2026. Ağustos 4.
Türkinfo Blog Oldal 327

Nági – Visz az út

Hogyan mondjam el

Kép: wikipédia

Belediyeler Birliği heyeti Macaristan’da toplantı ve konferansa katıldı

Kıbrıs Türk Belediyeler Birliği (KTBB) heyeti Macaristan’da toplantı ve konferansa katıldı.

 

 

 

Kıbrıs Türk Belediyeler Birliği Heyeti, Macaristan’da Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin, İdari Komitesi tarafından gerçekleştirilen toplantı ve konferansa katıldı.

Heyet, 12-15 Haziran tarihleri arasında Macaristan’da ilk olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Budapeşte Temsilciği’ni ziyaret ederek Temsilci Selda Çimen ile bir araya geldi.

Devamı

Kapının aralığında

Bilmediğiniz bir şehirde dolaşmak öncelikle sağa sola savrulmakla ilgilidir. Kenti tanımak için şarttır bu: ara sokaklara dalmak, tepelere tırmanmak, kestirmelere heves etmek, çıkmaz sokaklarda kaybolmak. Sürecin sonuna yaklaştığınızda günlük yürüyüş rotalarınızı da belirlemiş olursunuz. Kimileri işlevseldir, kimileriyse bütünüyle keyfe keder; evden çıktığınızda o günkü halet-i ruhiyenize göre bu güzergahlardan birini tutturup, yola koyulursunuz.

Kolaj: Sibel Sümer

Bu aynı zamanda yeni ve daha başka bir dikkat demektir. İlk başta o yollardan geçerken baktığınız/gördüğünüz şeylerle, bu kez bir yürüyüş rotası olarak kullanmaya başladığınızda baktığınız/gördüğünüz şeyler başkalaşır. Zaman içinde tek tek binalara, bahçelere, ağaçlara, kahvelere, insanlara, heykellere, kapılara bakmaya başlarsınız. Tam hangi aralıktır o, genellikle bilinmez, ama şanslıysanız bunlardan birinin peşi sıra sürüklenirsiniz. Ben kapılara takıldım ve geçtiğim yerlerde ilginç bulduğum kapıların fotoğraflarını çekmeye başladım. Böylece günlük rutinim yeniden bozuldu ve şehrin dört bir tarafına savrularak ilginç kapıları bulup fotoğraflama hevesine kapıldım.

Mermer merdivenle çıkılan üç yanı heykellerle bezeli kapılar, hiçbir koruma duygusu vermeyen cam kapılar, arkadaki büyük avlulara açılan ve gerektiğinde yük arabaları da girebilsin diye tasarlanmış şişman kapılar, ırzına geçilmiş kapılar, resmi kapılar, vitraylı kapılar, kapı kapı içinde kapılar, kırık kapılar, ince uzun kapılar, alarmın gölgesindeki kapılar, bahçe kapıları, mahzen kapıları, karnıyarık kapılar, grafitili kapılar, kimsesiz kapılar…

Rutin yürüyüş rotalarıma döndüğümde kendime sordum: Neden kapılar?

Epey bir yürüdükten sora anladım ki, tam da şu nedenle demek hiç kolay değil. Kapı dediğin dallı budaklı bir mevzu. Hemen bir çırpıda birden fazla faktörden söz edilebilir: Şehrin hangi yönüne yürürsem yürüyeyim bir kapıdan geçiyor olmam kuşkusuz etkenlerden biriydi: Kuzeye gidersem Szentpeteri kapu, Doğuya yürürsem Zsolcai kapu, Güneye doğru yolu tutmuşsam Csabai kapu ve dümeni batıya kırmışsam Györi kapu.

Bir diğeri Macarca “kapu” ile günümüzdeki evrilmiş haliyle Türkçe “kapı”nın birebir aynı kökten geliyor olması olabilir. Orta Asya’dan buraya yürüyüp gelmiş bir sözcük kapu. Zaman içinde kullanıldığı yerler, kullanım şekli, biçimi, malzemesi vs. değişmiş elbette, onunla ilgili imgeler de öyle. Ama bir de binlerce yıldır varlığını sürdüren, kapu denince hemen akla gelen temel imgeler var sağırısında. Kim bilir benim bilinçaltımda da ne türden çağrışımları vardı.

Kapı bir evi, yani yuvayı, yani korunaklı bir alanı işaret ediyordu hanidir oyulmuş yuvasındaki zihin deliğimde ve belli ki benim de nice diğerleri gibi, kapının bu yanı ile öte yanı arasında bir takım sorunlarım vardı. Çocukken binbir güçlükle itip, sonra içine girmekten korktuğum Kreuzberg kapısıyla, Cağaloğlu’ndaki Duyun-i Umumi binasının gulyabani kapısını da kişisel olarak bu listeye ekleyebilirim. Kapı korkutucudur!

Bir ömür boyunca, her gün o kapıların önünden körlemesine geçen bir Miskolclu’nun bakışı değil  elbette; gördüklerinin sıradanlaşmaya başlamasından ürken bir yabancının bakışı benimkisi.

Yürürken geçtiğim kapılar, şehrin surlarla çevrili olduğu dönemin kente giriş çıkış kapılarıydı, bugün onlardan geriye isimlerinden gayrı pek bir şey kalmamış. Bu kapılar tarihsel dönemlerine göre savunma, güvenlik, kamu sağlığı, ticaret, vergilendirme ve törensel faaliyetler için kullanılmış zamanında. Kent surlarla çevriliyken ve gece sokağa çıkma yasağı başladığında, insanlar evlerindeki küçük kapıların ardına sığındıklarında, nöbetçiler de şehrin büyük kapılarını kapatırlardı. Vaktinde kente varamayanlar ya da zaten şehre ait olmadıkları düşünülenler surun dibinde, bu büyük kapıların dibinde, yaktıkları ateşin başında toplanır, dört bir yandan devşirilmiş hikayeler anlatarak beklerlerdi günün ilk ışıklarını. Ateş, kapının en eski biçimlerinden biri.

Giriş çıkışın ön duvardan yapılmaya başlanmasıyla, kapı olarak hayvan postu ve ahşap kullanılmaya başlanmış. Milattan önce 4-5 bin olmalıymış. İlk taş kapılara M.Ö. 2 binlerde Asya’da rastlanıyormuş. Demir ve bronz kapının tarihçesi M.S. 6. ve 9. yüzyıllar arasına tarihleniyor. İlk döner kapı 1881’de Almanya’da üretilmiş. Polymer kapı 1909’da Amerika’da patent almış. 1932’de fiberglas kapıları görüyoruz ve 1970’lerden itibaren çelik kapılar giriyor hayatımıza. Böyle bakınca bir ilerleme var gibi. Oysa çelik kapılar, taklit edilemez anahtarlar, sadece daha büyük bir güvenlik endişesine işaret ediyor. Üstelik geldiğimiz noktada mesela Floransa’daki katedralin kapısını yapacak ustalıktan yoksun olduğumuzu da kabullenmemiz gerekiyor.

Kapı-kilit korunma arzusuyla doğmuş olabilir, ama zaman içinde giderek bir saklama boyutu da kazanmış belli ki. Bunun için de saklanacak bir şeylerin olması gerekir. Tarihçilere bakılırsa ilk kez Roma döneminde bazı odalar, dolap ve sandıklar kilitlenir hale gelmiş.

Yoksa kapı varsa kilit de kaçınılmazdır, denebilir mi? Sanmıyorum. En azından bunun tersinin bir yaşam kalitesine işaret ettiğini savunan çok insana rastladım yaşarken “O zamanlar kapımız açıktı” derler; ya da giderek daha nadir görüldüğü şekliyle “Burada bütün kapılar açıktır”.

Kolaj: Sibel Sümer

O evlerde çalınacak bir şey var mıydı? Üzerine düşünülmesi gereken bir sorudur. Kilidin yeniden revaçta olması, 18. yüzyılda burjuvazinin ortaya çıkışıyla bağlantılıdır. Bir yandan da giderek belirginleşmiş sınıfsal bir niteliği vardır kapının. Hizmetçi kapıları vardı eski evlerde, şimdi New York’taki büyük projelerde yoksullar için  aynı binada farklı giriş kapıları yapıldığını öğreniyoruz. Masaldaki tekerleme gibi, dere tepe düz gittik, altı ay bir güz gittik, gide gide bir arpa boyu yol gitmişiz. Ama kapı daima gösterge olmuştur bir yandan da. Sadece dış kapıların ihtişamında değil üstelik, iç kapıların varlığında da: Saklanacak şeyler arasına bedenlerimiz de giriyor çünkü bu eşikte.

Kapılar, kilitler, açık ki bir koruma-korunma ihtiyacının enstrümanları.

Peki, koruyabilirler mi? Her kilit onu açacak olan için bir meydan okuyuş değil midir aynı zamanda; kaba güce ya da devletin resmi görevlilerine direnecek bir kapı hiç varoldu mu?

Demek ki daha çok psikolojik bir eşikten söz ediyoruz, kapı derken. Sanal bir güvenlik şemsiyesinden. Daha da önemlisi böyle yaparak kadim bir dilemmaya çanak tutuyoruz ister istemez: Kapı bizi dışarıdaki kötülüklerden mi uzak tutar, yoksa gönüllü hapishanemizin belli başlı nesnesi mi sayacağız onu? “Mekan korkunç bir dışardalık – içerdelikten başka bir şey değil” diye yazarken, Gaston Bachelard tam da bunun altını çizmeye çalışıyordu.

Bir kapıdan bir kapıyadır ömrümüz bir yandan da. Bütün olarak da kesitler halinde de düşünülebilir. Nice kapılardan geçtikten ve nicesi yüzümüze kapandıktan sonra gelir bir kapının önünde dururuz yine, açılacağını umarak. Umut dediğimiz, biraz da kişisel deneyimlerimizi askıya alma hali değil midir? Kapılardan geçtikçe, açılmayan kapıların çoğaldığını görürüz-biliriz aslında, yine de kapıları çalmayı sürdürürüz. Yoksa, insan yeniden uyanacak ve günü bitirecek gücü bulamaz kendinde. Kaldı ki, bir büyük yolculuğun parçası olduğunun bilinci de bu direnç noktasıdan geçer.  Yoksa insanın olduğu yerde ama şu kadar ama bu kadar zorbalık da hep bir yaşam alanı bulacaktır. Zorbalığın olduğu yerde ,kapıların kapalı olacağını söylemeye, gerek bile yoktur.

İçerisi ile dışarısı arasında bölünmüş bir dünyada, bunun nesnesi kılınmış kapının dibinde yaşıyoruz. Sokağa methiye düzenlerle, evin gölgelerinde gezinenler saf tutmuşlar. Kapının aynı zamanda bir geçit yeri, bir eşik de olduğu unutulmuş neredeyse.

Bölünme üzerine kurulu bir dilin içinde sıkışıp kalıyoruz daima.

Oysa en cazipleri daima hafifçe aralık olan kapılardır. Onların bitmek bilmez davetkarlığı.

Serhat Öztürk – Türkinfo

#buralıyım: Thinking out of the box ya da bir reframing çağrısı

“Göçmen edebiyatı” yerine “edebiyatta kültürlerarasılık/çokkültürlülük” demekle perspektif değişir, birçok farklı bakış/algı olanağı doğar

Almanya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Leipzig Kitap Fuarı Ödülü’nün 2019 kısa listesine baktığımızda, önümüze çıkan beş isimden dördü “göçmen kökenli”: Kenah Cusanit, Matthias Nawrat, Jaroslav Rudiš, Feridun Zaimoğlu. Son bir sene içinde sosyal medyada -birinciden üçüncü/dördüncü kuşağa kadar- “yabancı kökenli” Almanların bugüne kadar dışlanmasını gözler önüne serip eleştiren #MeTwo kampanyasından sonra, #buralıyım (#vonhier) etiketi altɪnda Alman olan, ancak saç/ten/göz renkleri gibi nedenler yüzünden sürekli yabancı olarak “damgalanan” birçok kiși deneyimlerini paylaştı. Böyle bir dönemde, bir de Almanya’ya düzenli göçün neredeyse 70. yılında, “göçmen edebiyatı” gibi bir kavramın ne kadar geçerliliği kaldı? Yazım, çağdaş Almanca yazındaki “kültürlerarası edebiyat” kalıbını kırarak farklı bakmaya bir çağrıdır.

Kalıba sokulma tecrübesi…

Almanca olarak yazdığım ve Türkçeye çevrilen Bahar adlı romanımı Türkiye’de kimi kitapçılarda “yerli edebiyat” raflarında görmek beni şaşırtmıştı. Ben de Türkçe edebiyata “entegre” mi olmuştum? Ya da bir nevi “göçmen yazar” mıydım? Kitapçılar, soyadıma bakarak “Bu, yerli edebiyattır” kanısına varmışlardı besbelli. Almanya’daki kitapçı/okur/eleştirmenler de Mora, Zaimoğlu, Haratischwili gibi soyadları görünce nasıl “eski alıșkanlıkla” göç/göçmen kalıbını yeğlediklerinde haksızlık ediyorlarsa, Türkiye’de de beni “yerli edebiyat”a sokanlar haksızlık etmiyorlar mıydı? Kalıplar beraberlerinde belli beklentiler getirmiyor mu? Kitabımın böylesi beklentilerle okunmasını istiyor muydum?

“Göçmenler edebiyatı” da neymiş?

“Göçmenler edebiyatı mı?” Soreya gözlerini kısıyor. “O da neymiş? Yani Alman edebiyatından farkı neymiş, anlayamadım?” Konu arayışında etrafımda göç kökenli olduklarını bildiğim birkaç kişiye fikir sorduğumda, Soreya’nın sözleri birçok cevap ve tepki için örnek oluşturup benim de kafamdaki taşları yerinden oynattı. Soreya Almanya doğumlu, liseyi Almanya’da bitirdi, üniversitede okumaya başlayana dek bir kafede çalışıyor. Teni koyu, ataları Afrikalı, evet, ama müşteriler ona çok iyi Almanca konuştuğunu söyleme ihtiyacını neden sürekli hissediyor ki? Ona nereli olduğu pek sorulmuyor, beyaz kafalarda siyahî bir insan olsa olsa “Afrikalıdır…” Neden Afrika edebiyatından sanki Afrika tek bir ülkeymiş, hem de tek dilli, tek kültürlü bir birimmiş gibi, sözgelimi Alman, Fransız, Macar, Hindistan edebiyatından söz eder gibi ya da sanki bunlar da birer kıtaymɪș gibi söz ederiz? İngilizce yazan, Nijerya kökenli, hem ABD hem de Nijerya’da yaşayan Chimamanda Ngozi Adichie ile Fransızca yazan, Fransa’da yaşayan Fatou Diome arasındaki benzerlik her ikisinin kadın, yazar ve koyu tenli olmasından başka ne olabilir ki? Her ikisi de “göçmen yazar…” mı?

Soreya’nın itirazı yine de ılımlıydı. Bir başka arkadaş daha açık tepki verdi: “Göçmen edebiyatı ve kuşak meselesi beni sinir ediyor, hem de tümüyle anlamsız buluyorum. Nedir bu garip kalıplaştırma? Şu ya da bu kişi bir gazeteci yazar mı yoksa üçüncü kuşak Türkiye kökenli bir yazar mı, Feridun Zaimoğlu birinci kuşak mı, Fakir Baykurt da hepimizin babası mıdır? Doğrusu, bunlar hiçbir şekilde ilgimi çekmiyor. Merak ettiğim, İranlı, Türk, Kürt bir kadın yazarın Alman edebiyatında yerini çetin mücadeleler vererek elde etmesi gerekirken, Batılı, örneğin İsveçli bir kadın yazar için aynı sorunun neden söz konusu olmadığı…” Ve tanıdık bir yazardan örnek veriyor: “Almanların gözünde ne zaman Alman olarak kabul edildiğini ne zaman ise edilmediğini çok iyi izah etti o; rahatsız edici şeyler söyleyip yazdığında hep yabancı olmuştur…”

Twitter’da 2018’e damgasını vuran ve ırkçılığa karşı yayılan #MeTwo tartışmasından sonra bir televizyon şovunda tanınmış bir sunucunun beş yaşındaki bir kıza ısrarla nereli olduğunu sorarak neredeyse ağlatmasını protesto etmek, kıza destek çıkmak amacıyla Şubat 2019’da yine Twitter’da #buralıyım kampanyası başlatıldı. Bu hashtag ile buralı, yani Almanya’da doğup büyümüș olan binlerce insan dışlanma tecrübelerini paylaştı. Ortam böyleyken, “göçmen edebiyatı” ile ilgili “kutunun içinden” (inside the box) herhangi bir konuyu ele alıp nasıl yazabilirim ki? Farkları dile getirmek birebir dışlama/ayrımcılık değil elbette, önemli olan hangi farklar hangi vurguyla öne sürülüyor, sürülmekte; mesele, bireylerin -kendilerini de dâhil ederek- farklarını konuşmak mı, yoksa bir dış perspektiften atıflarda bulunup ayrımcı olmakta mı?

Dilin belirleyiciliği

Sözcüklerin nasıl düşünüp davrandığımızı, neyi nasıl algıladığımızı, neyi hatırladığımızı derinden etkilediği, dil araştırmacılarɪ tarafından genel olarak kabul ediliyor. Biz de sözcüklere bir bakalım. 1950’li yıllardan itibaren Almanya’ya “misafir işçiler” olarak adlandırılan emekçiler geldi. Burada emekçi sözcüğünü bilerek kullandım: 1970’li-1980’li yılların “Gastarbeiterliteratur”u (misafir işçi edebiyatı), çıkışını ve adını Weimar Cumhuriyeti’nin komünist “Arbeiterliteratur” (işçi edebiyatı) geleneğine borçluydu. Oysa, birkaç istisna dışında bu etiketi alanlardan hiç kimse işçi/emekçi değildi. Çalışmak için çağrılan/gelen/getirtilen “misafirler”, çoğunluk toplumu tarafından yabancı olarak algılanmaları için resmen “dışarıda” tutuluyordu: Almanca öğrenmeleri öngörülmüyordu, Alman işçilerden uzak, özel yurtlarda kalıyorlardı -daha doğrusu: tutuluyorlardı-, nasılsa geldikten en fazla beş sene sonra tekrar memleketlerine geri döneceklerdi… Alman toplumu ile herhangi bir alışverişleri, iletişimleri, uyum sağlamaları düşünülmemişti. Dışarıda tutulanların dışlanmışlıkları, anıldıkları isimden anlaşılıyordu zaten: Misafir işçi! Edebiyatlarına da, aynı meşum etiket konularak “ataerkil-lütufkâr-arsız”[3] ya da paternalist-sosyal-eğitsel bir hoşgörüyle bakılıyordu.

Çalıştırılan misafirler geldikleri yerlere geri dönmeyince “göçmen” oldular, edebiyatları da gittikçe “göçmen edebiyatı” ya da “göç edebiyatı” olarak yaftalandɪ. İşçi kavramı kalktıysa da, etiket hâlâ yazarların biyografik özelliklerine vurgu yapıyor/du, kökenleri -ya da atalarının kökenleri- “dışarıda” olan bir topluluk olarak algılanıyor/du. Göç/göçmen edebiyatı kavramında “biz ve ötekiler” söylemi de, ayrımcılık da devam ediyor/du. Unutmayalım, “positive discrimination” -olumlu ayrımcılık- olgusu da vardır; birçok okur/eleştirmen/bilim insanı çevresi, göç/göçmen edebiyatına büyük bir ilgi ve merak ile yaklaşıyor/du. Göç/göçmen edebiyatı olarak değerlendirilen yapıtlar, Alman Dili ve Edebiyatı ana bilim dallarında çokça araştırma ve tez konusu oldu. Ancak bu kavram, “sosyokültürel söylem ve göç konusu”na vurgu yaparken[4] yazınsal ölçütleri nasıl dışarıda bırakıyorsa, yazarlarını da egemen/çoğunluk toplumunun edebiyatının dışında tutuyor/du.

2000’li yıllarda ise “kültürlerarası” (interkulturell) ya da “çok kültürlü” (multikulturell) edebiyat kavramları kullanılmaya başlandı. Bu iki terime, yazarın kökeni/biyografisi ne olursa olsun, en azından iki kültür alanından esin/konu/perspektif alan her türlü yazın girer. Goethe’nin Doğu Batı Divanı’ndan başlayarak Almanca edebiyat hep “yabancı” ögelerce etkilenerek süregelmiş/gelişmiştir.

Chamisso Ödülü’nün sonu

Adelbert von Chamisso Ödülü, 1985-2017 yılları arasında “yapıtları bir kültürden bir başka kültüre geçişten” etkilenmiş, anadili Almanca olmayan yazarlara veriliyordu. Teşvik amacı şöyle dursun, kültürlerarası edebiyatı irdeleyen temel kitaplardan birini yazan Michael Hofmann daha 2006 yılında madalyonun bu ters yüzüne dikkat çekip,  “özel arka planı olan yazarlar için -herkese uygulananlardan farklı kriterler geçerli olan- ayrı bir mekânın, bir tür SİT alanının kurulma riski”nden bahsetmişti. Oysaki bu yazarların “kökenlerine atıf yapılarak önyargısız eleştirilerden korundukları bir koruma alanına” ihtiyaçları yok. Yine de Chamisso Ödülü, 33 yıl boyunca bugün Almanca edebiyatın köşe taşları sayılan birçok “yabancı isimli” ve (çoğu) anadilleri Almanca olmayan yazarlara teşvik amacıyla verilmişti. 2017 yılında ise, ödülü veren Robert Bosch Vakfı’nın yöneticisi Uta-Micaela Dürig, kuruluş düşüncesinin doğru olmakla birlikte, bugün artık Alman edebiyatına “tümüyle girip yerlerine varmış olan yazarların” söz konusu olduğunu ifade ederek ödülün sonunu ilan etti.[5] Vakti zamanında Chamisso Ödülü’ne layık görülenlerin çoğu, bütün dünyada uzun süredir çağdaş Alman edebiyatının önemli temsilcilerinden sayılıyor.

“Biz topluma dâhiliz” başlıklı bir yorum yazısında da daha geçen günlerde bu görüş, gazeteciler açısından pekiştirildi: “Bizim gibi insanlar, yani göç kökenli adı verilenler, Almanya’da birçok kez birey olarak algılanmayıp bir kitlenin içine sıkıştırılıyoruz: yabancılar, göçmenler, Türkler, Kürtler, mülteciler, Müslümanlar ya da -küçümsenerek- ‘kanaklar’[6] kitlesine… Üçüncü kuşak olarak burada yaşadığımız, Almanya vatandaşlığına sahip olduğumuz hâlde kökene indirgeniyoruz. Ancak biz doğma büyüme Almanyalıyız. Biz bu topluma dâhiliz.”[7]

Dâhil olanlar

1991’de, tam 28 yıl önce, Emine Sevgi Özdamar, Ingeborg Bachmann Ödülü’ne layık görülmüştü. “Türk-Alman edebiyatının ‘sıradan’ Alman edebiyatı içinde demirlenmesi”[8] için bu “sembolik işaret”ten bu yana onlarca, belki de yüzlerce yabancı isimli yazar Almanca edebiyatın önemli edebiyat ödüllerini aldı. Örneğin, Terézia Mora 2013’te Deutscher Buchpreis (Alman Kitap Ödülü) aldığında, hakkında yazılanlarda “Macaristan kökenli” ibaresinden başka bir “yabancılık” yaftası takılmadı; Mora kuşkusuz “Alman” bir yazar, Alman(ca) edebiyatının gurur duyulan bir parçası. Almanca dışında Macarca da, Macar kültürünü de bildiği için yapıtlarında Macaristan ya da Macarlar geçerse, bunları bilmeyenlere göre avantajlıdır, bunları zenginleştirici öge olarak Alman(ca) edebiyatına katabiliyor, katıyor. Ancak bunun için göçmen olmak gerekmez. Hatta iki üç senedir, bir konuyu yazmak için “nesnel” bakışın mı, yoksa kökenleri o ülkede, o kültürde olan, sözde bu yüzden de nesnel değil, ancak öznel davranabilen “dil bilen uzman”ın mı daha uygun olduğu özellikle gazetecilik alanında yoğun biçimde tartışıldı. Kuşkusuz, her iki bakış da -hatta daha çok- lazım, zira “gerçek” ancak çok görüşlülüğün odağında anlaşılır. Bir de, her perspektifin “öznel” olduğunu unutmayalım.

Doğal uzmanlık mı?

Liseye yeni başlamış bir çocuğa, sadece soyadı Yunanca olduğu için öğretmenleri sɪkça Yunanistan’ɪn dili, tarihi, dini, iklimi ile ilgili sorular soruyorlardı. Hatta tarih öğretmeni, Antik Helenistik Çağ alanında uzman sayıyordu çocuğu. Oysaki çocuk Yunanca bilmiyordu, Yunanistan’a da hiç gitmemişti. Bugün sosyolog olan Mark Terkessidis, bu çocukluk anısını örneklediğinde, öğretmenlerinin iyi niyetli olduğunu, galiba kökeni “dışarıda” çocukların “genetik” olarak belli bir “köken bilgisine” sahip olduklarını düşündüklerini varsayɪyor.[9] Ancak, doğal olarak bilemedikleri “köken bilgisinin sorulması”nɪn çocuklara eksik olma duygusunu verdiğini de vurguluyor.[10]

Kökeni şu ya da bu şekilde “dışarıda” olan bir yazarın kendiliğinden “kendi” ülkesi/kültürü/dili için uzman olmasını varsaymak, hem önyargıdır hem ayrımcı bir tutum. Kökeni Gürcistan’da olan Alman yazar Nino Haratischwili, bu tutumu ve bununla birlikte birçok kez ortaya atılan, “göçmen kökenli” yazarların “bildikleri” konuları yazmalarının söylenmesini, “aşağılayıcı ve alttan sansür” olarak niteliyor.[11] 2012’de Bachmann Ödülü’nü alan Olga Martynova da meselelere kolektifçe bakılmasının, irdelenmesinin her zaman yanlış olduğunu savunuyor. Ona göre, edebiyatın görevi, “bireyi kolektif insanın zindanından kurtarmak”tır. Martynova’nın bu sözlerini Alem Grabovac, 2018’de Frankfurt’ta “Textland -Made in Germany” festivalinden izlenimlerini yazarken aktarıyor.[12] Yazısında, “Yayınevleri ve medyada editörlerin yüzde 97’si Alman kökenli Alman olunca, bu yüzde 97 de, kimin neyi yayımlayacağına, neyin nasıl anlatılacağına karar verdikçe, göç kökenli 17 milyon ‘bize’, toplanacağımız, özgüven edineceğimiz, network’ler kuracağımız, konuşabileceğimiz açık karşı mekânlar” olmasının gerekli olduğunu savunuyor. Ayrı mekânlara ihtiyaç duyulması, topluluk oluşturma gerekliliği düşüncesine katılanlar da var katılmayanlar da var –nasıl Chamisso Ödülü’ne son verilmesine sevinenler de üzülenler de vardıysa.

Geçenlerde Almanya’nın itibarlı haftalık gazetelerinden Die Zeit’ın genç “beyaz” yazarlarından biri de, Sınır filminin tanıtım yazısında șu cümleleri kullandɪ: “İnsan, Tahran’da doğmuș büyümüș, Danimarka’da sinema akademisi okumuş bir yönetmenin nasıl olup da İsveç’te troller hakkında bir film yaptığını elbette merak eder. En iyisi, Ali Abbasi’yi Skype üzerinden Stockholm’da arayıp bir İranlının trolleri nereden çıkarttığını kendisine soralım.”[13] Bunu yazan, kușkusuz ki 2002’de İsveç’e göç etmiş bir sanatçının konu seçimini “masum” bir “iyi niyetle” kökenine dayanarak sorgulamaya kalkışmıştır… İyi niyetle de olsa yabancı gördüğü birine konu seçimini empoze edici, tam da Nino Haratischwili’nin “sömürgecilikçi”[14] dediği sahipleyici, aşağılayıcı bir tutumu sergilediğini ise aklından bile geçirmemiştir. Duyarlılıktan uzak bu tutum, önyargılı bir yönlendirme içerip aşağıda değineceğim “framing” konusu için bir örnek olușturuyor, ayrımcı tutumların gündelik ve mesleksel hayatta ne kadar yaygın ve “normal” olduklarını da gösteriyor.

Ali Abbasi ise söz konusu söyleşide kökenine yönelik soruya şöyle bir yanıt verdi: “Kimlik politikaları çağında yaşamaktayız. Kökenimi değiştirmem mümkün değil tabii. Ancak kimlik benim için akışkan bir şeydir, tıpkı grup aidiyetleri, siyasal ya da cinsel yönelimler gibi.” Abbasi’nin kimlik anlayışını tanımlamak için “akışkanlığa” (fluidity) başvurması, bana da eskiden “göç/göçmen edebiyatı”, bugün daha çok “kültürlerarası edebiyat” etiketi konulan yazarlara ve onların yazınsal ürünlerine bakarken perspektiflerimizin “akışkan” olmasına çağrıda bulunma fırsatı veriyor.

Reframing çağrısı

Sosyal bilimlerde karmaşık bilgilerin seçilip yapılandırılması amacıyla olayların/konuların anlam/bağlam filtrelerine konulmasına “framing” denir. En bilinen örnek herhalde bardağın yarı dolu ya da yarı boş olarak anlatılmasıdır. Bardağın içindeki su miktarı değișmez, ancak ilk ifadede olumlu, ikincisinde ise olumsuz bir anlam çıkar. Framing, anlam/bağlam veren ifade biçimini seçmekle algıyı şu ya da bu şekilde yönlendirmek demek. Buna manipülasyon da denilebilir, karmaşık bilgiyi anlamaya yardım etmek de. Örneğin, habercilikte framing, olayların/konuların nasıl seçilip ön plana çıkartılması, özellikle de hangi bakış açılarına göre sunulmuş olması ile ilgilidir. Robert Entman,[15] frame’leri “bilgi işleyip benimsenmesi için bilişsel yapılar, yorum ve açıklama modelleri” olarak tanımladı; medya yazıları için dört çeşit frame’den bahsetti: sorunun tanımlanması, nedenlerin yüklenmesi, etik değerlendirme, eylem tavsiyesi.

Konumuza dönecek olursak, “sorunlu” gördüğüm mesele, “göçmen edebiyatı” terimidir. Belli çağrışımlara yol açar, özellikle yazarların -varsayılan, belki de sadece atfedilen- biyografik özelliklerini ön plana çeker, doğrudan “biz ve ötekiler” kalıbını aktifleştirir dolayısıyla da -hangi taraf kendini “biz” olarak algılarsa algılasın- ayrımcılığa yol açabilir.

“Reframing” ile ise, frame ile yönlendirilen perspektifi açmak, değiştirmek, bir de çoğaltmak mümkün. “Bir çerçeve tablonun bütünlüğünün kesitini nasıl tanımlarsa, frame de insanın gerçeğe baktığı perspektifi tanımlar. Framing, bakışımızı daraltan bir kavram anlamına da gelir. Bu saptamanın dışına çıktığımızda, yeni düşünceler, hayaller, yorum/açıklama olanakları doğabilir.”[16]

“Göçmen edebiyatı” yerine “edebiyatta kültürlerarasılık/çokkültürlülük” demekle perspektif değişir, birçok farklı bakış/algı olanağı doğar. Kökenleri herhangi bir şekilde “farklı” olan yazarları (ve yapıtlarını), bundan böyle ayrı bir görüngü olarak değil de her edebiyatın içsel, kurucu ve yapıcı, vazgeçilmez, öteden beri mevcut olan ve hep mevcut olacak bir parçası olarak algılayabiliriz. Bir de, bir tür grup/topluluk/kitle olarak değil, hangi konuları ne zaman nasıl ele alacaklarını, kendilerini, neyi ve nasıl algıladıklarını ve algılanmak istediklerini kendileri belirleyen bireyler olarak ele alabiliriz.

Tek Almanyalı, tek Türkiyeli, tek şu-bu sesin olmadığı gibi doğal olarak “tek bir göçmensel ses” de mevcut -ve mümkün- değil: “Tek bir bakış açısı yetmez. Çünkü bakış açılarımız olabildiğince ayrı ayrıdır.”[17]

#buralıyım ben de…

“Nicedir çeşitlilik sahibi, çoğulcu bir ülkeyiz.”[18] Almanya öteden beri bir göç ülkesidir, nihayet 2001 yılında da bu gerçek resmen tanındı. Toplumsal gerçeğin kanunen kabul edilmesiyle bazı temel değer ve ilkeler de değiştiği için yeni bir toplum oluşmaya başladı. Dolayısıyla, bu yeni topluma sadece sınırların ötesinden gelenler değil, bu topraklarda doğup ve fakat farklı bir toplum anlayışıyla büyümüş olanlar da girmeli, yani “göç” etmeli.[19] Bu anlamda, burada yaşayan hepimiz göçmeniz, hem de birinci kuşak göçmeniz “yeni” Almanya’da. Fatma Aydemir ile Hengameh Yaghoobifarah’ın Eure Heimat ist unser Albtraum’un önsözünde belirttikleri gibi, herkes, nasıl bir toplumda yaşamak istediği konusunda karar vermeye, ona göre harekete geçmeye, toplumsal söylemde fikir ve konsensüs oluşturmaya katılmaya davetlidir. Ben de #buralıyım, kararımı çoktan verdim ve “Siyahî veya Musevi veya Müslüman veya kadın veya queer veya non-binary veya fakir veya özürlü olsun her bireyin eşit haklara sahip olduğu bir toplumda”[20] yaşamak istediğim için konuştum.

Son söz yerine…

Hızlı trenin restorantında. Tanımadığım bir adam: “Nerelisin?”
Ben: “Bonn’luyum.” O: “Aslen nerelisin?”
Ben: “Siegen’liyim.” O: “Yok, doğumlu yani.”
Ben: “Siegen doğumluyum.”
O, sinirlenmiş halde: “Ataların nereli?”
Ben: “Onlar Afrikalı. Seninkiler de.” #buralıyım

Mehmet G. Daimagüler @DaimagM, Twitter 24-02-2019[21]

t24.com.tr

Sarkad

Yarış arabası seyircilerin arasına daldı

Macaristan uzun zamandır şehir rallilerine ev sahipliği yapıyor. O ralli yarışlarından birinde diğer araçları geçip, parkuru ilk tamamlayan olmak için gaza bastı, virajı alamayıp seyircilerin arasına daldı. Macaristan şehir ralli yarışlarına bu kaza damga vurdu. Olayda 11 kişi yaralandı, neyse ki can kaybı yaşanmadı.

Devamı

Macaristan’da “TürkAkım hazırlığı”

Rusya Enerji Bakanı Aleksandr Novak, Macaristan’ın TürkAkım boru hattı üzerinden gelecek gaz için gaz iletim sistemini yıl sonuna kadar genişleteceğini açıkladı.
haber metninin boyutu
haber metnini yazdır

Novak, St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda (SPIEF) gazetecilere yaptığı açıklamada, TürkAkım doğal gaz boru hattı projesine ilişkin açıklamalarda bulundu.

Macaristan’ın TürkAkım doğal gaz boru hattı için bazı hazırlıklar yaptığını anlatan Novak, “Yıl sonuna kadar gaz iletim sistemlerini genişletecekler. Yeni sistemleriyle 6 ila 10 milyar metreküplük doğal gaz iletebilecekler.” dedi.

Rus gazını, Türkiye ve Avrupa’ya taşıyacak TürkAkım doğal gaz boru hattı, her biri yıllık 15,75 milyar metreküp kapasiteye sahip iki hattan oluşacak. Hattın yıl sonuna kadar faaliyete geçmesi planlanıyor.

Devamı

YAPTIKLARI MÜZİĞİ YAŞAYAN MACAR ÇİNGENE TOPLULUĞU: ANDO DROM

Ando Drom Topluluğu kendi içini dışarıya gösteren ilk Çingene müzik topluluklarından oldu. Salt bu yönüyle düşündüğümüzde bile ‘onlar özeldir’ diyebiliriz.

Bu yazı dizisinde, kendilerini kültürlerinin ve geleneksel müziklerinin korunmasına ve gelişimine adamış bir Çingene topluluğundan bahsederek söze girmek istiyorum.

Her biri şu an başka başka gruplar ve projelerde yer alıyor olsalar da, biz onları en azından bu anlatıda bir arada düşünelim. İşte karşımızda bir dizi Roman sanatçı var ve size seslerini duyurmak için bekleşiyorlar gelin onları biraz daha yakından tanıyalım;

“Jeno”: Grubun lideri ve vokal, gitar, mandolin, tambura, kaşık, sözlü notalar, ud, konuşan davul ve bir sürü perküsyon gibi fazla sayıda çalgı çalabilme hünerine sahip Jeno Zsigo.

“Mitsou”: Nerede ve ne zaman duyarsanız duyun onun sesini her zaman tanıyacağınıza emin olduğum vokal, sözlü bas ve sözlü vuruş meziyetlerine sahip Monika Juhasz Michura.

“Goima”: Vokaller ve ‘sözlü basta’ sesini ayırt edeceğiniz Antal Kovacs

“Anti”:  Gitar, perküsyon ve vokal yetenekli, aileden bir başka Kovacs.

“Gusti”: Orijinal bas, perküsyon ve vokal eşlikçisi Janos lakatos.

Ve işte Ando Drom müzik topluluğu.

Bu yazı boyunca onlara, tıpkı kendileri gibi; Jeno, Mitsou, Goima, Anti, Gusti gibi kısa adları ya da lakapları ile hitap etmek daha doğru olacak.

Tabi gruba katkı sağlayan başkaca müzisyenlerimiz de var. İlk albümlerinin kayıtları alınırken albüme katkıda bulunan özel müzisyenler bunlar. Fransa’dan Monika HorvetLijos Kathy, akordion virtüözü Francois Castillo ve kemanda Bruno Girardgibi ünlü Fransız Bratsch topluluğunun üyeleri.

Şimdi hazır hızımızı almışken hemen sözünü etmek istediğim nefis gruba ve albümüne derinden yaklaşalım.

Ando Drom ve yaptıkları “Phari Mamo” adlı albümleri çok özeldir diyerek iddialı bir giriş yapalım. Grubunun kurucusu Jeno Zsigo, başlangıçta Budapeşte’nin Roman yerleşimlerinde bir sosyal hizmet uzmanıymış ve 1980’lerin başında Macaristan’da düzenli olarak turne düzenlediği bir çocuk korosu ve dans topluluğuna başkanlık etmiş. Her zaman büyük beğeni toplayan bu amatör grup 1984’te bir festivalde olağanüstü başarılı bir performans sergiledikten sonra profesyonel bir topluluğa dönüşmeye başlamışlar.

Roman dilinde ‘Yolda’ anlamına gelen Ando Drom, Aynı zamanda gençler için müzik, tiyatro ve sanat alanında çalışma yapan ve Roman Parlamentosu ile yakın işbirliği içerisinde, Macar Çingenelerinin kültürünü besleyen bir vakfın adı.

İlk albümleri Ando Drom, topluluğunun uluslararası alandaki ilk büyük çıkışı olarak gösteriliyor. Budapeşte’deki meşhur Tomtom Stüdyoları’nda yapılan bu kayıtlar, duygusal baladlar, romantik süitler ve heyecan verici şenlik şarkılarından oluşmakta.

Topluluğun Phari Mamo adlı albümlerinin meşakkatli bir hazırlık döneminden sonra, nihayet kayıt sürecine geçildiğinde ise bir müzisyen dayanışmasına rastlarsınız.

Önce Macar bir virtüöz kemancı davet edilir ve Paris merkezli Grup Bratsch üyelerinden, kemanda Bruno Girard, akordionda Francois Castiello bu kayıtlara katılmak için hızlıca Budapeşte’ye doğru yola çıkarlar.

Bu nefis albümün odak noktası ise Mitsou’nun mükemmel sesi. İşte bu gerçek bir keşif. Söylediği şarkılar gezgin Çingenelerin müzikal geleneğine sıkı sıkıya bağladır. Grubun adeta ‘vokal akrobasisi’ diyebileceğimiz bu çalışmalar bir tamamlayıcı performans olarak, gerçekten kulaklarımızın pasını siliyor.

Keman ve akordionlar, gitarlar ve mandolinler dışında, geleneksel vurmalı çalgılar arasında, süt güğümleri, konuşan davullar, çanak çömlekler ve kaşıklar bulunur.

Albümün içeriğinde ise; derin duygusal parçalar, ayrılık acısı, uzaktaki sevgilinin özlemi ve günlük Çingene yaşamının sorunlarından söz edilmekte. Albümün yeni bir kaydı olup olmadığını bilmiyorum. Zira grup bugün o ilk çekirdek halinde değil artık, bünyesinden birçok grup çıktı.

Ben ise ancak, elimde bulunan albümlerinin, yani kayıtlara alınmış bu müzikal eserlerin detaylı, bilgilendirici ve bolca resimli bir kitapçığı ile birlikte sunulduğunu size söyleyebilirim.

Ama bir şekilde sizin bu albümü ya da tek tek şarkılarını bulabileceğinizi ve içinizdeki müzik hazinesine katabileceğinizi biliyorum. Dinlemeniz için eklediğimiz birkaç linkten daha fazla bir şey elimizden gelmiyor. Onları duymak için mücadele etmelisiniz.

Kökleri Hindistan’ın Rajasthan bölgesinden gelen, Ando Drom’un egzotik sesli şarkıcısı Mitsou’nun sesi sıradan değildir. Ses kökeni hakkında “İlk kez bir Rajasthani müziği kaseti dinlediğimden beri oraya gitmeyi hayal ediyorum. Biz Çingeneler oradan bir şekilde buraya geldik ve alışılmadık bir miktarda damarlarımda Rajasthani kanı hareket ediyor’’, diyerek bu durumdan söz ediyor. Mitsou’da bir Çingene müzik ailesinden geliyor. Macaristan’ın, Romanya sınırında bir köyde yaşayan, sesi ile başkentte ödül kazanan annesinden söz ederken, bir paradoksu da belirtiyor.

“Fakat biz çok fakirdik, annem ayakkabı dahi alamıyor ve Budapeşte’ye ödülünü almak için gitmeye utanıyordu” diyerek o günlerin acımasız koşullarını bize hisstettiriyor. Ve gülümseyerek ‘ama o gitmese de onun şarkıları gitti’’ diye ekliyor.

devamı>>>

16,474FansLike
639FollowersFollow