2026. Ağustos 3.
Türkinfo Blog Oldal 310

İsviçre’de Başlayıp Tüm Dünyaya Yayılan ve Çığ Gibi Büyüyen “Tetris Challenge

Herkesin hayatında bir kez de olsa mutlaka oynadığı Tetris oyunu, Zürih polisi tarafından bir akım haline getirildi ve dünyanın farklı yerlerine yayıldı.

İlk olarak 1985 yılının haziran ayında yayınlanan Tetris, anne babalarımızın hatta bizim oynadığımız en klasik oyun olabilir. Dünyanın her yerine yayılan bu oyun şimdi de insanların drone yardımıyla çektiği fotoğraflarla bir akım şeklinde yayılıyor. Zürih polisinin iş araçlarıyla oluşturduğu Tetris oyununa benzeyen görseller diğer milletlerden insanların da dikkatini çekti. Şu an neredeyse herkes “Tetris Challenge” başlığıyla sosyal medyada fotoğraflarını paylaşıyor. İşte bu akımın hikayesi!

Akım yalnızca İsviçre’yle sınırlı kalmadı İsviçre’den Hollanda, Macaristan ve Almanya’daki acil müdahale ekiplerine, daha sonra da Singapur, Tayvan ve Meksika’daki ekiplere yayıldı.

Macar polisi:

Devamı>>>

listelist.com

2019 Astronomi Fotoğraf yarışmasının kazanan fotoğrafları

2019’un Astronomi Fotoğraf ödüllerinin kazananı 12 Eylül’de açıklandı. Yarışmada büyük ödülü, Macar fotoğraçı László Francsics ‘in ay tutulmasının 35 aşamasının çektiği fotoğraf kazandı.

İşte yarışmanın kazanan bazı fotoğrafları:

t24.com.tr

Avrupa’da 12 ülke sandık başına gidecek

Yaklaşık 9.7 milyonluk nüfusa sahip Macaristan’da da 13 Ekim’de yerel seçim yapılacak.

Avusturya’da pazar günü yapılacak erken genel seçimle seçim sezonunu açmaya hazırlanan Avrupa’da yıl sonuna kadar 12 ülkede halk sandık başına gidecek.

Avusturya’nın yanı sıra Portekiz, Kosova, Polonya, İsviçre, İspanya ve Belarus’ta genel seçimler, Romanya ve Hırvatistan’da cumhurbaşkanlığı seçimleri, Bulgaristan ve Macaristan’da yerel seçimler, Almanya’da ise Thüringen’de eyalet meclisi için seçim yapılacak.
Birçok ülkenin sandığa gitmeye hazırlandığı Avrupa’da, bazı ülkelerde de devam eden siyasi krizler ve belirsizlikler nedeniyle seçim ihtimalleri gündemde.

SEÇİM SEZONU AVUSTURYA’DA AÇILIYOR

Avrupa’da seçim sezonu bu hafta sonu Avusturya ile açılacak. Ülkede 17 ay süren aşırı sağcı koalisyonun çökmesinin ardından halk pazar günü sandık başına gidecek.

Seçim öncesi hiçbir partinin tek başına iktidara gelme ihtimali bulunmazken, seçim sonrası ikinci bir aşırı sağcı koalisyon hükümetinin kurulabileceği tahmin ediliyor.

Yaklaşık 6.4 milyon seçmenin oy kullanacağı seçim öncesi yapılan anketlere göre, Sebastian Kurz’un liderliğini yaptığı Avusturya Halk Partisi (ÖVP) birinci parti konumundayken, Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) ikinci, aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) ise üçüncü sırada yer alıyor. Anketlerin seçim sonuçlarına da yansıması durumunda, merkez sağ ÖVP ile aşırı sağcı FPÖ’nün yeniden koalisyon kurabileceği ifade ediliyor.

KOSOVA’DA DA ERKEN SEÇİM

Avrupa’daki seçim maratonu, Avusturya’nın ardından Kosova’da sürecek.

Başbakan Ramush Haradinaj’ın, temmuz ayında özel savcılık tarafından “şüpheli” sıfatıyla ifade vermek üzere mahkemeye çağrılması nedeniyle görevinden istifa etmesinin ardından ülkede erken seçime gitme kararı alındı.

Kosova’da 6 Ekim’de yapılacak genel seçimde, 1.9 milyon kayıtlı seçmen 120 sandalyeli parlamentonun yeni üyelerini belirlemek üzere sandığa gidecek. 20 siyasi parti ve 4 ittifakın yarışacağı seçimi, yaklaşık 50 bin gözlemci takip edecek.

Parti sayılarının çok olması nedeniyle sandıktan bir kez daha koalisyon hükümeti çıkacağına kesin gözüyle bakılan seçimde, Kosova’nın Geleceği İçin İttifak (AAK) ile Sosyal Demokrat Parti (PSD) arasındaki seçim öncesi ittifak, Sosyal Demokrat Girişim (NISMA), Yeni Kosova İttifakı (AKR) ve Adalet Partisi (PD) arasındaki ittifak, Kendin Karar Al Hareketi, Kosova Demokratik Birliği (LDK) ve Kosova Demokratik Partisinin (PDK) çekişmesi bekleniyor.

Öte yandan, LDK’nin adayı Vjosa Osmani de ülkede başbakanlık koltuğu için yarışacak ilk kadın aday olacak. Osmani’nin, özellikle kadın seçmenlerden önemli destek görebileceği ifade ediliyor.

​PORTEKİZ’DE SOSYALİSTLERİN ZAFERİ BEKLENİYOR
Kosova ile aynı gün Portekiz’de de genel seçim yapılacak.

Portekiz’deki seçimin Sosyalist Partinin (PS) zaferiyle sonuçlanması bekleniyor. 230 sandalyeli parlamentodaki milletvekillerinin belirleneceği seçim öncesinde, mevcut durumda azınlık hükümetiyle iktidarda olan PS’nin yükselişi öne çıkıyor.

Mevcut durumda sağ görüşlü Sosyal Demokrat Parti’nin (PSD) ardından meclisteki ikinci büyük parti olan PS, diğer sol ve komünist partilerin dışarıdan desteğiyle kurduğu azınlık hükümetinin başarılı bir 4 yılı geride bırakmasıyla oylarını artırdı. Son anketlere göre PS, en büyük rakibi PSD’nin oldukça büyük farkla önünde gösterilirken, Başbakan Antonio Costa liderliğindeki PS’nin tek başına iktidara gelebilecek meclis çoğunluğunu dahi yakalayabileceği tahminleri yapılıyor.

Portekiz’de 5.4 milyon seçmen bulunurken, 2015’te yapılan son seçime katılım oranı yüzde 55 olmuştu.

POLONYA DA SANDIĞA GİDİYOR

Bir diğer Avrupa ülkesi Polonya’da da 13 Ekim’de genel seçim yapılacak.

Yaklaşık 38 milyon nüfuslu ülkede halk, 460 sandalyeli Polonya Meclisi ile 100 sandalyeli Polonya Senatosu’nun yeni üyelerini belirlemek üzere sandığa gidecek.

Anketlere göre, Polonya’da iktidarda olan Hukuk ve Adalet Partisi’nin (PiS) yeniden tek başına hükümeti kuracak salt çoğunluğu elde etmesi bekleniyor.

İSVİÇRE DE SANDIĞA GİDECEK

Avrupa’da bir sonraki seçim durağı ise İsviçre olacak.

İsviçre’de de 20 Ekim’de yapılacak genel seçimde vatandaşlar, 200 kişilik Federal Meclis ile 46 kişilik Kantonlar Meclisi (Senatörler Meclisi) üyelerini belirmek için oy kullanacak.

İsviçre’de seçmenlerin yüzde 90’a yakını tercihlerini, sandık başına gitmeden elektronik oylamayla ya da mektupla yapıyor. Seçimlere katılımın yüzde 50’nin altında gerçekleşmesi beklenen ülkede, halkın yüzde 10’a yakını ise kurulan sandıklarda oy veriyor.

Seçimlerde pek çok Türk kökenli aday da yarışacak. Türk kökenliler adaylık konusunda en fazla Sosyal Demokrat Partisi’ni (SP) tercih etti.

Yapılan kamuoyu araştırmaları İsviçre Yeşiller Partisi’nin yüzde 3 civarı yükselişte, aşırı sağcı İsviçre Halk Partisi’nin (SVP) ise düşüşte olduğunu gösteriyor.

Nüfusu 8.4 milyon olan İsviçre, karmaşık siyasi yapısı ve seçim sistemi nedeniyle 50 yıldan uzun bir süre koalisyon hükümetleri tarafından yönetiliyor. İsviçre Konfederasyon Başkanları, parlamento tarafından 7 kişilik kabine içinden seçiliyor ve bir yıl görev yapıyor.

İSPANYA’DA BU YIL İKİNCİ GENEL SEÇİM

İspanya da 28 Nisan’da yapılan erken genel seçimin ardından siyasi partilerin hükümeti kurma noktasında anlaşamaması nedeniyle 10 Kasım’da yeni bir erken genel seçime gidecek.

Son 4 yılda 4. kez genel seçime gidecek İspanyollar, demokrasi tarihinde ilk kez bir yıl içinde iki kez sandığa gitmiş olacak.

İspanya’da yaklaşık 26.5 milyon seçmen, 10 Kasım’da 350 milletvekilini ve 208 senatörü seçmek için sandığa gidecek.

İspanya’da yapılan son anketler, seçimi bir kez daha sol görüşlü Sosyalist İşçi Partisi’nin (PSOE) kazanacağını gösteriyor. Sosyalistlerin 123 olan milletvekili sayısını az da olsa artırması, ancak tek başına iktidara gelecek çoğunluğu (176) elde edemeyeceği tahminleri yapılıyor.

İspanya’da uzun zamandır yaşanan siyasi istikrarsızlığın temelinde, ülkede 2008-2014 yıllarında yaşanan ekonomik krizin etkisiyle popülist yeni siyasi partilerin ortaya çıkması ve bunun İspanya’daki iki büyük partili siyasi yapıyı yıkması bulunuyor. Ayrıca siyasi partiler arasındaki görüş farklılıklarını artıran Katalonya’daki bağımsızlık yanlısı girişimler de siyasi belirsizliğin diğer önemli etkeni olarak öne çıkıyor.

Öte yandan, Belarus’ta da halk 110 sandalyeli meclisin yeni üyelerini belirlemek üzere 17 Kasım’da sandığa gidecek.

ROMANYA VE HIRVATİSTAN’DA CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ

a’da da halk, cumhurbaşkanını seçmek için 10 Kasım’da sandık başına gidecek. İlk turda sonuç alınamaması durumunda ise 24 Kasım’da ikinci tur yapılacak.

Cumhurbaşkanı Klaus Iohanis’in yanı sıra Demokratik Sol Parti Genel Başkanı ve Başbakan Viorica Dancila’nın da aday olduğu seçimde 9 aday yarışacak.

Yaklaşık 18 milyon seçmenin oy kullanacağı seçim öncesi yapılan anketlere göre Ulusal Liberal Parti (PNL) adayı olan Cumhurbaşkanı Iohanis ilk sırada yer alıyor.

Seçim takvimi henüz kesinleşmese de Hırvatistan da aralık ya da ocak ayında yeni cumhurbaşkanını belirlemek için sandığa gidecek.

Beş yıllık görev süresini doldurmak üzere olan mevcut Cumhurbaşkanı Kolinda Grabar Kitarovic’in muhafazakar Hırvat Demokrat Birliği (HDZ) tarafından yeniden aday gösterilmesi beklenirken, adaylar arasında eski başbakanlardan Zoran Milanovic’in de ismi ön plana çıkıyor.

Henüz resmi adaylık başvuruları başlamasa da ülke medyasında çıkan haberlere göre Kitarovic ve Milanovic ile birlikte 10 aday seçimlere katılacak.

Resmen aday olmaları durumunda seçimin Kitarovic ile Sosyal Demokrat Parti (SDP) adayı Milanovic arasında geçmesi bekleniyor.

Hırvatistan’daki seçimlerin 21 Aralık-20 Ocak tarihlerinde yapılması gerekiyor.

ALMANYA’DA EYALET MECLİSİ İÇİN SEÇİM OLACAK

Öte yandan, Almanya’da ise 27 Ekim’de Thüringen’de eyalet meclisi için seçmenler sandığa gidecek.

Thüringen, son yıllarda popülaritesi artan ve Federal Meclis’te dahi temsil edilen aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif Partisi’nin (AfD) güçlü olduğu eyaletlerden biri olarak dikkat çekiyor.

Anketlerde, Sol Partinin ardından ikinci sırada görünen AfD’nin seçim sonrası koalisyon hükümetinde yer alıp almayacağı merak ediliyor.

Thüringen’deki seçimin genel seçime büyük bir etkisi olmasa da buradaki sonucun Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) içinde var olan krizi daha da derinleştirme imkanı bulunuyor.

BULGARİSTAN VE MACARİSTAN’DA YEREL SEÇİM

Bulgaristan’da da halk 27 Ekim’de yerel seçim için sandık başına gidecek.

6 milyondan fazla kayıtlı seçmenin bulunduğu ülkede yapılacak yerel seçimde, “ikamet koşulu” nedeniyle Türkiye’deki Bulgaristan vatandaşları oy kullanamayacak. Buna rağmen, üyelerinin çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu Hak ve Özgürlükler Hareketi’nin (HÖH) ülkenin kuzeydoğu ve güneydoğu kesimlerinde etkili sonuç alması bekleniyor.

Yaklaşık 9.7 milyonluk nüfusa sahip Macaristan’da da 13 Ekim’de yerel seçim yapılacak.

Yapılan anketlere göre, geçen yıl yapılan genel seçimi 3’te 2’lik çoğunlukla kazanan Macar Yurttaş Birliği (Fidesz) ve Hristiyan Demokratik Halk Partisi (KDNP) ittifakının bu seçimi de kazanacağı belirtiliyor.

İNGİLTERE’DE ERKEN SEÇİM İHTİMALİ

2016’da AB üyeliğinden ayrılma (Brexit) kararı alan İngiltere, aradan geçen 3 yılda bunu hayata geçiremedi. AB ile varılan Brexit anlaşmasının parlamentoda defalarca reddedilmesi ve 29 Mart’ta gerçekleşmesi gereken Brexit’in 31 Ekim’e ertelenmesi, dönemin başbakanı Theresa May’i istifaya sürükledi. May’den görevi devralan Boris Johnson da Brexit sürecinin kontrolünü eline almayı başaramadı. Brexit’i 31 Ekim’de ne pahasına olursa olsun gerçekleştirme iddiasındaki Johnson, AB’nin yeni bir anlaşmanın yolunu açmaması ve parlamentonun da anlaşmasız Brexit’i engelleyecek bir yasa çıkarmasıyla köşeye sıkıştı.

Johnson liderliğindeki azınlık hükümeti, partiden 20’den fazla milletvekilinin ihracıyla ve bazı milletvekillerinin de istifasıyla iyice zayıfladı. Johnson’ın ülkeyi AB’den fiili durum yaratarak ayırmaya çalışması durumunda, muhalefet partilerinin bir güvensizlik oylamasıyla hükümeti devirmesi gündeme gelebilir. Bu durumda İngiltere’nin muhalefet içinden bir ismin geçici başbakanlığında yıl bitmeden erken seçime gitme ihtimali bulunuyor.

Kaynak: www.finansgundem.com

Puskas Ödülü’nü Daniel Zsori kazandı

Debrecen forması giyen 18 yaşındaki Daniel Zsori, Ferencvaros’a attığı nefis röveşata golüyle Puskas Ödülünü kazandı.

FIFA tarafından 2019 yılının en iyilerinin belirlendiği gala gecesi, İtalya’nın Milano kentindeki La Scala Tiyatrosu’nda düzenlendi.
MESSİ VE IBRA’YI GERİDE BIRAKTI

Milli takımların teknik direktör ve kaptanlarının yanı sıra basın mensupları arasından seçilmiş bir grup ile halkın katılımıyla yapılan oylama sonucunda birçok kategoride en iyiler ödüllendirildi.

Yılın en iyi golüne verilen Puskas Ödülü’nün sahibi ise Daniel Zsori oldu. Genç Macar futbolcu, Debrecen formasıyla Ferencvaros’a attığı şahane röveşata golüyle ödülü almaya hak kazandı.

18 yaşındaki futbolcu, Messi, Ibrahimovic gibi dünyaca ünlü yıldızları geride bıraktı.

Kaynak: kralspor.ensonhaber.com/

AB’nin ‘Yeşil Pasaport’ sıkıntısı

 

Türkiye’de son yıllarda yeşil ve diplomatik pasaport hakkı tanınan kişilerin kapsamının çok genişletilmiş olması nedeniyle dikkatler sınırlardan giriş yapan Yeşil Pasaportlu Türk vatandaşlarına çevrildi

Bu aralar Türkiye’de hak eden ya da etmeyen çeşitli meslek gruplarına ‘Yeşil Pasaport’ verilmesiyle ilgili gelişmeler, Avrupa Birliği ülkelerinde çok yakından izleniyor. Yeşil pasaportlulara yönelik kontrollerin sıklaşması, Schengen vize başvurusu yapanlar arasında da reddedilenlerin iki kat artış göstermesi bunu gösteriyor.

AB’nin hamisi Almanya’daki gelişmeleri yakından inceleyelim. Türkiye’den resmi görevli olarak değil, şahsi amaçlı olarak seyahat eden yeşil pasaport sahiplerine yönelik kontroller sıklaştı. Bu durum her ne kadar ‘resmi’ olarak bir duyuru haline dönüşmese de, özellikle Almanya havalimanlarında bazı yeşil pasaport sahipleri uzun süre beklemek zorunda kaldı. Hatta son dönemde bazı vatandaşların ilk uçakla geri gönderildiği bilgisi yer aldı. Yeşil pasaportlu olmasına rağmen kişilerin geri gönderilmesi ciddi bir olay.

Geçtiğimiz günlerde DW’den Değer Akal’ın bir haberi gözlerden kaçmış olabilir. Halbuki bu haber, vizeler konusunda hâlâ bir sonuç elde edemeyen Türkiye’nin ‘Yeşil Pasaport’ uygulamasıyla bir anlamda ‘vizeleri by pass’ etmesi AB tarafından ciddi olarak önleme yol açtı. Aslında sorun şu: Resmi görevli olmanız vasıtasıyla ‘Yeşil Pasaport’ taşıyorsunuz ama, bu ülkelere resmi bir görevle değil sadece turistik amaçla gidiyorsunuz. İşte bu iki durumun birbirinden ayrılması gerekiyor.

Durum ciddi

Almanya’da bir Düsseldorf Başkonsolosluğu’nun yaptığı duyuru durumun ciddiyetini gösteriyor. Bu duyuruyla ilgili DW haberi, “Hususi Pasaport” olarak adlandırılan ve vizeden muaf olan yeşil pasaport sahibi vatandaşların, Almanya’ya şahsi amaçlı yapacakları seyahatlerde bazı koşulları karşılaması gerektiğine dikkat çekiyor.

Duyuru diyor ki:  “Alman sınır polisi pasaport kontrolü sırasında, sağlık sigortası, dönüş bileti ve kalınacak süre için günlük 45 Euro nakit para veya geçerli bir kredi kartı ibraz edilmesini talep etmektedir. Aksi halde vatandaşlarımız ülkeye kabul edilmeyerek ilk uçakla Türkiye’ye geri gönderilmektedir. Hususi pasaportu olan vatandaşlarımıza, bu hususlarda tedbirli olmalarını tavsiye ediyoruz.”

Yani vizeden muaf bir pasaport taşımanıza rağmen, sağlık sigortası, dönüş bileti ve kalınacak süre için 45 Euro nakit para veya geçerli bir kredi kartı ibraz edilmesinin isteniyor. Bu yeni bir durum ve bu durum Türkiye’deki ‘Yeşil Pasaport’ furyasından sonra oluştu.

Alman medyası DW bu durumu İçişleri Bakanlığı Sözcüsü’ne sormuş.  Sözcü de, bir kişinin Türkiye’de yeşil, gri ya da diplomatik pasaport gibi, resmi görevlilere ve kamu görevi ifa edenlere verilen bir pasaporta sahip olmasının, her koşulda otomatikman Schengen bölgesine ve bu kapsamdaki Almanya’ya giriş yapmasına ve ülkede ikamet edebilmesine hak sağlamadığının altını çizmiş. Alman İkamet Genelgesi’nin 19’uncu maddesini dikkate getirmiş ve “Bu tür pasaportlara sahip kişilerin ilkesel olarak Almanya’ya giriş ve kısa süreli kalışlarında vize muafiyetinden yararlandıklarını, ancak ülkeye girişlerde Schengen Anlaşması’nın 4’üncü maddesi hükümlerinin dikkate alındığını, buradaki koşulların karşılanması gerektiğini vurgulamış.

Schengen Anlaşması’nın 4’üncü maddesi…

İçişleri Bakanlığı Sözcüsü, bu hüküm uyarınca, vize muafiyetinden yararlanarak Almanya’ya seyahat edecek olan kişilerin seyahat amaçlarını, ülkede hangi şartlarda kalacaklarını belgelemek ve gün başına 45 Euro olmak üzere kalış süreleri boyunca günlük harcamaları ve dönüş biletleri için gerekli mali koşullara sahip oldukları yönünde “maddi teminat” göstermek durumunda olduklarını kaydetmiş.

Sözcü, Türkiye’den “resmi görev icabı” yapılan seyahatlerde ise kolaylık sağlandığını, maddi teminat koşulunun burada aranmadığını vurgulamış.  Yani resmi görevle seyahat ve turistik amaçlı seyahatin birbirinden ayrılması, Yeşil Pasaportun ‘amacına uygun’ olarak kullanılması durumuna dikkat çekmiş.

Almanya rahatsız

Türkiye’de son yıllarda yeşil ve diplomatik pasaport hakkı tanınan kişilerin kapsamının çok genişletilmiş olması nedeniyle dikkatler sınırlardan giriş yapan Yeşil Pasaportlu Türk vatandaşlarına çevrildi. Edinilen bilgilere göre, birçok yeşil pasaport sahiplerinin bu pasaportları amacı dışında kullandıkları,   kontroller sırasında bazı TIR şoförlerinin yeşil pasaport ile seyahat edip, çalıştıkları tespit edildi.  Alman İçişleri Bakanlığı’nın açıklaması ile Düsseldorf Başkonsolosluğu’nun duyurusunun amacı bu ‘uygunsuz’ duruma dikkat çekmek. Çünkü bazı yeşil pasaportlular Türkiye’ye geri gönderildiler.

Bu arada Schengen vizesi başvurusu reddedilen Türk vatandaşlarının da sayısı ciddi oranda arttı. 2014 yılında vize başvurularının yüzde 4,4’ü reddedilirken, bu oran 2018 yılında neredeyse iki katına çıkarak yüzde 8,5’e ulaştı.

Vize muafiyeti için demokrasi şartı

Türkiye ile AB arasındaki ‘Vize Muafiyeti’ görüşmeleri ise tıkanmış durumda. Geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan, bunun için gerekli kriterlerin tamamlanması için bir genelge yayımladı. Ancak en büyük sorun, kriterlerden biri olan yasadaki ‘Terörle mücadele tanımının’ AB standartlarına uyarlanması. Türkiye bu konuda hâlâ ‘ayak direniyor.  ‘Yargı reformu’ kapsamında yapılacak olan değişiklikle, düşünce ve ifade özgürlüğünün kapsamının genişletilmesi ve terörle ilişkilendirilen suçlamaların bu kapsamdan çıkarılması belki ‘vize muafiyeti’ konusunu da yeniden gündeme getirebilir.

Böylelikle ‘Yeşil Pasaport’ ile vizeler konusunda engeli aşma cinliği yapmaya gerek kalmaz.

Zeynel Lüle – T24

Macar yazar György Konrád: “Sansür insanların yüzünden bile okunur”

Geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden ünlü Macar yazar György Konrád ile daha önce yapılan bir röportajı yayınlıyoruz.

 

Fransız gazeteci Antoine Perraud’nun Mediapart sitesinde 14 Eylül’de yayınlanan “György Konrád: «La censure peut même se lire sur les visages »” başlıklı söyleşisini Barış Can Kaştaş’ın çevirisiyle sunuyoruz:

1933 doğumlu yazar György Konrád ve 1967 doğumlu oğlu Miklós Konrád’la Budapeşte’de sohbet ettik. Konumuz sosyalist geçmişi ve Viktor Orbán’ın çizdiği milliyetçi-popülist geleceği arasına sıkışmış ve değişmekte olan Macaristan’dı.

Macar Václav Havel olabilirdi

1933 doğumlu György Konrád, yaşça genç Çek denginin aksine ülkesinin başına getirilmedi. Başkanlıkları, Uluslarası PEN Kulübü ve Berlin Güzel Sanatlar Akademisi’yle sınırlı kaldı. Ah, keşke Orta Avrupa, Brüksel’de taçlandırılan üçkağıtçı demagoglar yerine onun mizacındakilerin peşinden gitseydi!

György Konrád, entelektüel ve haliyle marjinal ve muhalif biri. 1956’da Sovyet tanklarının altında ezilen Budapeşte isyanına katılmış. Büyük bir yazar. Burjuva kökeni ve “aristokrat tutumu” nedeniyle sözde demokratik ve halkçı Macaristan’da üniversitelerden yasaklanmış, bir süre irili ufaklı işlere girip çıktıktan sonra başkentte bir mahallede çocuk esirgeme kurumunda sosyal hizmet görevlisi olarak çalışmış.

Bu deneyimleri 1969’da olağanüstü bir roman ortaya çıkardı: Sosyal Görevli (Le Visiteur, Fransa’da Le Seuil tarafından yayınlandı). Bu kitap çıktığı gibi de rejim tarafından örtbas edildi: Komünizmin cennetine doğru yol alan bir ülkede sefaleti göstermek kabul edilemezdi ya!

György Konrád: “Sansür insanların yüzünden bile okunurdu.”

1980’li yılların başında, General Jaruzelski Polonya’da hükûmete el koyduğunda, Antipolitika (L’Antipolitique, 1987 yılında La Découverte’den [Mayıs 68 olaylarının önde gelen isimlerinden] Daniel Cohn-Bendit’ten bir önsözle yayınlanmış) adında dikkat çekici bir deneme yazdı. [Macar Marksist düşünür György] Lukács’ın Marksist özünü yadsımasa da, hem Vaşington hem de Moskova tarafından yürütülen politikaları eleştirerek vicdanların özgürleştirilmesini, böylece nihayet öngörülü ve muhalif bir sivil toplumun hareketlerinden doğacak sahici ve meşru bir siyaset alanının ortaya çıkmasını savundu.

György Konrád’ın hayatı ve eserlerini anlamanın kilit noktası, Fransa için de önemli bir tarihte gizli: 6 Haziran 1944 (Normandiya Çıkarması). O gün, köyü Berettyóújfalu’daki (ülkenin doğusunda, Debrecen yakınlarında) bütün Yahudiler toplama kamplarına gönderildi. Fransa’nın kurtuluşuyla aynı zamanda, Macaristan hızla soykırım sürecine girmişti. Müstakbel yazar o gün toplama kamplarına gönderilmekten kılpayı kurtulmuştu. 1945’te köyüne geri döndüğünde, 199 okul arkadaşından 193’ünün öldürüldüğünü öğrendi. Daha on iki yaşındayken ona “Onların yerine yaşamalısın” diyorlardı.

Fransa’da halen Fransızca bulunabilen tek kitabı olan (ki eskiden zorla susturulan muhalif yazarın şimdi pazar tarafından sessizliğe itilmesi utanılacak bir durum değil mi?!) Hayaletlerin Buluşması’nda (Le Rendez-vous des spectres, Gallimard, 1990) Konrád şöyle söylüyor: “Auschwitz benim düşüncemin merkez üssüdür. ‘Auschwitz sendromu’ diyebileceğimiz bir ahlaki hastalığın nüksetme riskine karşı hazır olmalıyız. Bu sendromun temeli, insan hayatının devlet bekasına tahkim edilmesi, bu devlet bekasının ise iktidarı elinde tutanlar tarafından istedikleri gibi tanımlanmasıdır. Ulus-devlet, blok-devlet, gerekirse soykırıma başvurma hakkını saklı tutar. Ben ise ucu soykırıma çıkan bir fikir silsilesinin geçiş noktalarını kabul eden bütün düşüncelere karşı çıkmayı ruhanî görevim olarak görüyorum.”

1989’da rejim yıkıldığında, György Konrád “demokratik muhalefetten” çıkma bir gruba, Özgür Demokratlar İttifakı’na (SzDSz) katıldı. İttifak, Budapeşte dışında önemini kaybedip, 2013’te de dağıldı. Konrád bugün, kinayeli ve üzgün bir şekilde otokrat Viktor Orbán’a teslim olmuş Macaristan’ın milliyetçilik ve popülizme kayışını izliyor. Orbán, Macar demokrasisini zayıflatmakta ve bir korkuluk olarak kullandığı Avrupa’yı baltalamakta (sadece saf ve her şeyden kuşku duyanlar bunda neo-De Gaulle’cü bir bağımsızlık arayışının izini görüyor).

György Konrád’dan, bizi 1967 doğumlu oğlu Miklós Konrád’la (Sorbonne çıkışlı tarihçi, günümüzde Budapeşte Sanat Akademisi Tarih Kurumu’nda çalışıyor) beraber evinde misafir etmesini rica ettik. Baba oğuldan Macaristan’ın dünü ve bugününü dinledik.

Orbán’ın rejimini nasıl tanımlarsınız?

György Konrád: Kullanabileceğimiz çokça tanım var. Kimileri refleks olarak geliyor (“diktatörlük”, “faşizm”…), diğerleri hakiki bir analizden. Benim tercih ettiğim ciddi tanım Bálint Magyar’ın kullandığı: İktidar ve yolsuzluğun bir olduğu, ikisinin de amacının ülkenin zenginliklerini rasyonel bir şekilde talan etmek için zümrelere göre organize olmak olduğu bir “Post-komünist mafya devleti”. Bu tür toplumlar Vladimir Putin’in Rusya’sında ve bazı eski Sovyet ülkelerinde de bulunuyor.

Miklós Konrád: [babasına dönerek] “Demokratörlük” tanımı hakkında ne düşünüyorsun?

G. K.: Bu terimi Yugoslav denemeci Predrag Metvejevic’e borçluyuz. Kendisi bu terimi neredeyse yirmi yıl önce, 20. yüzyıl totaliter rejimlerinin koşullandırmalarından kurtulamayan (özellikle Balkanlar’daki) devletler için kullanmıştı. İsabetli ve iyi düşünülmüş bir kelime.

M. K.: Muhtemelen Rusya’ya daha çok uyuyor. Orada resmiyette bir demokrasi görüntüsü olsa da, iktidar siyasi değişim imkansız kılacak bir düzen kurmayı başarmış.

G.K.: Bu tür durumlar, tasviri ve teoriyi aşan ara formlar olarak bizi biraz afallatıyorlar. Öyle ki analistler dilde paradokslara sığınmak zorunda kalıyorlar. Parlamenter faşizm diyeni bile duydum!

Mafyalaşmış Macar hükûmeti günümüzde hangi kılıkta? İdeolojik açıdan kendini nasıl sunuyor?

G.K.: İdeolojik bir kamuflaja ihtiyacı yok. Bizi yönetenler için fikirlerin hiçbir önemi yok. Okumuyorlar. İktidarda kalmak ve iyi bir futbol maçı gibi dikkatlerini dağıtacak eğlencelerden mahrum kalmamak dışında pek bir istekleri yok.

Tam da bu yüzden Orbán’ın Budapeşte’den kırk küsür kilometre ötede, Felcsút’ta büyüdüğü evin bahçesinin kenarına inşa ettirdiği stadyum bir semptom olarak çok önemli. 1750 nüfuslu köyde 3500 izleyici kapasiteli bir stadyum!

M.K.: Bu inşaatın her yönü ayrı bir şeyi ele veriyor. Dev stadyumla mütevazı köy arasındaki orantısızlık, futbol aşığı Orbán’ın kafasında neler döndüğünü anlamamızı sağlıyor: 1950’li yıllarda Puskás’ların oynadığı Macar milli takımına geri dönme hayalleri. Başka neden bir insan ufak köyünde kütlesiyle abartısız dibinde olduğu evi ezen bir stadyum olsun ister ki? Grotesk bir vaziyete ulaşıyoruz.

G.K.: Gerçekten etkileyici bir durum ve bu açıdan Macar Viktor’la Makedonyalı Nikola arasında benzerlikler görüyorum. Orbán futbolcu olamamış birisi, Makedonya’da, Üsküp’te [2006-2016 yılları arasında] iktidarda olan Nikola Gruevski ise başarısız bir boksör. Diktatörlük eğilimleri olan bu iki siyasetçi aynı zamanda sıkı dostlar ve çoğu konuda (sporculara yakışır bir şekilde) el ele vermiş durumdalar…

M.K.: Lakin günümüz Macaristan’ında bir ideoloji görüntüsü aslen var. Bu ideoloji, kaynağını halkın içine işlemiş bir korkudan beslenen milliyetçilikte buluyor: Büyük bir kuvvet kapılarımızda ve hiçbir zaman ona boyun eğdirmek isteyen hegemon kuvvetlerin avı olmaktan kurtulamamış, küçük ama yiğit bin yıllık milletimizi işgal etmekle tehdit ediyor.

Bugün bu tehdit artık Doğu’dan değil de Batı’dan geliyor. Orbán rejimi, bu tehdidi son derece basit, sade ama bir o kadar da etkili eski fikirleri birleştirerek kullanıyor. Şüphesiz rejim şu anda hız kaybetmekte, ancak geçen seneki [2014] milletvekili seçimlerinde elde ettiği zafer, rejimi 2018’e kadar bir seçim tehdidinden koruyor. İnsanlar yavaş yavaş Orbán’ın sadece kendini zenginleştirmeyi amaçlayan bir düzen kurduğunun farkına varmaya başladı [Çevirmenin notu: Orbán’ın partisi Fidesz 2018 seçimlerinde oyların yüzde 45’ini aldı].

G.K.: 2010 yılında sosyalistlerin iktidarı kaybedip Viktor Orbán’ın başa gelmesi, komünist düzenden kalma bürokratların yolsuzluğu nedeniyleydi. Bugün, kendisini aşırı sağcı Jobbik’e göre “ılımlı sağ” olarak sunan hükûmet partisi Fidesz’in de bir o kadar yolsuzluğa karıştığını keşfediyoruz. Öte yandan Jobbik, hiç yolsuzluk işlerine karışmadığı ölçüde kendisini rüşvet yemez bir parti olarak tanıtabiliyor, bu da epey yükselişe geçmelerine neden oldu.

M.K.: Dahası, Orbán’ın Fidesz’i her ne kadar aşırı sağ tarafından tehdit edilse de, milliyetçi bir retorikle eskisi gibi sosyalist partiye saldırmaya devam ediyor: “Bunlar kötü Macarlar.” Tabii bu argümanı (benim diyen her aşırı sağ parti gibi) bu konuda herkese üstünlük taslayan Jobbik’e karşı kullanamıyorlar…

Dört yıl önce [muhafazakar görüşlü günlük gazete] Magyar Nemzet’te (ki o dönem mütemadiyen Viktor Orbán’ı savunuyorlardı) yayımlanan bir makaleyi hatırlıyorum. Makale sosyalist parti (MSzP) ile Jobbik’i karşılaştırıp sonuç olarak “İki parti de haksız, ama en azından Jobbik’liler iyi Macarlar” yazıyordu.

G.K.: Orbán’ın Fidesz’inin sağındaki parti yerine soluna saldırmasının nedeni sadece bunu engelleyen bir zihniyetin mahkumu olması değil. Bunun yanında iktidarda kalabilmek için bir gün Jobbik’le koalisyona girme ihtimali, Jobbik’e saldırmalarını imkansız kılıyor. Bugün Avrupa (1944’ün sonuna kadar Hitler’in Macaristan’daki müttefiki olan) Oklu Haç Partisi’ni hatırlatan böyle bir partiyle ittifaka müsaade etmeyecektir. Ama merkezi giderek zayıflayan Avrupa, 2018’de en tehlikeli aşırı sağ partilerden biriyle yapılacak koalisyonu engelleyecek tutarlılığa, kuvvete ve meşruiyete sahip olacak mıdır?

M.K.: Zaten eğer Budapeşte Brüksel’den günde 3 milyar forint, neredeyse 10 milyon euro, almasaydı Viktor Orbán ülkeyi çoktan Avrupa Birliği’nden çıkartmıştı!

G.K.: Buradaki yatırımların yüzde 95’i AB’den…

Başta Budapeşte’nin muhteşem konser salonları olmak üzere bütün yüksek kültür binaları da Avrupa’dan gelen fonlarla yenilendi…

M.K.: İktidar bundan sizin kadar heves duymuyor. Bu tür değişiklikler, üstünden sembolik bir çıkar elde etseler bile, pek ilgilerini çekmiyor. Öte yandan araştırmacı gazeteciler, Orbán ve yakınlarının nasıl zenginleştiklerini gözler önüne serdi. Macaristan iktidarının en üst katmanındaki bu zenginliğin yüzde 90’ı, AB’den gelen fonlar sayesinde. Bu fonları kullanarak sadece hükûmete bağlı olan gruplara verilen ihalelerin açılmasını sağlıyorlar. Orbán ve yakınları, SSCB zamanındaki Moskova’ya benzetip durdukları AB sayesinde paraları cebe indiriyorlar!

G.K.: Kaderin cilvesi de odur ki, Orbán Brüksel’e karşı daha sert konuştukça, Avrupa daha dikkatli, neredeyse iyi niyetli bir tavır sergiliyor…

Öte yandan Macaristan’da araştırmacı gazeteciliğin mümkün olduğunu fark etmeden edemedim.

M.K.: Daha doğrusu bu tür gazeteciliğin, azınlıkta olan ancak aktif bir şekilde çalışan bir sivil toplum sayesinde henüz mümkün olduğunu fark etmelisiniz. Bu sivil toplum, devlet bekası ile kendini özdeşleştirmediği müddetçe demokrasinin teminatı olmayı sürdürecek.

Gazeteciler kısıtlanan özgürlükler ya da demokrasiye yapılan saldırılar hakkında yazılar yazdıkları sürece halk bir tepki vermiyordu. Ancak pratik haberler yapmaya başlayıp Orbán ailesinin dudak uçuklatan fiyatlara yaptırdığı evleri ortaya çıkardıklarında, eleştirel düşünce ve demokratik beceri eksikliği nedeniyle kandırıldıklarını hisseden seçmende bir memnuniyetsizlik dalgası peydahlandı.

Dolayısıyla özgür basın halen varlığını sürdürüyor, ancak teoride bu varlık hükûmetin çıkardığı özgürlükleri ihlal eden yasa nedeniyle tehdit altında. Bütün yayın kuruluşları artık en ufak bahaneyle aranabiliyor, bilgisayarlarına el konulabiliyor. Yine de hükûmet bu yasayı, benzer yasalarda (özellikle uyuşturucu kullanımına karşı olanlar) olduğu gibi henüz kullanmadı. Bu yasalar oylamadan geçtiler, ancak Orbán’ın endişe uyandırıcı Macaristan’ında şu anda sadece beklemedeler…

Korku bir devlet memuru olarak sizde de yükseliyor mu, Miklós Konrád?

M.K.: Söylemesi zor: Net bir durum ortaya çıkmış değil. İnsanlar, belki de haklı nedenlerle, işlerini kaybetmekten korkuyor. Rejimi eleştiren bir makale ya da röportaj işlerine mal olabilir – bu da Macaristan’da iş piyasasının halini düşünürsek aileleri için bir felaket olur. Bu nedenle insanlar susuyor.

Öte yandan, benim gibi memur olan ve hükûmeti açıkça eleştiren, ancak başına bir şey gelmeyen insanlar da tanıyorum. Bu da demektir ki eleştirmek mümkün, bu nedenle bu korku bende yerleşmedi. Buna karşılık, babamın oğlu olduğum için işimi kaybetme korkusunu hakikaten hissediyorum.

Epey büyük bir sorumluluk!

M.K.: Onun suçu değil tabii!

G.K.: Ne büyük armağan!…

Hayaletlerin Buluşması’nda şöyle yazmıştınız: “Hiçbir zaman yazdıklarımın toplatılıp yok edilmesi korkusunu atlatamadım. Vahşi hayvanlara bile ateş korkusunu aşılamak için bir-iki darbe yeterlidir.” Halen bu korkuyu hissediyor musunuz?

G.K.: Hayır, bu korku artık bende kayboldu.

Sizde bu korku kaybolmuşken oğlunuz babasının oğlu olmaktan korkuyor…

M.K.: Babamın oğlu olmaktan değil, bu nesepten ötürü can sıkıcı bir şekilde işimden edilmekten korkuyorum! Daha açık olmam gerekirse: Kendim de bir aile babası olarak tasalanıyorum. Bunun başıma geleceğini pek sanmıyorum, ancak birçokları gibi 2010’dan beri mümkün olmadığını düşündüğümüz birçok şeyin gerçekleştiğini gördüm. Bu nedenle paranoyaya kendimi kaptırmamakla geleceğine inanmadığımız gittikçe artan sarsıntıların farkında olmak arasında gidip geliyorum.

G.K.: Benim o alıntıda bahsettiğim yazılarımın çalınacağı korkusu, [1956-1988 yılları arasında Macar Sosyalist İşçi Partisi Genel Sekreterliği yapmış János] Kádár döneminin sonunda yoğun bir histen kaynaklı değildi. Bu korku, psikolojik bir korkudan ziyade teknik bir korkuydu: Elimdeki elyazmalarına el konulmaması için belli önlemler almam, ne yazık ki bir miktar ketumluk öğrenmem gerekti.

Bugün şüphesiz Orbán rejiminin gözde yazarları arasında değilim; ancak bir endişem yok. Varolan sistemin bir yazarın hayatını paramparça edecek bu çizgiyi aşmayacağına eminim. Tek derdim “vatan haini” gibi kibar sözlerle müsemma olmam. O kadarıyla da idare edeceğiz artık…

Komünist dönemin temel sorunlarının çoğuyla baş etmem gerekti. İlk olarak resmi olarak yazamamak – ki bu bir yazar için yazdıklarını kitapçılarda görememenin acısı demek. Sonra yurtdışına özgürce çıkamamak. Bunun için devletten icazet almak gerekiyordu. Bu nedenle Macaristan’da yazdığım samizdatlar sonra gizlice Batı’ya geçirilirdi. Buna rağmen asla bir kaçakçı hayatı sürmedim, çünkü aklımda hep Macaristan’da kalmak vardı. Burada yaşamak istiyordum. En sonunda yurtdışına çıkış izni verildiğinde, bu sefer dönüş izni gelmedi. Kádár rejiminden bana mesajlar ulaşıyordu, beni ülke sınırlarının dışına çıkarıp benden kurtulmaktan memnun olduklarına dair.

M.K.: Bugün ise yazdıkların basıldığı gibi, istediğin zaman ülkeye giriş-çıkış yapabiliyorsun.

G.K.: Evet, elbette.

Macaristan hakkında çullanan eleştiriler karşısında sadakat çatışması hissediyor musunuz?

M.K.: Fransız arkadaşlarım ülkeye gelip “Burada başınıza gelenler korkunç!” dediklerinde bir yanım onlara katılıyor – şüphesiz onların bilmediği ve bilseler öfkelerini artıracak bin şey daha anlatabilirim. Buna rağmen içgüdüsel bir hoşnutsuzluk da hissediyorum: Sanki işin sonunda biri bana benim korkunç olduğumu söylüyormuş gibi. En nihayetinde ben, karım ve çocuklarım burada yaşıyoruz. Günlük hayatım burada. Haliyle bu ikircikli durum bir nebze anlaşılır. Kendime sık sık gazeteleri okumayı bırakacak cesaretim olsa muhtemelen Macaristan’ı harika bir ülke olarak görürdüm diyorum…

G.K.: Kendi açımdan konuşacak olursam size itiraf etmeliyim ki Bay Orbán’ı çok ender salonumda bu kanepeye oturmuş halde buluyorum. Buraya sadece dostlar gelir. Bay Orbán’ı görmek için, biraz uğraşıp televizyonu açmam gerekiyor. Orada sık sık konuştuğu doğru. Ama kimse de beni onu izlemeye zorlamıyor. Oğluma göre bazı konularda daha rahat olma hakkım var: Yaşım sağolsun beni işten atmaları mümkün değil…

1989’a kadar, Batı’da ölçülü bir kapitalizm altında yaşadık. Bu düzen Sovyet düzenine karşı durmak adına kendini olabildiğince iyi göstermeye çalışıyordu – Batı’daki bu rahat düzen, demirperdenin öteki yanında sizin esaretinize çok şey borçluydu bir anlamda. Bugün hepimiz freni patlamış bir kapitalizm içinde yaşıyoruz. Bu düzen sizin “reel sosyalizm”in kıvrımlarında bulduğunuz bir şeyin varlığını tehlikeye atıyor: Boş zaman..

G.K.: O dönemde sistemin çatlaklarından faydalanmaya varan bir yaşam tarzımız olduğu doğru. Yol işçisinden en yüksek mevkîli memura kadar herkesin kısıtlayıcı bir düzenin baskılarından kurtulmak için geliştirdiği küçük taktikleri anlat anlat bitmez. Böyle söyleyince kulağa büyük bir şey gibi gelmiyor, ama komünizm hepimize gizlice arakladığımız birçok küçük avantaj veriyordu.M.K.: Halkın çoğunda eski zamana duyulan özlemi reddedemeyiz. Farklı bir dönemdi. Duvar işçileri en ufak binayı yedi yılda anca yapar, şantiyeye ustabaşı gelmediği sürece iskambil oynarlardı. Gerçi ustabaşı da kendisi daha ilginç işlere gitmeye hevesli olduğundan duruma gözünü kapatırdı… İş garantiydi, alım gücü de aynı şekilde. İnsanı yabancılaştıran pek aktivite yoktu. Güzel bir hayat!

G.K.: İşyerleri aşk hikayelerinin başladığı yerlerdi. Gelir az, iş az, ama ilişkiler tutkulu ve sürükleyiciydi, herkes kuralları çiğnemenin bir yolunu bulurdu. Siyasette legal olanı aşamıyorsak aşkta aşardık. Paris’i ilk ziyaretimde [Nobel ödüllü varoluşçu yazar Albert] Camus’nün gününün çoğunu Gallimard yayınevinde geçirdiğini söylediklerinde dehşete düşmüştüm: Orası işyeriydi sonuçta. Bense Budapeşte’de günümün yarısını okumakla geçiriyordum. İşimi yapıyordum, ama bir yandan ezici bir ağırlıktan kendimi azat ediyordum. Patronum işe gelmiyorum diye kavga etmeye yer aradığında ona cevabım şuydu: “Kıçımı değil kafamı satın aldın!”

Otuz yıl önce, cevabını vermeden, şöyle sormuştunuz: “Kitabım baskı altında yazılmışsa daha iyi midir?”

G.K.: Doğrusu mümkün.

M.K.: [Arjantinli gerçeküstücü yazar Jorge Luis] Borges’in Arjantin’de General Perón’un diktatörlüğünden kaçmaya davet eden Harvard Üniversitesi’nden temsilcilere dediği gibi: “Ama despotizm bütün metaforların anasıdır…”

G.K.: Hasmane ortam bizi direnişe zorlamıştı. Bu sayede daha kesif ve belki de daha kuvvetli olduk. Amacım daha fazla satmaksa, düşündüklerimi yazmanın kitabımın basılmasına engel olacağından emin olduğum zamanlara göre daha az kışkırtılmış hissediyorum.

Ancak bu röportajın başında basılamamanın ne kadar büyük bir hayal kırıklığı olduğundan bahsediyordunuz?…

G.K.: Bir yazar, yazdıklarını kitapçılarda görmeye ihtiyaç duyar. Ancak eğer yazdıklarım Kádár dönemi Macar kültür devletinin yumaşak lakin hatırı sayılır sansürünün eleğinden geçseydi, bu kitaplarımda hissedilirdi: Kitaplarım ihtiyatlı olurdu, ve bu ihtiyat kitaplarımın kokusuna kadar işlerdi. Öyle bir dönemde sansür insanların yüzünden bile okunurdu: En ufak bir risk bile almış olanları yüzlerinden tanırdınız.

M.K.: Anlattıklarını dinleyince, kendine sosyalist diyen bu rejime sadık olanlarla olmayanları ayırt etme yetisini geliştirdiğimizi hatırladım. 2010’da Orbán’ın iktidara dönmesinden beri bu garip his geri döndü. İşbirlikçileri, şu anda siyasette olanlarla işbirliği yapması muhtemel olanları sezebiliyoruz. Dalga boyu meselesi belki de, ya da bir konuşma sırasında detone olmak gibi: Kulağınızı tırmalıyor, ters giden bir şeyler olduğunu seziyorsunuz, orada konuşmayı derhal kesmek gerekiyor.

G.K.: Muhalif dostlar toplumu zamanından Kádár döneminin sonuna kadar, ortam çok daha eğlenceliydi. Alman denemeci Hans Magnus Enzensberger 1987 yılında Budapeşte’de benim evimde kalıyordu. Onu özel dairelerde bir partiden diğerine götürürdüm. Sadece baskı gören bir ülkede direnişin bahşettiği bir gerilim, bir çırpınış, bir mutluluk vardı. Aynı hissi Polonya’da hissetmiştim: Zor yıllar insanları yeniliklere açık ve zayıf hale getirmişti – bu da zımbırtıları ve şımarıklıkları olmayan toplumların avantajı!…

György Konrád: “Sansür insanların yüzünden bile okunurdu.”

https://medyascope.tv

Macaristan’ın gelişmiş su teknolojileri İstanbul’da tanıtıldı

Türkiye-Macaristan arasındaki ekonomik ilişkilere katkıda bulunmak amacıyla faaliyetlerini sürdüren ALX Hungary, İstanbul’da düzenlediği Su Teknolojileri Roadshow 2019 ile su yönetiminde yeni iş birliklerine zemin hazırladı.

Türkiye-Macaristan arasındaki ekonomik ilişkilere katkıda bulunmak amacıyla faaliyetlerini sürdüren ALX Hungary, İstanbul’da düzenlediği Su Teknolojileri Roadshow 2019 ile su yönetiminde yeni iş birliklerine zemin hazırladı.

Macaristan ve Türkiye arasında ticari alanlarda diyaloğu artırmayı amaçlayan ALX Hungary’nin düzenlediği ve Macaristan’ın gelişmiş su teknolojilerinin tanıtıldığı “Su Teknolojileri Roadshow 2019”, Macar Kültür Merkezi’nde gerçekleştirildi.

Türk ve Macar iş insanlarının bir araya geldiği ve “B2B” görüşmelerin gerçekleştiği Roadshow’a Macaristan İstanbul Başkonsolosu Ticari Ateşesi Zofia Kakas, ALX Hungary Türkiye Ülke Direktörü Mert Danişger, Macar Eximbank Ülke Direktörü Arda Tugay, ALX Hungary İş Geliştirme Uzmanı Seda Hewitt gibi isimler katıldı.

Macaristan’ın su yönetimi konusunda lider firmalarından WaterScope, Budapest Waterworks, Pureco, Thermowatt’ın yanı sıra Macaristan Su Kümelenmesi’nin de yer aldığı etkinlikte su yönetiminin geleceği hakkında katılımcılara detaylı bilgi verildi.

Roadshow’la ilgili bir değerlendirme yapan ALX Hungary Türkiye Ülke Direktörü Mert Danişger, Macaristan’ın su teknolojileri konusunda oldukça gelişmiş bir ülke olduğunu söyledi. Mert Danişger, “Macaristan su konusunda çok ileri bir ülke. Ar-Ge ve kapasite olarak su teknolojileri konusunda çok gelişmiş durumda. Macar Hükümeti, 2020 yılı sonuna kadar AB fonlarından da yararlanarak 1.2 milyar Euro’luk bir kaynağı, su ve atık su arıtmada kullanmayı planlıyor. Bu anlamda Su Teknolojileri Roadshow, Macarların geliştirdiği teknolojileri Türkiye’de uygulayabilmek için son derece yararlı bir ortam oluşturdu. Özellikle burada Türk ve Macar iş insanları arasında gerçekleşen birebir görüşmelerin, kısa süre içerisinde somut iş birliklerine zemin hazırlaması en büyük arzumuz” diye konuştu.

Mert Danişger, aynı şekilde Avrupa’nın en düşük kurumlar vergisi oranı ve cazip teşvik sistemiyle Macaristan’ın Türk yatırımcılara büyük fırsatlar vadettiğini de sözlerine ekledi.

Kaynak: www.haberler.com

Türk Konseyi Macaristan ofisi açıldı

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyinin (Türk Keneşi-Türk Konseyi) Avrupa ofisi, hizmete açıldı.

Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de, Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyinin (Türk Keneşi-Türk Konseyi) Avrupa ofisi açılış programına, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto, Kırgızistan Dışişleri Bakanı Çingiz Aydarbekov, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Mammadyarov, Kazakistan Dışişleri Bakanı Birinci Yardımcısı Muhtar Tleuberdi ve Türk Konseyi Genel Sekreteri Bağdat Amreyev katıldı.

Bakan Çavuşoğlu, burada yaptığı konuşmada, Budapeşte’de Türk Konseyi’nin ofisinin açılış gününde bulunmaktan duyduğu memnuniyeti dile getirerek, başta Macar hükümeti ve Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto’ya Türk Konseyi’nin Budapeşte’de ofisine yer verdiği için teşekkür etti.

Türk Konseyi Genel Sekreteri Bağdat Amreyev’e de çalışmalarından ötürü teşekkür eden Çavuşoğlu, “Türkçe konuşan halklar ve bizim için gurur verici bir gün çünkü bu ofisin açılmasıyla Türk Konseyi’nin önemi daha da artıyor. Bu aile büyüyor, özelikle gümrük, ticaret, altyapı alanlarında Türk Konseyi’nin rolü çok önemlidir.” dedi.

Çavuşoğlu, Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkilerin fevkalade iyi bir durumda olduğunu belirterek, “Bildiğiniz gibi ortak tarihi ve kültürel miraslarımız bulunmakta. Türk-Macar ilişkisi tarihten bu yana süre gelmiş, neredeyse bin seneden fazla bir geçmişimiz bulunuyor. Ortak geleneklerimiz, kökenlerimiz, sadece dil üzerinde değil başka alanlarda da örneğin yemek kültürü ve folklar alanlarında bulunmakta.” şeklinde konuştu.

Macaristan’ın eski gelenekleri yaşatma konusunda önemli rol üstlendiğine değinen Çavuşoğlu, örneğin at üstünden atılan ok ve ok kullanımı gibi geleneksel etkinliklerin Türk dünyasında da çok önemli olduğunu vurguladı.

Çavuşoğlu, Türkiye’de düzenlenen göçebe oyunları için Macaristan’dan çok kalabalık bir heyet misafir ettiklerini hatırlatarak, “Özellikle bu ofisin Budapeşte’de açılması Macaristan ile aynı değerleri paylaştığımızın bir göstergesi anlamını taşıyor. Türk Konseyi, yalnız Türki ülkeler arasındaki ilişkileri değil, Macaristan ile olan ilişkileri de güçlendirecektir. Ayrıca Türk Konseyi, Avrupa’daki diğer organizasyonlar ile de daha iyi iş birliği kurabilecek ve iş dünyasını da olumlu etkileyeceği inancındayım.” diye konuştu.

Türk Konseyi’nin önemine dikkati çeken Çavuşoğlu, “Türk Konseyi ofisinin, Türk dünyası ile Avrupa halkları ve kurumları arasındaki ilişkileri de pekiştireceğine, iki coğrafyada faaliyet gösteren iş insanları arasındaki etkileşimi artıracağına inanıyorum.” dedi.

Çavuşoğlu ayrıca açılan bu ofisin Avrupa ile Türk dünyası arasındaki ilişkilere olumlu katkı yapacağını belirtti.

Azerbaycan Dışişleri Bakanı Elmar Mammadyarov ise açılış programına katılmaktan büyük onur duyduğunu ve Macaristan’ın Türk Konseyi ile olan ilişkilerini güçlendirmek için attığı adımlardan dolayı memnuniyet duyduğunu söyledi.

Macaristan’ın Türk Konseyi’nde gözlemci statüsünde bulunduğuna değinen Mammadyarov, Macaristan’da Türk Konseyi’nin ofisinin açılmasının büyük önem taşıdığını kaydetti.

Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto da ülkesinin her zaman Doğu ve Batı’nın iş birliği yapması için çalıştığını ve Türk Konseyi’nin Budapeşte’de ofis açması kararının da bunu ispatladığını söyledi.

Szijjarto, Macaristan’ın tarihi, kültürel ve dini mirasından gurur duyduğunu söyledi.

Kırgızistan Dışişleri Bakanı Çingiz Aydarbekov de Avrupa’da Türk Konseyi ofisinin açılışından dolayı Macaristan Başbakanı ve Dışişleri Bakanına müteşekkir olduğunu ifade etti.

Aydarbekov, Budapeşte ofisinin Türk Konseyi ve Macaristan arasındaki ilişkileri güçlendirmek için faydalı olacağına inandığını belirtti.

Kazakistan Dışişleri Bakanı Birinci Yardımcısı Muhtar Tleuberdi ise Macaristan’ın Türk Konseyi’ne geçen yıl gözlemci üye olduğunu, bugün ise Avrupa’da Türk Konseyi’nin ofisinin açıldığını dile getirerek, “Macaristan kardeş bir ülke. Macarlar kendilerini Atilla’nın torunları olarak görüyorlar. Türk-Hun tarihleriyle de büyük gurur duyuyorlar.” dedi.

Türk Konseyi Genel Sekreteri Bağdat Amreyev de yaptığı konuşmada, Türk Keneşi’nin kuruluşunun 10’uncu yıl dönümünün kutlandığını ve bundan büyük onur duyduklarını söyledi.

Budapeşte’de açılan ofis ile Türk Keneşi’nin daha da büyüyüp, güçlendiğini ve bugünün tarihi bir an olduğunu belirten Amreyev, ”Bu ofisin açılışına öncülük eden Macaristan Başbakanı Sayın Viktor Orban’a ve yoğun çalışmaları ve desteklerinden dolayı Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto’ya teşekkür etmek istiyorum.” dedi.

Amreyev, Budapeşte ofisinin Türk Keneşi üyeleri ve Macaristan arasındaki ilişkileri kuvvetlendireceğini ve özellikle Avrupa’da ortak çalışmaların söz konusu olacağını ifade etti.

Törenden önce Türk Konseyi Budapeşte tanıtım ofisinin kuruluşuna dair mutabakat zaptı imzalandı.

Kaynak: www.aa.com.tr

Haluk Bilginer, Emmy’de ‘en iyi erkek oyuncu’ adayı

21 ülkeden 11 kategoride 44 adayın olduğu Uluslararası Emmy Ödülleri aday listesinde Haluk Bilginer “Şahsiyet” dizisindeki Agâh Beyoğlu rolündeki performansıyla “En İyi Erkek Oyuncu” kategorisinde aday gösterildi.

Onur Saylak’ın yönettiği, Hakan Günday’ın senaryosunu yazdığı “Şahsiyet”te ayrıca Cansu Dere, Metin Akdülger, Şebnem Bozoklu, Hüseyin Avni Danyal, Necip Memili, Müjde Ar, Hümeyra gibi isimler rol alıyor.

Aday listesi

Sanat Programlama

Dance or Die-A Witfilm / NTR- Hollanda
John and Yoko: Above Us Only Sky-Eagle Rock Films-Birleşik Krallık.
Michel Legrand, Sans Demi-Mesure (Michel Legrand, Let the Music Play) Cinétévé / Arte – Fransa.
Ópera Aberta – Os Pescadores de Pérolas – HBO Latin America / O2 Filmes-Brezilya.

En İyi Performans (Aktör)

Haluk Bilginer – Şahsiyet (Persona)-Ay Yapim-Türkiye.
Christopher Eccleston – Come Home-Red Production Company / BBC – Birleşik Krallık.
Raphael Logam – Impuros (Impure) Fox Networks Group Latam-Brazil / Barry Company-Brezilya.
Jannis Niewöhner- Beat – Amazon Studios / Hellinger / Doll Filmproduktion / Warner Bros. Film Productions Germany / Pantaleon Films / Almanya.

En İyi Performans (Aktris)

Radhika Apte – Lust Stories Skywalk Films / Flying Unicorn Entertainment / RSVP / Netflix/ Hindistan.
Jenna Coleman – The Cry – Synchronicity Films / BBC One / ABC / Creative Scotland / December Media PTY Ltd / Film Victoria / Sunbird Media Ltd/ Birleşik Krallık.
Marjorie Estiano – Sob Pressão (Under Pressure) – Season 2 Globo / O2 Filmes Brezilya.
Marina Gera – Orok Tel/ Szupermodern Studio / Gulag Memorial Committee/ Macaristan.
Belgesel
A Primeira Pedra (The First Stone – The Rise of Lynching in Brazil) Canal Futura / Couro de Rato/ Brezilya.
Bellingcat – Truth in a Post-Truth World Submarine / VPRO Television/ Hollanda.
Louis Theroux’s – Altered States-BBC Studios/ Birleşik Krallık.
Witness: India’s Forbidden Love-Al Jazeera English / Grain Media/ Katar.

Drama

1 Contra Todos – Season 3 (One Against All) Fox Networks Group LATAM-Brazil / Conspiração filmes/ Brezilya.
Bad Banks – Letterbox Filmproduktion GmbH / Iris Productions S.A. / ZDF/ Almanya.
McMafia-Cuba Pictures/Birleşik Krallık.
Sacred Games – Phantom Films / Netflix / Hindistan.

Kısa format seriler

dxyz – 72Seconds/ Güney Kore.
Hack The City – Fox Lab Brazil / Yourmama / Brezilya.
Luottomies – Season 2 (Wingman) Yle / Finlandiya.
Wrong Kind of Black – Princess Pictures / Avustralya.

Telenovela

100 Dias Para Enamorarse (100 Days to Fall in Love) – Telefe / Underground / Arjantin.
La Reina del Flow (The Queen of Flow) Sony Pictures Television / Teleset / Netflix / Caracol TV / Kolombiya.
The River – Tshedza Pictures / Güney Afrika.
Vidas Opostas (Tangled Lives) SP Televisão / SIC / Portekiz.

Komedi

Especial de Natal Porta dos Fundos (The Last Hangover)
Porta dos Fundos / Netflix Brazil
FAM! Oak 3 Films Pte Ltd Singapur.
Kupa Rashit (Checkout!) July August Productions/ İsrail.
Workin’ Moms – Season 2 Wolf + Rabbit Entertainment / The Canadian Broadcasting Corporation (CBC) Kanada.

TV Filmi/Mini Diziler

Se Eu Fechar Os Olhos Agora/ (If I Close My Eyes Now)/ Globo. Brezilya
Lust Stories-Skywalk Films / Flying Unicorn Entertainment / RSVP / Netflix/ Hindistan
Safe Harbour-Matchbox Pictures-Avustralya
Trezor/Szupermodern Studio/Macaristan

Kaynak: www.birgun.net

16,474FansLike
639FollowersFollow