2026. Kasım 3.
Türkinfo Blog Oldal 3

Kitap Kulübü’nden Notlar: Mumlar Sonuna Kadar Yanar

Londra Edebiyat Kulübü haberi: Londra menşeli edebiyat kulübü. Dijital ve gerçek dünyada bir araya gelerek sözcüklerin dünyasını birlikte keşfetmek istiyoruz.

Kaynak

Kitap Kulübümüzün yirmi altıncı kitabı, Macar yazar Sándor Márai’nin Mumlar Sonuna Kadar Yanar romanıydı. Kısa fakat yoğun içeriğiyle okuru derin düşüncelerle baş başa bırakan Mumlar Sonuna Kadar Yanar, 1942 yılında yayımlanmış olmasına rağmen her çağa seslenen dostluk, ihanet, bekleyiş gibi kavramlarıyla her dönemin okuruna hitap etmeyi başarıyor. Bu yazıda kulüpte konuştuklarımızın özet bir derlemesini okuyacaksınız.

Sándor Márai: Hayatı ve Etkileri


1900 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Kassa’da doğan Sándor Márai, 20. yüzyıl Macar edebiyatının önemli yazarlarından biri.

Babası tarafından Macar soylu Országh ailesinin bir akrabasıydı. 1919’da Macar Sovyet Cumhuriyeti’nin destekçisiydi, Komünistlere katıldı ve “Aktivist ve Anti-Ulusal Komünist Yazarlar Grubu”nun kurucusu oldu. Gazetecilikle başlayan yazarlık hayatında roman, öykü, şiir ve günlük gibi çeşitli türlerde onlarca eser verdi. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Macaristan’da kurulan komünist rejim, onun hayatında ve yazarlığında önemli bir kırılma yarattı.

1948’de ülkesinden ayrılarak önce Leipzig’e gitti ve ardından Frankfurt, Berlin ve Paris’te yaşadı. Uzun yıllar boyunca Macaristan dışında eserlerini yazmayı sürdürmesine rağmen ülkesiyle ve Avrupa kültürüyle bağını korudu. Macarca yazmaya çok özen gösterdi ve başka dilleri de iyi konuşuyor olmasına rağmen bu ısrarını hep sürdürdü. Onun günümüz okuru tarafından bu kadar geç tanınmaya başlamasının sebeplerinden biri olarak da daha yaygın Avrupa dillerinde yazmak yerine anadiline olan sadakati görülebilir. Franz Kafka’nın eserleri üzerine eleştiriler yazan ve onu Macarcaya çeviren ilk kişilerden oldu.

Dünya savaşları, ülkesinin parçalanması ve farklı devletler altında kurulması, fırtınalı ve sürgünde geçen hayatı onun yazarlığını da etkiledi. Burjuva bir aileden gelmesinin etkilerini de eserlerine taşıyan Márai; oğlunun birkaç günlükken ölümü, eşinin kanserden yaşamını kaybetmesi ve henüz genç yaştaki evlatlık oğlunun da ölümü gibi olaylardan sonra büyük bir yalnızlık yaşadı ve seksen dokuz yaşında yaşamının son yıllarını geçirdiği San Diego’da intihar etti.

On sekiz cilde kadar uzanan günlükleri, yazarın külliyatının önemli parçalarından. Elliden fazla romanı olan yazarın kitapları tüm Avrupa dillerine çevrildi ve günümüzde tüm dünyada okunuyor.

Mumlar Sonuna Kadar Yanar, 1942’de yayımlandığında büyük ilgi görse Batı dünyası bu romanla daha geç tanıştı. Olay örgüsünden çok içeriğiyle dikkat çeken eser; insan ilişkilerinin altında biriken duygulara, geçmişin etkilerine ve cevaplanmamış sorulara odaklanıyor. 1942’de yayımlanan roman, oldukça kısa bir metin olmasına rağmen yoğun bir psikolojik ve felsefi katmanıyla öne çıkıyor.

Mumlar Sonuna Kadar Yanar


Roman, artık yaşlanmış ve toplumdan uzak bir hayat süren General Henrik’in, kırk bir yıl önce ortadan kaybolan askeri okuldan çocukluk ve gençlik arkadaşı Konrád’ın yeniden ortaya çıkmasıyla başlar. İki adam yıllar sonra aynı evde, aynı masada buluşur. Ancak bu yeniden buluşmanın sıradan bir buluşma olmadığını sayfalar ilerledikçe fark ederiz. Masadaki mumlar yanıp da tükenene kadar süren bir hesaplaşma gecesinde kırk bir yıl öncesinin sırları gündemdedir.

Olay Örgüsü ve Anlatıcı

Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ın gücü olayların çokluğunda değil, yoğunluğunda yatar. Yaklaşık yüz yirmi sayfada birkaç karakter, tek bir gece ve geçmişten gelen bir olay etrafında derinleşen bir psikolojik katman yaratır Márai. Romanın bu monologla ilerleyen yapısı çoğu okur için okumayı zorlaştırabilen bir deneyim olabilir. Özellikle Márai’nin felsefi ve psikolojik diliyle kısa romanın yoğunluğu artar.

Romanın en güçlü yanlarından biri olan bu anlatım tekniği sayesinde olayların büyük bir kısmını General Henrik’in ağzından dinleriz. Tanrısal bir anlatıcı seçilmiş olmasına rağmen yazarın bu tercihiyle anlatıcı yalnızca Henrik’in bakış açısından olayları aktaran bir aracı konumuna gelir. Gerçek anlamda Konrád’ın ne düşündüğünü, Henrik’in iddia ettiği gibi bir ihanet olup olmadığını ya da olayların gerçekte nasıl yaşandığını hiçbir zaman öğrenemeyiz. Romanın Henrik’in bakış açısından anlatılması okurun karakterlerin psikolojik derinliklerine yaklaşmasına yardımcı olsa da teknik açıdan Henrik’in güvenilir bir anlatıcı olup olmadığı sorusuna da açık kapı bırakır.

Zaman

Romanın en önemli unsurlarından biri olan zaman iki düzlemde ilerler. Birincisi, romanın anlatım zamanı olan buluşma günüdür. İkinci zaman ise kırk bir yıl ve daha öncesine giden geçmiş zamandır. Kırk bir yıl öncesinin 1890’lar olduğunu, anlatılan zamanın ise 1940’lara kadar geldiğini söylemek mümkün.

Romanın zaman anlayışını siyasi açıdan okuyabiliriz. Burjuva ve askeri kökenli biri olan Henrik ve ailesini, dönemin erkek egemen bakış açısını ve Henrik’in romanda sıklıkla vurguladığı erkeklerin çok önemli dostluğuna dair anlayış dönemin koşullarıyla birlikte anlam kazanır. Üstelik geçen kırk bir yıl içerisinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmış, dünya savaşları gerçekleşmiş ve dünya bambaşka bir yöne doğru ilerlemektedir. Henrik, geçmişe takılı kalarak kendini şatosuna kapatmış, onun aksine Konrád ise Macaristan’ı da terk ederek dünyanın en ücra köşelerinde yaşamıştır. Gerek Márai’nin doğup büyüdüğü ortamın gerek roman kahramanlarının büyüdüğü siyasi ortamın gerilimli, imparatorlukların çöküşü ve dünya savaşlarının hemen öncesi olduğu düşünüldüğünde iki dostun asker olarak seçilmesi de yazarın vermek istediği mesajlarla birlikte düşünülebilir.

Henrik eski bir aristokrat aileden gelirken Konrád ülkenin daha doğusundan geldiği için isyan çıkaran azınlığın temsili gibidir. Konrád’ın sanata olan merakını gören Henrik’in babasının da onun bir asker olamayacağını söylemesi gibi Konrád gerçekten de asker olarak bir kariyer inşa edemez ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamını sürdürür. Márai de ülkesinde isyan çıkaran etnik grupların isyanlarına ihanet gözüyle bakar. Ancak tıpkı imparatorluk altında yaşamış azınlıkların bağının sonsuza kadar süreceğini düşünmesi gibi romandaki bu iki farklı sınıftan gelen erkeğin dostluklarının ebediyen süreceğini tekraren söylettirir Henrik’e.

Karakterler

Romanın az sayıda karakteri olsa da yazarın derin atmosferi ve karakter anlatımıyla onları yakından tanırız. General Henrik ve yıllar önce her şeyi bırakıp giden yakın dostu Konrád, Henrik’in çok genç yaşta vefat eden karısı Krisztina, Henrik’in sütannesi ve dadısı, romanda artık doksanlı yaşlarında olan Nini başlıca karakterler.

Romanın merkezinde yer alan ve dolaylı yoldan olayları bize anlatan Henrik, geçmişe bağlılığı ve saplantılı kişiliğiyle öne çıkar. Düzenli, disiplinli ve yer yer görünür olan kibirli yapısıyla otoriter bir roldedir. Romanın temeli, onun kırk bir yıl boyunca Konrád’la hesaplaşacağı günü beklemesidir. Yaşanan olay tüm bu süreç boyunca değişmese de Henrik’in zamanla olaya bakışının ve yorumlamasının değişmesi önemlidir. Márai, böylece hafızanın zamanla değişen oyunlarını da ustalıkla kurgular. Roman ilerledikçe Henrik’in gerçekten bir cevaba mı ihtiyacı olduğu, yoksa hayatını anlamlandıracak bir onay mı aradığı sorusu öne çıkar.

Romanın sessiz tarafında kalan Konrád ise arkadaşının tüm ihanet suçlamalarına, karısı Krisztina ile birlikte bir aşk yaşadıkları ve ava çıktıkları bir gün Henrik’i öldürmeyi planladığına dair iddialara hiçbir yanıt vermez. Tüm roman boyunca sessiz kalmayı sürdürür. Sanata, müziğe ve düşünceye daha yakın oluşuyla Henrik’in aristokrat ve otoriter yanıyla bir tezat içerisindedir.

Bu da okurun zihninde Konrád’ı gerçekten tanıyamama ihtimalini doğurur. Onun düşüncelerinden gerçekten emin olamayız, böylece yazar okurla bazı karakterler arasına da görünmez bir mesafe inşa eder. Okur olarak Henrik’e inanmak zorunda kalmaktan başka çaremiz yok gibi görünür ancak bu tekinsiz anlatıcı kurgusuyla romanın temel gerilimi oluşmuştur. Kitapta “gerçek” ile “Henrik’in gerçeği” arasında bir mesafe oluşur.

Henrik romanda sık sık dostluklarına vurgu yapar. İki erkeğin dostluklarının kadınlarda olmayan bir özellik olduğunu defaetle vurgulasa da okurda zaman zaman bu dostluğun tek yönlü olabileceği, ya da Henrik’in kibirli taraflarının bu dostluğu bir mükâfat gibi Konrád’a sunmuş olabileceğini düşündürür. Konrád’ın Henrik’e nazaran yoksul olması, ailesinin evlerini Konrád’a açması, eğitimleri sürecinde Konrád’ın sık sık Henrik’in evinde konaklaması gibi detayları Henrik bir yücegönüllülük gibi değerlendirir.

Romanın fiziksel olarak en az görünen ancak etkisi bir hayalet gibi roman boyu süren Krisztina, tüm ihanet sorularının da odağındaki kişidir. Henrik ve Konrád’ın dostluğunun kırılma noktasındaki kişi olan Krisztina, Konrád’ın piyano öğretmeninin kızı olarak romana girer. Henrik ile tanışması da Konrád aracılığıyla olur. İkisinin de ortak zevkleri ve Henrik’ten önce tanışıyor olmaları aralarında farklı bir bağ oluşmasına sebep olur. Henrik ile evlenen, ancak evliliklerinde hep bir arada olan üçlü akşam yemeklerinin çoğunu bir arada yerler. Ta ki son akşam yemeğinde Henrik’in aralarında bir ilişki olduğundan şüphelenmesine kadar. Bu gecenin ardından Konrád şehri terk eder. Aralarındaki ilişkinin boyutunu gerçekten öğrenemesek de Henrik ikisinin arasında yasak bir ilişki olduğuna inanır. Konrád’ın çekip gitmesinin ardından Henrik kendini evinden uzak av köşküne kapatır ve Krisztina’yı da o hastalanana ve yaşamını yitirene kadar görmez. Aradığı yanıtları ölü karısından da alamayan Henrik’e geride sadece Krisztina’nın yazdığı günlük kalır. Bu buluşma gününde de Konrád’a ısrarla bu günlüğü okumasını söylese de Konrád günlüğün kapağını açmaz. En sonunda Henrik bu günlüğü yanan şömineye atarak kül oluşuna tanıklık eder.

Krisztina, yıllar önce ölmesi ve birçok soruya yanıt veremeyecek konumda olmasıyla romanın en sessiz tanığı olsa da onun tüm bu erkek egemen dostluk hikâyesinde söz hakkının olmaması ve bir hayalet konumunda olması da tartışmaya açıktır. Aynı sınırlı perspektif romanın bir diğer kadın karakteri Nini için de söz konusudur.

Nini, romanda kendisinden en az bahsedilen, ancak romanda önemli figürlerden biri. General Henrik’in hayatında hep var olan, önce onun sütannesi ardından hayat boyu dadısı olarak yanında bulunan evin sadık hizmetkârı, pek çok yönden romanda her şeyi önceden sezinleyen ve mesajını ileten tanrısal bir konumdadır. Henrik’in şiire olan ilgisini gördüğünde ona “Sen asker olacaksın,” diyerek onu sanata olan ilgisinden uzaklaştırmasından Konrád’ın sıklıkla Henrik’in evini ziyaret ettiği dönemde bundan rahatsızlığını dile getirmesi ve evdeki her şeye şahit olan bir konumda olması onu önemli bir yere koyar romanda. Henrik’in takıntılı ve bağlara önem veren kişiliğiyle ve öz annesiyle kurduğu mesafeli ilişkiyle birlikte düşününce hayat boyu bir arada olduğu bu yaşlı kadının onun için önemi de tartışmasızdır.

Romanda Temalar, Mekânın ve Sembollerin Kullanımı

Romanda öne çıkan tema olan “geçmişle hesaplaşma” dostluk ve ihanet kavramlarıyla bir aradadır. Henrik’in geçmişe, dostluğa ve ihanete olan takıntısı Konrád ile bir arada olacağı buluşmaya da büyük bir önem atfetmesine neden olur.

Hafıza, bekleyiş ve zaman da Henrik’in sabırlı yönüyle bir aradadır. Romanda önemli bir tema olan yaşlılık ve ölüm hikâyenin de tamamlanmasına olanak sağlar. Gençken bir arada olan iki karakterin yıllar sonra, yaşları yetmişlerin ortalarındayken bir araya gelmeleri ve bu bir arada oluş, sonlarına yaklaştıkları hayatlarında bir tamamlanmışlık duygusuyla birlikte gelir. Henrik tam anlamıyla Konrád’dan yanıtları alamasa da Konrád’ın bu davete yanıt vermiş olması ve son kez bir arada olmaları da yeterlidir.

Romanda Henrik’in evi mekân kullanımı olarak oldukça önemli. Onun hafızasını, geçmişini ve kimliğini tanımlayan ve önem verdiği bağların kesiştiği bir noktada duran bu ev romandaki psikolojik gerilim için de önemli bir kaynak. Ev, Henrik’in yıllardır beklediği hesaplaşma gününde Konrád’ın kırk bir yıl öncesinde bıraktığı gibi hazırlanır. Yıllarca kullanılmayan bölümler açılır, eski Fransız porselen yemek takımları o akşama özel çıkarılır, masadaki mavi mumlara kadar her şey tıpkı kırk bir yıl öncesindeki gibidir. Tek fark ise, Krisztina’nın boş sandalyesidir. Mekân, romandaki psikolojik atmosferin tamamlayıcı bir parçasıdır.

Romana adını da veren mum öne çıkan bir semboldür. Romanın temel düşüncesini taşıyan mum fikri, ışığıyla bir bakıma yaşamı, zamanın geçişini ve sonunda bitişiyle de insan ömrünün nihayete ermesini ve bir tamamlanmışlığı sembolize eder. Önemli bir anlam da bazı şeylerin ancak sonuna kadar yaşandıktan sonra bitebileceği mesajıdır. Tıpkı Henrik’in kırk bir yıllık bekleyişinin dahi sona erişi gibi. Mumun yanması, insan hayatının yavaş yavaş tükenmesini çağrıştırırken; ışığı geçmişin karanlığında kalan şeyleri de görünür kılar. Mumla birlikte ateş metaforu da Henrik’in içinde taşıdığı öfke, kırgınlık, kibir gibi duyguları da görünür kılan ayırıcı bir noktadadır. Evdeki, özellikle akşam yemeği hazırlığındaki pek çok detay da hikâyedeki eksik parçaları tamamlayan bir görev görür.

Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ın Gücü

Mumlar Sonuna Kadar Yanar, bir ihanet hikâyesinden çok hatırlamanın ve beklemenin romanıdır.

Onun en büyük gücü, çok küçük bir olay alanından büyük bir psikolojik ve felsefi bir dünya yaratabilmesidir. Romanın ağır ilerleyen atmosferi, yazarın vermek istediği insan zihnindeki hesaplaşma süreciyle uyum gösterir. Yazarın incelikli ve başarılı kurgu tekniği ve dili de romanı unutulmaz Macar klasiklerinden biri haline getirir.

Belki de romanın en güçlü yanı da geçmişin değiştirilemezliğidir. İnsanların söyledikleri, yaptıkları ve yapmadıkları geri alınamaz. Fakat insanın bunlara verdiği anlam değişebilir. Pek çok sorunun yanıtsız kalması ise Márai’nin bize belki de şunu söylemek istediğini düşündürür: İnsan bazen bir gerçeği öğrenmek için değil, artık o kabul ettiği gerçekle yaşayabilmek için geçmişe döner.

Uluslararası Türk Dili, Kültürü ve Sanatı Kongresi Budapeşte’de

ULCAS 2026 | Budapeşte

Uluslararası Türk Dili, Kültürü ve Sanatı Kongresi (TULCAS 2026), 28–30 Ekim 2026 tarihlerinde Budapeşte’de gerçekleştiriliyor!

Türk dili, edebiyatı, tarihi, kültürü, sanatı ve Türkoloji alanlarında çalışan akademisyenleri, araştırmacıları ve lisansüstü öğrencileri uluslararası bilimsel bir platformda buluşturuyoruz. Bilgi paylaşımını artırmayı, akademik etkileşimi güçlendirmeyi ve yeni bilimsel iş birliklerine kapı aralamayı amaçlayan kongremiz hibrit olarak düzenlenecektir.

DAVET MEKTUBU ve kaynak

ONUR KURULU

Prof. Dr. Fatih YILMAZTokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Rektörü
Prof. Dr. Abdurrahman ALİYYunus Emre Enstitüsü Başkanı
Mahmut Mustafa ÖZDİLTürkiye Maarif Vakfı Başkanı
Prof. Dr. Osman MERTTürk Dil Kurumu Başkanı

TULCAS 2026 Kongre Sergisi

Uluslararası Türk Dili, Kültürü ve Sanatı Kongresi (TULCAS 2026) kapsamında düzenlenecek Uluslararası Jürili Karma Sanat Sergisi, sanat ve tasarım alanlarında çalışan akademisyenleri, sanatçıları, araştırmacıları ve lisansüstü öğrencilerini ortak bir sanatsal platformda buluşturmayı amaçlamaktadır.

Kongrenin ve serginin ana teması “Türk Dünyasında Kültürel Süreklilik ve Dijital Gelecek” olarak belirlenmiştir.

Sergi, Türk dili, kültürü ve sanatına ilişkin disiplinlerarası yaklaşımları görünür kılmayı, çağdaş sanat üretimlerini desteklemeyi ve ulusal/uluslararası akademik-sanatsal etkileşimin sürekliliğini hedeflemektedir.

Kongre kapsamında kabul edilen eserler, fiziksel sergi ile birlikte online galeride ve dijital katalogda yayımlanacaktır.

Mohaç Meydan Muharebesi 500 yıl sonra Macaristan’ı neden karıştırdı?

1526’daki Mohaç yenilgisi Macar tarihinin en büyük travmalarından biri olsa da Zigetvar’daki Dostluk Parkı’nda Kanuni Sultan Süleyman’ın heykeli yükseliyor. Heykel 30 yıldan fazla süredir orada ama tartışmalar yeni: Bir ülke, kendi sonunu getiren imparatorun heykelini, kendi topraklarına dikmeli mi?

Bir ülke, egemen devletini Ortaçağ’da sona erdiren bir başka ülkenin imparatorunun heykelini, hangi amaçla olursa olsun, özgür iradesiyle kendi topraklarında dikebilir mi? Ya da dikmeli mi? 

İşte Mohaç Meydan Muharebesi’nin 500. yıldönümünde Macaristan’da tartışılmaya başlanan konu bu.

Çünkü 1526’da Osmanlı ordularının önündeki yolu Viyana kapılarına kadar açan Mohaç Meydan Muharebesi’nin muzaffer komutanı, dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın büstü 1994 yılından bu yana Macaristan’ın Zigetvar şehrindeki Macar Türk Dostluk Parkı’nda ziyaretçilerini selamlıyor.

Peki neden 30 yılı aşkın süredir parkta bulunan heykel şimdilerde yeniden gündemde?

Sebep, hem bazı tarihçilerin birtakım yeni iddiaları hem de Orban sonrası Macaristan’da yön değiştiren siyasi rüzgarın yeni tarih anlayışı… 

Bu büst neden dikildi?

Avrupa’yı ikiye bölen Demir Perde’nin yıkılmasının, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde serbest seçimlerle kendi ulusal iradelerini temsil eden hükümetlerin işbaşına gelmesinin ardından Macaristan ve Türkiye arasındaki ilişkiler hızla düzelmeye başladı.

Ansızın tekrar bağımsızlığına kavuşan Macaristan, özellikle NATO’ya katılabilmek için uluslararası platformlarda kendine destek olabilecek bir dost ülke arıyordu.

Türkiye’de ise sağ siyasetin güçlü ismi Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı ve Tansu Çiller başbakanlığında bir koalisyon hükümeti de ülkeyi yönetiyordu. Yani Macaristan’la bu yakınlaşma siyasi olarak da denk düşmüştü.

Heykel fikrinin kim tarafından ve ne zaman ortaya atıldığını tarihin sis perdesinin gerisinde kaldığı için artık bilemiyoruz. Ama bilinen gerçek şu: 1994 yılında, yani Kanuni Sultan Süleyman’ın doğumunun 500. yıldönümünde, Güney Macaristan’daki Zigetvar şehrine çok yakın Csertö mezrasında oluşturulan Macar Türk Dostluk Parkı, söz konusu heykelle  birlikte Macar Cumhurbaşkanı Arpad Göncz ile Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel tarafından barış ve dostluk mesajlarıyla açıldı.

Bu parkın kurulduğu alan iki ülke arasındaki sözleşmeler gereği sembolik bir bedelle 99 yıllığına Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçiliği’ne tahsis edilmişti. Dostluk Parkı’nın oluşturulması için söz konusu olan giderler Türkiye Cumhuriyeti tarafından karşılanmış ve Kanuni’nin büst heykeli de ünlü Türk heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından hazırlanmıştı.

Heybetli Sultan Süleyman heykelini de içeren parkın yeri de önemliydi: Macar tarihçilerin, daha sonraki yıllarda doğru olmadığı anlaşılan araştırmalarına göre, 1566’da Zigetvar kalesini kuşatan Kanuni’nin  karargahı ve bizzat otağı burada bulunuyordu. 

Yine tarihi bilgilerimizi tazeleyecek olursak, Kanuni Sultan Süleyman bu kale kuşatması esnasında hayatını kaybetmiş ancak bu haber savaş tamamlanmadan askere duyurulmamıştı. Kanuni’nin cansız bedeni bu süre içinde otağında tutulmuş ve iç organları da otağın altında kazılan bir mezara gömülmüştü. Macar tarihçilere göre o yer işte şimdi dostluk parkının kurulduğu bu yerdi! Yani aslında dostluk parkı adı altında kurulan bir nevi türbeydi.

Dostluk Parkı ve heykel tartışmaları

Aslında Macar kamuoyunda bu parkın oluşturulmasıyla birlikte tartışmalar da başlamıştı.

Projenin muhaliflerine göre ülke topraklarına böyle bir heykel dikmek ulusa ihanetti: “Hangi dostluktan bahsediliyordu? Ortaçağ’ın gelecek vadeden güçlü Macar Krallığı’nı yıkıp ülkeyi 150 yıl boyunca işgal altında tutan Osmanlı değil miydi? Ya esirler, 150 yıl boyunca köle olarak götürülen kadınlar? İstanbul’a taşınan devşirme Macar çocukları? Bunlar unutulmuş muydu? Macar tarihi açısından en büyük trajedi kaybedilen Mohaç savaşıydı. Bu savaş Macar devletine son vermiş, savaşta 20 yaşındaki Macar kralı da içlerinde olmak üzere neredeyse bütün devlet ve ordu kademesi hayatını yitirmişti.”

Parka ve özellikle de heykele karşı olanların tezleri bunlardı.

Parkı savunanlar ise şunları söylüyorlardı: “Osmanlı sıradan bir düşman devlet sayılmazdı. Macarlar ve Türkler tarih boyunca, ta Asya bozkırlarından bu yana aralarında tarihi bir ilişki, bir tür akrabalık bulunan kavimlerdi. Birçok ortak tarihi ve kültürel değere sahiplerdi. Ayrıca şu da unutulmamalıydı ki Osmanlı Macaristan topraklarını terk ettikten sonra ülkeyi Avusturya egemenlik altına alınca, Avusturya’ya karşı çıkan isyanlarda, Macar isyancılarına kim destek vermişti? 17. yüzyılda İmre Tököly, 18. yüzyılda Ferenc Rakoczi, 19. yüzyılda ise Lajos Kossuth, Macar bağımsızlık savaşlarını Avusturya (Habsburg) orduları karşısında kaybedince Osmanlı’ya sığınmamışlar mıydı? Yüz yıllar sonra olumsuzluklar unutulmalı, dostluk temelinde yeni dünya inşa edilmeliydi.”

Parkın açıldığı 1994 yılında Macar toplumu henüz bugünkü kadar açık bir toplum değildi. Sosyalizm döneminde 45 yıl süren suskunluk ve “Devlet ne yaparsa iyi yapar, konuşmayalım başımıza bir bela gelmesin” temkinliliği nedeniyle o yıllarda bu tartışmalar kamuoyuna mal olmadı, daha çok aydınlar arasında sürdü. Ancak yine de bu tartışmalar etkili olmuş olmalı ki Kanuni’nin heykelinin yanına üç yıl sonra yine masrafları Türkiye tarafından karşılanmak üzere, Osmanlı ordusunun kuşattığı kaleyi savunan Miklos Zrinyi’nin de heykeli dikildi.

Macar ve Türk tarihinin kesişme noktaları 

Macar kavminin bugün Macaristan olarak adlandırılan topraklara gelişi yaklaşık 1200 yıl öncesine dayanıyor. Macarlar da o yüzyılların olağan sayılan kavimler göçünün bir parçası olarak Asya bozkırlarından kopup gelmişlerdi.

Nereden, hangi bölgeden geldiği bilinmeyen ve geçmişi yazılı tarih kayıtlarında mevcut olmayan Macar kavminin kültürel, dinsel ve yaşam tarzı özellikleri nedeniyle Asya bozkırlarının göçebe kavimlerine çok benzediğini tarihçiler ve arkeologlar tespit ediyorlar. Bu özellikler Türk kavimlerinin karakterleriyle de uyum gösteriyor. Ancak dilleri olan Macarca, dilbilgisi anlamında Türkçe ile bazı ortak özellikler gösterse de aynı dil ailesine mensup değil. 

Orta Avrupa’ya yerleşen Asya kökenli ve çok tanrılı dine inanan Macarlar önce çevre ülkelere ganimet seferleri düzenleyerek ve doğudan gelen ticaret yardımıyla ayakta kalmaya çalışıyorlar. Ancak birleşen Hıristiyan dünyasının baskısı karşısında zor durumda kalıyor ve tarihi bir karar alıyorlar. Milattan sonra 1000 yılında Hıristiyanlığı kabul ediyor ve bu topraklarda ancak Avrupai bir Hıristiyan kraliyet modelini hayata geçirerek ayakta kalabileceklerini fark ediyorlar.

“Biz de artık düşman değil, sizden biriyiz” mesajı dönemin büyük Hıristiyan devletleri tarafından kabul görüyor ve hem Roma hem de Bizans, Avrupa’da ortaya çıkan bu yeni Hıristiyan krallığa, onu aralarına kabul ettiklerinin bir jesti olarak birer taç gönderiyor.

Bu iki taç zamanla birleştirilip bugün hâlâ Macaristan’da devletin sürekliliğini temsil eden en büyük simge, yani “kutsal taç” olarak ulusal bayramlarda sembol olarak kullanılıyor.

Konumuz itibariyle en önemli tarihi kayıt, işte tam da bu “Kutsal Taç’ın” üzerinde yazılı.

Bizans’tan gönderilen tacın üzerinde kabartma olarak şu satır işlenmiş: “Geobitzasz pisztosz kralesz Turkiasz”. Yani “Türkiye’nin İnançlı Kralı Geza’ya”.

Tarihte ilk kez “Türkiya” tanımlaması Bizans tarafından M.S.1000’de kurulan Macar devleti için kullanılmış.

Yani Anadolu’yu Türk boyları önünde açan Malazgirt Savaşı’ndan 71, Osmanlı beyliğinin kuruluşundan da yaklaşık 300 yıl önce.

Tartışmalar neden şimdi alevlendi?

Bu tartışmaların tekrar alevlenmesinin ve bu kez sadece tarihçiler ve uzmanlar arasında değil, sosyal medya üzerinden de halka mal olarak sürmesinin birkaç nedeni var.

Belki bunlardan en önemlisi, Mohaç Savaşı’ndan çok sonra, arkeologlar tarafından 1970’li yıllarda ortaya çıkarılan toplu mezarlarla ilgili iddialar. Şimdiye kadar bu toplu mezarların savaş esnasında hayatını kaybeden ve bir salgın hastalığa neden olmamaları için bir an önce defnedilen, Osmanlı ve Macar ordusuna mensup askerlere ait olduğu düşünülüyordu.

Mohaç’ın 500. yıldönümü nedeniyle tekrarlanan araştırma ve analizlerin sonuçlarına göre bazı tarihçiler şimdi yeni bir iddiayla ortaya çıktılar. Bu iddiaya göre bu toplu mezarlar savaşta hayatını kaybeden askerlere ait değil. Bu mezarlardaki kalıntılar savaş sonrası Osmanlı’ya esir düşen ve hemen savaş meydanında ölen Macar karargâhındaki binlerce askere ve sivile ait. 

Ve elbette her zaman olduğu gibi bu tür tartışmalara ülkedeki siyasi dalgalanmalar da etki yapıyor.

Orban döneminde Macaristan’da egemen olan “yüzünü doğuya dönme” politikası çerçevesinde, sadece Çin’e ve Rusya’ya yakınlaşmakla kalınmamış Türkiye ile de olağanüstü ilişkiler kurulmuştu.

Uygulanan stratejinin halkın gözünde kolayca kabul ettirilmesinin bir aracı olarak da tarihi ve kültürel ilişkiler abartılı bir şekilde kullanılmıştı.

İşte şimdi bir anlamda dalga tersine dönüyor, “abartılı pozitif” değerlendirmeler yerini “abartılı negatif” değerlendirmelere bırakıyor.

Tarık Demirkan – FAYN

Avrupalılar emeklilikte kaç yıl boyunca emekli aylığı alıyor?

Avrupa’da emeklilikten sonra beklenen yaşam süresi ülkeden ülkeye büyük farklılık gösteriyor. Euronews Business, emeklilik yaşlarını ve Avrupalıların ortalama kaç yıl boyunca emekli maaşı aldıklarını inceledi.

İnsanlar daha uzun yaşadıkça Avrupa genelinde emeklilik yaşları yükseliyor; ancak emekliliğe ayrıldıktan sonra kaç yıl daha yaşamalarının beklendiği konusunda ülkeler arasında büyük farklılıklar var.

OECD verilerine göre 2024 itibarıyla AB’de emeklilik yaşı erkekler için 64,7, kadınlar için 64.

Kişiler emeklilik yaşına ulaştıklarında emekli aylığı almaya hak kazandığı için Euronews Business, her ülkede emeklilik döneminde beklenen yaşam süresini esas aldı.

Elbette bazı emekliler, resmi emeklilik yaşına ulaştıktan sonra da çalışmayı sürdürüyor.

Erkekler için 18,4 yıl, kadınlar için 21,8 yıl

AB’de erkeklerin, emekli olduktan sonra ortalama 18,4 yıl, kadınların ise 21,8 yıl daha yaşaması bekleniyor. Bu veriler, Eurostat ve OECD’nin 2024 tarihli, emeklilik yaşındaki beklenen yaşam süresi hesaplamalarına dayanıyor.

Erkekler için emekli maaşı alınması beklenen süre Bulgaristan ve Macaristan’da 14,7 yıldan, Türkiye’de 27,3 yıla kadar değişiyor. AB içinde en uzun süre Lüksemburg’da; burada erkeklerin 22 yıl boyunca emekli maaşı alması bekleniyor.

Bu farkın başlıca iki nedeni var: emeklilik yaşlarındaki ve yaşam beklentisindeki farklılıklar.

Yunanistan’da 21 yıl, Fransa’da 20,7, Slovenya’da 20,7, İsviçre’de 20,4 ve Malta’da 20,2 yıl ile bu ülkelerdeki erkek emeklilerin de 20 yıldan fazla süre emeklilikte kalması öngörülüyor.

Emeklilikte geçirilen beklenen süre, AB ortalaması olan 18,4 yılın üzerinde olan diğer ülkeler ise Kıbrıs (19,8), İsveç (19,4), Portekiz (19,3), Belçika (19,1), İrlanda (19), Birleşik Krallık (19), Avusturya (18,8) ve Finlandiya (18,7).

Büyük ekonomiler arasında emeklilikte geçirilen süre Almanya’da en düşük

Bu tablo, Almanya hariç diğer büyük Avrupa ekonomilerinde erkeklerin, AB ortalamasına kıyasla daha uzun süre emeklilikte kalmasının beklendiğini gösteriyor. Almanya’da bu süre AB ortalamasının 1,1 yıl altında; bu da Fransa, İtalya ve İspanya ile arasında belirgin bir fark yaratıyor.

Öte yandan Bulgaristan ve Macaristan’ın yanı sıra Letonya, Romanya ve Litvanya’da da erkek emeklilerin emeklilikte geçireceği süre en düşük seviyede; bu ülkelerin hepsinde süre 16 yılın altında.

Kadınlar için emeklilikte geçirilen beklenen süre AB’de 21,8 yıl. Bu süre Macaristan’da 18,6 yıldan Türkiye’de 34,5 yıla kadar değişiyor. Lüksemburg’da da 25 yılın üzerinde.

Slovenya, Yunanistan, Fransa, İspanya, İsviçre, Malta, İtalya, Portekiz, Kıbrıs ve Finlandiya’daki kadınların da 22 yıldan fazla süre emeklilikte kalması, dolayısıyla 22 yılı aşkın bir süre emekli maaşı alması bekleniyor.

Kadınlar açısından bakıldığında, yalnızca Almanya (20,3) değil, Birleşik Krallık (21) da AB ortalamasının altında kalıyor.

Macaristan’ın yanı sıra kadınların emeklilikte 20 yıldan daha az kalmasının beklendiği başka ülkeler de var. Bunlar arasında Bulgaristan (18,8), Romanya (19,1), Hollanda (19,2), Hırvatistan (19,6), Danimarka (19,7), Letonya (19,8) ve İzlanda (19,8) bulunuyor.

euronews

Macaristan’a dondurulan fonlardan iyi haber; Brüksel 4,2 milyar avroyu serbest bırakacak

Avrupa Komisyonu, Macaristan’da yeni hükümetin vaat ettiği reformları hayata geçirmesinin ardından Orban döneminde dondurulan fonların 4,2 milyar avroluk kısmını serbest bırakmayı önerdi. Komisyon, bu kaynağın öğrenci hareketliliği ile araştırma programlarına aktarılmasını önerdiğini açıkladı. Planın, bir ay içinde üye ülkeler tarafından onaylanması gerekiyor.

Başbakan Peter Magyar, göreve gelmesinin ardından bir reform hamlesi başlatmış, Brüksel’in Viktor Orban’ın otoriter yönetimi nedeniyle dondurduğu 16 milyar avrodan fazla kaynağa yeniden erişim sağlamayı hedeflemişti.

Kaynak ve devamı

Fotoğraf: Willfried Wende: https://www.pexels.com/tr-tr/fotograf/para-nakit-euro-servet-15965061/
16,474FansLike
639FollowersFollow