Avrupa Adalet Divanı, Avrupa Birliği iltica yasasına uymadığı gerekçesiyle Macaristan’ı 200 milyon euro para cezasına çarptırdı.
Avrupa Adalet Divanı, Avrupa Birliği (AB) iltica yasasına uymadığı ve göçmenleri yasadışı olarak sınırdışı ettiği gerekçesiyle Macaristan’ı 200 milyon euro para cezasına çarptırdı. Ayrıca yasayı hayata geçirmediği her gün başına Macar hükümetinin 1 milyon euro para cezası ödemesine hükmedildi. Kararda Macaristan’ın Avrupa Birliği hukukunu olağanüstü ağır şekilde ihlal ettiği belirtildi.
Avrupa Adalet Divanı (AAD), Aralık 2020’de aldığı kararda Macaristan’ın Avrupa Birliği hukukunu ihlal ettiğine hükmetmişti. Budapeşte’nin uluslararası koruma süreçlerine erişimi kısıtladığı ve sığınmacıları transit bölgelerde hukuka aykırı şekilde tutukladığı sonucuna varılmıştı. Lüksemburg’daki mahkeme bugün aldığı kararda para cezasının Macaristan’ın 2020 tarihli karara rağmen AB yasalarına uymaktan “kasıtlı olarak kaçındığı” gerekçesiyle verildiğini belirtti.
Yeninin değmediği bir zaman akıp gider Magda Szabó’nun romanlarında. Hayat denilen o muhteşem yalınlığın karşısında olan her şeye düşman gibidir. Parti broşürleri, söylevler, sıkılmış yumruklar…
On dokuzuncu yüzyıl Avrupa romanı bütün romansların mutlu sonlarına galebe çalan kadın intiharlarıyla sonlanır genelde. Gerçekçi roman “onlar ermiş muradına” ile başlayan her masalın acıklı sonunu göstermeye ant içmiştir. Emma Bovaryler, Effi Briestler, Anna Kareninalar ve elbette Bihterler modern kamusallığın kadının önüne serdiği “tüketim hayatı”nın ve “özgür aşk”ın kurbanları olarak mutlu sonları yalnızca ucuz edebiyatın hülyalı okurlarına bırakmışlardır.
İntihar etmek için ille de genç ve güzel olup beyhude bir aşka düşmek mi gerekmektedir peki? Andığımız romanlara bakılırsa öyle… Öylesine hayat dolu, öylesine ölümden uzaksınızdır ki ölümü çağırmanız bir meydan okuma, trajik bir eylem sayılacaktır.
Ama ya hayatın zaten yavaş yavaş geri çekildiğini, ölümün inkar kabul etmeyecek o korkunç kesinliğini güçsüz bedenlerinde duyan yaşlılar için intihar trajik bir son olmaktan çıkar mı?
HATIRALAR AKTARILMAZ
Kocası Vince’nin ölümüyle birlikte Etelka Szöcs aşina taşra yaşamını ardında bırakmak zorunda kalmıştır. Doktor kızları Iza, hiç tereddüt etmeden ve ona sorma gereğini bile duymadan annesi için Budapeşte’deki hayatında yer açar. Etelka geride bıraktıklarının hüznü, yeni hayatın heyecanıyla doludur. “Yaşlı insanların inandığı hiçbir şeye inanmayan” ve “her zaman her şeyi onlardan iyi bilen Iza” annesinin geri kalan hayatını nasıl geçireceğini bütün ayrıntılarıyla planlamıştır.(1)
Yaşlı kadın yeni düşlerle sarmalar kendini; Iza’nın Budapeşte’deki dairesini düzenleyecek, eve yorgun gelen doktor kızının hayatını kolaylaştıracak her şeyi yapacaktır. Elbette ki Budapeşte’deki odasına eşyalarını, çok sevdiği Vince’sinden kalan hatıraları da götürecektir. Her ne kadar Iza “Hatıralar kimseye aktarılamıyor maalesef” dese de Etelka yaşlı bedeninin hatıralarla var olduğunu bilmektedir.
Yeni yuvasındaki hayatı düşünürken duyduğu, içinde Vince’nin olmadığı sevince şaşırsa da mutludur. Iza’yla kuracağı yeni hayat şüphesiz ki eskisinin izlerini taşıyacaktır ama Etelka Budapeşte’deki modern daireye adımını attığında “Çevresinde her şeyin çöktüğü, gerçekten dul, gerçekten terk edilmiş olduğu duygusuna” kapılır:
“Her şey yok olmuştu, eski yoksulluklarından büyük bir sabırla, bitmez tükenmez bir maharet ve ustalıkla kurtarmış olduğu her şey; tahripkâr zamanı kandırma becerilerinin hiçbir tanığı kalmamıştı geriye. Odası güzeldi ve tam bir nesnellikle, hiçbir eksiğinin olmadığını, Iza’nın geride bıraktıklarının yerine yenilerini koymuş olduğunu kabul etmesi gerekiyordu. Dolabın raflarına, tıpkı yeni çarşaflar gibi naylon torbalar içinde duran, rengârenk çizgili, gıcır gıcır havlular dizilmişti. Bu olanlar korkunçtu.”
Taşradaki evlerinin şapşal tavşanı Kapitany de Iza’nın evinde kendine yer bulamaz. Etelka ihtiyaç duyduğu her şeye sahiptir ama “eşyaları yağmalanmış, soyulmuş gibi” hisseder kendini.
Üstüne üstlük şafak bile farklı sökmektedir büyük şehirde. Gökyüzü aniden aydınlanmakta, trafik gürültüsü bütün şehri boğmaktadır. Yeni günün habercisi horozlar bile yoktur.
Etelka hayatının bir anlamı olduğunu ispatlamak istercesine Iza’nın sınırları belli hayatında yer açmak ister kendine. Ev işlerine bakan Terez’i rakip bellemiştir. Önce yemek işini alır Terez’in elinden. Iza’nın hangi yemeği sevdiğini ondan iyi kim bilebilecektir ki? Ama Iza bildiği Iza değildir artık. İçinde gerçek bir buz kalıbı olmadığı için buzdolabına asla güvenmeyen, elektrikli ocağı hep açık bırakan, telefona öcü muamelesi yapan “ihtiyar taşralı” karşısında sabretmekten başka bir şey yapmayan bir Iza vardır Etelka’nın karşısında.
İHTİYARLARA YER YOK
Etelka’nın, bu yeni hayatta bir yeri ve işlevi olduğunu kanıtlamak için yaptığı her hamle Iza tarafından geri püskürtülür. Oysa o bütün hayatı boyunca çalışmıştır. Bir kadının hayatını dolduran ev işleri olmadan nasıl yaşanacağını bilmez Etelka. Sabahın ilk ışıklarıyla uyanıp geceleyin el ayak çekilene kadar çalışmak, bir fabrika gibi işleyen evi çekip çevirmek, gündelik hayat denilen o mucizeyi sırtlamak kadınların hayatındaki “anlam”dır. Bütün bunlar da olmasa ne kalacaktır geriye? Etelka kendisinin yerini alacak makinelere ve bütün Terezlere düşmandır. Bütün hayatı boyunca birileri için işe yaradığını, faydalı olduğunu ispatlamıştır. Şimdi Iza ve Terez onu bu ispattan yoksun bırakmaktadırlar.
“Bayan Szöcs ev işleriyle ilgili tasaları seviyordu. Sanki ev, yemeklerin yanması, odunların ıslanması gibi türlü fesatlar karıştıran, her gün yeniden mağlup edilmesi icap eden küçük ve kötü cinler tarafından kuşatılmış gibi, başarılı bir sofranın ardından ya da ay sonunda tasarruf edilen parayı sayarken zafer kazanmış gibi hissediyordu.”
‘ESKİDEN NASIL DEĞİLSE, ŞİMDİ DE AYNI HER ŞEY’.
-Giorgio Caproni
Evdeki bütün işler elinden alınınca Etelka’ya kalan tek şey şehrin sokaklarını arşınlamaktır. Ama o zorlukla sürüklediği yaşlı bedeninden bir “aylak” yaratamayacaktır elbette. Budapeşte’de tek sevdiği, daha doğrusu anlayabildiği yer şehrin meydanı olur. Meydan Etelka’nın bildiği işaretlerle doludur. Hemen her gün aynı saatte gelip aynı yere oturan ve aynı saatte evlerinin yolunu tutan yaşlılar Etelka’ya tekrar taşranın zamanını hatırlatmıştır. Meydandaki sahnede, taşradaki yaşamda olduğu gibi hep yinelenebilen bir şeyler vardır. Nihayet yaşlılardan biri ona seslendiğinde yeni hayatına dair umutları tazelenir. Taşrasına hiç benzemeyen bu şehirde geçmişini, hayatı, olduğu gibi hayatı taparcasına seven Vince’sini, onun salon çiçeklerini, tavşan Kapitany’yi, komşularını, Iza’nın boşandığı kocası Antal’ı, ondan hep ilgi bekleyen evini, varlığını doğrulayan o sade yaşamı anlatacağı biri vardır karşısında. Anlattıkça yaşadığına inanacaktır Etelka. Yaşlı arkadaşını odasına davet eder, Iza’dan gizlediği ispirto ocağıyla kahve pişirir ona. Eve döndüğünde sevincine ortak olmasını beklediği Iza sorar: “O ihtiyar sürtüğü nereden buldun?”
Iki milyon nüfuslu Budapeşte’de hâlâ kendini zavallı taşrasında sanıyordur Etelka. Yoldan geçene sesleneceği, dert yanacağı aşina taşrasında. “Gelip yanına oturan insanlar hakkında ne biliyorsun ki?” diye sorar Iza. Gerçekten de taşraya ait tüm izler yok olmuştur kentte. Meydandaki banklarda oturan yaşlılar arasında Iza’nın deyimiyle “yarın öbür gün gırtlağını kesecek bir katil” bile çıkabilecekken Etelka nasıl olup da sokakta insanlarla ilişki kurmaya cüret etmektedir?
Etelka için kentin bütün kapıları kapanmış gibidir. Iza’nın, kendisi için her türlü konforu, iyiliği düşündüğü evinde esenlikle nefes almasıdır ondan beklenen. Ama Etelka boğulduğunu hissettiği, sevdiği, dokunduğu nesnelerle varolamadığı bu yeni hayattan kaçıp artık dönülecek bir taşrası olmadığını da anladığında her şeye son vermeyi seçecektir.
SIVI OLAN HER ŞEY KATILAŞIYOR
Szabó, adını hiç anmaz ama Iza’nın katılığında beş yıllık kalkınma planlarının coşkusuyla gözünü hep ufka diken sosyalizmin katılığı vardır. Iza’nın, yani sosyalizmin gözünde hatıralar bir hiçtir çünkü artık umut veren bir gelecek vardır. Taşra ve onun temsil ettiği her şey düşman bir geçmişi çağrıştırmaktadır. Makinenin, otoyolların, modern ev aletlerinin, fabrikaların çağrısıyla büyülenen yeni insanın hayatında Etelka’ya, şapşal tavşan Kapitany’ye, herkesin birbirini selamladığı taşra yollarına yer yoktur. Gelecek projesi gençliği işaret eder hep, güçlü bedenlere, ışıltılı yüzlere… Üretimin dışında kalan herkes bir köşeye çekilp ölümü beklemeye mahkûmdur.
Hastanede ölüm döşeğinde yatan Vince’nin başucundan bir an olsun ayrılmayan Lidia, şimdi Iza’nın eski kocasıyla beraberdir. Bir zamanlar kahraman olarak gördüğü idealist Doktor Iza Szöcs’e bakıp Antal’ı, Domokos’u ve Etelka’yı can havliyle ondan uzaklaştıran o katılığı keşfeder Lidia:
“Tanrım, acıyı yuvasından ve dünyadan kovmak amacıyla kendine dayattığı katılıktan ne kadar çok çekmiş olmalıydı! Ne yürek sızlatan şarkıların ne de insanı yuuşatan hatıraların sarsabildiği o elmas sertliğinden! Aslında bir açıklama, bir referans, şimdiki zamanın bize sorduğu bulmacanın cevabı olmasına rağmen geçmişin bize düşman olduğuna inanan zavallı yaratık.”
Bu zavallı yaratık “Ölüme uzanan dar yolda adını dahi unutması için ne yapmıştır” Etelka’ya?
SADE HAYAT
Iza, aydınlanmış katılığında yalnız değildir. Szabó’nun ‘Kapı’ adlı romanının anlatıcısı Yazar, evine temizliğe gelen yaşlı Emerenc’i anlamak konusunda aynı katılığı sergiler.(2) Edebiyat tarihinin en olağanüstü kahramanlarından biri olan Emerenc, aydınlanmış, kültürlenmiş doğaya karşı bir anlamda el değmemişliği temsil eder. Korumak istediği geçmiş, evinin hiç açmadığı kapısının ardında koruduğu nesneler, hayvanlar modern hayatın müzelerinde sergilenecek değerde değildir.
Tanrı, Papa, kral ya da noter olsun, her türlü iktidardan, sınırlardan nefret eden ve bir “aydın düşmanı” olan Emerenc, evini temizlediği yazar ve kocası için, daktilonun ekmek paralarını çıkardıkları bir makine olduğuna ikna olunca kalkanlarını indirir.
Emerenc için gündelik hayatı yürüten şey emektir. Onun dışında her şeye şüpheyle bakar. Kültürevindeki konuşmasından sonra yorulduğunu, bu yüzden de kendisini görmeye gitmeyeceğini söyleyen Yazar’a kafa ve kol emeği arasındaki farkı anlatır: “Neden yorgun olacakmışsınız? Esas yorgun olanlar sizi dinlemek için o saate kadar hayvanlarını yemleyip, sütlerini sağıp, ahırlarda döşekleri değiştirip, sizin gibilerin en ufak bir fikrinin bile olmadığı beş milyon işi hallettikten sonra kültürevine gitmek zorunda bırakılan o zavallılardır. Siz ise yalnızca abuk sabuk konuşmayı bilirsiniz.”
Entelektüelin sade hayat karşısında sürekli tekleyen, ıskalayan, beceriksiz bir hali vardır. Emerenc de Yazar’ı aptal ve beceriksiz bulur. Gerçeklikten kopuktur entelektüel. Kendi başına hayatını sürdürmeyi beceremeyecek kadar asalaktır.
‘Katalin Sokağı’nın Balint’i de karısı İren’in her şeyi akıl ve irade süzgecinden geçirmesine isyan eder: “Hayatın en basit yanlarını bir türlü kavrayamıyorsun İren, bu korkunç bir şey! Yaşamı! Ölümü! Tertemiz suyu! Bunları yani! Hayat okul değil İren! Hayat köşeli kurallar içinde cereyan etmiyor.”(3)
Varoluş basittir ve bu basitliğe şükran duymak gerekmektedir, suya, havaya, ağaca… Hayatı analiz çabası yabancılaşmadan başka bir şey getirmeyecektir. Ve ilginçtir ki yeni hayatın idealist katılığını genç entelektüel kadınlar taşır Szabó’nun romanlarında. Onlara isyan edenler de genelde erkekler ve yaşlılardır.
GÜNDELİK HAYATIN ‘BULUNTU’LARI
Emerenc, zamanla Yazar’a sevgiyle bağlanır. Ve Emerenc için sevgi hayatındaki her şey gibi nedensiz ve sınırsızdır. Bu yüzden bulduğu nesneleri Yazar’ın evine taşır. Bu ona olan sevgisinin, bağlılığının göstergesidir. Emerenc nesneleri bir “küratör” gibi evin her yerine yerleştirir. Yazar’a düşen de bu sanat eserlerini kocasının görmemesi için ortadan kaldırmak ya da kamufle etmektir. Eve getirdiği köpek heykelciği Yazar tarafından “kitsch” diye nitelendirilince, kitsch’in ne anlama geldiğini açıklamasını ister Emerenc. Hiçbir koşulda pes etmeye niyeti yoktur. Peki, dosya dolabının üzerine taktıkları ve dostlarına göstermekten pek hoşlandıkları pirinçten aslan başı nedir öyleyse? Toprak altından çıkarılan kırık çanak çömleği vitrinde sergilediklerine göre, köpek heykelciğinin bir kulağının kırık olmasını dert etmemeleri gerekir. Hem çizmenin şemsiyelik olarak kullanıldığı nerede görülmüştür? Emerenc, gerçeği, yani bu özgüvenli yazarın kocasından korktuğunu, bütün gün evde onu kızdıracak izleri ortadan kaldırmakla uğraştığını da keşfetmiştir.
Szabó’nun entelektüel bilgi ile hayat arasında kurduğu gerilimli ilişkide hayat hep bir adım öndedir. Muhafazakâr bir nostaljiye mi tutulmuştur Szabó? Horozun ötüşüyle başlayan taşra zamanlarına, değişmezliğe, aşinalığa? Savaş sonrası yıkıntılara sırtını dönen ve mucizevi geleceği çağıran yeni hayatın aksine, o inatla yıkıntıların önünde durmayı, nesneleri, tüm canlıları Nuh’un Gemisi’ne doldurup orada, zamanın durduğu o güvenli sığınakta beklemeyi yeğler. Yeni olanda yavan, sonradan görme bir şey vardır, her şeyi katılaştıran bir soğukluk…
Katalin Sokağı, Magda Szabo, Çevirmen: Tarık Demirkan, 208 syf., Yapı Kredi Yayınları, 2023.
Geçmiş, daha doğru deyişle anılar sihirli sözcüktür Szabó’da. ‘Katalin Sokağı’nın sakinlerinin hayatında savaşın yıkıp yok ettiği, sonrasında yepyeni apartmanların süslediği sokaklarından ayrıldıktan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Savaş ve sonrasında dikilen görgüsüz apartmanlar onlara ait her şeyi alıp götürmüştür. Ölüler bile sokağa ve anılara geri dönerler.
SEN YAPRAKLARI DANS ETTİREBİLİR MİSİN EY SANAT!
Hayalet Henriett, Katalin Sokağı’na geri dönüp yeni binalar için kesilen ağaçları evlerine çağırır. Eski evleri de. “O andan itibaren de yine mevsimler nasıl gerektiriyorsa, öyle davranmaya” başlarlar. Yeninin değmediği bir zaman akıp gider Szabó’nun romanlarında. Hayat denilen o muhteşem yalınlığın karşısında olan her şeye düşman gibidir. Parti broşürleri, kalkınma planları, söylevler, sıkılmış yumruklar… Emerenc’in Yazar’a karşı savunduğu “gerçek sanat”ın peşindedir belki de. Emerenc beraber gittikleri bir film setinden sonra, bağıra çağıra sanatı ve sanatçıları yalancı ve üçkağıtçı olmakla suçlar. Çünkü görmüştür, aslında hareketsiz olan kavak ağaçlarını helikopterin yarattığı rüzgarla hareket ettirmişlerdir. İzleyiciyi bütün bir ormanın dans ettiğine inandırabilecek kadar sahtekârdırlar. Oysa gerçek sanat ve sanatçı yaprakları yapay bir rüzgârla değil, sözcükler yardımıyla hareket ettirebilene denir Emerenc’in sözlüğünde.
Helikopterin yaydığı rüzgarla “ideoloji”nin kastedildiği açık. Belli ki dönemin sosyalist gerçekçi sanatı Szabó için ancak helikopterin rüzgarıyla yaprakları hareket ettirme gücüne sahiptir. Sanatçının, yaprakları hareket ettiren büyülü sözcüklerinin her türlü ideolojiden münezzeh olduğu düşüncesi, gündelik hayatın, ilişkilerini, sevginin, anıların, eviçlerinin, gündelik hayatın, mekânların entelektüel alanın dışında tutulmasını getirir.
Evet, Szabó’nun edebiyatı o kadar güçlü ki, yalnızca orman değil, bütün hayat dans ediyor gözümüzün önünde. Ve Gonçarov’un, sıkıntıdan patladığı 19. yüzyıl sahnesini sanatın göz alıcı renkleriyle boyamaya çalışan ama sonra hayatın büyüklüğü karşısında secde eden hercai Rayski’si gibi haykırıyoruz hep bir ağızdan: “Sade yaşam ne büyükmüş, ne korkunçmuş gerçekte!”(4) Bunu bize söyletenin, Szabó’nun eşsiz sanatı olduğunu bile bile…
Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Mátis, Schengen başvuru sürecinde çok fazla kural olmasının Türk ve diğer Schengen vizesine tabi ülkelerin vatandaşları için yük oluşturduğunun farkında olduklarını ve empati kurduklarını ifade etti.
T24’e Türkçe bir söyleşi veren Mátis, kendilerinden vize alan bazı kişilere Türkiye’ye döndüklerinde büyükelçiliğe gelmeleri yönünde bir kağıt verilmesiyle ilgili olarak, aslında vize reddi alacak kişilere Schengen uygulamasındaki bu düzenleme sayesinde seyahat şansı tanıyabildiklerini söyledi.
Bunu Türkiye’de başka AB ülkelerinin temsilciliklerinin de uyguladığını söyleyen Mátis, Türkiye’de Macaristan’dan vize alıp başka AB ülkelerine gidenlerin sayılarının arttığını, bunun için emin olamadıkları başvurularda bir uyarı mahiyetinde bu uygulamaya geçtiklerini bildirdi. Büyükelçi, Türkiye’den Macaristan’a yapılan başvuruların sadece yüzde 2’sine bu kağıdın verildiğini belirtti.
Türkiye’de artan Schengen vize retlerine dair de değerlendirmelerde bulunan Mátis, AB ülkelerinin Schengen vizelerini Türkiye’ye karşı bir ceza aracı olarak kullandığı iddialarına karşı çıktı. Mátis, “Schengen vizesi sistemini kötüye kullanan hiçbir AB ülkesi kesinlikle yoktur” dedi.
Budapeşte’de bir Osmanlı Şehzadesi’ni farklı kılan Dr. Tarık Demirkan’ın Macar diline egemenliğiyle çalışmasını özgün belgelere dayandırması. Bu eseri okuyunca demokratik bir cumhuriyetin bir erdem olduğunu bir kez daha anladım.
BUDAPEŞTE’DE birOsmanlı Şehzadesi, inceleme, çocuklara masallar, büyüklere meseller ve BBC’deki Orta Avrupa üstüne yetkin değerlendirmelerinden tanıdığımız yazar Dr. Tarık Demirkan’ın son çalışması.
Eser, Dr. Ali Suat Ürgüplü’nün titiz editörlüğünde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Eseri farklı kılan Dr. Demirkan’ın Macar diline egemenliğiyle çalışmasını özgün belgelere dayandırması. Bu eseri okuyunca demokratik bir cumhuriyetin bir erdem olduğunu bir kez daha anladım.
Abdülkadir Efendi, Abdülhamit’in oğludur ve Osmanlı saltanat mensuplarını sürgüne yollayan yasa kapsamındadır. 8 Mart 1924’te Budapeşte Doğu Garı’na “yeni şehir, yeni yaşam ve yeni umut” içinde iner. Bir cebinde salt bir seyahat belgesi, diğer cebinde
2 bin pound vardır. Yanında onun ilgisini oluşturan bir keman ve otuz müzik aleti ile
hareminden üç kadın ve üç çocuk bulunmaktadır. Bristol Oteli’nin 301-302 no’lu odasına yerleşir. Bu “ilk günler” için basının ona dönük ilgisi büyüktür. Ama sonsöz’ü söylemek için “son günler”ini bekleyelim.
Macar dostlarımızın kaydetmesi için, şehzadenin Budapeşte tercihinde onun ifadesiyle “Macar’ların dürüstlüğü ve bize sevgi ve samimiyeti…” etkendir.
“İlk günler”inde, şehzademiz Budapeşte gece hayatının renkli simasıdır. Oysa çok değil, sekiz gün sonra otel değiştirilecek, daha “mazbut” bir mekâna taşınılacaktır.
Osmanlı’nın yaşam tarzı burada da uzantısını verecek ve şehzademiz 17 yaşındaki bir Macar kızına âşık olacak ve ona bir “garsoniyer” açacaktır. Ama bu parasızlık içinde eşlerden biri yaşam sıkıntısıyla güzellik salonu açmak zorunda kalacak, bu iş tutmayınca, film yıldızı olmayı deneyecektir.
Eş para getirmeyince, bu kez şehzadenin “Şehzade Caz Band” adıyla bir orkestra kurduğuna tanık olacağız. 1929 Dünya Buhranı şehzadenin sahne yaşamını sonlandıracaktır.
“Paralar Suyunu Çekince” şehzademiz Osmanlı’dan kalma gayrimenkuller üstünde varolan hakları (???) için TC Maliyesine karşı aymazlıkla dava açacaktır. Bununla kalmayacak, şehzade Enver Paşa ile “dostluk” kuracak, Musul Petrolleri üstündeki hakkı (???) için 200 pound karşılığında “ferağname” imzalayacaktır.
“Münfesih” şehzade için Budapeşte’den kaçış zorunlu olmuş ve Sofya Günleri başlamıştır. Burada “işbirlikçi” portresi içinde şehzadenin Hitler’in Türkiye’yi işgal projesine nasıl ortak olduğunu göreceğiz. Anlaşılan, Alman Nazizmi “B Planı” olarak Türkiye’yi işgali “düşlemekte” ve bunu için yeniden bir Osmanlı haritasının oluşmasını öngörmektedir. Dr. Demirkan’ın sözleriyle “tekrar Halifeliğin ilanı ile Osmanlı tahtına bir Alman kuklası rolündeki Abdülkadir’in oturtulacaktır.”
Budapeşte’ye dönelim… 1933’teki “SonGünler”inde
artık evinin kirasını bile ödeyemeyen Abdülkadir Efendi’nin basının nezdinde artık gözden düştüğü, 30 Kasım 1929’da şu ilanından çok açıktır:
Sultan babamın halılarını ‘acil’ satıyorum…
“Sonsöz”ü, olayı bütüncül gören eserin yazarı Dr.
Demirkan’a bırakmayı yeğliyorum, şöyle diyor:
“Şehzade Abdülkadir’in belki de en büyük bireysel trajedisi Doğu ve Batı kültürü arasında tam olarak nereye ait olduğunu bir türlü bulamaması, yaşadığı tarihsel dönemin fırtınaları içinde bir türlü
kök salamadan birhazan yaprağı gibi savrulmasıydı. Tutunabileceği ne bir ülke kalmıştı ve ne de maddi yada manevi destek alabileceği bir ulus. Osmanlı Devleti çökmüştü ve onun enkazı üzerinde yükselen yeni devlet açısından ise o bir şehzade olmadığı gibi sıradan bir vatandaş bile değildi. Böylesine derin yalnızlığın belki de panzehri olabilecek sevgiye ve güvene dayalı bir aile mefhumu ise ona çok uzaktı. Kendini kadersiz, yalnız bırakılmış ve çaresiz hissediyordu. Oysa savaşların, yıkımların enkazı altında kalan sadece bir zamanlar cihan imparatorluğu olarak üç kıtayayayılan ve ardından ‘Avrupa’nın hastaadamı’ haline gelen Osmanlı Devleti ve hanedanı değildi. İmparatorlukların yerle bir olduğu, hanedanların sadece tahtlarını değil memleketlerini de terk etmek zorunda kaldıkları, milyonlarcainsanın hayatını kaybettiği Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllarında yepyeni birdünyadoğuyordu.
İkidünyasavaşı arasındaki bunalımlı yıllarda, siyasetten uzak durmayaçalışan, bohem ve sanatçı ruhuyla çevresinde olup bitenleri bir türlü anlayamayan, aile ilişkileri de dahil olmak üzere yaşamın önüne çıkardığı hiçbir soruyadoğru ve kalıcı bir yanıt bulamayan Abdülkadir Efendi’nin yaptığı tek şey günü kurtarmayaçalışmak oldu.”
Annalles Tarihçilik Ekolü’nün kurucularından Marc Bloch (1886-1944) tarihçilik mesleğinin karşılıklı toplum incelemesinin önemini irdeler. Toplumlar benzerlik ve farklılık üstünden incelenerek zihniyetin kolektif doğasının bulunmasını önerir.
Bir Osmanlı-Türkiye’nin kıyasi incelemesi, iki tarih dönemi üstünden nelerin “battığını” ve nelerin “doğduğunu” gözler önüne serecektir. Eser bu anlamda iyi bir “hafıza kütüğü” oluşturuyor.
1944’te bir Nazi Almanya saldırısında ölen şehzade Abdülkadir Efendi’nin yaşamı sadece bir “ibretlik” değil, aynı zamanda Osmanoğulları’nın değer yoksunu “süfli” yaşamını da gözler önüne sürüyor.
Neo-Osmanist’lere anlatılabilmesi için bu eserin “naçizane” mutlaka okunması gerekiyor.
Kenan Mortan
BUDAPEŞTE’DE BİR OSMANLI ŞEHZADESİ ,
Tarık Demirkan, Yapı Kredi Yayınları
Kitap Kültür Yaşam Dergisi Haziran sayısında yayınlandı.
Macaristan’daki gelişmeleri yakından takip etmeye çalışanlarda bile şaşkınlık yaratan bir durum bu: Tisza Partisi mi? O da nereden çıktı? Kim onlar? sorularını duyuyor gibiyim.
Bu soruları soranlar haksız da sayılmazlar. İki ay kadar önce kurulan bu partinin henüz sadece 12 üyesi var ve lideri de, bu yılın başlarında Macaristan Cumhurbaşkanının istifasına kadar giden süreçte Adalet bakanı olan Judit Varga’nın eski eşi Peter Magyar.
Dünkü Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Macar seçmenden % 30 oy alarak ana muhalefet partisi haline gelen Tisza Partisi süre az olduğu için belediye başkanlığı seçimlerinde başkan adayı göstermedi, ancak belediye meclislerine kendi aday listesi ile katıldı ve Budapeşte Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde neredeyse iktidar partisi kadar oy alarak kilit parti haline geldi.
Macar siyasetinin yeni yıldızı Peter Magyar
Herkesin merakla beklediği Budapeşte Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri ise nefes nefese geçti. Sonuçta seçimi Orban muhalifi Gergely Karacsony sadece 324 oy farkıyla kazandı! Oysa geçen seçimlerde muhalefetin ortak adayı olarak kazanan Karacsony’u devirebilmek, Budapeşte Büyükşehir Belediyesi’ni geri alabilmek için Fidesz çok büyük bir kampanya gerçekleştirmişti.
Karacsony kampanya sürecinde güçlü bir performans göstermişti. Üç iddialı adayın yarıştığı seçimlerde favori gösteriliyordu. Ancak Fidesz seçimlerden sadece iki gün önce sürpriz bir kararla kendi adayını geri çekip, Karacsony’a karşı liberal partinin adayı David Vitezy’yi desteklediğini açıklayınca Budapeşte Belediye Başkanlığı seçimlerinin tüm dengeleri değişti. Seçim tahminleri altüst oldu. Kamuoyu yoklamalarına göre Karacsony’nun kaybetme ihtimali de belirmişti.
Budapeşte Büyükşehir Belediye başkanlığını tekrar kazanan Gergely Karacsony
Sonuçta sol ve yeşil siyasetlerin adayı Gergely Karacsony 2 milyon nüfusa sahip başkentte sadece 324 oy farkıyla tekrar belediye başkanı seçildi, ama belediye meclisindeki dengeler, mutlaka Macaristan siyasetinin yeni yıldızı Tisza Parti ile işbirliği yapmasını zorunlu kılıyor.
Tisza Parti siyasi olarak kendini merkez sağda tanımlayan, ama modern toplumu, hukuk devletini, yolsuzluklara karşı hoşgörüsüzlüğü, tarafsız yargıyı ve tarafsız medyayı savunan bir tepki partisi.
Orban hükümetinin 12 yıllık iktidarı döneminde ülkeyi alttan alta saran yolsuzluk ve adam kayırma, AB kaynak ve fonlarının israfı, sağlık ve eğitim sistemlerinin çökmesi süreçlerine tepki gösteren muhalif seçmeninin, Peter Magyar’ın açtığı bayrak altında iki ay gibi bir süre içinde saf tuttuğu tipik bir lider partisi.
Bir sağ parti olmasına rağmen, şimdiye kadar iyi muhalefet yapamayan diğer sol ve liberal partilerden bıkan seçmenin de oy verdiği parti. Hem Orban’a ve hem de sol muhalefete yönelik eleştirileriyle, uzun bir süredir beklenti içinde olan insanların güvenini kazanan bir oluşum. Bu nedenle de bu partinin 2026’daki sonraki genel seçimlerde Orban iktidarının en önemli ve en iddialı rakibi olacağı tahmin ediliyor.
Bu son seçimlerin diğer iki önemli gelişmesi de sol ve liberal Orban karşıtı muhalefetin büyük bir hezimete uğraması oldu. Demokratik Koalisyon Partisini (DK) , Sosyalist Parti’yi (MSP) ve Diyalog Hareketini bir araya getiren sol ittifak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sadece % 8 oy alabildi. Böylece bu ittifak Avrupa Parlamentosuna 2 temsilci gönderebiliyor. Oysa son AP seçimlerinde DK tek başına 4 temsilci göndermişti.
Ve bu arada Bizim Memleket Partisi adındaki radikal sağ da % 6,5 gibi ciddi bir oy oranına ulaştı ve Avrupa Parlamentosuna ilk kez parlamenter gönderme hakkını kazandı. Bizim Memleket Partisi, Avrupa Parlamentosunda aşırı sağcı Alman Afd partisiyle birlikte hareket edeceğini açıkladı.
İktidar cephesine gelince: Viktor Orban gece yaptığı konuşmada partisinin AP seçimlerinde % 44 oy aldığını ve bunun büyük başarı olduğunu iddia etti. Oysa siyaset analizcileri Fidesz’in şimdiye kadarki AP seçimlerinde hiç % 50’den az oy almadığını hatırlatıyorlar.
Fidesz Budapeşte’yi de geri alamadı. Belediye Meclisinde de çoğunluktan çok uzak.
Fidesz açısından tehlike çanlarının çalmasına neden olan gelişme elbette Tisza Parti’nin gösterdiği inanılmaz performans.
Kendisiyle aynı kulvarda koşan, milliyetçi sağ ve merkez sağ seçmenine de hitap eden Peter Magyar bir zamanların genç Viktor Orban’ı gibi, Macar insanının ruhuna seslenen yetenekli bir siyasetçi.
Önümüzdeki yıllar bu ikilinin kıyasıya mücadelesinde yeni rauntlara sahne olacak.
Tarih boyunca ülkemize Batı’dan Doğu’dan birçok yabancı iltica etti. Kimi yerleşti, kimi başka diyarlara göçtü. Gelişler her şeyden önce topraklarımıza güvenildiğinin bir göstergesiydi. Batı’dan gelenlerin toplumla kaynaşması diğerlerine göre daha kolay oldu. Ancak ilticalar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e gündemi hep meşgul etti.
İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Avrupa’nın yaşadığı göç hareketleri, mülteci meselesinin uluslararası hukuka uygun bir düzenlemeye kavuşturulması gereksinimini de beraberinde getirdi. Bu amaçla 1951 Cenevre Sözleşmesi yapıldı. Bu Sözleşme, mültecilere sağlık, eğitim, çalışma, ikamet, geldiği ülkeye zorla geri gönderilmeme gibi somut ve ileri haklar tanıdı. Bu olanaklar geniş bir alanı kapsıyormuş gibi görünse de, doğal olarak, seçme ve seçilme hakkı gibi anayasal güvencelere sahip “yurttaş”a sağlananlardan daha geride bir statü anlamına geliyordu.
Cenevre Sözleşmesinde Türkiye’nin de imzası var. Ancak, Doğu’dan gelenlerin ülkeyi göçmen deposuna çevireceğini önceden gören büyüklerimiz, 1951’de Cenevre Mülteci Sözleşmesini imzalarken, “Sadece Avrupa Konseyine üye ülkelerden gelen sığınmacılara mülteci statüsü veririz” diyerek coğrafi bir rezerv koymuşlardı. Bu nedenle bir Suriyeli ya da Iraklı sığınmacı, ülkemizde mülteci statüsü alamıyor. Onlara, asgari ölçülerde barınma güvencesi sağlayan, Birleşmiş Milletler deneyiminde de yeri olan “Geçici Koruma” statüsü veriliyor. Diğer yandan, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasasının 42nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, Geçici Koruma statüsüyle gelmiş bu insanlara Daimi Oturma İzni verilemiyor. Diğer bir ifadeyle, yasa koyucu bu durumdaki yabancıların ülkelerine dönüşlerinin esas kabul edilmesini öngörüyor. Ancak, hal böyleyken, bir Suriyelinin iki basamak birden -geçici koruma ve daimi oturma iznini- atlayıp doğrudan yurttaş yapılabilmesi, ayrı bir tartışma konusu haline gelmiş durumda.
Bugün yaşadığımız sığınmacı problemlerinden farklı olarak, eskiden bizi böyle kara kara düşündürmeyen sığınmacılarımız da oldu. Örneğin, Nazi zulmünden kaçarak gelen, üniversitelerimize ve Anadolu aydınlanmasına ciddi katkılarda bulunan, toplumumuzla kaynaşabilen onlarca Avrupalı bilim insanını sayabiliriz. Bunlardan ilk akla gelenler arasında, şarkiyatçı Helmut Ritter’i, mimar Bruno Taut’u, Berlin Belediye Başkanı Ernst Reuter’i, besteci Paul Hindemith’i, iktisat profesörü Fritz Neumark’ı, tiyatro yönetmeni Carl Ebert’i anmak mümkün. Bu insanların birçok Avrupa ülkesi dururken neden özgürlükleri için o dönemin Türkiye’sini seçtiklerini de düşünmekte yarar var. Bu tercih Atatürk döneminin sağladığı güven ve ışığa susamışlık ortamını anlamaya da yardımcı olacaktır.
Cumhuriyet döneminde ayrıca Troçki ve İmam Humeyni gibi ilginç şahsiyetler de ülkemizde ikamet etmişlerdi.
Osmanlı’da ise, Batı’dan gelen, arkalarında unutulmaz izler bırakan hayli ilginç sığınmacılarımız oldu. Öyle olaylar yaşandı ki, insanın gerek iltica edenler, gerek Osmanlı Yönetiminin aldığı tutum karşısında, gerçekten “Nerde o eski mülteciler?” diyesi geliyor.
SIĞINAN GENERALLER, DEVLET ADAMLARI
Ondokuzuncu yüzyılda savaşta yenik düşen bazı Polonyalı ve Macar generaller Osmanlı İmparatorluğuna sığınmıştı. Bu askerlerden, kabul edenlere daha gelir gelmez orduda üst düzey görevler verildi. Sığınanlar inanç ve tercihlerinde serbest bırakıldı. Bunlardan Polonya asıllı Jozef Bem (1794-1850), Macar özgürlük ve bağımsızlık hareketinin Habsburg hanedanı tarafından 1849’da bastırılması üzerine Türk topraklarına sığınmış, kendi isteğiyle müslümanlığa geçmiş, Murat Paşa adını almış, o zamanki en üst rütbeyle hemen Halep’e atanmıştı. Macarlar seneler sonra Budapeşte’ye, Dışişleri Bakanlığı binasının önündeki meydana, ulusal kahraman olarak gördükleri Bem’in büyük bir heykelini diktiler. Budapeşte’de Türkler ve Türkçe bilen Macarlar arasında o meydana “Murat Paşa Meydanı” diyenler vardı. 1956 yılı Ekim’inde Sovyet işgaline karşı direnişin ilk kıvılcımı, üniversite öğrencilerinin bu meydanda, Murat Paşa’nın heykelinin altında toplanmasıyla yakılmıştı. Paşayı bir kolu sargıda canlandıran bu heykelin diğer kolu ise uzakları, Doğu’yu gösteriyordu. Bir gün Osmanlı Paşası olacağını, hayata oralarda veda edeceğini nereden bilebilirdi?
Keza Genelkurmay Başkanı iken 1849’da Osmanlı’ya sığınan Macar generali Richard Guyon (1813-1856) da Müslüman olup Hurşit Paşa adını almıştı. Yine ihtida eden general Kmetty (1813-1865), İsmail Paşa adını almış, Osmanlı ordusuna çeşitli hizmetlerde bulunmuştu (İsmail Paşa daha sonra İngiltere’ye gittiğinde tekrar Kmetty adını kullanmıştı).
Yine Osmanlı devletine sığınan devlet adamlarından, Macar özgürlük kahramanı Lajos Kossuth (okunuşu Layoş Koşut) (1802-1894), kendisini Rusya ve Avusturya’nın baskılarına rağmen iade etmeyip iki yıl Kütahya’da misafir eden Türkler için, Londra’da kaleme aldığı anılarında şunları yazmıştı: “Türkler yüksek hislerle ve insan haklarına saygılı oluşlarıyla tehditlere boyun eğmediler. Türk milleti bu yönüyle üstün bir güce sahiptir… Türklerden gördüğüm lütuf ve saygının hatıralarıyla yaşayacağım.”
GELELİM KARABATIR MEHMET BEYE
On Dokuzuncu yüzyılda Osmanlı’ya sığınanlar arasında, hikâyesi belki de en gizemli, bir o kadar tartışmalı şahsiyet, İstanbul’a geldikten sonra Karabatır Mehmet Bey adını alan, 1864-1868 yılları arasında İstanbul Emniyet Amirliği de yapan Janos (okunuşu Yanoş) Bangya idi. Toprak sahibi soylu bir aileden gelen, 1817 Macaristan doğumlu Bangya, Avusturya ordusunda subay eğitimi aldıktan sonra terfi etmiş, 1849 yılında Albay rütbesiyle Macar bağımsızlık savaşına katılmıştı. Ancak Bangya yenilgiden sonra kaçarak Viyana’ya iltica etmiş, 1850’de Avusturya gizli polisi için çalışmaya başlamıştı. Aynı yıl Viyana’dan Paris’e giden Bangya, orada Macar, Avusturyalı ve Alman mültecilerden oluşan bir komitenin Başkan yardımcısı oldu. Ancak işin tuhaf tarafı, bu komitede görevli yedi kişiden beşinin ajan olduğu söyleniyordu.
Karabatır Mehmet Bey adını alan, 1864-1868 yılları arasında İstanbul Emniyet Amirliği de yapan Janos (okunuşu Yanoş) Bangya
Albay Bangya, bu sıralarda Paris’te faaliyette bulunan ve Alman mültecilerle siyasi nedenlerle yakından ilgilenen Alman düşünür Karl Marks’la (1818-1883) ve onun güvendiği siyasi çevreyle, kolayca tahmin edilebilecek nedenlerle ilişki kurmayı başarmıştı. 1852 Şubat’ında Bangya kendini Macar devriminin sürgündeki lideri, yukarıda bahsigeçen Lajos Kossuth tarafından yetkilendirilmiş gibi göstererek Marks’a yaklaşmıştı. Marks ise bu dönemde arkadaşı Friedrich Engels (1820-1895) ile birlikte siyasi eleştiri yazıları kaleme alıyor, ancak yazıları bastırma işinde sıkıntılar yaşıyordu. Bu nedenle Proudhon’un kitabı hakkında yazdıkları eleştirileri yayınlatamamışlardı. Aynı şekilde Nisan ve Mayıs aylarında Alman “küçük burjuva” liderlerinin görüşlerine yanıt olarak kaleme aldıkları “The Sages of Revolution” (Devrimin Bilgeleri) başlıklı broşürü bastırmanın yollarını araştırırken, karşılarına Bangya çıkıyor. Bangya, Marks’a yazıları Berlin’e götürerek basılmasını sağlayabileceğini söyleyerek elyazmalarını alıyor.
Alış o alış; bir daha bu yazılardan haber alınamıyor. Marks ise Bangya’nın bunları Prusya polisine teslim ettiğini fark ettiğinde, hemen New York Kriminal Zeitung gazetesine bir açıklama yaparak Bangya’yı deşifre etmiş, ama iş işten geçmişti. Elyazmaları bir daha ortaya çıkmayacaktı. David Maclellan’ın Karl Marx, His Life And Thought adlı kitabının 219uncu sayfasında, Bangya için hiç de hoş olmayan bir ifade yer alıyordu: “Bangya en çok kim para veriyorsa onun hizmetine giren bir ajandır.”
KARABATIR’IN OSMANLI SERÜVENLERİ
Bu olayın Avrupa felsefe dünyasında nasıl bir etki yarattığı, Proudhon’un bu işten kazançlı çıkıp çıkmadığı araştırma konusu oldu mu bilinmiyor. Ancak bu gelişmeler üzerine Bangya, belki de Avusturya Polisiyle bağlantısı açığa çıktığından olacak, çareyi 1853 yılında Osmanlı İmparatorluğuna “geçmekte” buluyor. İstanbul’a gelir gelmez Osmanlı devleti onu albay rütbesiyle orduya kabul ediyor.
Bu sırada Kırım Savaşı (1853-1856) başlıyor. Habsburg Hanedanı Rusya’nın karşısında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer alıyor. Osmanlılar savaşta Bangya’yı Kafkas cephesinde görevlendiriyor. Türk-Macar Dostluk Derneği tarafından 2010 yılında yayınlanan Türkiye’de Kendilerine Sığınma Hakkı TanınanMacar MültecilerinÖzyaşamlarından Özetler başlıklı kitabın 33 ve 34üncü sayfalarında “Yanoş Bangya” başlıklı ayrıntılı bir madde yer alıyor. Bu kitapta, Kafkasya’da Çerkez savaşı sırasında Bangya’nın Çerkez kökenli Sefer Paşanın kurmay başkanlığına getirildiği, işin ilginç tarafı, 6 Eylül 1859’da Rus generali Baryastinskiy Kafkasya’nın özgürlük kahramanı Şeyh Şamil’i (1797-1871) baskın yapıp esir aldığında, onu Bangya’nın ele verdiği söylentilerinin dolaştığı kaydedilmiş. Tabii bunun doğruluğu kanıtlanmış değil.
Bangya’nın Kafkasya macerası gerçekten ilginç olsa gerekir. Şeyh Şamil’in Rusların eline geçmesinde onun bir rolü var idiyse bunu üçüncü bir devlet adına yapmış olup olmadığı da bilinmiyor. Yukarıda elyazmaları olayında kendisine yöneltilen iddiada olduğu gibi bunu maddi bir çıkar karşılığında mı yapmıştı? Bu da bilinmiyor, ama konuyu biraz daha kurcalayalım:
Balıkesir Üniversitesi öğretim üyesi Zübeyde Güneş Yağcı’nın “Kuzey Kafkasya’nın Uluslararası Lideri: Sefer Zaniko” başlıklı ilginç tarih araştırmasında, Kafkas cephesinde çarpışan Sefer Paşanın yanında Albay Karabatır Mehmet Beyin de görevli olduğu belirtiliyor. Bu makalede, Albayın bir süre sonra çift taraflı hareket ettiği, Rus generali Fillipson ile mektuplaştığının ortaya çıktığı, bu mektuplarda Karabatır’ın, Çerkezlerin Gürcistan gibi Rusya’ya bağlı yaşayabileceklerini yazdığının anlaşıldığı kaydediliyor. Bunun üzerine Karabatır 3 Ocak 1858’de hain ilan ediliyor. Özellikle ordudaki Rusya karşıtı Leh subaylar onun idam edilmesi için baskı yapıyor, ancak Sefer Paşanın müdahalesiyle idam edilmeyerek Istanbul’a gönderiliyor. Karabatır’ın 1858’de İstanbul’a gönderilmesi ile Kafkas Müslüman lideri Şeyh Şamil’in teslim olduğu 6 Eylül 1859 tarihi arasında uzun bir dönem olması, Şamil’i gerçekten onun ele verip vermediği konusunun tam aydınlanmadığını ortaya koyuyor.
Karabatır Mehmet Bey 1864’te İstanbul’a gelerek önce Emniyet Müsteşarı, sonra da vefat ettiği 1868 yılına kadar İstanbul Emniyet Müdürü oluyor. Osmanlı devleti ona bu önemli görevi verirken herhalde özgeçmişi ve kişisel özellikleriyle ilgili bir değerlendirmede de bulunmuş olmalı, ancak İstanbul’da görevli olduğu döneme ait maalesef pek fazla bilgiye ulaşılabilmiş değil. Sadece kendisine onur nişanları, armağanlar verildiği ve bir Tatar prensinin 15 yaşındaki güzel kızıyla evlendiği, bu evlilikten Hatice, Fadime ve Adile adlarıyla üç kızının, Mustafa Asım adıyla bir oğlunun dünyaya geldiği biliniyor. Bu bilgiler ışığında Karabatır ailesinin soyağacını araştırmaya merak duymak olağan gibi gelse de, böyle bir gayret, özel hayatın gizliliğine saygıda kusur etmek anlamına gelebilir. Onun için isterseniz elimizdeki verilere dayanan kısmıyla öykümüzü burada noktalayalım.
Siyasi sığınmacı olmak, vatanını terketmek zorunda kalmak kolay iş değil. Ayrılırken mutlaka derinlere gömülmüş sırlar, gelinen ülkede ise atlatılacak sayısız badire, yaşanacak düzinelerce macera vardır. Yanoş Bangya’nın Avusturya ordusunda başlayan hayatı da serüven dolu dönemeçlerden geçmiş; ülkesinin bağımsızlık savaşına katılmış, Avusturya gizli polis teşkilatına girmiş, Londra ve Paris’te gazete muhabiri olarak çalışmış, bu dönemde Marks’tan el yazmalarını bastırma bahanesiyle alıp Prusya polisine teslim etmiş, sonra Osmanlı toprağına “geçmiş” veya sığınmış, orada din ve isim değiştirmiş, Osmanlı ordusunda albay rütbesiyle Kafkas cephesinde görev yaparken Şeyh Şamil’i ele verdiği ileri sürülmüş, orada hain ilan edilmiş ama arkasından İstanbul’a emniyet müdürü yapılmış. İstanbul’da evlenip çoluk çocuğa karışmış. Mülteci olarak geldiği Osmanlı toprağında ölümüne dek geçirdiği on beş senenin başka gizemleri var mıdır bilinmez.
Bize ne demek düşer? Allah rahmet eylesin mi, yoksa toprağı bol olsun mu?
YAZAR
Şakir Fakılı
Mülkiye 1976 mezunudur. Batum (1992-1993) ve Nürnberg (1995-1999) Başkonsolosu, Kuveyt (2004-2009), Lefkoşa (2009-2010) ve Budapeşte (2013-2017) Büyükelçisi, merkezde Konsolosluk Genel Müdürü(2010-2013) görevlerinde bulundu. Kuveyt, Ankara ve Budapeşte’de yağlıboya, suluboya ve karakalem resimlerden oluşan üç kişisel sergi açtı. Dördüncü sergisi, düşünce kuruluşu Ankara Politikalar Merkezinde (APM) çevrimiçi ortamda düzenlendi. Emekliye ayrıldığı 2018’den sonra mesleki anılarını Bir Büyükelçinin Gözünden adlı kitapta topladı. İzmir Ekonomi ve Kâtip Çelebi Üniversitelerinde misafir öğretim üyesi sıfatıyla Diplomatik İletişim dersleri verdi. APM’de ve İzmir’de İlkses gazetesinde makaleleri vardır. Macaristan Devlet Liyakat Nişanı sahibidir. İngilizce ve Almanca bilmektedir. Evlidir.
(Araştırma Ankara Politikalar Merkezi’nde yayınlanmıştır.)
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.