı.

1534′de Kırımlı, Hürrem Sultan’ı saraya ilk geldiğinde seven güçlendikçe elini altından çeken Hafsa Valide Sultan ölmüş haremin yeni hükümdarı Hürrem Haseki haline gelmişti. 1536′da kimi tarih yazarları ölüm sebebini Hürrem Sultandan ötürü görse de Kanuni’nin Beyhan Sultan aksine öz kardeşi Hatice Sultanı aldatma ve kendini güçlendikçe hünkarın yerine koyduğu için infaz edildi İbrahim.Eğer ortada bir oyun varsaydı bu saray oyununu her açıdan Hürrem Sultan kazanmıştı. 1543′de yıkıldı bu güç. Veliaht gördüğü oğlu Mehmed amansız bir hastalıktan eceliyle ölmüştü.
İşte burada ve sessizce başladığı biliniyor Hürrem Sultan’ın ölüm sebebi.Oğullarını korumaktı tek amacı.Osmanlının çöküşüyle suçlanan kadın en başta bir anneydi.Oğulları ve Mihrimah’ı kucağına aldığında annelikle yıkanmış, intikam ateşi sonsuza dek sönmüştü. Mehmed’in ölümünden sonra sıra hangi evladının tahta çıkacağındaydı.Babasına benzeyen Beyazıt’ı veliaht olarak görüyordu Haseki.Bir rivayette bilinir ki Hürrem Sultan ve Beyazıt arasındaki konuşma:
“Selim veliaht, Beyazıt’ım fakat yiyor ve içiyor sadece.Tahta geçerse iyi olmaz.” demiş ve rivayette Haseki’nin sözleriyle Beyazıt’ın arkasında olduğu belirtilmişti.Hırsla büyümüş Mustafa ise saatler boyunca kılıç çalışarak tahtı garantilediğini sanıyordu tabii ki tehlikenin farkındaydı da. 1553 yılında Mustafa öldürüldü.Üvey kardeşi olsa da Cihangir’e büyük ilgi gösteriyordu bu durum Cihangir’in aynı yılındaki ölüm sebebine bağlandı.
Evlatlarını üst üste kaybeden acılı anneyi ayakta tutan aşktı sadece.Kanuni aşkının son nefesine kadar elini tutmuş.Hastalığında Hürrem Sultan Hamamını yaptırmıştı.Hürrem sağlığında da Haseki Külliyesi,Haseki Hastahanesi ve binlerce sevap kazanacağı iyilikler yapmıştı.Haseki’nin ölümünden sonra halk aç ve acılı kalmış,hünkar hayata küsmüştü.Çok acı çekmişti Sultan.Osmanlının çöküşü olarak suçlanmasının sebeplerinden biri ise görünüş ve davranış olarak 1566′da tahta oğlu Selim’in çıkmasıydı. Beyazıt’a ne oldu diyecek olursanız.? Babası ve ağabeyi tarafından kaçtığı İran’da 1561′de oğullarıyla birlikte feci bir şekilde öldürüldü.
Büyük bir tarih olayının yanı sıra cariyelikten hasekiliğe yükselen Hürrem Sultan’ın hayatı büyük bir derste aslında: ‘Hayatı yaşanır kılan;amacına ulaşmak olduğu kadar bu amaç için verilen mücadeledir de.Hatta hayatın amacı, bu mücadeledeki mutluluk anlarının toplamıdır.’ Tarih açısından bakarsak da Hürrem Haseki’nin hayatı aşk ve büyük tutkunun yanı sıra belkide başarı veya boşuna gayretti…
Onların aşkı mektuplarda,şiirlerde bile görkemini korumakta.Ukrayna’da, Osmanlı sırasında söylenilen atıflardan yaptığı sevaplar sayesinde kurtulan bu görkemli kadının bir anıtı dahi bulunmakta.
Bu tutkulu aşkların türbelerine gidip dua okumak veya ölü bedenlerinin bile aşkla yattığı atmosferi yaşamak istiyorsanız Mimar Sinan’a yaptırılan Süleymaniye Camiisinde bulunan Hürrem Haseki Sultan’ın ve Kanuni Sultan Süleyman Han Hazretlerinin Türbelerini ziyaret etmelisiniz.

PINAR G.

Macaristan’da aç kalan gazeteci kim?

Sabah Genel Yayın Yönetmeni Erdal Şafak Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakyayı kapsayan Başbakan’ın gezisinden notları bugün köşesinde yazdı. İlginç bir parantez açarak: Bir gazeteci vejeteryan olduğu için aç kaldı! Bilin bakalım kim? İşte o yazı…

Türkiye’nin diplomatik ilişkilerinde ciddi bir sorun yaşamadığı ülkelere yapılan geziler hem daha keyifli, hem de daha verimli oluyor.
Başbakan Erdoğan’la Çek Cumhuriyeti, Macaristan ve Slovakya’yı kapsayan turumuz da rahat gezilerin somut bir örneğini oluşturdu.
Çünkü üç ülkeyle de alıp veremediğimiz bir şey yok. Ve çünkü üç ülke de Türkiye’nin AB üyeliğine destek veriyor ya da en azından sempatiyle bakıyor.

***
Gezinin benim açımdan en güzel anısını sorarsanız; “Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın tüm heyet üyelerimize büyüleyici bir mimariye sahip olan parlamento binasında verdiği öğle yemeği”ni gösterebilirim.
Her ne kadar mönü “Normal insanlar”a göre hazırlandığı için, vejetaryen olarak aç kaldım ama “Öze dönüş” politikaları çerçevesinde “Turancı” köklerini hatırlayan, egemenlikçi politikaları nedeniyle AB’nin şimşeklerini üstüne çeken Orban’ı gözlemek ve özenle hazırlanmış “Hoş geldiniz” konuşmasını dinlemek zevk verdi.
(Not: Meraklıları için Orban’ın parlamentonun Avcı Salonu’nda verdiği yemeğin mönüsünü aktarayım. Antre olarak: Füme alabalık filetosu acırga kreması ve zencefilli elmayla. Ara yemek: Sülün suyu çorbası galuşka ile. Ana yemek: Dana eti tereyağlı hamurla. Tatlı: Rakoczi lor peynirli tatlısı kayısı sosla.)

2013-02-11

János Hóvári: Biz de Hunlar’ın torunlarıyız

Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Janos Hovari bir Türkolog. Eşi Reka ve küçük kızı Virag ile yaklaşık beş ay önce Türkiye’deki görevine başlayan Büyükelçi, çocukken Macarlar’ın ‘en eski vatanını’ bulacağına dair kendine söz verdiğini anlatıyor. Bu hayal doğrultusunda ‘doğu’ya yönlenen Hovari, Lise’deki Almanca öğretmeninin tavsiyesiyle Üniversite’de Türkoloji ve tarih okumuş. Büyükelçi Hovari, AKŞAM’ın sorularını yanıtladı.

– Türkiye’ye ilk ziyaretinizde en çok dikkatinizi çeken şey neydi?
TÜRKİYE’ye ilk kez Budapeşte Üniversitesi’nde öğrenciyken, 1976’da geldim. 20 yaşındaydım ve Türkiye’de yeni bir dünya keşfettim.

– Türkçe’yi çok iyi konuşuyorsunuz…
Ünİversİtede, Türkoloji eğitimi gördüm. Benim Türkçem Budapeşte Türkçesi. Hakiki lisanı öğrenmek için halk arasında yaşamak gerek.

– Türkoloji bölümünü seçmenizin nedeni ne?
Çocukken Macarların en eski vatanını bulacağıma kendime söz vermiştim. Lise’de Türkolog olan Almanca Hocam beni Türkçe’ye yönlendirdi. Üniversite’de de tarih ve Türkoloji okudum. Hocalarımdan biri Osmanlı tarihinde çok iyi bir uzmandı. Osmanlı tarihini seçtim. Uzmanlık dönemim 16’nci yüzyıl tarihidir.

– Bir Türkolog olarak ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisini nasıl buldunuz?
‘MuhteŞem Yüzyıl’ Macar Televizyonun’da da yayınlanıyor. Dizi tarihçi olmayan kişilerin 16’ncı yüzyıla bakışı… Macaristan’da Kanuni çok tanınıyor. Bizim tarihimizi şekillendirmiş ve Macaristan’da Zigetvar’da ölmüştür.

– Hunlar, Macarlar ile Türklerin ortak ataları olarak görülüyor…
Ural ve Altay dil ailelerinin kökü aynı. Macarlar ve Türkler arasındaki bağlantılar çok eski. Macarlar Türk dünyasının batıda ve kuzeyde olan boylarıyla uzun zaman beraber yaşadık. Onlardan kelimeler ve gelenekler aldık. Bunların bugüne kadar Macar kimliğine büyük etkisi vardır. Attila’nın merkezi Güney-Doğu Macaristan’daydı. Biz Macarlar ruhsal bakımından Hunların torunlarıyız. Erdel’deki Macar-Sekellerin milli marşı ‘Attila’nın oğlu kralzade Çaba bizi zafere ulaştır’ der. Bu Macar rivayetin izlerine Türkiye’de rastlıyoruz. 20’nci yüzyıldaki en önemli Türk askerlerinden General Rüştü Erdelhun ikinci nesil Erdel Macarıydı. Atatürk soyadı kanunundan sonra kendisine Hunları hatırlatması için Erdelhun ismini verdi.

– Macaristan’ın; Budapeşte’nin Osmanlı tarihinde yeri önemli. Ülkedeki Türk tarihi eserlerinin son durumu nedir?
Budİn kalesi Osmanlılar döneminde uzun zamana kadar ‘Kızıl Elma’ olmuştur. Hamam kültürünü Macaristan’a tanıtmışlardır. Gül Baba türbesi şehirdeki Müslüman devamlılığını da sembolize eder. Budin’in son Osmanlı komutanı Abdi Abdurrahman Paşa’nın hayatını kaybettiği noktada mezarı bulunmaktadır. Bu karşılıklı saygının simgesidir.
Türkİye’nin AB yolu çok uzun
– Macaristan-Türkiye ilişkilerinden beklentileriniz nelerdir?
MACARİSTAN ve Türkiye arasında ilişkiler mükemmel. Ama Dünya’da her şey hem iyi hem kötü yönde çok çabuk değişebiliyor. Ansızın ortaya çıkan meydan okumalar karşısında bizim ikili ilişkimizin birbirine sımsıkı kenetlenmiş olması gerekir. Büyükelçi olarak çok vazifem var, çünkü bizim için hem siyaset, hem iktisat, hem de kültür önem taşıyor. İki halk arasındaki ilişkilerin yapısının güçlendirilmesini istiyorum.

– Macaristan Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğini en çok destekleyen ülkelerin başında geliyor. Sizce yakın vadede Türkiye birliğe ‘tam üye’ olabilir mi?
TÜRKİYE AB’nin ‘tam üyesi’ olmalıdır. AB’ye katılıma hem siyasal hem de manevi olarak da önem atfediyoruz. Biz kapalı ve kendi kabuğuna çekilmiş bir AB istemiyoruz. Maalesef Türkiye’nin yolu çok uzun gözüküyor, ama her yıl ilerleme kaydediliyor. Bence bu yürüyüşün hızlandırılması ve çaba gösterilmesi gerekiyor.

– Türkiye’deki görevinize oldukça hızlı başladığınızı basından takip ettik. Van da dahil olmak üzere bir çok kente ziyaretlerde bulundunuz. En çok beğendiğiniz kent hangisi oldu?
TÜRKİYE’de çok güzel şehirler var. Macarların buradaki izlerini de takip ediyoruz. İstanbul’da eskiden bu yana Macarlar otururlardı. Çok yerde hatıralarımız var. Ankara’da İkinci Dünya Savaşı’ndan önce yüzlerce Macar yaşıyordu. Türkiye’de, Macaristan tarihi ile bağlantılı dört kent daha var. Üç şehirde Macar mülteciler kendilerine yeni vatan buldular: İmre Thököy ve maiyeti İzmit’te; Ferenc Rakoczi ve askerleri Tekirdağ’da; Lajos Kossuth ve yanındaki siyasetçiler Kütahya’da. Her üç şehirde de onların anısını yaşatan müzeler var. Dördüncü şehir Osmaniye. Burada Bela Bartok Müzesi açıldı. Meşhur Macar bestekar 1936’da bu bölgede Türk halk müziğini araştırdı.

2013-01-27
Mahmut Gürer – Akşam

Budapeşte yine beni çağırdı 1.

matyastemplomİlk seferimizden bugüne 12 yıl geçmiş… 12 Yıl daha yaşlanmışız,bu arada plan-program yapıp,paramızı denkleştirip gezi listemizi uzatmışız..Ama Budapeşte yine beni çağırıyor. Bu kez kırk yıllık dostlarımızla birlikteyiz ve mevsim yine ilkbahar yalnız bu defa Budapeşte Feryhegy havaalanı ıslak ve yağışlı….Aradan geçen yıllarda havaalanı biraz büyümüş,modernize edilmiş ,kapitalist ekonomiye adapte olmuş.Bizi BUDA kalesi (Budavar) bölgesindeki geçici konutumuza taşıyacak shuttle minibüs de modernleşmiş,adam başı 7€ ödüyoruz ve bizden başka da şehrin o bölgesine talip olmayınca koca araçta 4 kişi şehrin yolunu tutuyoruz.

Kalacağımız yer, üyesi olduğumuz İsviçre kökenli devre-mülk benzeri şirketin apart daireleri. BUDA kalesinin 16 y.y. a tarihlenen sokaklarında,temelleri yine aynı yüzyıla ait,restorasyonu ödül almış bir binadayız.

Tam önünden geçen 16 no lu otobüs PEŞTE ile bağlantımızı sağlayacak, 3 günlük bilet bize yeterli gibi gözüküyor, çünkü 4. gün ve sonrası kiralık arabamızla Macar kırsalında olacağız.. Mahallemiz, Osmanlının 1541 de şehri ilk ele geçirdiği bölge ve yerin altında savunmayı ve saklanmayı sağlayan tüneller olduğunu ,bunların biraz ilerdeki (500 mt.) sarayın altına kadar (Budavari Palota) devam ettiğini anlatıyor kitaplar. Evimizin solunda Devlet Arşiv binası,biraz ilerde Tarih Müzesi var. Bu müzede çok aramamıza rağmen 1956 Macar isyanına ait salonu son anda bulabiliyoruz,çalışanlar yabancı dil yoksunu olmamalarına rağmen biraz ilgisiz ve bilgisizler galiba… Yüzümüz Tuna ya tepeden bakarken sağ yönde istikamet Matyas Kilisesi…Hava da bir türlü açamadı,yağmur ve soğuk Mayıs ın ikinci yarısına hiç yakışmıyor. BUDA Osmanlılar tarafından alındığında Kanuni şükür namazını Matyas Kilisesinde kılar, şehirde 15 gün kalır ,elde edilen muazzam ganimet ve esirlerle birlikte daha sonra İstanbul a döner..Kilise hemen camiye çevrilir ama yaklaşık 150 yıllık hakimiyetten sonra 1686 da kent kaybedilince kilise yıkılır, defalarca yeniden yapılır ..Bugünkü yapı 18 y.y. sonuna ait bir Neo-Gotik kilise. Restorasyon devam ediyor,dış cephenin bir bölümü ve kule pırıl pırıl ama yapının ana portali hala kapalı ,iç mekanda ise ,3 büyük vitraylı pencere dışındakiler pek dikkat çekmiyor.

MATYAS KİLİSESİ
Kral Matyas a özel bir yakınlığım da var ,anne tarafından köklerim tanınmış bir akıncı ailesine dayanıyor,onlardan biri de Budin in fethinden sonra Kral Matyas ın kızlarından biri ile evleniyor,prenses ,Mehtap adını alıyor ,3 oğlu,Slovakya ve Avusturya içlerine akınlara devam ediyorlar ,bu soydan gelenler II. Viyana kuşatmasına da katılıyorlar…Kan çekiyor galiba,seviyorum bu toprakları !! Matyas Kilisesinin Tuna ya bakan apsis yönünü “Balıkçı Tabyası” çeviriyor.

Devamı ve fotoğraflar>>>

2013-01-04
http://kendingez.com

Pal Sokağı’nın izinde

pal_radÜzerinden bir asırdan fazla geçmiş, ‘Pal Sokağı Çocukları’ kaç kuşağı derinden etkilemiş… Çocukluk kitabının peşinden Macaristan’a kadar gidilir mi? Gidilir. Gerçek Pal Sokağı’ndan bildiriyoruz

Bilenler bilir, Budapeşte’nin fakir semtlerinden birinde, bir grup çocuğun yurt bildikleri oyun alanlarını, “arsa”larını korumak için zengin çocuklarına karşı verdikleri “örgütlü” mücadeleyi anlatır Pal Sokağı Çocukları. Yetişkin dünyasının incelikli bir minyatürü gibi, tek başınalığı, dayanışmayı, bencilliği, özveriyi, korkaklığı, gözüpekliği, ihaneti ve sadakati bir de. Öyle efsunlu bir tesiri vardır ki, romanı okuyan her çocuk, adını sessizce o sokağın sakinleri arasına yazdırır. Ben de onlardan biriydim. Boka, Çele, Çonakoş, Barabas, Gereb, Vays, Kolnay ve elbette Er Nemeçsek, yani Pal Sokağı’nın fakir ama gururlu çocukları, hepsi canciğer arkadaşımdı. Hani ille de sırrına ermem lazım gelen kutsal bir kitap misali hep başucumda duran incecik bir kitaba ustalıkla sığmışlardı.
Enfiyenin ne olduğunu, macunun tadını, birlikten doğan kuvvetin cakasını, hayatın aydınlığını, ölümün karanlığını ve vicdanın en hazin azabını onlarla öğrendim. Yıllarca rüyalarımda kocaman bir arsada yanlarında koştururken gördüm kendimi. Büyüdükten sonra bile, gittiğim her yerde o arsada koşarken tattığım hürriyet duygusunu aradım. Ben büyüdükten sonra onlara ne olduğunu, uğruna feci bedeller ödedikleri arsalarının akıbetini deli gibi merak ettim. Nihayetinde, Ferenc Molnar’ın kitabı yazmasının üzerinden 104 sene geçtikten sonra, Pal Sokağı’nı bulmak ve arsanın izini sürmek için, bizim çocukların memleketine, Macaristan’a doğru yola koyuldum.

‘El koydum’
Budapeşte’ye vardığımda bir elimde kitap, diğer elime kent haritası dedektifliğe soyunuyorum. Tuna Nehri’nin ayırdığı Buda ile Peşte’nin Peşte’sine doğru iz sürerek Józsefváros’e kadar geliyorum. Daha ziyade göçmenlerin ve Çingenelerin yaşadığı bölgenin kentsel dönüşüme kurban edilmeye hazırlandığını fark edince, bu sokağın çocuklarının kaderi nasıl bir tarihin tekerrürüdür diye düşünmeden edemiyorum. Birileri gelecek, evlerine arsalarına “el koydum” yapacak; üzerine apartmanlar, alışveriş merkezleri, plazalar, otoparklar dikecek. Hep böyle mi olacak?
Nihayet Maria sokağının bittiği köşede Pal Utca tabelasını görünce, bir acayip oluyorum. Artık yıllarca hayalini kurduğum yerde, Pal Sokağı’ndaydım. Bu isim sokağa kitabın meşhur olmasından sonra adet yerini bulsun diye verilmemiş. Buranın adı Molnar ayak basmadan evvel de böyleymiş. Yani yazarımız hayali kahramanlarını oyuncak maketler gibi, hakiki bir coğrafya üzerine yerleştirmiş.
Ama durun, sokakları bire bir anlatan, çocukları da anlatmış olamaz mı? Komşu çocuklarını, akraba çocuklarını, yahut kendi çocukluk yıllarını… Kafamda bu düşüncelerle etrafımda macun çiğneyen çocuklar görmeyi umar gibi sağa sola bakınarak yürüyorum. Sonra sokak tabelalarından birinin önünde, ölümle ilk kez tanıştığım yerde, adeta donup kalıyorum. Burası eskinin Rakoşi, bugünün Hogyes Endre Sokağı. Bütün büyük harflerin önünde diz çöktüğü o sarışın çelimsiz çocuk, yiğit Erno Nemeçsek burada yaşamış ve ölmüştü!
Nemeçsek’in sokağından çıkıp, romanın yüzüncü yılında bir doğum günü hediyesi gibi dikilmiş Pal Sokağı Çocukları heykellerini aramaya başlıyorum. Prater Caddesi’nde, içinden çocuk seslerinin taştığı bir okulun önünde buluyorum onları. Kaskatı kesilmiş tunçtan bedenleri tahmin ettiğimden çok daha sahici görünüyor. İsimleri yazmıyor ama kimin kim olduğunu hemen tanıyorum. En baştaki çelimsiz ufaklık Nemeçsek olmalı. Onun yanında çömelmiş olan Kolnay değilse Vays yahut Barabas. Diğerlerinden uzunca olan ve arkada dikilmiş iki Kızıl Gömlekli’yi süzense grubun lideri Boka.

Sessiz sitemsiz
Sessizce yanlarına oturuyorum. Uzun yıllar sonra nihayet aralarına karışmanın buruk mutluluğunu yaşıyorum.
Macaristan’da kitabın okullarda okutulduğunu biliyorum. Bu yüzden sokaktan geçen herkese karşı naif bir yakınlık duyuyorum. Orada öylece otururken, iki Macar genciyle tanışıyorum. 19 yaşındaki Gyulav Miklo ve 18 yaşındaki Sepros Sıdıko kitabı yıllar evvel okumuşlar. Tatlı bir çocukluk hatırası gibi anıyorlar. “Bütün karakterleri hatırlıyorum” diyor Sepros. Hakikaten de romandaki bütün çocukların ismini bir çırpıda sayıveriyor. Arkamdaki okula bakıyorum. İçeriden Pal Sokağı’nın yeni çocuklarının sesleri geliyor. Onlarla tanışmak için yanıp tutuşuyorum. Macun Çetesi’nden arkadaşlara veda edip, okula giriyorum.

Çocuktan al haberi
25 yıldır bu okulda görev yapan, 52 yaşındaki sınıf öğretmeni Iren Juhasz ile tanışıyorum. Kendisi şeker kıvamında bir insan. O da benim gibi kitabın hastası çıkınca, uzun uzun sohbet ediyoruz.
Çocuk elinden çıktığı belli olan, gövdesi kartondan yapılmış, tepesine hakiki dallar takılmış, dallara da yine kartondan yapraklar iliştirilmiş bir ağaç getirip bırakıyor önüme Iren Öğretmen. Gülümseyerek, “Tanıdın mı bunu?” diye soruyor. Yok, hayır tanımıyorum. “Boka, Nemeçsek ve Çonakoş’un tırmanıp Kızıl Gömlekliler’i gözetlediği akasya ağacı bu.” Meğer edebiyat dersinde kitabı okuturken elişi dersinde de romanda sözü edilen nesnelerin üç boyutlu maketlerini yaptırırmış çocuklara. Bu ağaç da içlerinden birinin sene sonu ödeviymiş. Sonra bir kroki getirip yayıyor masanın üzerine. Arsanın krokisi bu! Üç kafadar anında öğretmenlerinin getirdiği krokinin üzerine eğilip, tıpkı bir asır önceki akranları gibi saldırı ve savunma planlarını incelemeye koyulunca, bu sokağın çocuklarının her devirde aynı olduğunu düşünüp gülümsüyorum.
Kitaptaki karakterlerden en çok hangisini sevdiklerini soruyorum, Dodu çabucak “Nemeçsek!” diye cevap veriyor, öbür ikisi de arkadaşlarına katıldıklarını belirterek kafa sallıyor. Er Nemeçsek hepimizin kalbinde yara, tamam ama gene de bir parça şaşırıyorum. Erkek çocukların, grubun lideri Boka’ya daha çok hayranlık duyacağını sanırdım. Nihayetinde akıllı, mert, gözüpek, yani küçük bir çocuğun yerinde olmak isteyeceği bir karakter kendisi. Bunu Iren’e söylediğimde “Boka’cılar genelde kız öğrencilerin arasından çıkıyor” diyor. O zaman beni bir gülmedir alıyor. “Ben de çocukken Boka’ya âşıktım.” diye itiraf ediyorum. “Nemeçsek en iyi arkadaşımdı ama ne yalan söyleyeyim Boka’ya başka gözle bakardım.” “Bilmez miyim?” diye kahkahama ortak oluyor Iren Öğretmen, “Al benden de o kadar!” Farklı iki kuşaktan Boka sevdalısı iki eski çocuk, karşılıklı bir müddet gülüşüyoruz. Birbirimizi yadırgamıyoruz zira Macun Çetesi üyeleri beraber ağlayıp gülmeyi sever, biliyoruz.

Ben mi büyüdüm?
Yıllar sonra, kapının önündeki heykellerle beraber bir de sembolik “grund” yapmışlar Pal Sokağı Çocukları için. “Grund” Macar dilinde arsa demek. Okul dağılınca çocuklar beni oraya götürüyor. Burası kitapta tarif edilen biçimde inşa edilmiş, her şeyi tam ama ruhu eksik. Üst yanı hostel, arka yanı bar. Nemeçsek’in dörtgen bloklar şeklinde üst üste dizilmiş odun yığınları arasından geçişini hayal ediyorum. Odunluğun üzerindeki minik kaleleri, yukarı mahalleden Feri Ats’ın kalelerden birinin tepesinde dalgalanan kırmızı-yeşil minik bayrağı ele geçirişini… Yok, olmuyor. Ya ben büyümüşüm, ya arsa küçülmüş.

Peki ya arsa?
Hakiki arsa mı? Pal Sokağı ile Maria Sokağı’nın kesiştiği o köşede artık arsa filan yok. Yan yana sıralanmış ruhsuz apartmanlar var sadece. Ferenc Molnar yazmıştı: “O çocuklar için arsa, ova demek, kır demek, bozkır demektir. Çürük tahta perdelerle, göklere yükselen apartmanlarla sınırlanmış küçücük bir toprak parçası, o çocuklar için sonsuzluk ve özgürlük demektir. Pal Sokağı’ndaki o arsada bu gün dört katlı bir apartman yükselmektedir.”
O binaların önünden geçerken, bir zamanlar buralarda küçük çocukların koşturduğunu hayal edemiyorum. O evlerde oturan kiracılar, hangi çocukluk düşlerinin üzerine yerleştiklerini biliyorlar mı acaba diye düşünüyorum. Heyhat, tarih ve tekerrür! Muhtemelen onlar da yerlerinden edilecek yakında. Buralara oteller, otoparklar ve alışveriş merkezleri yapmak isteyen başka büyük adamlar da onların arsasına göz dikecek. Bir gün hepsinin sonu gelecek. Pal Sokağı Çocukları ise, hayallerinin üzerine yükselen o kocaman binaların altında, sonsuza kadar yaşlanmadan yaşamaya devam edecek.
O gün kar kış demeden öyle çok dolanıp durmuşum ki akşamına ateşim çıktı. Uykuyla uyanıklık arasında bir yerde rüyamda Nemeçsek’i gördüm. Hasta yatağında incecik yatıyordu.
Bir ceza gibi küçük harflerle yazılmıştı adı yatağının başucuna. Adının küçük harfleri alev alev yanıyordu.
Bütün çocuklar etrafında toplanmış, endişeli gözlerle onu seyrediyordu. Kızıl Gömlekliler’in reisi Feri Ats bile dışarıda, kederli adımlarla sokağı turluyordu. Derken Nemeçsek sarışın kafasını kaldırıp, zorlukla duyulan bir sesle beni yanına çağırıyordu. Koşup, söyleyeceklerini duymak için eğiliyordum. Yüzüme gülümseyerek bakıp, “Yine gel” diyordu. “Ne zaman uğruna yaşayacak, ölecek bir şeyin kalmazsa, ne zaman çok korkarsan yalnızlıktan, bizim arsaya gel.”
Söz veriyordum ona, “Geleceğim” diyordum. Memnuniyetle gülümsüyordu gözlerini kaparken, incecik bir sesle fısıldıyordu: “Arsada buluşuruz o zaman.”

2012-12-20
NERMİN YILDIRIM – Radikal

16,474FansLike
639FollowersFollow