2026. Ağustos 3.
Türkinfo Blog Oldal 304

“Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”: Orta yaş krizi, her gün testten geçen evlilikler, problemli çocuklar ve diğerleri…

Macar oyuncu ve yönetmen Szabolcs Hajdu tarafından yazılan “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu” sinemaya da uyarlanan tiyatro oyunlarından biri. Meselesinin güncelliği ile dikkat çeken, dram-komedi dengesini ayarında tutan oyun, Oyun Atölyesi’nde sahneleniyor. Daha İyi Günlerimiz Olmuştu; muazzam performanslar ve son derece başarılı bir rejiyle seyirciye su gibi akan 95 dakika sunuyor.

Macar sinemacı Szabolcs Hajdu’nun 2016 yılında Karlovy Vary’den ödülle dönen filmi It’s Not The Time of My Life aslında bir tiyatro oyunu. Bu sezon Oyun Atölyesi’nde izleyebileceğiniz yerli versiyonu “Daha İyi Günlerimiz Olmuştu”; kabaca orta yaş krizi, evlilik daha doğrusu bir aile olmanın zorluğu ve aynı anda bağlayıcılığına odaklanıyor. Oyun; 95 dakika boyunca seyirciye bağ kurabileceği bolca malzeme ve nefis oyuncu performansları sunuyor.

Seyirci de bu hikâyede yerini tespit ediyor

Maddi açıdan her şeyi yoluna koymuş, işinde çok başarılı Farkas, Eszter ile evlidir ancak küçük çocukları Bruno ile başı derttedir. İstediği yapılmadığı anda çığlıklarıyla ailesini test eden Bruno ile ilgilenmekten pek de haz etmeyen Farkas yerine çocuğa bakma görevini karısı Estzer üstlenmiştir. Estzer’in başına buyruk ablası Ernella, onun “yaş dinlemez” uçarı kocası Albert ile ergen kızları Laura ise daha bir yıl önce terk ettikleri ve bir daha dönmeyeceklerini söyledikleri Macaristan’a daha doğrusu Farkas ile Estzer’in evine dönmek zorunda kalırlar. İki aileyle ilgili dinamikleri aktaran oyun ilerledikçe seyirci olarak, tanık olmaktan çıkıp, hikâyedeki kendi yerinizi tespit etmeye götürecek kadar içselleştirebileceğiniz bir oyunla baş başa olduğunuzu söyleyebilirim.

Aile olmanın getirisi: Komedi ve dram

İki ailenin birbirleriyle ve kendi içlerinde olan sorunları, öncelikleri, her gün vazgeçip sonra tekrar denemeye karar verdikleri evlilikleri ve elbette arada kalan çocuklarının hikâyesine tanık olduğumuz Daha İyi Günlerimiz Olmuştu; empati yapmaktan kendinizi alamayacağınız, benzerlerini her gün gördüğünüz hikâyelere değinirken kalbinize de dokunmayı başaran bir oyun. Farkas’ın oğluyla arasındaki uçurumu, Ernella’nın özgür ruhlu kocası Albert’le gerçek dünyaya dönmek zorunda kalmalarını, Laura’nın dikiş tutturmakta aciz ailesinin ona sağlayamayacağını düşündüğü gelecek korkusuyla yaptığı hata, her şeye rağmen çocukların “oyunlarına” devam etmesi ve nice sahnesiyle bir an kahkaha attırırken bir an hüzünlendiren Daha İyi Günlerimiz Olmuştu bu sezonun en dokunaklı işlerinden biri olacağa benziyor.

Meselesinin güncelliği dışında bu hikâyeyi çok iyi performanslarla seyirciye anlatan Tuna Kırlı, İpek Türktan Kaynak, Pınar Çağlar Gençtürk, Tolga İskit ve genç yetenekler Sena Başdoğan ile Berke Karabıyık ve derli toplu bir rejiyle hikâyeyi seyirciye geçiren Muharrem Özcan’a sonsuz tebrikler. Sezon boyu Oyun Atölyesi’nde sahnelenecek olan oyunu mutlaka izleyin.

Hande Sönmez- https://bantmag.com

56. Antalya Altın Portakal Film Festivali: Bir Macar filmi de adaylar arasında

26 Ekim-1 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan festivalde, Uluslararası uzun metrajlı filmler kategorisinde yarışacak filmler arasında bu yıl bir Macar filmi de var:

Geriye Kalanlar (Those Who Remained)

Macar Yönetmen Barnabás Tóth’un Zsuzsa F. Várkonyi’nin romanından uyarlanan bu film, 2020’de Oscar aday adayı olarak Macarların göğsünü kabartıyor. Lirik anlatıya sahip olan drama türündeki Geriye Kalanlar, aynı zamanda 92. Akademi Ödülleri’nde En İyi Uluslararası Uzun Metraj Film dalında Macaristan’ı temsil edecek. IMDb’den 7,7 puan alan film, 16 yaşındaki genç kızla orta yaşlı bir doktorun 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Budapeşte’de kaldıkları kampta savaşta kaybettikleri ailelerinin yasını tutmalarını anlatıyor.

Tüm program için  listelist.com>>>

Ölülere çiçek götürmek

İki gündür yoğun bir sis içinde yaşıyorduk Miskolc’da; şehir bir buhar banyosunun içine hapsolmuş gibiydi. Kesif bir sessizlik kaplamıştı ortalığı, ara sıra uzaktan uzağa duyulan motor gürültüleri ve bahçe kapılarının ardından havlamayı alışkanlık haline getirmiş canı sıkkın köpek sesleri, şehrin bütün bütüne ölmediğinin tek işaretleriydi.

Oysa hemen öncesinde, şahane bir öğle güneşinin altında yıkanan Buza Ter’deki çiçek pazarı nasıl da canlıydı. Uzaktan görmüştüm curcunayı ve kendiliğinden o tarafa doğru yönelmiştim. Ekim ayının sonunda bu kadar yoğun bir şekilde çiçek satılması çok şaşırtıcıydı. Pazara yaklaştıkça elleri kolları çiçek dolu, Archimboldo tablolarını anımsatan insanlara rastlayınca ağzım iyice açık kalmıştı. Ama sebebini bir türlü anlayamamıştım.

Neredeyse bir hafta olmuştu kente geleli, bu zaman zarfında tanıdığım birkaç kişiye rastlamış, hatta birileriyle yaz akşamını andıran bir havada dışarıda oturup bira da içmiştik, ama kimse hafta sonuyla birleşecek uzun bir dini tatilden, bu sürede bütün dükkanların kapalı olacağından, şehrin üzerine ölü toprağı serpileceğinden bahsetmemişti.

Bu yüzden çiçek pazarındaki o taşkın kalabalık kadar, sabah yürüyüşüne çıkıp hayaletlerle dolu sokaklardan geçmek de sürpriz olmuştu. Neyse ki şahane bir sonbahar vardı. Sarı, kırmızı, kahverengi ve yeşilin hemen her tonunu görebiliyordum sokaklarda, sadece ağaçlarda da değil, yürüdüğüm yollar da bu renk cümbüşünden oluşmuş bir halıyla kaplıydı. Epey dolandım sokaklarda ama tek bir insana bile rastlamadım. Her yana sızmış sis, bir kaybolmuşluk duygusu yaratıyordu giderek. Zihnimde, kalabalığın içinde yabancı olmakla, ıssızlığın içinde yabancı olmak arasındaki fark üzerine oyalanırken, kendiliğinden merkeze doğru yönelmişim meğer ama orası da aynı boşluğun içinde yuvarlanıyordu. Uzaktan bir-iki insan gördüysem de onlar da bavullarını peşleri sıra sürükleyen, kazara buraya düşmüş turistlerdi belli ki.

Belediye meydanına doğru yürüdüm, sonra arka tarafa dönüp, zaten hep boş olan yoldan Avaş tepesinin yamacını seyrederek kapalı spor salonun olduğu meydana döndüm ve oradan sağa sapıp parka girdim. Ne bağıra çığıra koşuşturan çocuklar vardı, ne köpek gezdirmeye çıkanlar, ne de aşıklar.

Parktan çıkınca yakındaki mezarlığın önündeki araba yığını dikkatimi çekti. O yöne gidip mezarlıktan içeri girdim, çiçekler de insanlar da oradaydı. İçerisi Bruegel’in kimi tablolarındaki o çılgın kalabalığı andırıyordu. Parkta eksik olan çoçukların bir kısmı burada koşturup, ağlıyorlardı, sıkkın genç çiftler duruyordu mezar başlarında, ellerinde çiçek sulama kaplarıyla taşları yıkayan kadınlar vardı, neden sonra karşılaşıp sohbet edenler, çiçekler ve mumluklarla mezar süsleyenler, dua edenler, ot yolanlar…

Mezarlığın daracık yolları arasında dolaşıp durdum saatlerce. Gizliden gizliye fotoğraf çektim -yas tutan insanları fotoğraflamaktan suçluluk duyarak ama yine de kendimi alamayarak- ve bu sabahtan beri içimde kök salmaya başlayan yabancılık duygusunu pekiştirdi. Yine de siyah mermer döşeli, çevresi de siyah mermerle çevrilmiş muazzam bir mezarın önündeki banka oturup tefekküre dalmış; kırmızı döpiyesli yaşlı kadını görene dek sürdürdüm deli dana gibi dolaşmayı. Bir taşa yaslanıp uzun uzun o kadını izledim. Çaprazdan ve arkadan, sağ omuz hizasından görüyordum bedenini. Kadın hiç kıpırdamadan duruyordu, ben de büyülenmiş gibi onu izliyordum ve o hareket etmeden buradan ayrılamayacağıma emindim nedense.

Sise karanlık da eklenmeye başladığında eve dönüp, kendime bir cin-tonik koyup bahçedeki rahat koltuğa yerleştiğimde, komşumuz Gabor seslendi. Çitin yanında hal hatır sorup lafladık bir süre.

– Akşam, dedi, çocukların arkadaşları da gelecek ve bahçede gecikmiş bir Halloween partisi düzenleyeceğiz. Rahatsız etmeyiz umarım.

-Halloween mi, diye sordum şaşkınlıkla.

-Evet, dedi. Ölüler Günü bugün.

Böylece üç günlük bir yumak çözüldü, her şey yerli yerine oturdu. En azından kısa bir süre için. Çünkü Ölüler Günü benim için Malcolm Lowry’nin romanı “Yanardağın Altında”dan bildiğim bir şeydi. İkinci Dünya Savaşı arifesinde, çivisi çıkmış bir dünyayı anlatan kitap Meksika’da bir ölüler günü kutlamasıyla açılıyordu. Kutlamasıyla diyorum, çünkü Meksika’da yas değil bir şenlikti söz konusu olan. Kökeni Azteklere dayalı bir gelenekti bu ve onların inancına göre, kişinin gerçek ölümü nefesi durduğunda değil, onun dünyadaki varlığı unutulduğunda gerçekleşiyordu. Festivalin amacı ölülerin unutulmamasını sağlamaktı. Ölülerin anonimliği doğal kabul ediliyordu.

Peki ama Ölüler Günü’nün Avrupa’nın göbeğinde ne işi vardı? Soğuk iliğime işlemeye başlayınca içeri kaçıp interneti açtım ve bu sorunun cevabını aramaya başladım.

Milattan önce İngiltere’de yaşayan pagan Keltler’in Samhain diye bir festivalleri varmış. Samhain “yaz” ve “son” kemilerinden oluşmuş bir birleşik kelimeymiş. Keltlerin inancına göre her yıl 31 ekim gecesi bu dünyayla öteki dünya, yaşayanlarla ölüler arasındaki sınırları oluşturan perde öylesine inceliyormuş ki, ölülerin ruhları bu tarafa geçip geçmişte yaşadıkları evleri ziyaret ediyor, sokaklarda gezinip tanıdıklarını arıyorlarmış. Bu yüzden insanlar o gün dışarıda dolaşırken ruhlarla karşılaşmamak için maske takıp, değişik kostümler giyiyorlarmış.

Romalılar, milattan sonra 1. yüzyılda Kelt topraklarını fethettiklerinde bu ritüelden etkilenmişler ve kendi kutladıkları ve Feralia adını verdikleri ölüm festivaliyle, Pomana dedikleri ve simgesi elma olan hasat festivallerini birleştirip, hepsini Samhain Festivali olarak 31 Ekim’de kutlamaya başlamışlar.

Hıristiyanlık kutsal Roma İmparatorluğunu hakladıktan ve Vatikan yeni bir güç olarak zuhur ettikten sonra, 7. yüzyılın başlarında -daha sonra kendisi de kilise tarafıdan azizler katına yükseltilen- Papa IV. Boniface, Hıristiyanların 13 Mayıs’ta kutladıkları Azizler Günü’nü -Pagan festivalin yerini alması için- 1 Kasım’a taşımış.

Aradan birkaç yüzyıl daha geçince, Ortaçağ İngiltere’sinde  “All Hallows” (Tüm Azizler) festivali olarak bilinmeye ve arifesinin gecesi de “Halloween” (Azizler Gecesi) olarak kutlanmaya başlamış. 20. yüzyılda sekülerleşip -ve ticarileşip- bir çocuk bayramına dönüşmüş!

Oradan buradan topladıklarımla vardığım bu sonuçlardan sonra, sorması kolay cevaplaması zor bazı sorularla başbaşa kaldım: İçimizdeki pagan ne kadar sekülerleşir? Dionysos’un mania’sı ölür mü? Ölmeli mi ayrıca?

Gece yarısına doğru, çıkıp mezarlığa gitme arzusu doğdu içimde. Bütün mezarlık titreşen mum ışıklarıyla ve gölgelerle dolu olmalıydı bu saatte. Onun yerine bir bardak daha doldurup ışığı kapattım ve camdan dışarı bakarken, karanlıkta kırmızı döpiyesli kadının oturduğu banka iliştim usulca. Mezara baktım bir süre, içindekiyle herhangi bir bağlantı kurmam söz konusu değildi doğal olarak, ama konuşacak birçok ölü vardı heybemde. İşin tuhafı, hanidir insan bir kere ölülerle konuşmaya başladığında, bunun kolayca tiryakilik yaratabileceğini biliyordum. Anlamadığım ya da anlamadığımı iddia ettiğim şey, insanların hayaletlerle hayali söyleşi yapmak için neden mezarlıklara gitmeye gereksinim duyduklarıydı.

Böyle düşünmeme rağmen terk etmedim bankı. Önümdeki varsıl mezarına, onun arkasındaki diğer mezarlara ve hepsinin ötesinde ufku kaplayan Sovyet tipi, blok mezarlara bakarken anladım ki, ölülerle sadece saptanmış zamanlarda ve saptanmış mekanlarda buluşmanın yaşayanlar üzerinde teskin edici bir etkisi vardı; ve kişiselliğin çok ötesinde bir toplumsal boyutu elbette… Ta Neandertal dönemine kadar uzanıyordu gömme ritüeli ve antropolog C. Levi Strauss’un “Hüzünlü Dönenceler”de anlattığı gibi, yaşayanlarla ölüler arasında bir kadim anlaşma söz konusuydu:

“Ölüler sağladıkları korumayla mevsimlerin düzenli olarak dönüşünü, bahçelerin ve kadınların doğurganlığını güvence altına alacaklardır. Her şey sanki ölülerle yaşayanlar arasında yapılmış bir sözleşme uyarınca gerçekleşir gibidir. Kendilerine adanmış ölçülü bir tapınma karşılığında ölüler kendi yerlerinde kalacaklar ve iki grup arasında geçici biraraya gelişlerde her zaman yaşayanların çıkarlarına ilişkin endişeler egemen olacaktır.”

Çiçek bir rüşvet mi, yani? Tabii ki hayır. Bir kadirşinaslık örneği bence. Çünkü şunu da sorabiliriz kendimize. Ölüler gerçekten öldüler mi? Bütün bağımız bitti mi onlarla. Bu yazıda ismi geçenleri düşünelim örneğin: Archimboldo, Bruegel, Malcolm Lowry, C.L. Strauss. Hepsi de ölmüş gözüküyorlar, ama bir yandan da bizimle konuşmayı sürdürüyorlar işte. Hiçbiriyle canlı olarak karşılaşmadım. Kiminin mezarı bile yok artık ortada, olanların da gidip başında duracak değilim, ama hayali bir sohbeti sürdürüyoruz.

“Nostalji’nin Geleceği” kitabının yazarı, genç denilebilecek bir yaşta öteki tarafa geçenlerden Svetlana Boym karanlıklar içinden gelip fısıldıyor işte kulağımıza: Muhafazakarlık ve devrimcilik aynı madalyonun iki yüzüdür.

Giderek bastıran uykuda, bunun üzerine düşünmeli.

Serhat Öztürk- Türkinfo

www.serhatozturkyazilari.com

Türkinfo İstanbul Avrasya Maratonuna katılıyor

Kıtalararası maraton, bilindiği gibi her yıl on binlerce sporseveri bir araya getiriyor.

3 Kasım’da gerçekleşecek olan bu yılki maratona ilk kez Türkinfo da kalabalık bir ekiple katılıyor.

26 kişilik ekibimiz etkinliğin 15 kilometrelik yarı maraton kısmında yer alacak. Türkinfo ekibi profesyonel koşuculardan oluşmuyor. Katılımcılarımız için önemli olan koşunun ne kadar sürede tamamlandığı değil, Türkiye sevgisi, böyle büyük bir etkinliğe katılabilmek ve Boğaziçi köprüsünden o muazzam manzarayı, on binlerce kişi ile paylaşarak seyredebilmek.

Her yıl milyonlarca turist tarafından ziyaret edilen İstanbul’da yılda sadece bir gün trafiğe kapanan Boğaziçi köprüsünden yaya olarak geçmek mümkün, ve bu da işte İstanbul maratonunun düzenlendiği gün gerçekleşiyor.

Bir festival havasında gerçekleşen Maraton, katılımcılara unutulmaz anlar yaşatıyor.

Maratonu başarıyla tamamlayan Türkinfo ekibi daha sonra bir şehir gezisine katılacak ve ardından da akşama onları Kumkapı’da bir balık ziyafeti bekleyecek.

Ica Rékası – Türkinfo

 

 

 

 

Türkiye’nin kınanmasını engellemeye çalışan Macarlar bu kez AP’de yaptırım talebine destek verdi

Türkiye’nin kınanmasını engellemeye çalışan Macarlar bu kez AP’de yaptırım talebine destek verdi

 

 

 

Avrupa Parlamentosu’nda bugün Türkiye’nin Suriye’nin kuzeydoğusuna düzenlediği askeri harekat ilgili yapılan oylamada Macar parlamenterlerin çoğu Ankara’ya yaptırım talep eden önergeyi onayladı.

Macaristan daha önce Avrupa Birliği Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi’nin Barış Pınarı Harekatı nedeniyle Türkiye’ye yaptığı kınamayı engellemeye çalışmıştı.

Avrupa Parlamentosu’nda en büyük siyasi grup olan Avrupa Halk Partisi’ne (EPP) üye 13 Macar milletvekili bu kez grubun çizgisi doğrultusunda oy kullandı.

Avrupa Halk Partisi, oylamaya saatler kala sosyal medyada yayımladığı mesajda, “Türkiye’nin Suriye’nin kuzey doğusunda düzenlediği askeri harekatı kınıyoruz. Türkiye’nin derhal bölgeden askerini çekmesini talep ediyoruz. Agresif tavırlar değerlerimiz, amacımız ve yapmak istediklerimizle uyuşmuyor.” ifadelerini kullandı.

Devamı

Macaristan’da Osmanlı Mirası

Stratejik Düşünce Enstitüsü Macaristan’da Kanuni Sultan Süleyman’ın türbesini açığa çıkaran, kazı çalışmalarını yürüten Türk ve Macar ekibini bir araya getirdi

 

 

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE), “Macaristan’da Osmanlı Mirası: Kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar’daki Türbesi ve Kasabası Üzerindeki Araştırmalar” paneli düzenledi. Panele, Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Matis, Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı (TİKA) Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Birol Çetin ile Türk ve Macar araştırmacı ve akademisyenler katıldı.

Devamı

Macaristan Milli Günü resepsiyonu

Macaristan Milli Günü, Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Matis’in ev sahipliğinde Ankara ‘da bir otelde düzenlenen resepsiyonla kutlandı.Ticaret Bakanı Ruhsar Pekcan’ın yanı sıra çok sayıda yabancı misyon temsilcisi, diplomat, akademisyen ve gazetecinin katıldığı resepsiyon, iki ülkenin milli marşlarının çalınmasıyla başladı.

Bakan Pekcan, burada yaptığı konuşmada, Macaristan Milli Günü’nü kutlayarak, Macaristan ve Macar halkı için barış, birlik ve bereket diledi.Türkiye ve Macaristan’ın çok taraflı iş birliğine dayalı ikili ekonomik gelişme temelinde barış ve istikrar gibi ortak hedefleri paylaştığını dile getiren Pekcan, “İkili ticaret ve ekonomik ilişkilerimizi mevcut ilişkilerimizle uyumlu olacak şekilde geliştirmek istiyoruz. Macaristan, özellikle Orta Avrupa’da Türkiye için önemli bir ticaret ortağı ve lojistik merkezidir.” diye konuştu. İki ülkenin karşılıklı ekonomik ilişkilerini derinleştirmek için ortak diyalog ve üst düzey temaslarda bulunması gerektiğini söyleyen Pekcan, bu çerçevede Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla 7 Kasım’da Budapeşte’de yapılması öngörülen Üst Düzey Stratejik İşbirliği Konseyi Toplantısı’na büyük önem verildiğini ifade etti.

Bakan Pekcan, Türkiye’nin, Macaristan ile ikili ticaret ve ekonomik iş birliğine büyük önem verdiğini vurgulayarak, mevcut ikili ticaret ve yatırım hacminin iki ülkenin taşıdığı potansiyeli yansıtmadığını belirtti. Pekcan, şöyle devam etti:”Devlet başkanlarımızın ortaya koyduğu 6 milyar dolarlık ikili ticaret hedefimizi gerçekleştirmek için her türlü çabayı harcamalıyız. Ülkelerimiz arasında otomotiv ve yan sanayi, turizm, finansal hizmetler, sağlık, yenilenebilir enerji ve müteahhitlik ve danışmanlık sektörlerinde büyük iş birliği ve yatırım olanakları olduğuna inanıyorum ancak şimdiye kadar Macaristan’daki Türk müteahhitler tarafından sadece 214 milyon dolar değerinde 12 proje üstlenildi. Bu rakamın yakın gelecekte artmasını umuyorum.” – “Verdiğiniz destek için teşekkür ediyoruz.

“Türkiye ve Macaristan’ın ortak hedefleri ve girişimleri paylaşan iki stratejik müttefik olduğunu söyleyen Pekcan, “Bu çerçevede, Suriye’deki Barış Pınarı Harekatımıza verdiği destek için Macaristan’a yürekten teşekkürlerimizi sunmak istiyoruz.” dedi. Macaristan’a, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecinde verdiği destek için de teşekkür eden Pekcan, iki ülkenin yakın iş birliğinin, dostluğunun ve kardeşliğinin gelecekte de devam edeceğine olan inancını dile getirdi. – “Macaristan, Türkiye’nin bölgesel öneminin farkında”Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Matis de “Aynı kökten gelen iki akraba millet ve ülkeler arasında ilişkilerin ne kadar fevkalede olduğundan bahsetmeye fazla gerek yok.” dedi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın geçen yıl Macaristan’a resmi ziyarette bulunduğunu hatırlatan Matis, “Kendisini iki hafta sonra tekrar Macaristan’da ağırlayacağız. Böylelikle Bakü’deki toplantılarından sonra Başbakanımızla (Macaristan Başbakanı Viktor Orban) üç hafta içinde iki defa ard arda bizzat görüşecekler.” diye konuştu. Macaristan’ın Türk Konseyi’ndeki rolüne dikkati çeken Matis, Türkiye’nin AB’ye katılım sürecini de desteklediklerini söyledi. Matis, “Macaristan, Türkiye Cumhuriyeti’nin bölgesel öneminin tamamen farkındadır.” dedi. Resepsiyon, kutlama pastasının kesilmesi ve yemek ikramının ardından sona erdi.

AA

Avrupa Koleji Yüksek Lisans Burs Programı Duyurusu

Avrupa Birliği Başkanlığı tarafından hazırlanan Avrupa Koleji Yüksek Lisans Burs Programı duyurusu ilişikte sunulmaktadır.

 

 

 

 

 

Bahsekonu burs programı kapsamında sivil toplum kuruluşları ve özel sektörün desteğiyle, 2010-2018 yılları arasında 115 öğrencimize Avrupa Koleji’nde yüksek lisans eğitimi alma imkânı sunulmuştur.Geçen akademik yılda Avrupa Koleji’ne kabul alan 13 vatandaşımıza burs verilmiştir.Programın amacı, AB’ye tam üyelik hedefi doğrultusunda ülkemizin ihtiyaç duyduğu donanımlı AB uzmanlarını ve geleceğin Türk avrokratlarını yetiştirmektir. Burs programı, yurt dışında bulunan Türk vatandaşlarına da açıktır.

Burs için son başvuru tarihi 15 Ocak 2020 olup ekli burs başvuru formu www.ab.gov.tr adresinden de temin edilebilecektir. Avrupa Koleji Yüksek Lisans Programlarına kabul için ise, Avrupa Koleji internet sitesine (www.coleurope.eu) 1 Ekim 2019 – 15 Ocak 2020 tarihleri arasında online başvuru yapılması gerekmektedir.

Saygıyla duyurulur.

T.C. BUDAPEŞTE BÜYÜKELÇİLİĞİ

Devamı

16,474FansLike
639FollowersFollow