2026. Ağustos 3.
Türkinfo Blog Oldal 309

Budapeşte hatırası

Fotoğraf ile hafıza arasında güçlü bir bağ var. Biri geliştikçe diğeri zayıflıyor. Bunun en güzel ifadesini köylü bir kadının ricasında okumuştum. Bir orman köyünde çekim yapan fotoğrafçıyı gören kadın, ondan kocasının bir fotoğrafını çekmesini istemişti ki öldüğünde onu hatırlayabilsin. Olay 1960’larda geçiyordu, fotoğrafın yaygınlaşmasının üzerinden bir asır geçtikten sonra. Bu örnekten yola çıkarak bu zaman zarfında fotoğrafın ve onun gerçekliğinin güçlendiği ölçüde, hafızanın ve onun hakikatinin zayıfladığını söylemek abartı olmaz.

Kocasının portresini istiyordu kadın, ocağın üzerine koymak ya da salondaki duvara asmak için.  Evet ama, fotoğrafın devreye girdiği 1839’den itibaren neredeyse 30-40 yıl boyunca herkesin istediği o portreydi zaten. Soyluların portrelerini yapan -ücreti karşılığında elbette- resmin yanında peydahlanan ve rol çalan bu yeni teknoloji, bir anlamda portreyi demokratikleştirmiş değil miydi?

Fotoğrafçı, modernizmin çoktan boy atmaya başladığı o eşikte çok özel bir güçle donatılmıştı. Her ne kadar sanat çevrelerinde küçümseniyor olsa da, geniş kesimlerin gözünde kimyayla ya da ruhla oynayan bir tür ahir zaman şamanı olarak kutsanıyordu. Ama hepsi bu değildi elbette.

Fotoğrafın toplumsal yaşam üzerinde etkisini hissettirmesi 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yaygınlaşmaya başladı. Bu aynı zamanda dünya tarihiyle ilgili yeni bir hafıza oluşturulmaya başlandığı dönemdi. Sanayileşmenin ve ulus-devletin itici güç olduğu bu yeni dünyanın lokomotifi Avrupa kıtasıydı ve o bir yandan modernizm ve ilerlemeyi baştacı ederken, bir yandan da eski dünyanın envanterini çıkartıyor ve bunu kendince sınıflandırıyordu. Gezginler, bürokratlar, bilim adamları, katipler, arşivciler vs. bu yeni dünyanın, yeni tarihin kurucuları olarak tezahür ettiler. 1870’lerden itibaren, fotoğrafçılar da bu oluşumda benzersiz yerlerini aldılar. Benzersizdiler, çünkü fotoğrafın gerçeğin ikamesi olarak sunulması çok daha kolaydı: “Kusursuz kanıt”.

“Budapeşte’nin fotoğrafçısı” namıyla bilinen, 1844 doğumlu György Klösz’ün (Johann Justus Georg Kloess); 1867 yılında, 23 yaşında bir delikanlı olarak Darmstadt’ın bağrından kopup, Viyana üzerinden Peşte’ye vardığı eşik buydu. Klösz kimya eğitimi almıştı, fotoğrafçılığa niyet etmesi Viyana’ya gidişiyle oldu. Bir başka Darmstadt’lı Alman Dr. Heid, ortağıyla birlikte Avusturya’nın başkentinde fotoğraf stüdyosu işletiyordu ve Peşte’de de bir şube açmak niyeti vardı. Kimya okumuş hemşehrisi bu rol için biçilmiş kaftandı. Klösz’ün Viyana’ya varmasından kısa süre sonra bu üçlü Peşte’ye giderek bir stüdyo açtılar. O zamanlar daha Budapeşte yoktu ortada, hepi topu nehrin iki yanındaki üç ayrı kasabaydı söz konusu olan: Peşte, Buda, Obuda…

Ama ortalığın boş olduğu da söylenemez, çünkü bu üç küçük şehirde toplam 40 adet fotoğraf stüdyosu bulunuyordu. Viyanalılar 41. stüdyoyu kurarak çalışmaya başladılar. İlk portrelerde Dr. Heid ve F. Roninger imzası vardı. Klösz’ün esamesi okunmuyordu henüz.

Bir süre sonra Heid ve Ronninger Viyana’ya döndüler. Belli ki Peşte’de bir istikbal görememişlerdi. Genç Klösz kaldı. çünkü rivayete göre o sırada stüdyoya gelip portresini çektiren bir kadına, Karolina Zoller’e tutulmuştu.

Sevimli hikaye. Ama gerçeğin ne kadarını kapsıyor? Belki de Klösz, aynı zamanda Peşte’nin istikbalini görüp, Karolina ile birlikte ona da aşık olmuştu. Çünkü sonraki kariyerini izlediğimizde onun aynı zamanda son derece ileri görüşlü bir tüccar olduğu açıkça görülüyor. Ya da Viyana’da üçüncü adam olmaktansa, Peste’de birinci adam olmak cazip gelmişti.

Peşte’nin merkezinde açtığı ilk stüdyosu kısa zamanda popüler oldu ve birkaç yıl içinde çektiği portrelerin seri numaraları on binin üzerine çıktı.

1873’de üç küçük kent Budapeşte adı altında birleştirildi Bu aynı zamanda yeni bir şehrin imarının ve eskisinin yıkımının başlangıcıydı. Şehrin modernist tarihinde kristalize bir an. Klösz bu anın fatihiydi.

Kariyerinin zirvesi olarak nitelenen 1896 yılına kadar şehrin tozunu attırdı. Öyle sanatsal kaygıları yoktu, anlaşıldığı kadarıyla. Doğrudan teknik gelişmeye ve para kazanmaya kilitlenmişti. Başlangıçtan itibaren menzilinde endüstriyel fotoğrafçılık vardı. Üç yıl kadar stüdyoda portreler çektikten sonra açık havaya çıktı. 1880’e gelindiğinde şehrin 260 büyük boy fotoğrafını arşivine eklemişti bile. Dünya sergilerine katılıp ödüller aldı. Kentin ileri gelenlerinin portrelerini istifledi. Tramvay yapımını, bir aristokratın koleksiyonunu, ülkedeki doğal afetleri görüntüledi.  Özgürlük ve Erzsebet köprülerinin yapımını ve bunların yapımı sırasında yıkılan Taban mahallesini kayıt altına aldı. Birçok başka fotoğrafçı da vardı orada, ama belediye arşivi onun çektiklerini istifliyor, kent tarihi mana ve önemini onun objektifinde buluyordu. Dönemin önemli ismi tarihçi ve arşivci Laszlo Toldy’nin şehirdeki gözüydü adeta.

1890’dan sonra giderek artan yazılı basın onun fotoğraflarıyla doluydu. Daha 1873’ten itibaren çektiği fotoğrafları çoğaltarak Budapeşte albümleri oluşturmuş ve bunlardan epey para kazanmıştı. Şehir kartpostalları bastı sonra. Litograf baskı ve harita basımı işlerine girdi. 1880 yılında albümin baskıda ıslak plakalar yerine kuru plakalar kullanılmaya başlandığında (kuru plakalar daha net görüntü veriyordu ve pozlama süresi az olduğu için açık havada insanlı fotoğraf çekmeyi mümkün kılıyordu) Budapeşte’nin ilk kuru plaka dağıtıcısı oldu. Şaşırmamak gerekir, çünkü kuru plakaları o sırada eski tanışı Dr. Heid’ın şirketi üretiyordu. Stüdyosu, matbaası ve sayısız çalışanı vardı ve şehrin önde gelen şahsiyetlerinden biriydi artık. 25 senede bir Amerikan rüyası gerçekleştirmişti!

Salt fotoğraf üzerinden olmamıştı bu elbette. Aynı zamanda gereken yerde gereken sıçrama hamlelerini yapma konusunda da ustaydı. I. Hatvani caddesindeki stüdyoda başlayan yolculuğu, on yılı bulmadan aynı caddede Budapeşte’nin ilk asansörüne sahip 5 katlı bir binaya evrilmişti. 1882’de ailesiyle birlikte şehrin merkeze yakın üst-orta sınıfının oturduğu Svab tepesinde bir villa inşa ettirdi. Burada bir yazlık stüdyosu da vardı. Aradan bir on yıl daha geçtiğinde kentin en elit kesiminin oturduğu Buda Kalesi tepesinde, içinde çeşme suyu ve aydınlatmanın da olduğu muazzam bir villa yaptırdı. Bundan sadece iki yıl sonra 25. evlilik yıldönümlerinde kent tarihinin en masalsı açılış törenlerinden biriyle City Park Bulvarı’nda inşa ettirdiği 800 metre karelik tabana oturan yeni stüdyo binasıyla adını kentin belleğine iyice kazıdı.

Sonrası bildik biyografi. 1903’te oğlunu şirkete ortak etti. 1906’da yönetimi ona bırakarak emekliye ayrıldı. 1913’te öldü.

György Klösz’ün 2002 yılında, Budapeşte’de 4000 bin dolayında fotoğraf arasından seçilen 188 çalışmasıyla basılan “Klösz György Fotoğrafları 1844-1913”ü yayıma hazırlayan yazar Laszlo Lugo Lugosi; 1887-1898 döneminin kentin yükselişi açısından altın yıllar olduğunu anlatır. Bu dönemde şehir nüfusu üçe katlanmış ve Avrupa’nın altıncı büyük başkenti olmuştur Budapeşte. Gerisini Lugosi’den aktaralım:  “Macaristan’da yatırım hacmi ve kredi kuruluşlarının sermaye varlıkları on yılda üç katına çıktı. Kömür, cevher ve demir üretimi ikiye katlandı. Sanayide hissedar şirket sayısı 41’den 163’e, ana sermayesi ise 1887 ile 1900 arasında 83’ten, 377 milyon krona yükseldi. Başkentte kısmen Millennium kutlamalarına bağlı bir inşaat patlaması yaşandı. 1890-1913 yılları arasında Budapeşte’nin inşaasına 1.6 milyar kron yatırıldı ve 20 yıl içinde 80 bin yeni apartman inşa edildi.”

Gerçekten de baş döndürücü rakamlar bunlar ve bugün Budapeşte’de başka her yerden çok gördüğümüz muazzam apartmanların varlığını kusursuz bir biçimde açıklıyorlar. Yazarın bütün bu detaylar arasında tek atladığı, bu altın çağın yaşanmasında Yahudi sermayesinin oynadığı roldü.

Tarihçi Eckhart’dan bir alıntıyla giderebiliriz bu kusurcuğu: “Ticaret ve fabrika sanayiinin kalkınmasını temin etmek için 1840’ta kendilerine serbest iskan hakkı verilen Yahudiler Galiçya’dan kalkarak kitle halinde memleketin doğu kısımlarına gelmişlerdi. Başlangıçta kendilerini Alman saymakta iken 1840 senelerinde şehir ahalisiyle birlikte bunların da Macarlaşmaları başladı. Batı örneğine uygun olarak programlarına Yahudilerin azad edilmesini de katmış olan liberal siyaset adamları arzu ettikleri bu halin gerçekleşmesini memnuniyetle görüyorlardı.”

Almanca konuşan ve giderek Macarlaştıkları söylenen bu Yahudilerle, Almanca konuşan ve giderek Macarlaştığı düşünülen Klösz’ün önlenemez yükselişi arasında bir bağ kurulmamış olması, -her ne kadar Lugosi daha sonra Budapeşte Yahudileri üzerine bir kitap kaleme almış olsa da- epey düşündürücü!

Macaristan’ın bir ulus devlet olarak temellerinin atılmaya başladığı yıllarla fotoğrafın keşfi neredeyse eşzamanlıdır Tabii bağımsızlık parasız olmuyor, sermayeye ihtiyaç vardı. Macarlar da belli ki Mevlana’nın şiarını benimsemişlerdi o sıralar: “Gel, gel ne olursan ol, yine gel.” Son yıllarda liberal dünyada epey taraftar bulan bu laf kuş mudur, deve mi? Orası epey su kaldırır. Sanırım meali ulus devletin arzusuna yakındı. Çünkü, nedamet getir de gel, gibi de okunabilir rahatlıkla.

Fotoğrafın keşfinden bu yana geçen 150 yılı aşkın zaman zarfında, köprülerin altından çok sular aktı. Bir fotoğraf kara deliğinde yaşıyoruz artık. Yarısı yırtılmış fotoğraflara rastlıyorum sık sık sahaflarda, bit pazarlarında. Önceleri Kundera’nın “Gülüşün ve Unutuşun Kitabı”ndaki hikayesini anımsatıyorlardı bana. Hani, Stalin giderek erki tek elde toplayıp, yanında yöresindeki herkesi öldürtünce, eski fotoğraflarda görünen yöneticileri o fotoğraflardan silerler ya bi çırpıda; çünkü resmi söyleme ters düşmektedir. Ama benim gördüğüm yırtık fotoğraflar öfkeyle, hınçla ya da düpedüz memnuniyetsizlikle ilgiliydi belli ki. Yitirilmiş bir geçmişin gerçeğiyle hesaplaşmak yerine fotoğrafıyla hesaplaşıyordu insanlar. Bu durumda fotoğrafın gerçekliğin yerine geçtiği ve bunun hayatımızı gün be gün sanallaştırdığı söylenebilir. Fotoğrafları yırtarak, ya da istenmeyen kişiyi “hoyrat bir makasla / ah eski bir fotoğraftan oyarak”, gerçekliği değiştirdiği vehmine kapılan bir sürü insandan söz ediyoruz nihayetinde. Bu akıl sağlığı açısından niteliksel bir sıçramanın belirtisi değilse nedir? Deliler değil ama delirenler çoğalıyor, besbelli.

Fotoğrafın gerçekliği yansıttığı iddasının defteri dürüldü geçen zaman zarfında, ama gördüğüm kadarıyla kimsenin umurunda değil bu. Fotoğraftan sinemaya, televizyona, bilgisayara ve hayatımızı izleyen kameralara vardık sonuçta. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında bunların hepsi aynı örüntünün parçaları. Ve şimdi hepsinin toplamı gibi olan akıllı telefonlarımız var artık. Gerçek çok sıkıcı, çok durağan.

Akıllı telefonlardan sonra oturduğum kalabalık masaları hatırlamaya çalışıyorum, bunu söylerken. Orada çekilip yayınlanan grup fotoğrafların bir kısmında benim görüntüm de var ve fotoğraftaki genel memnuniyet sırıtışının, gece boyu yaşananlarla bir ilgisi olmadığını biliyorum. Çünkü o saate kadar herkes cep telefonuyla oynuyor, internetten bir şey bakıyor, orada olmayan biriyle sohbet ediyor ya da kendi sevdiği şarkıları bulmaya çalışıyor. 80’lerde, 90’larda fotoğraf çekmekten dünyaya bakmayı unuttukları için alay konusu olan Japonlara’a döndük hepimiz.

Üstelik bütün bu fotoğraflar depolanıyor. Bazen dünyanın çevresinde katrilyonlarca ve katrilyonlarca fotoğraftan oluşan bir büyük kütle dolaştığını düşünüyorum. Görmesek de orada olduğunu bildiğimiz bir şey. Böyle anlatınca neredeyse dini bir çağrışım yapıyor. Keşke ozon deliğini onunla kapatmak mümkün olsaydı, bir çırpıda ve sonuza dek yapabilirdik bunu.

Bana öyle geliyor ki fotoğraf, unutuşa, unutuluşa ve can sıkıntısına karşı bir ilaç olarak varlığını sürdürüyor günümüzde.

Bir hastalığın ilacı.

Yazık ki, sadece plasebo etkisi var.

 

Serhat Öztürk

www.serhatozturkyazilari.com

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Öğrenciler Budapeşte’de dünyanın geleceği için yürüdü

Budapeşte’de çevre aktivisti gençlerin “iklim gösterileri” bugün ana caddelerin trafiğe kapanmasına neden oldu.

Neredeyse tüm katılanların lise ve üniversite öğrencisi olduğu gösteri, Tuna nehri üzerindeki köprülerden geçerek Peşte ve Buda yakasında da devam etti.

Binlerce öğrenci “dünyanın geleceğini kurtaralım” ve  “iklim krizini engellemek bizim ellerimizde” sloganlarıyla yürüdü.

Türkinfo

Türkiye ile Macaristan arasındaki ilişkiler mükemmel

Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Ahmet Akif Oktay:- “Türkiye ile Macaristan arasındaki ilişkiler bugün her alanda mükemmel”

BUDAPEŞTE (AA) – Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Ahmet Akif Oktay, Türkiye ile Macaristan arasındaki ilişkilerin her alanda mükemmel olduğunu söyledi.

Büyükelçi Oktay, Macaristan’daki Osmanlı eserleri arasında yer alan Gül Baba Türbesi’nde düzenlenen ”Rakoczi’den Günümüze Macar Göçü ve Uluslararası İlişkiler” adlı konferansta konuştu.

Geçen yıl Türk-Macar diplomatik ilişkilerinin kuruluşunun 95’inci yıl dönümünün kutlandığını aktaran Oktay, Türk ve Macar halklarının tarihi bağlarının kökenine inmek için, geçmiş bin yılı aşan bir perspektifle bakılması gerektiğini ifade etti.

Oktay, Macaristan Prensi II. Ferenc Rakoczi’nin 1720-1735 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğunun misafiri olduğunu hatırlattı.

Türkler ve Macarların 150 yıl birlikte yaşadığını, Macaristan’daki Osmanlı döneminin ardından ise Osmanlı topraklarının birçok Macar mülteci için güvenli bir liman haline geldiğini anlatan Oktay, “Bunların en tanınmışları kuşkusuz hatıraları anıt ve müzelerle her iki ülkede de canlı tutulan İmre Thököly, Ferenc Rakoczi ve Lajos Kossuth. Vatanları uğruna büyük fedakarlıkta bulunan ve seçkin birer komutan ve devlet adamı olarak kendilerine Macarların yanı sıra Türkler de derin bir saygı besliyor.” diye konuştu.

Oktay, Türklerin akrabaları olarak gördükleri Macarlara kapılarını sadece 18’inci ve 19’uncu yüzyıllarda değil sonrasında da hep açık tuttuğuna işaret ederek, “1944 yılında Budapeşte Nazi Almanyası tarafından işgal edildiğinde hayatı tehlikeye giren Başbakan Miklos Kallay’ın 8 ay süreyle Türk Büyükelçiliğinde himaye edilmesi, keza 1956 Macar devrimi sırasında yüzlerce Macar mültecinin Türkiye’ye kabul edilmesi gibi gelişmeler bu durumun nispeten az bilinen örnekleridir.” ifadelerini kullandı.

Türk ve Macar hükümetlerinin ikili ilişkilere büyük önem verdiğini belirten Oktay, iki ülke arasındaki ticaret hacminin istikrarlı bir şekilde büyüdüğünü vurguladı.

Oktay, Macaristan’daki Türk yatırımlarının son dönemde belirgin bir şekilde artmaya başladığını ve karşılıklı turizm rakamlarında da canlanma görüldüğünü kaydederek, “Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkiler bugün her alanda mükemmel.” değerlendirmesinde bulundu.

İkili ziyaretlerin de son dönemde ivme kazandığını, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın restorasyonu tamamlanan Gül Baba Türbesi’nin açılışı için geçen yıl Macaristan’ı ziyaret ettiğini de hatırlatan Büyükelçi Oktay, Erdoğan’ın kasım ayında, Macaristan-Türkiye Yüksek Düzeyli Stratejik İş Birliği Konseyi (YDSK) toplantısına katılmak için Budapeşte’ye geleceğini söyledi.

Programa, Gül Baba Vakfı Genel Müdürü İstvan Szalai, Macaristan Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin yanı sıra çok sayıda davetli katıldı.

– Osmanlı’ya sığındı

Macaristan Prensi II. Ferenc Rakoczi, Macaristan’ı işgal eden Avusturya’ya karşı yürüttüğü Macar ayaklanmasının lideri oldu.

Başarısız olmasının ardından Osmanlı İmparatorluğuna sığınan Rakoczi, 1720-1735 yılları arasında Tekirdağ’da yaşadı.

Macar hükümeti, Rakoczi’nin Tekirdağ’da yaşadığı 3 katlı evi 1931’de satın alarak müzeye dönüştürdü.

Barbaros Caddesi’ndeki müze evi, her yıl çok sayıda Macar ziyaret ediyor.

Kaynak: www.memleket.com.tr

19 aylık bebeğe dünyanın en pahalı ilacını almak için yapılan kampanyada 2 Milyon Euro toplandı

Macaristan’da 19 aylık hasta bir çocuğun dünyanın en pahalı ilacını alabilmesi için internet üzerinden başlatılan kampanyada sadece birkaç günde 2 milyon Euro para toplandı.

Macaristan’da 19 aylık hasta bir çocuğun dünyanın en pahalı ilacını alabilmesi için internet üzerinden başlatılan kampanyada sadece birkaç günde 2 milyon Euro para toplandı.

Zente isimli bebeğin ailesi eşine az rastlanan Spinal Müsküler Atrofisi (SMA) hastası olan bebeklerinin tedavisi için bir kez uygulaması 1.9 milyon Euro’yu tutan Zolgensma ilacından almak istedi. Hastalığa yakalanan kişilerin 2 yaşına gelmeden alması gereken bu ilaca ekonomik gücü yetmeyen aile 19 Eylül’de ‘Gofundme’ internet sitesi üzerinde bağış kampanyası başlattı. Kampanya başladıktan 6 gün sonra Zente’nin annesi gerekli parayı topladıklarını duyurdu.

Kaynak: www.haberler.com

Larissa Gacemer’den Will Smith’e çeyrek altın

Larissa Gacemer, ünlü aktör Will Smith’e çeyrek altın taktığı anları sosyal medya hesabından paylaştı, kısa sürede büyük beğeni aldı.

Sosyal medya paylaşımlarıyla adından sıkça söz ettiren Larissa ve eşi Burak Gacemer, 11 Ekim’de vizyona girecek İkizler Projesi filminin Budapeşte’de gerçekleşen etkinliğinde yer aldı. Gacemer yaptığı paylaşımla büyük beğeni topladı.
‘Maşallah Türkiye’

Larissa Gacemer, Will Smith’e çeyrek altın taktı, ünlü aktöre “Maşallah Türkiye tütütü tüü” dedirtti.

Will Smith yeni filmi Gemini Man’in tanıtımı için Macaristan’ın başkenti Budapeşte’yi seçti. Film, 11 Ekim’de vizyona girecek.

Kaynak: www.sadecehaber.com

Eyüpsultan Meydanı’nda bulunan “Şahi” topuna büyük ilgi

Eyüpsultan Meydanı’nda bulunan Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul’u fethi sırasında kullandığı Şahi topu vatandaşların ilgisini çekmeye devam ediyor.
malatyaguncel.com
malatyaguncel.com

Eyüpsultan Meydanı’nda yeşil alan içerisinde bulunan Şahi topu Eyüpsultan’ın simgesi haline geldi. Şahi topu uzun yıllardır vatandaşların da büyük ilgi odağı oluyor. Şahi toplarından günümüze ulaşanlardan 2’si Rumelihisarı’nda, 2’si Harbiye Askeri Müzesi’nde bulunuyor.

Bir devre damgasını vurmuş Şahi topunun hikayesi ise şöyle:

“Fatih Sultan Mehmet Han, İstanbul’un Fethi öncesi, o zamana kadar görülmemiş bir top yapılmasını istedi. Şahi toplarının çizimlerini ve projesini bizzat Fatih Sultan Mehmet Han’ın kendisi yaptı. Öyle ki geometrik ve logaritmal anlamda güllenin nereye düşeceği dahi yine kendisi tarafından hesaplandı. Macar asıllı top döküm ustası Urban ve Osmanlı mühendisleri Mimar Muslihiddin Ağa ile Saruca Paşa, Şahi isimli devasa topları yaptılar. Üç ayda dökülen ve 1453 Şubat ayında Edirne’den yola çıkan topların en büyüğü Topkapı önüne yerleştirilmişti. Topun namlu uzunluğu 8 metre, namlu çevresindeki bronzun kalınlığı 20 santim, fırlattığı güllelerin ağırlığı ise yaklaşık 678 kiloydu. Bu gülleler, Karadeniz’den getirilen siyah bir taş ve mermerden yapılmıştı. Top, bir gülleyi yaklaşık bir mil uzağa fırlatabiliyordu, sesi kilometrelerce uzaktan duyuluyordu. Güllenin düştüğü yerde ise iki metrelik bir çukur açılıyordu. Bu top için, 60 manda tarafından çekilen özel bir araba yapıldı. O kadar ağırdı ki, bu topu hiçbir öküz arabasının taşıyamayacağı hesaplanarak iki parça halinde kalıplara dökülmüştü. İstanbul’un kuşatılması için 50’den fazla Şahi Topu üretildi. Bu topların neredeyse tamamına yakını, bakır ve kalayın karışımıyla elde edilen tunçtan dökülmüştü. Çünkü tunç, pahalı ama dayanıklıydı. Oysa aynı dönem bakır ve kalay pahalı olduğundan Avrupa’da toplar, maliyeti daha düşük olan demirden yapılıyordu.”

Macar Urban kimdir, nasıl öldü? Şahi topu nedir?

Macar Urban, Fatih Sultan Mehmed döneminde görev yapmış olan bir mühendistir. Şahi toplarının yapımında görev yapan Macar Urban kimdir, nasıl ölmüştür, İstanbul’un fethinde görevlendirilen topçular kimlerdir, Şahi topu nedir, nasıl dökülmüştür gibi merak edilen soruların cevabı haberimizde… Macar Urban kimdir? Macar asıllı mühendistir. Çok iyi bir top döküm ustası olmasına rağmen, balistik konusunda bir bilgisi bulunmamaktaydı. Urban, bir rivayete göre İstanbul’un fethinden önce Doğu Roma’ya hizmet eden bir top dökümcüsüdür. Aldığı ücretin artırılmasını ister. İsteğine cevap verilmemesi nedeniyle Kostantiniyye’den kaçarak, Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmiştir. Diğer bir görüşe göre ise Doğu Roma zindanlarından lağımcılar tarafından kurtarılmıştır.

kamusaati.com
Devamı >>>
malatyaguncel.com ve kamusaati.com

18 yaşındaki Macar futbolcu Avrupa’nın gündeminde

Avusturya’nın Salzburg takımında oynayan Dominik Szoboszlai Avrupa futbolunun en çok dikkat çeken gençleri arasında anılıyor.

Şampiyonlar liginde Salzburg’un Genk’i 6-2 yendiği maçta da bir gol atan  Szoboszlai genç yaşına rağmen takımının değişmez oyuncularından

Güçlü fiziki yapısıyla ve gelişmiş tekniğiyle dikkatleri çeken Szoboszlai Macar milli takımında da oynuyor.

Dominik Szoboszlai takımının Rapıd Wien’le oynadığı kupa maçında 25 metreden attığı harika serbest vuruş golüyle de  dikkatleri çekti.

18 yaş grubunda dünyanın en değerli 4. futbolcusu olarak anılan Dominik Szoboszlai’nin Avrupa’nın önde gelen kulüpleri tarafından da izlenmeye alındığı biliniyor.

Türkinfo

Szecheny Paşa mezarı başında anıldı24 Eylül 2019 Salı

Kuruluşunun 305. yılını kutlayan teşkilatımız, 48 yıl İstanbul İtfaiyesi’nde görev yapmış Kont Odön Szecheny Paşa’yı vefatının 97. yıl dönümünde Feriköy’deki mezarı başında düzenlenen törenle andı.

Kuruluşunun 305. yılını kutlayan teşkilatımız, 48 yıl İstanbul İtfaiyesi’nde görev yapmış Kont Odön SZECHENY vefatının 97. yıl dönümünde Feriköy’deki mezarı başında İBB İtfaiye Daire Başkanımız Remzi ALBAYRAK, Macar Büyükelçisi Viktor Matis, Macar Kültür Ateşesi Gabor Fodor ve itfaiye çalışanlarının katılımıyla düzenlenen törenle anıldı.

Kont Odön SZECHENY Kimdir?

Budapeşte’de 19.yüzyılın en büyük yangınını başarı ile söndüren ve ünü payitahttan duyulan İtfaiye teşkilatının yöneticilerindendir. 4 yıl Budapeşte de, 48 yıl İstanbul’da olmak üzere İtfaiye teşkilatına 52 yıl hizmeti geçmiş olan İtfaiye teşkilatının seçkin yöneticilerinden Szecheny, bilgi ve tecrübeleri ile günümüze ışık tutuyor. Büyük Macar yurtseveri olarak nitelenen Kont Istvan Szecheny’nin küçük oğlu Odön Szecheny, 14 Aralık 1839’da Bratislava’da dünyaya geldi.

İlk Macar İtfaiye Meslek Kitabını da Szecheny yazdı. “Yangın söndürme sırasında edinilen genel tecrübeler” adını taşıyan bu eser 1864’te yayınlandı. Szecheny, Ulusal İtfaiye Birliği kurulması fikrini destekledi ve 1871’de kurulan birlik onu başkan seçti.

Budapeşte’deki çağın en büyük yangın olayını itfaiye ekibi ile başarılı şekilde yöneten Odön Szecheny’nin ünü payitahttan duyuldu. Szecheny, Sultan Abdülaziz’in daveti üzerine 1871 yılında İstanbul’a gelerek askeri itfaiye teşkilatını kurmaya ve eğitmeye başladı. Bu işi tamamlamak için bir yıl yeteceğini düşünerek yurduna döndükten sonra Budapeşte’ de yine itfaiye teşkilatının yönetimini devralmayı tasarlıyordu. Fakat 1877 yılında Sultan İkinci Abdülhamit tarafından kendisine Paşalık rütbesi verilince Macaristan’daki görevinden istifa etti ve İstanbul’a geldi ve ölümüne kadar (23 Mart 1922) İstanbul İtfaiye teşkilatının yöneticisi kaldı.

Kaynak ve resimler: itfaiye.ibb.gov.tr

16,474FansLike
639FollowersFollow