2026. Ağustos 4.
Türkinfo Blog Oldal 328

4.ULUSLARARASI İZMİR EDEBİYAT FESTİVALİ

Sunuş
4. İzmir Edebiyat Festivali, 14 – 22 Haziran tarihleri arasında İzmirlileri Türkiye’den ve farklı ülkelerden önemli şair ve yazarlarla biraraya getiriyor. Bu yıl İtalya’dan, Macaristan’dan, Polonya’dan, Suriye’den ve Filistin’den konuklar var.

Festival’in bu yılki Onur Konuğu Türkçenin en önemli şair ve yazarlarından Murathan Mungan.
Festivalde Macar edebiyatı ve İtalyan şiiri üzerine iki özel söyleşi ve şiir akşamı da düzenleniyor. İtalya’nın yaşayan en büyük şairlerinden ve dünyaca tanınan Milo de Angelis de festivale konuk olacak.

Festival kapsamında Seferihisar, Selçuk, Karaburun, Kemalpaşa, Foça ve Tire’de de etkinlikler gerçekleştirilecek.

İzmir Edebiyat Festivali’nde geçen yıl başlayan ve büyük ilgi gören atölyelere kayıtlar sayfamızdan önümüzdeki günlerde açılacak. Kültürpark’ta kurulacak olan Masal Kürsüsü, Kısa Öykü Kürsüsü ve Şiir Kürsüsü ile katılımcılar şiirlerini izleyenlerle paylaşabilecek.

Şiir, Kısa Öykü ve Masal Kürsülerine Kayıt için lüften tıklayınız…

Program

Budapeşte’de Tuna Nehri’nde batan teknenin enkazı kazadan 2 hafta sonra çıkarıldı

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Tuna Nehri üzerinde büyük bir otel gemisiyle çarpışmasının ardından 33 Güney Koreli turistle batan teknenin enkazı kazadan yaklaşık 2 hafta sonra çıkarıldı. Polisin cezai soruşturma başlattığı kazada 28 kişi hayatını kaybetmişti. Yaşamını yitenlerden 26’sı turist, ikisi ise mürettebat.

Tuna Nehri’nde batan tekne

İki büyük nehir vincinin hafta sonunda Tuna üzerinden Budapeşte’ye getirilmesinin ardından Pazar ve Pazartesi günleri sürdürülen hazırlık çalışmaları sonrası Salı sabahı teknenin 7 metre derinden su yüzüne çekilme işlemlerine başlandı.

Macar ve Güney Korali dalgıçların pek çok noktadan vince sabitlediği tekne çok yavaş bir şekilde nehir yatağından yukarıya doğru çekildi. Ancak iki saatlik bir çalışmanın ardından teknenin üst kısmı su yüzünde belirdiğinde, dağılma riski nedeniyle faaliyete kısa bir süre verildi. Ardından tekne tamamen su yüzüne çıkarıldı.

İlk gözlemlere göre teknede Macar kaptan dâhil 4 kişinin daha cesedi bulundu. Cesetleri bulunanlar arasında Güney Korali turist kafilesinin en küçük üyesi 6 yaşındaki kız çocuğu ve annesi de var.

Ancak tekne içindeki arama faaliyetlerine devam edileceği açıklandı. Bunun gerçekleşebilmesi için teknedeki suyun tamamen boşaltılması gerekiyor.

7 saniyede battı

29 Mayıs’ta Budapeşte’de Tuna Nehri üzerinde büyük bir otel gemisiyle çarpışan küçük nehir turu gemisi 7 saniyede batmıştı. Kazanın ardından 33 kişilik kafileden ve 2 mürettebattan sadece 7 kişi canlı olarak kurtulmuştu.

Kazanın ardından 7 kişinin cansız bedenlerine ulaşılırken, kayıp olarak polis kayıtlarına geçen 21 kişinin hayatlarından ise kısa sürede umut kesilmişti.

Bunun nedeni Mayıs ayındaki yağmurlar nedeniyle yükselen Tuna Nehri’nin çok hızlı bir şekilde akması ve nehir sularının soğuk olmasıydı.

Kazadan 5 gün sonra Budapeşte’den 60 km uzaklıkta nehir yatağında 4 ceset daha bulundu.

Kazanın hemen ardından Budapeşte’ye gelen Güney Kore kurtarma ekipleri de arama kurtarma çalışmalarına dahil oldu. Radarlarla Tuna Nehri’nde 7-8 metre derinlikte yeri tespit edilen teknenin enkazına ulaşılamadı.

Macar ve Güney Kore dalgıçlarının çabaları bir sonuç vermedi, derin akıntı ve dipteki neredeyse sıfır görüş uzaklığı nedeniyle teknede arama yapılamadı.

Bunun ardından kurtarma çalışmalarında teknenin olduğu gibi su yüzüne çekilmesi planı gündeme getirildi.

Derin sularda kullanılan iki nehir vincinin Budapeşte önlerine getirilmesinin ardından da teknenin su yüzüne çekilmesi çalışmalarına hafta sonu başlandı.

Budapeşte sakinleri de Tuna tarihinin en büyük felaketlerinden biri olan kazadan derin bir şekilde etkilendi.

Kazanın meydana geldiği mahal olan Margit Köpüsü ve Tuna kıyıları, Budapeştelilerin çiçeklerle ve mumlarla saygı duruşunda bulundukları mekânlar haline geldi. Kazanın hemen ardından da bir Roman orkestrası Tuna kıyısında, kurbanların anısına bir konser verdi.

BBC – Tarık Demirkan

TÜRK-MACAR DOSTLUĞUNUN EN İYİ YAŞANDIĞI ŞEHİR TEKİRDAĞ

Süleymanpaşa Belediyesi tarafından organize edilen 55. Tekirdağ Uluslararası Kiraz Festivali kapsamında 17. Macar Günleri etkinliği düzenlenen törenle gerçekleştirildi. Etkinlikte, Türk-Macar dostluğunun pekişmesi açısından İyi Niyet Bildirgesi imzalandı ve Türk-Macar Kültür Evi, Türk Macar Dostluk Derneğine teslim edildi.

Süleymanpaşa ilçesinde bulunan Rakoczi Müzesi’nde gerçekleştirilen 17. Macar Günleri etkinliğine, Tekirdağ Valisi Aziz Yıldırım, Macaristan Ankara Büyükelçisi Viktor Matis, Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak, Süleymanpaşa Kaymakamı Arslan Yurt, Süleymanpaşa Belediye Başkanı Cüneyt Yüksel, Macaristan Fahri Konsolosu Erdoğan Erken, çok sayıda vatandaş ve Macaristan’dan gelen misafirler katıldı.

Türk ve Macar milli marşlarının okunmasıyla başlayan törende Rakoczi Müzesi önünde bulunan anıta çelenk sunuldu.

Türk Macar Kültür Evi Türk Macar Dostluk Derneğine Teslim Edildi

Törende ilk konuşmayı Tekirdağ Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Albayrak gerçekleştirdi. Tekirdağ’ın Macarlar için büyük önem arz ettiğini dile getiren Başkan Kadir Albayrak, “Tekirdağ, Türk-Macar dostluğu için büyük önem arz eden şehirlerimizden birisi. Yakın zamanda 11 ilçe belediye başkanımızla birlikte Macaristan’a giderek kardeş şehirlerimizi ziyaret edeceğiz. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi olarak, tarihi dokuları canlandırmak üzere hayata geçirdiğimiz 2 önemli projemiz var. Bunlar; Miras Atölyesi 1 ve Miras Atölyesi 2 projelerimiz. Bu projelerimiz kapsamında restorasyonunu tamamladığımız Mikes Kelemen Evi’ni Türk-Macar Kültür Evi olarak, Türk-Macar Dostluk Derneği’ne teslim edeceğiz. Bunun yanı sıra Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi, Macaristan Büyükelçiliği ve Türk Macar Dostluk Derneği arasında İyi Niyet Bildirgesi imzalayacağız. Yapacağımız hamlelerle Türk-Macar dostluğunun pekişmesi ve daha da gelişmesini sağlayacağız. Hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum” dedi.

“Tekirdağ, Türk-Macar Dostluğunun En İyi Yaşandığı Şehir”

Başkan Kadir Albayrak’ın ardından konuşan Macaristan Ankara Büyükelçisi Viktor Matis, “Türk-Macar dostluğunun en iyi şekilde yaşandığı şehirlerin başında gelen Tekirdağ’da bulunmaktan dolayı çok mutluyuz. Tekirdağ, Macaristan’da yaşayan herkesin bildiği ve misafirperverliği ile anılan bir şehir. Tekirdağlılar, 18. yüzyılda Macar Kahramanı Prens Rakoczi’ye ev sahipliği yaptı. Prens Rakoczi, uzun yıllar burada yaşadı. O anlamda Macaristan için önemli bir şehir burası. Biz de Türk-Macar dostluğunun daha da gelişmesi için üzerimize düşeni yapacağız. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’ne ve Süleymanpaşa Belediyesi’ne bu anlamlı etkinlik için teşekkür ediyorum” şeklinde konuştu.

“Türkler ve Macarlar Her Zaman Çok Güzel İlişkiler Kurmuşlardır”

Törende son konuşmayı yapan Tekirdağ Valisi Aziz Yıldırım ise, “Türkler ve Macarlar tarih boyunca birbirleriyle güzel ilişkileri olan iki ulustur. Atalarımız uzun süre bir arada yaşadılar. Türkler ve Macarlar arasında her zaman için dostluğa dayalı, çok güzel ilişkiler kurulmuştur. Bu bağlarımızı ve ilişkilerimizin daha ileri düzeye taşınması için her türlü katkıyı yapmaya hazırız. Türk-Macar dostluğunun hayatın her alanında daha da gelişeceğine olan inancım tamdır. Hepinize saygılarımı ve sevgilerimi sunuyor, 17. Macar Günü etkinliklerimizin hayırlı ve uğurlu olmasını diliyorum” ifadelerini kullandı.

Konuşmaların ardından Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi tarafından restorasyonu tamamlanan Mikes Kelemen Evi, Türk-Macar Kültür Evi olarak, Türk-Macar Dostluk Derneği’ne teslim edildi. Ayrıca Tekirdağ Büyükşehir Bekediyesi Macaristan Büyükelçiliği ve Türk Macar Dostluk Derneği arasında İyi Niyet Bildirgesi imzalandı ve protokol üyeleri Rakoczi Müzesi’ni gezdiler.

Devamı

Göçebe atları kışın ne yerdi?

Göçebelerin atlı savaş tecrübeleri tek bir kalıba sığdırılamayacak kadar zengindir. 

Geçmişi anlama çabasında hem orijinal kaynaklara hem de modern tarihçilerin yazdıklarına eleştirel yaklaşmak bir tercih meselesi değil, bu çabanın olmazsa olmaz bir parçasıdır. Eleştirel okumalar olmadan tarihçilerin hipotezleri ve tezleri sınanamaz, yanlışlanamaz, herkes yazdığıyla kalır. Tarih araştırmaları da yerinde sayar ve bilimsel faaliyet alanının dışına itilir. Oysa malumun, o “malumu” ilk ortaya koyanların basit bir şekilde anılarak veya daha kötüsü hiç anılmayarak tekrarına değil yeni sorgulamalarla genişletilmesine, yeni katkılara ihtiyacımız var.

Bu genel çerçeveyi benimseyince eleştiri de kaçınılmaz oluyor. Konusuna ve söylenenlere göre; bazen daha az, bazen daha çok… Tabii ki eleştirilerin de tarih metodolojilerinin içinde kalınarak düzgünce yapılması gerekiyor. Bunların başında da kaynağı doğru aktarmanın geldiğini düşünmüşümdür hep. Kaynağı doğru aktarmamanın uç bir örneği ise, ülkemizde epeyce seviliyor olabilir ama Anglo- Saxon’ların deyimiyle “saman adam” (straw man) yöntemidir. Birine söylemediği bir şeyi söyletir sonra keyfinizce çürütürsünüz ki aman aman, şimdi hiç girmeyelim, konumuz da o değil zaten. 

Bu mukaddimenin esbab-ı mucibesi ise şöyle; son yazımı okuyan Sayın Halil Akıncı şu yorumu yapmış:

“Lindner herhalde uzun mesafeler kat etmek durumunda olan Moğol ve Attila’nın savaşçılarının yanlarında bulundurdukları söylenen at sayısını tüm “göçebe” savaşçıları için aynı sayı olarak kabul ediyor ve bunu[n] kıyas yolu ile Orhan’ın savaşçıları için de bir axiom olduğunu öne sürüyor. Halbuki eski tarihçilerin emin olmadıkları konularda dedikleri gibi “en iyisini Allah bilir” deyip susması daha yerinde olabilirdi.”

Pek çok başkaları gibi Rudi Lindner’in de bazı görüşlerini bu sayfalarda eleştirdim. Daha da eleştireceğim. Akıncı’nın ilk cümlesine de katılıyorum.

“Sorun nedir?” derseniz, bilerek isteyerek bir kaynağı yanlış temsil etmek gibi bir faaliyetle tabii ki işim olmaz. Ama yer veya yen darlığı gibi herhangi bir sebepten dolayı kendimi eksik ifade ederek eleştirdiğim kişinin yanlış anlaşılmasına da sebebiyet vermek istemem. Lindner, Akıncı’nın hatırlattığı bu eski vakanüvis geleneğinin gereğini yerine getirmiş olan bir tarihçidir, “Tek doğruyu ben söyledim. Bundan başka bir açıklama olamaz” gibisinden bir tavrı yoktur. Osmanlı Tarihöncesi adıyla ve Sayın Ayda Arel’in çevirisiyle Türkçeye kazandırılan kitabının sonunda şöyle diyor:

“Ne ki, burada önerdiğim kurguların yapılabilecek kurguların en doğruları olduğunu, başka kurguların olamayacağını iddia etmiyorum. Vakanüvisler, doğrusunu Allah bilir derlerdi. Ben de metinlerini karşılaştırmak ve incelemekle geçirdiğim bunca yıldan sonra onların bu görüşüne içtenlikle katılıyorum. Eldeki kanıtlara ters düşmeyen varsayımlarda bulunduğuma ve başka kaynaklardan öğrenebildiklerimize halel getirmediğime inanıyorum. Umarım, başkaları da benimle aynı işe girişeceklerdir…”

Lindner’in pek azına katıldığım varsayımlarına ve yeniden inşa / yorumlama faaliyetlerine şimdi biraz daha yakından bakalım. Aslında, onun, Pelekanon Savaşı’ndan sonra Osmanlıların göçebe savaş usullerini terk ettikleri ve askerî düşüncelerini yerleşikleştirmeye başladıkları yolundaki düşüncelerini bir nüve olarak, 1981’de yayınladığı “Göçebelik, Atlar ve Hunlar” (Nomadism, Horses and Huns) adlı makalesinde görüyoruz. 

Lindner “Hunların çoğunu atlarından indirmek” istediğini söylediği bu makalesinde, geniş Avrasya steplerini bırakarak Macaristan’a giren Hunların uzun süre göçebe olarak kalamadıkları, ordularında atın kritik bir rol oynamadığı ve Hun ordusunun büyük oranda yaya askerlere dayandığı görüşlerini işliyor.  Ona göre Macaristan’ın 42.400 kilometrekarelik Alföld ovası en fazla 320.000 atı besleyebilirmiş. Ovanın hepsinin otlak olmadığı gerekçesiyle Lindner bu rakamı 150.000 at olarak tashih ediyor. Sonrası biraz daha ilginç, Marco Polo’nun Asya steplerinde adam başına 18 atlık katarlar gördüğünü aktarmasına rağmen Orta Avrupa’da bir miktar tenzilata gidiyor ve her Hun süvarisine 10 at tahsis ederek Macaristan ovasının destekleyebileceği atlı gücü ancak 15.000 olarak buluyor! Bu da Roma’nın daha geniş kaynaklarına karşı yetersiz kalıyormuş. Kısacası Lindner, bu makalesinde sadece Hunlar değil Karpatları geçen daha sonraki Avar ve Macarların da bir göçebe güç olarak kalamadıkları görüşünü savunuyor.

Lindner’in, tezlerini zayıflatan verilere ulaştığında da işin içinden sıyrılmasına yarayacak yorumlar yapmakta mahir olduğu kolayca görülüyor.  Mesela, 451 yılında Attila ile Ostrogot müttefiklerinin, Batı Romalı General Aetius ve Vizigot kralı I. Teodoric ile yaptığı Catalaunia Düzlükleri veya Locus / Campus Mauriacus savaşı vardır, hani Attila’nın Galya’daki ilerlemesinin durdurulduğu ama Roma ordusunun da savaş meydanından çekilmek zorunda kaldığı meşhur savaş. Lindner, savaş gününün akşamı Attila’nın, arabalarla tahkim edilmiş ordugâhına çekildiği ve kaçamama durumunda ateşe verilmiş bir eyer yığını üzerinde kendisini yakmayı düşündüğü yolundaki anekdotu aktarıyor.

Ona göre bu savaşa eşlik eden bütün koşullar piyade veya kısıtlı süvari desteği olan piyade savaşlarını çağrıştırmaktadır. Göçebeler, atlarının işe yarayacağı açık alanlarda çarpışmayı tercih edermiş. Yenilgi durumunda atlarıyla kapalı alanlara tıkılmak hızla kaçabilmeye iyi bir alternatif olamazmış çünkü kaçarken aniden dönüp saldırma imkânları olurmuş. Bundan başka, savaşın Temmuz sıcağında dövüşüldüğüne dikkat çeken Lindner, göçebelerin, en iyi otlakların çoktan sararmış olacağı bir zamanda atlarını savaşa götürmediklerini söylüyor. Son olarak da Attila’nın, cenaze ateşi için eyerlerden hazırlattığı yığın, onun ordusunda çok sayıda süvari olduğunun değil, olmadığının kanıtıymış. Bütün bunlar, Attila’nın ordusunun yaya temelli bir savaşa herhangi bir stratejiyi dayatamayacak kadar az atlıya sahip olduğunu gösteriyormuş.

Sondan başlayalım çünkü bu aslında Lindner’in temel iddialarından birini zayıflatacak nitelikte bir veri. Eyerin olduğu yerde at da olmalı diye düşünüyor insan. Fakat Lindner, eyerlerin boş olmasına bakarak atların dolayısıyla da süvarinin sayısının eyerlerden daha az olduğu sonucuna ulaşıyor. Güzel de Hun ordusunda neden attan daha fazla sayıda eyer olsun ki? Yaya Hun askerleri “Olur da karşımıza at çıkar, bulunsun” diyerek boş eyerleri taşımadılar ya. Eğer bu hikâye doğruysa ve eyer yığını üzerinde yakılmanın Hunlar için dinî ve sembolik bir anlamı bulunmuyorsa, Attila’nın ordusunda en azından bir aralık bu eyerleri taşıyan atlar olduğunu düşünmek daha basit değil mi? Muhtemelen ne olmuş olabilir? a- Atlar hâlâ kamptadır, dinlenmeleri için eyerleri çıkarılmıştır. b- Eyer herhâlde göçebe savaşçılar için değersiz bir nesne değildi. Hunlar, Macaristan’dan savaş yerine gelinceye kadar ölen atlarının eyer ve koşumlarını almış olabilir. c- O gün savaşta ölen veya yaralanan, Hun ordusuna hatta karşılarındaki orduya ait atlardan boşalan eyerlerdir. Uzatmıyorum, bambaşka ihtimaller de olabilir, bu yukarıdakilerin bir kombinezonu da olabilir ama nasıl olur da Hun kampındaki boş eyer mevcudiyeti ordunun aslında yayaya dayandığının bir kanıtı olabilir?

Şimdi de Lindner’in ilk gözlemine bakalım. Göçebe veya değil süvarinin savaşta rahat hareket edebilmesi için açık alanlara ihtiyaç duyduğu açıktır. Lindner’in gözden kaçırdığı nokta, Hun atlılarının arabalarla korunmuş ordugâha savaşmak için değil, bütün gün savaştıktan sonra gece korunmak amacıyla çekildikleridir.  Laager” veya Macarca “tabor” (Türkçe taburun kaynağı) denen ve gayet iyi bilinen bu uygulamanın Vahşi Batı dâhil pek çok kültürde karşılığı var. İşin güzeli, Lindner’in kendisinin bir not düşerek bunun Orta Asya kabileleri tarafından bilindiğini belirtmesi ve Moğolca “kuriyen” olarak adlandırıldığını söylemesidir. Hâl böyleyken bu, Hunları neden attan indiriyor? Bahusus, Hunlar çadırlarını bile kurulu bir vaziyette arabaların üzerinde taşırken… Lindner’in, tahkim edilmiş ordugâhın taktik bir araç olarak göçebelerin çok iyi icra ettiği sahte ricatten daha üstün olmadığını söylemesi iyi bir açıklama değil. Biri saldırı ve karşıdakini tahrik etme, diğeri korunma amaçlı bu iki yöntemi niye karşılaştırıyoruz ki?  “Göçebe” ordusu gece de mi sahte ricat taktikleri uygulayacaktı, onların da, eğer savaş bölgesinde kalıyorlardıysa korunma gibi bir kaygıları olmayacak mıydı?

Lindner’in en sorunlu bulduğum yeniden inşa faaliyeti ise göçebelerin atlarını beslemeleriyle ilgili olanı. Gerek bu makalede gerek başka yazdıklarında tutarlı olarak söylediği bir şey var: Göçebeler, atlarını ancak ve ancak doğal otlaklardan besleyebilirmiş. Sanırım burada rutin göçebe hayvan yetiştiriciliği ile göçebe orduların askerî sefere çıkma dinamiklerini birbirine karıştırıyor. Denis Sinor’a atfen göçebelerin ot durumunu gözeterek atlarını sefere çıkardıklarını söylüyor. Böylece, savaşın Temmuz sıcağında olmasını ve otların bu mevsimde sararmış olmasını Attila’nın ordusunda az sayıda süvari bulunmasının güçlü bir kanıtı olarak sunuyor.

Bu savaşın yeri tam olarak bilinmiyor, ama Kuzeydoğu Fransa’da, Châlons ve Troyes kentleri yakınlarında bir noktada olduğu tahmin ediliyor. Hunlar, Macaristan’dan sefere çıktıklarında herhalde bahar başlarıydı, birkaç ay süren sefer sırasında taze otlardan azami ölçüde faydalanmış oldukları düşünülebilir. Dolayısıyla, tabii ki ot durumunu düşünmüşlerdir. Seferin en son vardığı yer kadar ilk çıkış noktasını da dikkate alarak analiz yapmak gerekir. Kaldı ki atlar sararmış ot da yer. Ayrıca, daha az sayıda ata sahip olsalar da yerleşik güçlerin orduları da sefere çıkarken benzer kaygılar taşırdı.

Fakat biliyor musunuz, göçebe güçler, seferlerinde mevsim rutinlerinin dışına çıkabilme hususunda da yerleşiklere göre çok daha başarılıydı. Doğu Avrupa tarihi açısından çok iyi bilinen bir olgu vardır, Tatarlar, akınlara çıkmak için, karakışı beklerdi. Evet, taze otun bol olduğu bahar aylarını değil, karakışı! Sebebi de çok basit, sıcak mevsimlerde geçişe engel teşkil eden büyük nehirler donarak atlar için yol olurdu da ondan. Yine Denis Sinor 1999 tarihli bir makalesinde, çağdaş bir kaynağa dayanarak, Moğol ordusunun, Şubat 1242’de, Tuna’nın batısındaki Macar topraklarına nasıl geçtiğini aktarıyor. Tuna’nın doğu yakasını ele geçiren Moğollar, nehrin oluşturduğu büyük engel yüzünden beklemedeymiş. Macarlar da tehlikenin farkındaymış ve Moğolları engellemek için tutmaya başlayan buzları kırıyorlarmış. Fakat sonra çok şiddetli bir soğuk olmuş ve nehir tamamıyla donmuş. Moğollar yine de aceleci davranmamış. Bazı atları ve diğer hayvanları nehrin kenarına bırakmış ve üç gün boyunca onlarla hiç ilgilenmemişler. Macarlar da Moğolların çekildiğini düşünerek donmuş nehri geçmiş ve o hayvanları kendi yakalarına getirmişler. Moğollar da bunu görünce güven içinde ordularını Tuna’dan geçirmişler ve Batı yakasının istilası böylece başlamış.

Sorulacak aşikâr bir sorumuz var ama onu biraz erteleyip göçebe orduların zorlu koşullarda yaptıkları askerî harekâtlar için bir örnek daha vereyim. Bu kez 711 yılında, Köktürk dünyasındayız. Kültigin, Bilge Kağan ve Tonyukuk yazıtlarının hepsinde geçen, ama konumuz açısından en iyi Tonyukuk Yazıtı’nda anlatılan bir savaş var. Doğu Köktürklere karşı Çinliler, On Oklar ve Kırgızlar bir ittifak hâlinde imiş. Tonyukuk, müttefiklerin birleşmesine izin vermeden önce Kırgızlara saldırılmasını önerir. Yalnız, kuzeydeki Kırgızlara ulaşacak tek yol Kögmen (Tannu Ola) dağlarından geçiyormuş ve o da kapalı imiş. Sonunda bir kılavuz ve tek bir atlının geçebileceği bir geçit bularak Kögmen’i aşar ve Kırgızları yenerler.

Bilge Kağan ve Kültigin yazıtlarında “mızrak batımı karı söküp” Kögmen’in aşıldığı söyleniyor. Tonyukuk ise, Sayın Ahmet Bican Ercilasun’un okuyuşuyla veriyorum, şöyle diyor: “Sü yorıtdım. At alt tidim; Ak Termel keçe ogruklatdım. At üze bintüre karıg sökdüm. Yok(k)aru at yete, yadagın, ıgaç tutunu agturtum. Önreki er yogur(u) aça ıdıp ı bar baş aşdımız. Yubulu intimiz. On tünke yantakı tug ebirü bardımız.” Yine Ercilasun’un çevirisiyle bugünkü Türkçesi de şöyle:

“Ordu yürüttüm. At in dedim; Ak Termel (Irmağı’nı) geçerek dönemeçten aşırttım. At üzerine bindirerek karı söktüm. Atları yedeğe alarak yukarı doğru, yaya olarak ve ağaçlara tutunarak çıkarttım. Öndeki erler geçip {yol} açınca {diğerlerini de} gönderip ağaçlı dağ başını aştık. Yuvarlanarak indik. On gecede yandaki engeli dolanarak gittik.” (609)

Sorumuzu artık sorabiliriz sanırım. Lindner’in gönlü sararmış ot veya ekin yemelerine bile razı değil ama bu atlar kışın ne yiyorlardı? VIII. Yüzyıldaki Köktürkler veya XIII. Yüzyıldaki Moğollar ağır kış koşullarında nasıl oluyor da sahada atlı birlikler bulundurabiliyordu?

Hakan Erdem – Karar

KOLONYA ZARARI OLAN MIDIR? CİLT HASTALIĞI OLANLAR DİKKAT!

Geleneklerimizin olmazsa olmaz bir parçası olan kolonya, beyne başta olmak suretiyle birçok uzvumuza zarar verir.İlk kez bir Macar kesişi tarafınca keşfedilen kolonyaya uzun seneler “Macar suyu” denilmiştir.

 

 

Geleneksel bir durum olan gelen misafire kolonya dökmeyi bir kez daha düşünerek yapın. Uzmanlar bilhassa bu mevzuda cilt hastalarını uyarıda bulunuyor. Şiddetli kaşınmada ya da yaralanmada kolonya dökerek durumun azaltılacağını düşüncesinin yanlış olduğu mevzusunda uzmanlardan kati uyarı geldi. Peki kolonyanın zararları nedir? Haberin detayında kolonyaya dair merak edilenleri bulabilirsiniz.

Bayılma ya da sivri sinek ısırmalarında da sık kullandığımız kolonyaların zararları olduğu meydana getirilen araştırmalarda ortaya çıktı. Geleneklerimizin olmazsa olmaz bir parçası olan kolonya, beyne başta olmak suretiyle birçok uzvumuza zarar verir.İlk kez bir Macar kesişi tarafınca keşfedilen kolonyaya uzun seneler “Macar suyu” denilmiştir. 17. yüzyılda parfüm koleksiyoncuların dikkatini çeken bu benzeri olmayan kokunun keskinliği herkesi etkilemiştir. Maddenin öz asidinden elde edilmiş kolonya birçok çiçeğin ve meyveden yapılır. İçeriğinde etil alkol ve besinlerin esansı bulunan bu hoş koku devletimizde geleneksel olarak bayramlarda gelen misafire dökülerek ikram ediliyor. İlk geliştirildiği yıllarda tıbbi amaçla kullanılan kolonya formülüne biberiye, portakal çiçeği, bergamot ile limondan oluşan ve ferahlatıcı özelliği vardır. Bu yüzünden karışım, sindirim sistemi hastalıklarında şeker üstüne damlatılarak tüketilirmiş. Antiseptik özelliğinden dolayı ağız çalkalamada, yara temizliğinde kullanılıyor, kas ve eklem ağrıları için kullanılırmış. Tedavi amaçlı kullanılan kolonya ülkemize 2. Abdülhamid Han zamanında girmiştir. Yararı olmasıyla birlikte ziyanı olan kolonya bilhassa günümüzde merdiven altı üretildiği için içinde organik maddeden fazlaca işlenmiş zararı olan maddeler bulunmaktadır. Cildiye uzmanları egzama, cilt alerjilerine yatkın olanların kolonya kullanımı mevzusunda ciddi uyarılarda bulunmuş oldu.

Ağır tahribata yol açan kolonyanın bazı zararları da şu şekilde sıralanıyor:

Devamı

Trabzon’un istediği Adam Szalai için açıklama geldi

Transfer döneminde adı Trabzonspor ile anılan Macar forvet Adam Szalai’nin menajeri Oliver Fischer, transferle ilgili açıklamalarda bulundu. Fischer, “Adam Szalai şimdilik Macaristan Milli Takımı’na konsantre olmuş durumda. Transfer görüşmelerini önümüzdeki haftalarda değerlendireceğiz” ifadelerini kullandı.

Transfer döneminde adı Trabzonspor ile anılan Macar forvet Adam Szalai’nin menajeri Oliver Fischer, transferle ilgili DHA’ya açıklamalarda bulundu.

Çıkan haberleri doğrulayan ve Trabzonspor’dan kendilerine bir teklif olduğunu ifade eden Oliver Fischer, “Macaristan Milli takım kaptanı olarak, Adam Szalai, Macaristan’ın Avrupa Şampiyonası elemelerinde Galler ve Azerbaycan maçlarına odaklanmış durumda. Trabzonspor, Türkiye’nin başarılı ve köklü kulüplerinden birisi. Ancak şu an için Szalai’nin transferi söz konusu değil. Eleme maçlarının ardından, önümüzdeki haftalarda Adam Szalai’ya farklı liglerden gelen tüm teklifleri değerlendirip, bir karar vereceğiz” şeklinde konuştu.

Devamı

Besh o droM – Vaságy

Kép: index.hu

Çekya’da ‘komünizmin çöküşünden bu yana en büyük’ protesto gösterileri

Çekya’da Avrupa Birliği (AB) fonlarında üsülsüzlük yapmakla suçlanan Başbakan Andrej Babis’in istifasını isteyen on binlerce kişi, başkent Prag’da protesto gösterileri düzenliyor.

 

 

Protestoların 1989’daki Kadife Devrim ile komünizmin düşüşünden bu yana en geniş kapsamlı gösteriler olduğu düşünülüyor.

Gösterileri düzenleyenler, Salı günkü protestolara katılımın 120 bini bulduğunu söylüyor.

Prag protestoları hakkında bilinmesi gerekenleri derledik.

Babis’e öfkenin nedeni ne?

 

64 yaşındaki Çekya Başbakanı Andrej Babis, Avrupa Birliği (AB) yardımlarını kullanırken yolsuzluk yapmakla suçlanıyor.

Eski komünist Çek lider, ülkenin en zengin ikinci kişisi.

Yolsuzluk karşıtı ve AB karşıtı popülist parti ANO’nun (Evet) lideri Babis, sol parti Sosyal Demokratlarla azınlık hükümeti kurarak 2017’de göreve geldi.

 

Nisan ayında Çekya polisi Avrupa Birliği (AB) fonlarında yolsuzluk yaptığı gerekçesiyle Babis hakkında soruşturma başlatılmasını istedi.

Bunun üzerine Adalet Bakanı istifa etti ve yerine bugünkü protestoların hedefindeki isimlerin başında gelen Marie Benesova getirildi.

Yeni Adalet Bakanı Benesova’nın Babis hakkındaki soruşturmayı etkileyeceğini söyleyen “Demokrasi için milyon dakika” grubu Nisan ayının sonundan bu yana gösteriler düzenliyordu.

Cuma günü Avrupa Komisyonu’na ait bir raporun sızması, gösterilerin büyümesi ile sonuçlandı.

Sızan raporda Babis’in milyonlarca euroluk AB güven fonlarını usülsüz kullandığı gerekçesiyle, bu paranın geri ödenmesi gerektiği belirtildi.

Babis ise sızan raporu “kirli bir yalan” olarak niteleyerek iddiaları reddetti.

Başkent Prag’daki Wenceslas Meydanı’nda iki hafta önce düzenlenen protesto gösterilerine 50 bin kişinin katıldığı tahmin edilirken, protestoların liderleri, Salı günkü gösterilere katılımın bu sayının iki katını da aştığını söyledi.

Son 30 yılın en büyük protesto gösterileri olduğu düşünülen bu harekete katılan eylemciler, Babis’in fotoğrafının olduğu “istifa” çağrısında bulunan dövizler taşıdılar.

İngiliz Guardian gazetesi, protestocuların Avrupa Birliği (AB) ve Çekya bayrakları taşıdığını aktardı.
AB raporunda ne var?

Avrupa Komisyonu’nun 71 sayfalık raporunda Babis, 2017’de göreve gelmeden iki ay önce sahibi olduğu Agrofert Holding’e bağlı şirketler için iki AB güven fonunu usülsüz bir şekilde kullanmakla suçlandı.

Komisyon, fonların tek faydalanıcısı olan Babis’in hâlâ holding üzerinden kâr elde ettiği ve çıkar çatışması olduğu gerekçesiyle şirketin aldığı fonların geri ödenmesini kararlaştırdı.

Geri ödenmesi istenen AB fonlarının tahmini değeri 451 milyon Çek korunası (yaklaşık 19,5 milyon dolar).

www.bbc.com/turkce/haberler

16,474FansLike
639FollowersFollow