Avrupa’da ülkelerin yeni yıl kutlamaları birbirinden farklı. Onlar arasında nar parçalamak, kurşun yakmak, kırmızı iç çamaşırı giymek, tavuk yememek gibi gelenekler var. Euronews çalışanları kendi ülkelerinde yeni yıl öncesi kutlamaları anlatıyor.
Yunanistan ve Kıbrıs: Kapıya asılan nar parçalanır (Marios Ioannou)
Yunanistan ve Kıbrıs’ta 31 Aralık’ta Vasilopita adında geleneksel yeni yıl keki yaparız. Kekin içerisine demir para koyarız. Gece yarısından sonra kestiğimiz pastadaki parayı kim bulursa bunun ona yıl boyunca şans getireceğine inanılıyor.
Noel zamanında kapımıza eski dönemde refahın ve iyi şansın sembolü nar asarız. Yılbaşı gecesi ışıklar söndürülür. Kapıya vurulan nar parçalara ayrılır. Yere saçılan tanelerin fazlalığı daha fazla şans, sağlık, mutluluk ve refah anlamına gelir.
Macaristan: Tavuk yemek şansı engelliyor (Noemi Mrav)
Macaristan’da yılbaşı gecesi için geleneksel yemekler, tuzlu kek, kavrulmuş domuz, mercimek çorbası ve sosis hazırlanır. Bu dönemde asla tavuk eti yenmez. Çünkü bunun iyi şansı engelleyeceğine inanılır.
Yeni yılı trompetlerle karşılarız. Saatler gece 12’yi gösterdiğinde herkes televizyondan milli marşı dinler, şampanya eşliğinde devlet başkanının konuşması dinlenir. Sevdiklerimizi arayarak onlara mutlu yıllar dileriz.
İskoçya: İlk misafiriniz sarışın kadınsa bu kötülük alameti (Lindsey Johnstone)
Yeni yıl öncesi Hogmanay olarak adlandırılır. Edinburgh’da dev sokak partileri yapılır. Bu dünyadaki en büyük sokak partilerinden biridir. O gece yanınızda kim varsa kolkola girersiniz ve bir Robert Burns şiiri olan Auld Lang Syne şarkısını söylersiniz.
O gece evinize gelecek misafirler sizin yılınızın nasıl geçeceğinin habercisidir. Eğer ilk ziyaretçiniz uzun ve esmerse bu iyi şans anlamına gelir. Sarışın kadın ise kötülüğün alametidir.
1 Ocak’ta Loony Dook olarak adlandırdığımız Kuzey Denizi’nde koşu etkinliği yapılır.
İtalya: Kırmızı iç çamaşırı şans getirir (Luca Santocchia)
İtalya’da geleneksel olarak gece yarısı mercimek ve büyük bir domuz sosisi cotechino yemekleri yenilir.
Bu gelenek eski Roma kostümü olan kemere bağlanmış deri çantadaki mercimeklerin madeni paralara dönüşmesi dileğine dayanır. Mercimek adı ona benzeyen madeni paradan gelmektedir. İtalyanlar aynı zamanda yeni yılda şans getirsin diye kırmızı iç çamaşırı giyer.
İspanya: Yılbaşı gecesi 12 üzüm yenilir (Rafa Cereceda)
Yılbaşı gecesi saatin her vuruşunda bir tane olmak üzere 12 üzüm yenilir. Bu, 12 ay boyunca iyi şans anlamına gelir.
İtalya’da olduğu gibi iyi şans için kırmızı iç çamaşırı giyilir. Bunun başkası tarafından size verilmesi tercih edilir.
Özelllikle Katalonya’da üretilen geleneksel içecek Cava tüketilir. Geçtiğimiz yıl bağımsızlık tartışmaları sırasında İspanya şarabı boykot edilince Cava satışları tavan yaptı.
Almanya: Kurşun yakılır, şekli geleceğiniz hakkında bilgi verir (Linda Fischer)
Almanya’da kurşun eritmek ve havai fişek iki önemli etkinliktir. Bir kaşığın içerisine konulan kurşun ateşle eritilir. Kurşun sıvılaştığında bir kase suyun içine dökülür. Onun şekli sizin geleceğiniz hakkında bilgi verir. Arı şekli tehlike, sallanan at kaderin dönmesi demektir. Ancak Avrupa Birliği bu yıl kurşunu yasakladı.
Herkes dışarı çıkar ve hava fişek atar. Bu dönem imalatçılar için altın bir dönemdir. Zira bir kişi bunun için en az 10 euro verir. Ancak 100 eurodan fazla harcadığınız da olur.
Haldun Özörten tarafından sahneye konulan ve metni Leo Stein ve Bela Jenbach’a ait olan ‘Çardaş Prensesi’ opereti, Aydın Gün’ün çevirisi ile Türkçe olarak seslendirilecek. 7 Ocak Salı günü saat 20.00’da sahnelenecek eserde Antalya DOB orkestrasını şef Ömer Yöndem yönetirken, Antalya DOB korosu Mahir Seyrek tarafından çalıştırıldı. Neşeli ve melankolik karakterleriyle seçkinleşmiş operet repertuvarının başarılı örneklerinden biri olan eserde dekor tasarımı Gürcan Kubilay’a, kostüm tasarımı Nursun Ünlü’ye, koreografi Serhat Nüfusçu’ya ve ışık tasarımı ise Mustafa Eski’ye ait.
Revü kızı Sylva ile prens Edwin arasındaki imkansız aşkın bütün zorlukları aşarak mutlu sona ulaşmasını konu alan eser, tiyatro, müzik ve dansın birlikte harmanlandığı ve 1950-1960 yılları arası romantizminin yaşatıldığı bir görsel şölen olarak sahneleniyor.
İki perde olarak sahnelenen eserde ‘Sylva Varescu’ rolünü Aslı Ayan, ‘Edwin Ronald’ rolünü Göksay Yaran, ‘Kontes Stasi’ rolünü Bilge Yılmaz, ‘Boni Kancsianu’ rolünü Fatih Şanal, ‘Feri von Kerekes’ rolünü Erdi Can Aybaş, ‘General Rohnsdorff’ rolünü Baturalp Bilgili ve ‘Prenses Marie-Luise’ rolünü Emel Öziş canlandıracak.
Fiyatları 15, 35 ve 50 TL arasında değişen eserin biletleri Haşim İşcan Kültür Merkezi ve Cumhuriyet Meydanı’ndaki opera gişelerinin yanı sıra www.biletinial.com internet adresinden de temin edilebilir.
Libido açıklaması ile bir süredir eleştirilerin odağında olan Can Yaman, yaşanan olaylardan sonra İstanbul’dan uzaklaşmış ve yurt dışına gitmişti. Yaman, uzun süre sonra İstanbul’da görüntülendi.
Son olarak ‘Erkenci Kuş’ dizisinde rol olan Can yaman, “Libido” açıklamasıyla gündemden düşmemişti. Yapımcısı Faruk Turgut tarafından sessiz kalması konusunda uyarılan Can Yaman, bir süre önce kafasını toplamak için Macaristan’ın başkenti Budapeşte’ye gitmişti. Can Yaman, dün de İstanbul Havalimanı’ndan yurt dışına uçtu.
Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Szijjarto, Rusya’dan Türkiye ve Avrupa’ya doğal gaz taşıyacak TürkAkım doğal gaz boru hattı projesinin, ülkesinin enerji güvenliğini güçlendireceğini söyledi.
Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto, Macar Haber Ajansına (MTI) yaptığı açıklamada, TürkAkım doğal gaz boru hattı projesinin, 403 kilometrelik Sırbistan bölümündeki çalışmaların tamamlanmasının memnuniyet verici olduğunu belirtti.
TürkAkım projesinin, ülkesinin enerji güvenliğini güçlendireceğini vurgulayan Szijjarto, projenin, Macaristan ile ilgili bölümünün planlandığı şekilde devam ettiğini kaydetti.
Doğu Avrupa ülkesi Macaristan’da nüfus doğum oranının giderek azalması sebebiyle ülkede bulunan 6 büyük doğum kliniğinin maddi açıdan desteklenebilmesi için devlet kontrolüne geçtiği belirtildi.
Buna göre 1 Ocak 2020 tarihinden itibaren kısırlık, tüp bebek, yumurta ve sperm kalitesinin artırılması gibi erkek ve kadınlara verilen ve doğurganlık hızını yükselten tedavilerin büyük bir kısmı devlet destekli ve ücretsiz olacak.
Konuyla ilgili bilgi veren Macaristan Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Novak Katalin, hükümetin bu eylemi doğrultusunda kısırlık tedavisi ve doğurganlık oranının artışında kullanılan ilaçların ücretsiz temin edileceğini belirtirken, bu tarz tedavilere getirilen bazı yasal kısıtlamaların da yakın dönemde kaldırılacağını söyledi. Kavalin, “Belirtilen tarihten itibaren bu tarz tedavileri almak için sıra beklemek artık tarihe karışacak. Bunun yanında doğurganlık testleri hem kadın hem de erkekler için ücretsiz hale getirilecek.” dedi.
Kadın Sağlığı Vakfı Başkanı Adrienn Salamon ise hükümetin yeni yönetmeliğinde muğlak kalan birçok yer olduğunu ve bunların bir an önce giderilmesi gerektiğini belirterek, “Eğer bu vaatler yerine getirilirse, binlerce aile çok daha hızlı bir şekilde çocuk sahibi olacak. Konuyla ilgili prosedürler artık azalacak ve tedavi görenler neredeyse hiç ücret ödemeyecek.” dedi.
“Macaristan’ın evrensel boyutta ünlü birkaç ozanından biri olan Attila Jozsef, 1905- 1937 yılları arasında yaşadı.. Macaristan’da pekçok sokak, meydan ve de üniversiteye onun adı verildi.
Çamaşır işçisi bir anne ve toprak emekçisi bir babadan dünyaya geldi. Hep yoksul yaşadı. Ve de daha otuz iki yaşındayken, bir şiirinde öngördüğü gibi, raylar üstünde canına kıydı!
Attila Jozsef; kendisini adadığı dostlarının, yakınlarının umutlarını, sevinçlerini dillendirdi hep.
2005 yılını, “Attila Jozsef Yılı” olarak belirleyen Unesco; onun hakkında uluslararası birçok etkinlikler düzenlenmesine öncülük etti…
Fransız Ozan Paul Eluard, son günlerinde onu Fransızca’ya çevirmeye başlamıştı…”
Aşağıda ondan çevirdiğim bir şiiri, sizlerle paylaşmak istedim…
KÜÇÜK BİR ŞARKI
Sana getiriyor bu gece tren beni, sana
Gene görüşeceğiz bir aksilik olmazsa.
Sanırım artık gerçek olacak düşlerim:
Olaki bir fısıltı gibi gelecek sesin:
“Bak ılık su var orda, diyeceksin, bir yıkan!
Havlu da orda, güzelce kurulan!
Et koymuştum fırına; doyur karnını,
Doyunca gel yanıma, sessizce uzan!
(Attila JOZSEF)
(Çeviren: Yaşar ATAN)
Her yazımızda olduğu gibi, gene buraya iki şiirimi ekliyor; sizlere nice şiir yüklü yeniyıllar diliyorum…
Bombalarla öldüler, tecavüzle öldüler, koca silahı ile öldüler, hapislerde öldüler, uzak ellerde öldüler. Unutursak içimiz kurusun dedik. Unutmayacağız sandık, ama unuttuk. İçimiz kurumadı zannediyoruz ama kuruduk. Kuruduk hem de kavrulduk.
L. Gülden Treske
Macar yönetmen Istvan Szabo’nun çok güzel, bol ödüllü bir filmi vardır, Taking Sides/Taraf Tutmak (2001). İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya, bombalarla yıkık dökük Berlin. Kazanan devletler, kontrolleri altındaki Berlin’e bir düzen getirmeye, Berlin ve ülke sistemini Nazilerden ve Nazi işbirlikçilerden ayıklamaya çalışıyorlar. İhbarlar, tanıklar, listeler, soruşturmalar, sorgulamalar. Bu savaş sonrası kargaşasında, soruşturulanlardan biri de, Berlin Filarmoni Orkestrasının dünya çapında başarılı şefi Wilhelm Furtwangler1.
Furtwangler’in Nazi dönemine denk düşen parlak ancak tartışmalı sanat hayatı ekseninde ve insanlık ihlalinin o iflah olmaz soykırım sonrası dekorunda bizi sarsıyor. Bir çok şeye dokunan, sorgulayan, bunca yıl sonra bile ikircikli yüreklerimizi ve beynimizi şöyle bir karıştıran, hiç bitmeyen bir insanlık durumuna işaret eden bir film.
Filmde; Berlin’deki Amerikan Bölgesi’nde, Nazileri ve işbirlikçilerini araştırıp yargılanmalarını sağlamakla görevli Amerikan ordusunun yüksek rütbeli bir subayıyla dönemin dünya çapında başarılı bir müzisyeni karşı karşıya. Kültür, sanat, baskıcı rejimler, savaş, politika, soykırım, değerler, ülkeler, çok katmanlı bir hesaplaşma. Subay, savaştan önce sigorta müfettişliği yapan bir sivil ve Furtwangler’in tam bir Nazi işbirlikçisi olduğunda kararlı. Sekreteri; Naziler tarafından öldürülmüş bir babanın kızı, birkaç ay esir kamplarında kalmış, Yahudi asıllı ve Furtwangler müziğinin hayranı. Soruşturma kâtibi ise Furtwangler’in müziği ile büyümüş, Alman asıllı Amerikalı bir genç subay.
Nazilerin yükselişe geçtiği yıllarda; Yahudi olsun olmasın birçok insan, sanatçılar, bilim insanları, siviller Almanya’dan kaçıyor. Sorgucuya göre, kaçmayıp kalanlar, bir şekilde işlerini, sanatlarını devam ettiriyorlar ve sadece susarak bile olsa bu büyük savaş suçuna ortak oluyorlar. Furtwangler ise neden diğerleri gibi ülkesini bırakıp gitmediği sorusuna cevap olarak; müziğine, ülkesine ve orkestrasına olan sadakatini sebep gösteriyor. Sanatın, politikanın üstünde olduğuna inanıyor. Furtwangler, Hitler’in en beğendiği müzisyen ve Hitler’in doğum günü öncesi, onun için bir konser de yönetiyor. Öte yandan, bir çok Yahudi müzisyenin ülkeden kaçmasına da yardım ediyor, zarar görmelerini önlemeye çalışıyor.
Durum karışık. Neye sadık, nereye kadar, kime taraf, neye taraf? Szabo bu sorulara net cevaplar sunmuyor izleyicisine. Ama sadece, az da olsa; genç Amerika’nın kültürünün sığlığına, Frank Sinatra’ya karşı köklü ve yaşlı Avrupa’nın klasik müziğine ve kültürüne torpil yapıyor.
Macar yönetmen Szabo filmlerinde bu çelişkileri deşmeyi çok seviyor. Mephisto2 (1981) filminde de kahramanımız bir tiyatro sanatçısı. Filmdeki adı ile Hendrik Hoefgen, adı değiştirilmiş olsa da gerçek hayattan bir figür3. Hendrik, İlk dönemlerinde sol düşünceye sahip, tiyatroya ve kendi yeteneklerine tutku ile bağlı. Nazizmin yükselişi sırasında, ‘sanatı uğruna’ da olsa Nazi Partisi ile uzlaşmalarıyla, başarı basamaklarını hızla tırmanıyor, solculuğu bile unutuluyor. Eski çevresi yavaş yavaş kendini terk etse de, Devlet Tiyatrosunun en iyi baş rolleri hep onun oluyor, ününe ün katıyor. Kendisini yargılayıcı tavırlar karşısında “Gördüğün en kötü insan ben miyim?” diye soruyor. Ya da “Benim ismim benim değil. Çünkü ben aktörüm!” derken de kimlik olarak sadece sanatını seçerek, bu şekilde üzerine yapışacak hiç bir suçunsorumluğunu almayacağını mı söylemek istiyor? Sanatın gücünün politikadan da üstün olduğu doğru mudur yoksa sadece bir yanılsama ve mazeret midir?
Filmin sonunda ise, Hendrik’i, ellerini iki yana açmış, çaresizce “Ne istiyorlar şimdi benden? Ben sadece bir aktörüm!” derken görüyoruz.
Var olabilmek için her gün nelerle uzlaşıyoruz? Italo Calvino’nun, tüm ömrünü bir ağaç üzerinde geçiren Ağaca Tüneyen Baron’u gibi ‘acımasızca kendine sadık’ kalabiliyor muyuz?
1920’li yıllarda fark edilen ve adına ‘taç yaprakları’ utangaçlığı denen bir doğa harikası var. Özellikle ormanda çok uzun büyüyen ağaçlar, en üst dallarının birbirine değmeyeceği şekilde dururlar. Birbirinin alanına girmez, ışığını kesip gölge etmez. Bilim insanları kesin bir cevap bulamıyorlar ancak, fotosentez için ışığı kesmemek, zararlı böcekleri birbirlerine bulaştırmamak gibi bazı açıklamaları var.
Ağaçlar, neden ille de en büyük ben olayım, hepsini gölgede bırakıp bütün ormanı ben kaplayayım demez? Nasıl olur da farklı farklı ağaçlar birbirine saygı içinde yaşar?
Ağaç, orman nefes alamazsa kendi büyüklüğünün hiç bir işe yaramayacağını, dengeyi bozmanın hepsinin sonu olacağını biliyor. Aslında bunları biz de biliyoruz da, Hendrik gibi ‘gördüğün en kötü insan ben değilim herhâlde’ diyoruz. ‘ben sadece bir yazarım, doktorum, anneyim…’ diyerek mazeretler buluyoruz. Çünkü hep birlikte, önümüze sürülmüş gibi yapılan pırıltılar karşısında ruhumuzu şeytana sattık çoktan.
Taraf Tutmak filminin sonunda, filmin geçtiği dönemde çekilmiş gerçek bir konser kaydı var. Kayıtta, Furtwangler Nazi subaylarına verilen bir konseri yönetiyor. Konser sonunda yüksek düzey bir Nazi Subayı sahneye gelerek Furtwangler’in elini sıkıyor, Furtwangler daha sonra belli etmeden elini mendile siliyor. Ama biliyoruz ki sanat ve siyaset çok da ayrı duramıyor. Siyasetin, savaşın hele de dökülen kanların gölgesi hiç ayırt etmiyor, her şeyin üzerine düşüyor. Her renk kirleniyor, birincilik beyazın oluyor. Eller mendille silinmekle temizlenmiyor, Mephisto’ya satılan ruh da geri alınamıyor.
Bu epey eski filmleri şimdi nereden hatırladım?
Tarafımı biliyorum ama, çoktan bertaraf olduk diye düşünüyorum. Attığım her adımda, yediğim, içtiğim, giydiğim, kullandığım her şeyde sermayeye, çevre yıkımı değirmenine, emek sömürüsüne, baskıcı rejimlerin baskılarına devam etmesine su taşıyorum.
Bombalarla öldüler, tecavüzle öldüler, koca silahı ile öldüler, hapislerde öldüler, uzak ellerde öldüler. Unutursak içimiz kurusun dedik. Unutmayacağız sandık, ama unuttuk. İçimiz kurumadı zannediyoruz ama kuruduk. Kuruduk hem de kavrulduk.
Bu yaraları nasıl ne zaman saracağız bilen var mı merak ediyorum? Ve siyasetin kutuplarınızda taraf tutmaya çalışmaktan çok yoruldum Sayın ülke ve dünya politika gündemini oluşturan siyasetçiler/imiz, konuyu bilgilerinize sunuyorum.
2019 yılını bir çevrecilik isyanına çeviren çocukların da gözlerinden öpüyorum.
1 Wilhelm Furtwangler: Alman kompozitör ve orkestra şefi. 1922-1945 ve 1952-1954 yılları arasında Berlin Filarmoni Orkestrası şefi. Adolf Hitler ve Nazi Partisi ile ilişkileri özellikle savaş sonrası yıllarında, hararetli tartışma konusu olmuştur. Savaş sonrası Nazi işbirlikçileri sorgulamasında suçsuz bulunsa da dönemin sanat dünyasında çok eleştirilmiştir. Nazi Partisi üyesi olmamış, Nazi selamı vermemiştir.
2 Mephisto/Mefisto/ Mephistopheles: Cennetten kovulduğu farz edilen yedi şeytandan biri. Mitolojiye göre akıl ve güç karşılığında Faust’un ruhunu alan şeytan. Rönesans’ta edebiyat ve sanatta yaygın olarak kullanılmıştır.
3 Gustaf Grungens: Nazi Almanyası’nda hızla yükselmiş, Nazi işbirlikçisi olarak görülen aktör. Mephisto filminin uyarlandığı Mephisto kitabının yazarı Klaus Mann’ın kız kardeşinin eşi. Klaus Mann’ın, bu kitabı yazarken Gustaf’dan esinlendiği iddia edilmiştir. Daha sonra kitap hakkında dava da açılmıştır.
Bombalarla öldüler, tecavüzle öldüler, koca silahı ile öldüler, hapislerde öldüler, uzak ellerde öldüler. Unutursak içimiz kurusun dedik. Unutmayacağız sandık, ama unuttuk. İçimiz kurumadı zannediyoruz ama kuruduk. Kuruduk hem de kavrulduk.
Macar yönetmen Istvan Szabo’nun çok güzel, bol ödüllü bir filmi vardır, Taking Sides/Taraf Tutmak (2001). İkinci Dünya Savaşı sonrası Almanya, bombalarla yıkık dökük Berlin. Kazanan devletler, kontrolleri altındaki Berlin’e bir düzen getirmeye, Berlin ve ülke sistemini Nazilerden ve Nazi işbirlikçilerden ayıklamaya çalışıyorlar. İhbarlar, tanıklar, listeler, soruşturmalar, sorgulamalar. Bu savaş sonrası kargaşasında, soruşturulanlardan biri de, Berlin Filarmoni Orkestrasının dünya çapında başarılı şefi Wilhelm Furtwangler1.
Furtwangler’in Nazi dönemine denk düşen parlak ancak tartışmalı sanat hayatı ekseninde ve insanlık ihlalinin o iflah olmaz soykırım sonrası dekorunda bizi sarsıyor. Bir çok şeye dokunan, sorgulayan, bunca yıl sonra bile ikircikli yüreklerimizi ve beynimizi şöyle bir karıştıran, hiç bitmeyen bir insanlık durumuna işaret eden bir film.
Filmde; Berlin’deki Amerikan Bölgesi’nde, Nazileri ve işbirlikçilerini araştırıp yargılanmalarını sağlamakla görevli Amerikan ordusunun yüksek rütbeli bir subayıyla dönemin dünya çapında başarılı bir müzisyeni karşı karşıya. Kültür, sanat, baskıcı rejimler, savaş, politika, soykırım, değerler, ülkeler, çok katmanlı bir hesaplaşma. Subay, savaştan önce sigorta müfettişliği yapan bir sivil ve Furtwangler’in tam bir Nazi işbirlikçisi olduğunda kararlı. Sekreteri; Naziler tarafından öldürülmüş bir babanın kızı, birkaç ay esir kamplarında kalmış, Yahudi asıllı ve Furtwangler müziğinin hayranı. Soruşturma kâtibi ise Furtwangler’in müziği ile büyümüş, Alman asıllı Amerikalı bir genç subay.
Nazilerin yükselişe geçtiği yıllarda; Yahudi olsun olmasın birçok insan, sanatçılar, bilim insanları, siviller Almanya’dan kaçıyor. Sorgucuya göre, kaçmayıp kalanlar, bir şekilde işlerini, sanatlarını devam ettiriyorlar ve sadece susarak bile olsa bu büyük savaş suçuna ortak oluyorlar. Furtwangler ise neden diğerleri gibi ülkesini bırakıp gitmediği sorusuna cevap olarak; müziğine, ülkesine ve orkestrasına olan sadakatini sebep gösteriyor. Sanatın, politikanın üstünde olduğuna inanıyor. Furtwangler, Hitler’in en beğendiği müzisyen ve Hitler’in doğum günü öncesi, onun için bir konser de yönetiyor. Öte yandan, bir çok Yahudi müzisyenin ülkeden kaçmasına da yardım ediyor, zarar görmelerini önlemeye çalışıyor.
Durum karışık. Neye sadık, nereye kadar, kime taraf, neye taraf? Szabo bu sorulara net cevaplar sunmuyor izleyicisine. Ama sadece, az da olsa; genç Amerika’nın kültürünün sığlığına, Frank Sinatra’ya karşı köklü ve yaşlı Avrupa’nın klasik müziğine ve kültürüne torpil yapıyor.
Macar yönetmen Szabo filmlerinde bu çelişkileri deşmeyi çok seviyor. Mephisto2 (1981) filminde de kahramanımız bir tiyatro sanatçısı. Filmdeki adı ile Hendrik Hoefgen, adı değiştirilmiş olsa da gerçek hayattan bir figür3. Hendrik, İlk dönemlerinde sol düşünceye sahip, tiyatroya ve kendi yeteneklerine tutku ile bağlı. Nazizmin yükselişi sırasında, ‘sanatı uğruna’ da olsa Nazi Partisi ile uzlaşmalarıyla, başarı basamaklarını hızla tırmanıyor, solculuğu bile unutuluyor. Eski çevresi yavaş yavaş kendini terk etse de, Devlet Tiyatrosunun en iyi baş rolleri hep onun oluyor, ününe ün katıyor. Kendisini yargılayıcı tavırlar karşısında “Gördüğün en kötü insan ben miyim?” diye soruyor. Ya da “Benim ismim benim değil. Çünkü ben aktörüm!” derken de kimlik olarak sadece sanatını seçerek, bu şekilde üzerine yapışacak hiç bir suçun sorumluğunu almayacağıni
mı söylemek istiyor? Sanatın gücünün politikadan da üstün olduğu doğru mudur yoksa sadece bir yanılsama ve mazeret midir?
Filmin sonunda ise, Hendrik’i, ellerini iki yana açmış, çaresizce “Ne istiyorlar şimdi benden? Ben sadece bir aktörüm!” derken görüyoruz.
Var olabilmek için her gün nelerle uzlaşıyoruz? Italo Calvino’nun, tüm ömrünü bir ağaç üzerinde geçiren Ağaca Tüneyen Baron’u gibi ‘acımasızca kendine sadık’ kalabiliyor muyuz?
1920’li yıllarda fark edilen ve adına ‘taç yaprakları’ utangaçlığı denen bir doğa harikası var. Özellikle ormanda çok uzun büyüyen ağaçlar, en üst dallarının birbirine değmeyeceği şekilde dururlar. Birbirinin alanına girmez, ışığını kesip gölge etmez. Bilim insanları kesin bir cevap bulamıyorlar ancak, fotosentez için ışığı kesmemek, zararlı böcekleri birbirlerine bulaştırmamak gibi bazı açıklamaları var.
Ağaçlar, neden ille de en büyük ben olayım, hepsini gölgede bırakıp bütün ormanı ben kaplayayım demez? Nasıl olur da farklı farklı ağaçlar birbirine saygı içinde yaşar?
Ağaç, orman nefes alamazsa kendi büyüklüğünün hiç bir işe yaramayacağını, dengeyi bozmanın hepsinin sonu olacağını biliyor. Aslında bunları biz de biliyoruz da, Hendrik gibi ‘gördüğün en kötü insan ben değilim herhâlde’ diyoruz. ‘ben sadece bir yazarım, doktorum, anneyim…’ diyerek mazeretler buluyoruz. Çünkü hep birlikte, önümüze sürülmüş gibi yapılan pırıltılar karşısında ruhumuzu şeytana sattık çoktan.
Taraf Tutmak filminin sonunda, filmin geçtiği dönemde çekilmiş gerçek bir konser kaydı var. Kayıtta, Furtwangler Nazi subaylarına verilen bir konseri yönetiyor. Konser sonunda yüksek düzey bir Nazi Subayı sahneye gelerek Furtwangler’in elini sıkıyor, Furtwangler daha sonra belli etmeden elini mendile siliyor. Ama biliyoruz ki sanat ve siyaset çok da ayrı duramıyor. Siyasetin, savaşın hele de dökülen kanların gölgesi hiç ayırt etmiyor, her şeyin üzerine düşüyor. Her renk kirleniyor, birincilik beyazın oluyor. Eller mendille silinmekle temizlenmiyor, Mephisto’ya satılan ruh da geri alınamıyor.
Bu epey eski filmleri şimdi nereden hatırladım?
Tarafımı biliyorum ama, çoktan bertaraf olduk diye düşünüyorum. Attığım her adımda, yediğim, içtiğim, giydiğim, kullandığım her şeyde sermayeye, çevre yıkımı değirmenine, emek sömürüsüne, baskıcı rejimlerin baskılarına devam etmesine su taşıyorum.
Bombalarla öldüler, tecavüzle öldüler, koca silahı ile öldüler, hapislerde öldüler, uzak ellerde öldüler. Unutursak içimiz kurusun dedik. Unutmayacağız sandık, ama unuttuk. İçimiz kurumadı zannediyoruz ama kuruduk. Kuruduk hem de kavrulduk.
Bu yaraları nasıl ne zaman saracağız bilen var mı merak ediyorum? Ve siyasetin kutuplarınızda taraf tutmaya çalışmaktan çok yoruldum Sayın ülke ve dünya politika gündemini oluşturan siyasetçiler/imiz, konuyu bilgilerinize sunuyorum.
2019 yılını bir çevrecilik isyanına çeviren çocukların da gözlerinden öpüyorum.
1 Wilhelm Furtwangler: Alman kompozitör ve orkestra şefi. 1922-1945 ve 1952-1954 yılları arasında Berlin Filarmoni Orkestrası şefi. Adolf Hitler ve Nazi Partisi ile ilişkileri özellikle savaş sonrası yıllarında, hararetli tartışma konusu olmuştur. Savaş sonrası Nazi işbirlikçileri sorgulamasında suçsuz bulunsa da dönemin sanat dünyasında çok eleştirilmiştir. Nazi Partisi üyesi olmamış, Nazi selamı vermemiştir.
2 Mephisto/Mefisto/ Mephistopheles: Cennetten kovulduğu farz edilen yedi şeytandan biri. Mitolojiye göre akıl ve güç karşılığında Faust’un ruhunu alan şeytan. Rönesans’ta edebiyat ve sanatta yaygın olarak kullanılmıştır.
3 Gustaf Grungens: Nazi Almanyası’nda hızla yükselmiş, Nazi işbirlikçisi olarak görülen aktör. Mephisto filminin uyarlandığı Mephisto kitabının yazarı Klaus Mann’ın kız kardeşinin eşi. Klaus Mann’ın, bu kitabı yazarken Gustaf’dan esinlendiği iddia edilmiştir. Daha sonra kitap hakkında dava da açılmıştır.
Mıknatısla çekilir gibi gene geldim buraya. İki aydır, belki üç aydan beridir, en az haftada üç kere. On bir ile on ikinci peronlar arasındaki banka oturuyor sonra da etrafıma bakıyorum. Boş gezenin boş kalfası olduğumdan olabilir. Ama niye burası? Yazınca anlarım umudundayım. Bu da yazının amacı olsun…
Katiller cinayet mahalline dönermiş.
“Gelen-Giden Trenler” tabelasının altındaki Noel
süsleriyle bezeli çam ağacını, arkasındaki bilet otomatını geçip bankıma
oturdum.
Nasıl bir cinayet işledim, kimi öldürdüm de buradayım?
Fotoğraf: Senem Çopur
Batı Garına ilk meftun oluşum…
O zamanlar daha buralar dutluk değildi. Ama
garın bulunduğu meydanın adı Marx’dı. Mazimiz o kadar eski. Rejim
değişikliğinden sonra pek çok yer gibi buranın adı da değişti. Batı garının
bulunduğu meydana artık Batı Meydanı anlamında “Nyugati tér” diyoruz. Burayı ilk
olarak 1986 yılının çok soğuk bir kış günü gördüm.
Meydandan ön cephesine baktığımda gar olduğunu
anlamamış, Marx’ın evi olduğuna hükmetmiştim. Gerçi büyük düşünür Almandı ama
bu çıkarımı nasıl yaptım acaba… Büyük bir insana böyle kuleleri falan olan
büyük bir ev yakışır diye düşünmüş olmalıyım. Gençlik işte.
Bol camlı, sade görünümlü bu binaya baktıkça her defasında başka bir ayrıntıyı fark ediyorum. Ana bölümdeki demir konstrüksiyon tavanın yan cephe duvarlarına eklemlendiği yerdeki demirlerin işçiliği beni benden alıyor: Mavi demir güller…
Fotoğraf: Senem Çopur
Başımı kaldırıp uzun uzun tavana bakıyorum, en
yüksek noktasına. Yirmi beş metre. Uzunluğu: Yüz kırk altı. Oturduğum bankın
önünden 11. ve 10. peronlar ve ardındaki yan cepheye kadar yirmi bir. Genişlik
kırk iki metre olduğuna ve ben de tam ortada oturduğuma göre… Birden hesap
kitap işlerini bırakıp her şeyi unutan şu kafamın lüzumsuz bilgileri şıppadanak
nasıl hatırlıyor olduğuna şaşırıyorum. Ardı sıra üşüyor. Ardı sıra sıkılıyor.
Ardı sıra garı gezme kararı alıyorum:
Sisi’nin
salonu
Yeşil kapılardan birinin önündeyim. Kapının alınlığında VIRIBUS UNITIS yazıyor. Latince bu söz Avusturya kralı Franz Josef’e ait: “Birleşik Güçle” demek. Malum bir zamanlar Avusturya Macaristan İmparatorluğu vardı. İşte o zamanlar burası da kraliyet ailesinin bekleme salonuydu. Arka tarafta bir de yaz bahçesi var. Kraliçe Sisi nazik ayaklarıyla garın ana giriş bölümüne açılan bu kapıdan çıkıp hemen önündeki trenine biniveriyordu öyle mi? Sisi bu salonu yirmi yıl kullandı. Sonra başka politikacılar… Mesela; Miklós Horthy. Bana göre; Macar siyasi tarihinin en tuhaf politikacılarından…
Fotoğraf: Senem Çopur
Horty’nin
treni: Turan
Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun amirali ve Macaristan naibi ( kralın yerine bakan, ya da “kral vekili” gibi bir şey). Birinci dünya savaşında komutan. Macarlar yeniliyorlar ve 1920’de imzalanan anlaşmayla topraklarının büyük bölümünü kaybediyorlar. Yenilen doymazmış misali, denizsiz kalan ülkenin amirali Horthy de Trianon’la kaybettikleri toprakları geri alma hülyasıyla Macaristan’ı ikinci dünya savaşına sokuyor.
Horthy işlerin yine ters gittiğini, yine
kaybedenler kulübünde olduğunu anlayınca “Nasıl sıyırırız?” hesabı yapmaya
başlıyor. Sıyıramıyor. Kader işte. Müttefiki Almanlar tarafından tutuklanıyor,
falan filan.
Sadece nazik ayakları ile Sisi değil, Horthy de kapının
önündeki raylardan bu özel kraliyet trene
binmiş. Ve fakat yaşanılan dönemin milliyetçi damarına uygun olarak kraliyet
trenine yeni bir isim vermiş: Turan!
Trenin hikayesi pek garip: Almanlar 1945’de
Kraliyet treninden bozma Turan’ı Çekya’ya götürüyorlar. Macarlar savaş
sonrasında geri istemişlerse de nafile. Çekler vermiyorlar. Turan’ı geri
alabilmek için yapılan tüm teklifleri uzun yıllar reddettikten sonra nihayet
1989’da MAV12 adlı araba taşıyan bir yük
treniyle değişiyorlar.
Kraliyet salonunu Horthy’ den sonra Matyás Rákosi kullanıyor. 1945- 1956 yılları
arasında Stalinist bir politika izleyen, Komünist Parti lideri. Treni:
“Hargita”. Onun hakkında pek bir şey bilmiyorum.
Ama en müthişi; Kádár’ın treni “Gümüş Ok”.
Birazdan geleceğim oraya…
Gardaki kraliyet bekleme salonu ve dahi
politikacıların özel trenleri ile Macaristan siyasi tarihine bakmaya devam…
Rákosi’nin ardından 1956’dan sonraki yıllarda
Macaristan yine sosyalist bloka dahil. Demir perde ülkesi. Ama büyük ağabey
Sovyetler 1956’daki ayaklanmayı bastırdıktan sonra dik başlı Macarlara pek de
fazla karışmamak gerektiğini anlamış sanki. Kádár’ın liderliğinde daha yumuşak
bir sosyalizm yaşıyorlar. Hatta 70’li yıllarda “gulaş komünizmi” denilerek
vurgulanırdı Macaristan’ın bu kendine özgülüğü…
Kádár kraliyet salonunu kullanan sonuncu
politikacı. 1956 yılından 1988
tarihine kadar 32 yıl boyunca Macaristan’a Başkanlık yapmış, Macar Sosyalist
İşçi Partisi Genel Sekreteri. János Kádár’ın
uçak korkusu varmış.Bu nedenle daima trenle seyahat eder, hükümet
toplantılarını çoğunlukla trende yaparmış.
Kádár’ın
treni: Gümüş Ok
Hükümet treni de denilen Kádár’ın “Gümüş Ok’u içinde
telefon teçhizatı bulunan, radyo anteni olan özel bir tren. Tavanı ve tabanı diğer
trenlerden daha kalın ve camları güçlendirilmiş. Mutfak, banyo, salon, uyuma
alanlarının yanı sıra Kádár’ın isteği
üzerine satranç oynamak için küçük bir oda bulunuyor. Ses yalıtımlı. Kliması
bile sessiz çalışıyor. “Gümüş Ok”un periyodik bakım ve onarımı da ayrı alem… Bu
işler büyük sır.
Ayak üstü okuduğum Demiryolu kitabına göre; “Gümüş
Ok’un bakım ve onarıma ilişkin belgeler yok edildi. Çünkü, sosyalist ülkelerde
üretilen bazı parçalar onarım için uygun değildi ve dolayısıyla kapitalist
ülkelerden ithal ediliyordu! Yoldaşların o dönemki gizli sloganı şuydu: “Ne
kadara mal olursa olsun, yeter ki kaliteli olsun!”.
Gümüş Ok’un kalkış ve varış saatleri de devlet
sırrıydı. Hareket ettiğinde başka
trenlere izin verilmezdi. Demiryolu geçitleri kapatılır, demiryolları
işaretlenirdi. Maazallah o gün bir yerlere gidecek olan varsa bütün günü mahvolurdu.
Velhasıl Macar milleti çok çekmiş “Gümüş Ok”tan…
Horthy’nin Kraliyet treninden bozma “Turan”ı, Rákosi
Matyás’ın motorlu treni, “Hargita”sı ve
Kádár’ın “Gümüş Ok”u… Bütün bu trenler bugün Macar Demiryolu Tarihi
Parkı’nda (Vasúttörténeti Park). Şiddetle gidip o trenleri görmek istiyorum.
Benim trenim: Mikulás
Kraliyet bekleme salonunun birkaç kapı ilerisindeki
Macar Devlet Demir Yollarının hediyelik eşyaların, kitapların, özel tren
turlarının satışının yapıldığı bürodayım. Ayak üstü okuduğum kitabın neredeyse
sonuna yaklaştım. Karıştıracakmış gibi alıp baştan sona okumak, ayıp ama bu hep
yaptığım bir şey.
Fotoğraf: Sunahan Develioğlu
Satıcı kız “yardımcı olabilir miyim?” diye
soruyor. Bu da satıcıların hep yaptığı bir şey. Teşekkür ediyorum. Ansızın; “Aslında belki
yardım edebilirsiniz” diyorum “Mesela Demiryolu tarihi Parkı’nın nerede olduğunu
söyleyebilirsiniz”.
Cevap kısa: “Kış tatilinde. Kapalı”.
Masada oturan memurelerden biri yüzümdeki hayal
kırıklığını görmüş olmalı. “Kapalı ama belki gidebilirsiniz, bakalım” diyerek
ekranda araştırmaya başlıyor. Eşlikçi bilgisayar klavyesinin kavgacı
tıkırtılarının ardından bu muamma gibi sözlerin berraklaştığı an geliyor:
-Öğleden sonra saat ikide Mikulás (Aziz Nikolas,
Noel Baba yani) treni parka gidiyor. Çok şanslısınız. Bir adet boş yer var!
Günde bir sefer hareket ediyormuş. Sadece üç gün
çalışacakmış.
Buharlı nostaljik bir trenle yolculuk yapacağım
ve o trende sadece bir adet yer kalmış. Adeta benim için boş kalmış. Çok
isteyince, yürekten isteyince oluyor galiba. Hava soğuk, yanaklarımı al basmış.
Büronun karşındaki peronların yanından tam olarak 17.peronun oradan açık havaya
çıkıyorum.
Eyfel Meydanı
Eyfel meydanındayım. “Avrupa En İyi Meydan
Düzenlemesi Ödülü”nü almış bu meydan. Garın yan cephesini dışından
seyredebilmek için Eyfel ofis binalarının önündeki daha çok sigara içenlerin
kullandığı sıralardan birine oturuyorum:
Dış cephedeki pembe, sarı tuğlaları, olağan üstü
güzellikteki mavi demir işleri, pencereleri, kuleleri, ek binaları ile gar
binası tabak gibi meydanda.
Garın yan cephesindeki bir saati şimdi fark
ettim. Ön cephedeki, herkesin altında buluştuğu saat malum da, bunu görmemiştim.
Saatin üzerinde MDCCCLXXVII… 1000+500+ üç tane 100, etti: 1800 ve bir tane 50 ve iki tane 10 daha etti mi 1870
gerisi kolay 7.
Roma rakamları ile imtihanım bittikten sonra
ayılıyorum: Gar 1877 yılında yapıldı!
Üzerinde bulunduğum meydanın isminden de
anlaşılacağı gibi “Budapeşte’deki Batı garını Gustave Eiffel yaptı”diye bilinse
de bu tam olarak doğru değil. Açılan proje yarışmasını Avusturyalı mimar August
De Serres ile beraber kazanıyor. Bir diğer ortak tasarımcı Bernárd Viktor.
Demir işlerini tasarlayan, projelendiren mimar ise Eiffel’in bürosunda çalışan
Seyring Theofil. İnşaat iki yıl sürüyor. 28 Ekim 1877 günü gar açılışından on
yıl sonra Paris’deki ünlü Eyfel kulesini yapmış. Budapeşte garı inşaatı
sırasında Eiffel kırklı yaşlarını sürüyor ve gar inşaatının bittiği yıl karısı
ölüyor… Üç çocuğu ile dul kalan mimar bir daha hiç evlenmemiş. Bin sekiz yüzlü
yılların magazincisi içimdeymiş de fırlamış gibi, adamın dulluğu, çocukları
filan, neler yazıyorum böyle…
Trenimin kalkmasına hayli zaman var. Gazeteciden bir defter bir de tükenmez alıyorum. Ana girişten çıkıp, kör balon satıcısı ve köpeğini geçip garın eklentisi olan adı lazım değil yere kahve içmeye gidiyorum…
Fotoğraf: Sunahan Develioğlu
Vaktiyle burası gar lokantasıymış: Restaurant
Venüs. Şimdi bir Amerikan fast food zinciri yerleşik. Restorasyon sırasında
“Nyugati- Batı mavisi” demirler siyaha boyanmış. Avrupa’nın en güzel fast food
dükkanı seçilmiş. Espressom bitiyor. Gazeteciden aldığım defteri açıyor ve
tükenmez kalemle yazmaya başlıyorum:
BATI GARINDAN NOTLAR
Ne yazı
yazmayı, ne buraya gelmeyi, ne de trene binip yolculuk yapmayı planlamıştım.
Baştan başlayacak olursam…
Yazının başına dönebilirsiniz.
Bitti.
(*) Bazen hayatı akışına bırakmak, o akışla gitmek iyi oluyormuş. Demiryolu Tarihi Parkı’nda şahane bir gün geçirdim.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.