Eskrimde milli sporcular, hafta sonu yurt dışında 2 organizasyonda yer alacak.
Türkiye Eskrim Federasyonundan yapılan açıklamaya göre, Türk sporcular, yarın ve 5 Ocak Pazar günü İtalya ve Macaristan’da düzenlenecek 2 farklı turnuvada piste çıkacak.
İtalya’nın Udine şehrinde yarın düzenlenecek Gençler Dünya Kupası’nda flöre branşında milli eskrimciler Can Alkış, Baha Baykal Çetinel, Alp Eyüpoğlu, Turhan Berke Külcü ve Poyraz Tuncer, hem bireysel hem de takım müsabakalarında mücadele edecek.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de kılıç branşında gerçekleştirilecek Gençler Dünya Kupası’nda ise Delfin Su Aydoğan, Yağmur Erdağlı, Tuğçe Rana Kaya, Maya Ataç Kurtulmuş, Işıl Ulusaloğlu, Alperen Aydınözü, Emirhan Çiftci, Muhammed Furkan Kalender, Umut Kaya, İsmail Kerem Mescioğlu, Hamza Yiğit Üsen ve Özkan Zorlu Yıldırım, madalya için ter
Her iki kuruluş şehir merkezine yakındır. Szekszard Macaristan’ın Güneyinde bulunan 36000 nüfuslu küçük bir yerleşim yeridir.
Çalışma yeri, aile geçmişi normal olan sağlıklı çocukların bulunduğu genel bir gündüz bakım evidir. Özelliği ise, okulun ailelere destek veren ve çalışma gün ve saatlerinde çocuklarını gönül rahatlığı ile bırakabildikleri bir kurum olmasıdır.
Amacımız ise çocuklara göz kulak olmak, yeteneklerini geliştirmek ve kişisel gelişimlerine katkıda bulunmak.
Görevler:
Çocuklara günlük rutinlerinde ihtiyaç duydukları alanlarda yardımcı olmak.
Şarkılar ve kısa şiir, tekerlemeler öğretmek
Bahçede oyun oynamak- serbest oyun zamanı
Dışarıdaki aktivitelere katılmak
Diğer aktiviteler:
Daha büyük yaş grubundaki çocuklarla aktiviteler
Çocukların aileleri ile bazı özel günler düzenlemek (Easter, Christmas vb….)
Konaklama: Diğer gönüllüler ile birlikte şehir merkezine yürüme mesafesinde olan dairede kalınacaktır. Koordinatör kuruluş diğer gönüllülerinde alıcı kuruluşlarını desteklemektedir.
Proje Tarihleri: 02.2020-08.2020
Proje Süresi: 6 Ay (projenin ilerleyişine göre uzatılabilir)
Proje Konusu: Küçük çocuklar ve gençlerle kreatif aktiviteler
Yer: Macaristan/Szekszard
Gönüllü Sayısı: 1
Son Başvuru Tarihi: 5 Ocak 2020 Saat 22:00
Projemize 18-30 yaş arasındaki (18 yaşına girmiş ve 30 yaşını doldurmamış olan) tüm gençler katılabilir.
Başvuru yapmak isteyen kişilerin İngilizce Europass CV ve İngilizce Motivasyon Mektuplarını en geç 05 Ocak 2020, saat 22.00’yekadarproject@yobba.org.tr adresine göndermeleri gerekmektedir. Lütfen e-postanızın konu kısmına ‘ESC-Macaristan Başvurusu’ yazınız. Aksi takdirde gönderdiğiniz mail diğer dernek mailleri ile karışabilir ve gözden kaçabilir.
Proje ile ilgili konaklama, ulaşım ve diğer tüm detaylara ulaşmak için tıklayın.
Bu defa, dünya sinema tarihinin önemli bir başka katkıcısı Macaristan’la ve sinemasıyla buluşuyoruz. 20. yüzyıldaki ilklerden biri olarak çok kısa ömürlü bir sosyalist cumhuriyet deneyimine imza atmış, György Lukács’tan Béla Balázs’a, Attila József’e, önemli bir aydın birikimi olan, canlı siyasal mücadelelere sahne olmuş bir ülke Macaristan. İkinci Savaş öncesinde sağın ve faşizmin de etkin olduğu bir coğrafya olarak Macaristan’da, Macar halkı hem yurdundaki faşist iktidarı hem de işgalci faşistleri yenmiş ve İkinci Savaş’tan sonra SSCB’nin de önemli ve dostça desteğiyle bu defa bir halk demokrasisi olarak ve sosyalizme yönelen bir deneme yaşanmıştı. Bu toplumsal-tarihsel salınımın, bugünden geriye baktığımızda Macar sinemasına kocaman bir soru armağan ettiğini görüyoruz: “Hangi taraftasınız?”
Macar aydını ve toplumu, sosyalizme yönelen deneme boyunca, bir taraftan tasfiye edilemeyen küçük mülkiyetin gerici toplumsal-ideolojik girdileriyle, diğer yandan toplumsal anlamda ileri doğru kaydedilen sıçramaların arasında yönünü bulmaya çalıştı. Bugün Venezuela’da, Bolivya’da da benzerlerini gördüğümüz üzere, sermaye düzeni yanlıları, çeşitli kışkırtma ve provokasyonlarla sosyalizme yönelişin önünü kesmeye çalıştılar (1956 yılındaki gibi kışkırtmalarla) ve bugün görüyoruz ki bunu becerdiler.
Bir toplumun nereye doğru gittiği önemli bir meseledir. Yönümüzü nereye doğru çevirmemiz gerektiği, kimin, neyin tarafında olduğumuz, sadece bir dönemki Macar toplumunun değil, bugünün de yakıcı sorusu. Bu seçkimizle, toplumsal süreçlerde taraf olmanın ne anlama geldiğini ve doğru tarafı nasıl seçmek gerektiğini de tartışmayı hedefliyoruz. Seçkimiz 1930’lardan 1960’ların ortalarına doğru uzanan bir kesiti ele alıyor, Macar halkının ve aydınının eşitlikçi bir topluma doğru attığı adımların arka planını, toplumsal ve kişisel boyutlarını irdeliyor. Önemli bir sinemasal ve kültürel birikimi temsil eden Macar filmleri seçkilerimiz de sonraki dönemlerde devam edecek.
Gösterim takvimi: – 8 Ocak Çarşamba: Mefisto – 15 Ocak Çarşamba: Cehennemde İki Devre – 22 Ocak Çarşamba: Avrupa’da Bir Yer – 29 Ocak Çarşamba: Baba Yer: Nazım Hikmet Kültür Merkezi – KadıköyAdres: Ali Suavi Sok.No:7 Kadıköy-Bahariye Isztambul Kaynak: Nazım Hikmet Kültür Merkezi – Kadıköy
Yer: Nâzım Hikmet Kültür Merkezi – İzmir Konak Sineması – Konak Halk Sahnesi Anafartalar Caddesi No: 20 OS-KA Pasajı 35250 Konak / İzmir
Mefisto 7 OCAK 2020 13:00 16 OCAK 2020 19:30 21 OCAK 2020 19:30 30 OCAK 2020 13:00
Cehennemde İki Devre 7 OCAK 2020 19:30 16 OCAK 2020 13:00 21 OCAK 2020 13:00 30 OCAK 2020 19:30
Avrupa’da Bir Yer 9 OCAK 2020 13:00 14 OCAK 2020 19:30 23 OCAK 2020 19:30 28 OCAK 2020 13:00
Baba 9 OCAK 2020 19:30 14 OCAK 2020 13:00 23 OCAK 2020 13:00 28 OCAK 2020 19:30
20. yüzyılın en önemli olaylarından biri şüphesiz 1917 yılında Rusya’da gerçekleşen Bolşevik Devrimi’dir. Birinci Dünya Savaşı’nın en hiddetli yıllarında gerçekleşen devrim hem savaşın kaderine hatırı sayılır bir etkide bulundu hem de 20. yüzyılın kalanında dünyanın üçte birine hakim olacak olan sosyalizm ateşinin kıvılcımını yaktı.
Devrimin ve Bolşevik Partisi’nin önderi Vladimir Lenin, yaşadığı süreçte kimi kesimlerce “Rusya’nın ekonomik gelişimini kavrama noktasında eksik olmakla itham edilse de (Lukâcs, [1924] 1998:7) devrimin başarıyla sonuçlanması onun teorilerinin haklılığını ispatladı. Lenin; Marx ve Engels’in o zamana kadar yaptığı çalışmaları derinden inceledi ve temel teorik tezlerini sadece Rusya koşullarına uyarlamakla kalmadı, aynı zamanda Marksizme önemli teorik katkılarda bulundu. İşçi sınıfının, sınıf bilinci aracılığıyla diğer sınıflardan ayrı bir sınıf olarak var olduğunun farkına varmasına özel bir önem atfetti ve Marks’ın yolundan giderek işçilerin kurtuluşu için tek yolun kapitalist sınıfa karşı mücadeleden geçtiğini savundu (Uslu, 2017: 64). Bunun yanında işçi sınıfına “bilincin ancak dışarıdan verilebileceğini” söyleyerek (Lenin, [1902] 1990: 38), bu bilincin de işçi sınıfına siyasi önderlik yapacak olan “profesyonel devrimciler örgütü” aracılığıyla taşınacağı (Lenin, [1902] 1990: 120) tespitini yaptı ve nesnel koşulların yanına iradeyi de koyarak, günümüzde halen önem arz eden Marksist-Leninist parti modelini tanımladı.
Lenin, Macar düşünür George Lukâcs’ın ifadesiyle “devrimci işçi sınıfı hareketinin Marx’tan sonra yarattığı en büyük düşünürdü” (Lukâcs[1924] 1998:7). Lukâcs bu sözleri Lenin’in ölümünün hemen ardından 1924 yılında yayımladığı ve Lenin’in teori ve pratiği arasındaki ilişkiyi (Lukâcs, [1924] 1998:7) onun temel teorik tezlerini ele alarak açıkladığı “Lenin’in Düşüncesi-Devrimin Güncelliği” adlı eserinde sarf etti.
Geörgy Lukâcs 1885 yılında Budapeşte’de doğdu. Bu dönemde Macaristan’da hem sosyal demokratlar hem de burjuva radikalleri, geniş bir siyasi etki alanına sahip olmasalar bile kendilerini gösteriyorlardı (Uslu, 2005:155). Avusturya-Macaristan finans burjuvazisinin önde gelen ailelerinden birinin çocuğu olarak iyi bir eğitim almış ve yirminci yüzyılın önemli entelektüel çevrelerine dahil olmuş olan Lukâcs’ın Nietzsche, Simmel ve yeni Kantçılık, daha sonra da Hegel uğraklarından geçen yolu (Uslu, 2018) I. Dünya Savaşı sonrasında, savaş yıllarında yeniden incelemeye koyulduğu, Marksizme varmıştı (Lukâcs, [1923] 1998: 8). Lukâcs 1918 yılında Macar Komünist Partisi’ne katılarak teorik çalışmalarını pratik alana taşıdı ve ilerleyen süreçte Konseyler Cumhuriyeti’nin içinde yer aldı. Bu deneyimin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından sürgüne gönderildi ve “Lenin’in Düşüncesi-Devrimin Güncelliği” eserini de Macar Marksizminin gelişimine önemli katkılar sağlayacağı bu sürgün yıllarında yazdı(Uslu, 2005:158).
Lenin’in teorik ve pratik faaliyetleri arasındaki ilişkinin, dönemin komünistleri tarafından anlaşılmadığı kaygısıyla yazılan eser bu ilişkiyi detaylandırmaktan ziyade anlaşılır kılma amacını taşımaktadır. Lukâcs, Lenin’e yönelen oportünist eleştirilere karşı onun, nesnel durumları tarihsel maddecilik ışığında değerlendirerek Marksizme dair o güne kadar yapılan anakronik ve dogmatik yanlışları nasıl bertaraf ettiğini ve devrimin güncelliği konusundaki düşünceleri ve katkılarıyla Marksizmin özüne nasıl vardığını açıklamaktadır. 1923 yılında yayımlanan “Tarih ve Sınıf” Bilinci kitabında da değindiği üzere, Lukacs’a göre olguların tek tek değerlendirilmesinden ziyade bütünlüklü bir biçimde ele alınması “sürecin gerçekliğidir”. Yani bir anlamda gerçekler üzerinden harekete geçebilme kabileytinin kendisidir. Bu bağlamda,gerçeğin kavranışı ise diyalektik için tek başına yeterli değildir ve onu ancak “içinde bulunduğu tarihsel bütünlük ve diğer momentler arasındaki ilişki” çerçevesinde değerlendirdiğimizde gerçek olarak kavrayabiliriz. Dolayısıyla bu momentler arasında kurulan bağ Marx ve Engels’in tarihsel koşullara ilişkin şu önermesinin güncelliğine de ışık tutmaktadır. “Tarihimizi biz kendimiz yaparız, ama her şeyden önce çok belirlenmiş öncüllerle ve koşullar içinde. Bunlar arasında en sonunda belirleyici olanlar ekonomik koşullardır. Ama siyasal olanlar vb. ve hatta insanların beynine musallat olan gelenekler bile, kesin belirleyici olmasalar da, bir rol oynarlar”. (Bkz. Karl Marks-Friedrich Engels Seçme Yazışmalar II, S.236 Sol Yayınları) Lukacs’a göre, Lenin de kapitalizmin Rusya’da gelişim aşamalarını bu yönde ele aldı ve dönemdaşlarının düştüğü yanlışa düşmedi. Kapitalizmin gelişme zorunluluğunu kabul ederek sosyalizme giden yolun tekelci kapitalizmden geçtiğini savundu (Lukâcs, [1924] 1998:18).
Halk: Tek bir sınıf mı, ittifak mı?
Lukacs, Lenin’in partisini Narodniklerin gerçek mirasçısı olarak niteliyordu (Lukâcs, [1924] 1998:23). Narodniklerin proletarya ve köylülüğü aynı potada eriterek devrim mücadelesinin merkezine koyduğu soyut “halk” kavramını Lenin, farklı çıkarlara sahip olan bu iki sınıfın (ve tüm ezilen sınıfların) ittifakı şeklinde güncelleyerek somutlaştırmış ve “Narodniklerin eski düşüncelerini” diyalektik olarak dönüştürmüştü (Lukâcs, [1924] 1998:23). Lenin bu dönüşümü yaparken ittifakın yönetici konumuna ise sınıf bilincine sahip olması sebebiyle proletaryayı getirmişti.
Sınıf bilinci kavramı, Lukacs’ın yine “Tarih ve Sınıf Bilinci” kitabında önem atfettiği bir kavram. Sınıf bilincini kapitalizm öncesi ve kapitalizm döneminde birbirinden ayıran Lukacs (Lukâcs [1923] 1998:127) o zamana kadar bulanık halde olan sınıfların kapitalizmle beraber berraklaştığını ve burjuvazi ile proletaryanın “yaşam olgusu ve gelişimlerini sürdürmesi yalnızca modern üretimin gelişime dayanan” iki sınıf olarak ortaya çıktığını söylüyor.(Lukâcs, [1923] 1998:128). Küçük burjuvalar ve köylülerin yaşam olguları ise kapitalist üretim sürecindeki konumlarına dayanmıyor ve bu nedenle onların “sınıf çıkarları” toplumsal yapılanmanın tamamına değil “parça parça olaylarına hitap ediyordu” (Lukâcs, [1924] 1998:129). Lukacs, Tarih ve Sınıf Bilinci’nde detaylı olarak ele aldığı bu konuyu “Lenin’in Düşüncesi”nde de benzer bir bakış açısıyla inceliyor ve Lenin’in; proletaryanın devrimin öncü sınıfı olacağı yönündeki savunusunu vurguluyor. Lenin’e göre, proletarya da devrimin öncülüğünü üstlenme bakımından tek başına yeterli olmayacağı için ona gerekli siyasal bilinci taşıyacak bir devrimciler örgütüne ihtiyaç vardır. Lukacs’ın “proleyaryanın en bilinçli unsurlarının katı biçimde merkezileşmiş örgütü olarak” (Lukâcs[1924] 1998:27) tanımladığı parti, Leninist parti modelinin de özüdür. Bu noktada Lukacs “Devrimin Güncelliğinde” bu örgüte duyulan ihtiyacı da irdeler. Ona göre partinin “kitleye öncü olması durgun dönemlerde önemliyken devrim çağında kitleler zaten devrimcidir” ve parti kitlelerin önünde yaratıcılığı engelleyen bir set haline geldiği ölçüde dogmacılığa yaklaşarak diyalektik özünden uzaklaşır ve gericileşir. Burada önemli olan “komünistlerin” sınıfa bilinç taşıyarak siyasi önderlik etmesi ve proletaryanın kendi devrimini gerçekleştirmesini sağlamasıdır. Proletaryanın sınıf bilinci, onun tabakalaşmadan tek bir sınıf olarak kalabilmesi için de önemlidir (Lukâcs, [1924] 1998:29).
Lukacs, Leninist parti anlayışını aynı zamanda “Menşevik kadercilikten de bir kopuş olarak tanımlarken, (Lukâcs, [1924] 1998:29) yukarıda bahsedildiği gibi partinin kendisinin de nesnel gerçeklikten kopuk olarak bir dogma haline gelmesinin karşısında nesnel gerçekliğe uygun konumlanış alması gerekliliğini savunmaktadır. Ve parti “hem devrimin olgunlaşmasını hızlandırmalı hem de proletaryayı devrim durumuna hazırlama görevini üstlenmelidir” (Lukâcs, [1924] 1998:32).
Emperyalizm ve sınıf bilincinin birliği
Lenin’in, proletaryanın sınıf bilincine atfettiği önemle bağlantılı olarak proletaryanın enternasyonal birliği ve emperyalist savaş karşısında egemenlerin değil kendi sınıfının çıkarına vereceği enternasyonal direniş, emperyalizm tanımlamasının siyasal boyutuyla doğrudan ilintilidir. Lenin; Marks’ın Komünist Manifesto’yu bitirirken kurduğu “Dünyanın bütün işçileri birleşin” cümlesini, I. Dünya Savaşı’nın daha ilk yıllarında II. Enternasyonal’e hatırlatsa da Enternasyonal’ın ezici çoğunluğu savaş yanlısı bir tutum alarak reformist tavır sergiler. 1916 yılında “Emperyalizm” adlı eserini yayımlayan Lenin, bu teoriyi sadece iktisadi alanda sınırlı tutmamış ve “çağımızın siyasal sorunlarını birbirine bağlayarak” somut dünyayı göstermiştir. Lenin tarafından “kapitalizmin en yüksek aşaması” olarak tanımlanan emperyalizmle beraber yaratılan dünya ekonomisi, dünya savaşını da beraberinde getirmiştir. Emperyalist savaş proletaryaya iki yol açar ve proletaryanın bu yollardan hangisinde ilerleyeceği, sahip olduğu sınıf bilincine göre belirlenir. Bu yollardan biri ezilenlerin gerçek önderi olmak ve “tüm dünyanın işçilerinin” kendilerini sömüren egemenlere karşı ortak mücadelesiyken diğeri savaş aracılığıyla farklı ülkelerin proleterlerinin birbirlerine karşı savaşır konuma gelmeleridir (Lukâcs, [1924] 1998:54). Bu sırada yaşanan bir diğer önemli gelişme ise o zamana kadar ilerici kimliğini koruyan burjuvazinin gerici bir konuma gelmesi ve artık devrimcilik bayrağını proletaryaya bırakmasıdır (Lukâcs, [1924] 1998:52) . Lukâcs’a göre savaş, o zamana kadar var olan niceliksel sorunların niteliksel bir değişikliğe uğramasıdır. Sınıf bilinci, partinin kararlılığı böyle dönemlerde önemli dönüm noktalarını oluştururken Lukâcs, Enternasyonal’ın tavrını anlık bir heyecanın ötesinde sınıfsal bilincin eksikliğiyle açıklar.
Devlet ve proletarya diktatörlüğü
Lenin aynı zamanda Marksist devlet teorisini derinlemesine inceleyen ilk teorisyendir. Marksizm, devletin sınıflar üstü olduğu yönündeki tanımlamayı yıkarak devleti de sınıfsal eşitsizlik ekseninde, burjuvazinin sınıfsal egemenliğinin aracı olarak tanımlamıştır. Lukâcs’a göre Lenin bu konuda Marksist anlayışın teorik düzeyine, devlet sorunu karşısındaki proleter devrimci tavrın berraklığına erişen tek kişi olmuştur. Proletaryanın bilinci onu devrimci mücadele içinde önder konuma sokar ve burjuvaziden aldığı ideolojik siyasal önderlik ile hakim olduğu devlet mekanizmasında geçici bir proletarya diktatörlüğü kurar, çünkü burjuvaziyi bir sınıf olarak yok etmek siyasal haklarını tamamı elinden alındığında bile tam anlamıyla gerçekleşmeyebilir. Burjuvazinin devam eden sınıfsal gücüne karşı onu ekonomik ve ideolojik olarak da çökertmelidir (Lukâcs, [1924] 1998:72).
“Lenin’in Düşüncesi”
Genel hatlarıyla bakıldığında Lukâcs, “Lenin’in Düşüncesi Devrimin Güncelliği”nde Lenin’in yaşadığı süreçte girdiği polemiklerden oluşan eserleri derliyor ve bu aktarımı yaparken yeni bir polemiğe girmektense Lenin’in tezlerini anlaşılır kılmayı amaçlıyor. Lenin’in tarihsel materyalizm yorumundan bunu Rusya’ya uyarlamasına, devlet ve emperyalizm teorilerinden Leninist parti modelinin tanımlanmasına kadar yazdığı tüm konuları derlerken kendi diyalektik yorumunu da katıyor.
“Lenin’in Düşüncesi-Devrimin Güncelliği”
Georg Lukâcs
Çev. Ragıp Zarakolu
Belge Yayınları, 2017, 3. Baskı, 136 s.
Kaynakça:
Ayrılmaz Taylan, “Lukâcs: Marks’a Giden Yol (Ateş Uslu röportajı)” Ek Dergi, (Çevrimiçi)
http://www.ekdergi.com/lukacs-marxa-giden-yol, 22 Ekim 2018
Lenin, Vladimir: Ne Yapmalı, Çev. Muzaffer Erdost, Ankara, Sol, 1990
Hajdu’nun kaleme aldığı metnin günümüz aile yapısını ve bilindik sorunları çok iyi irdeleyengüçlü bir mizah olduğunu söyleyebiliriz. Herkesin hayatından izler bulabileceği oyunu ocak ayı boyunca Oyun Atölyesi’nde izleyebilirsiniz
EDA YILMAYAN
Çocukla birlikte değişen aile yaşamını ve akrabalık ilişkilerini irdeleyen ‘Daha İyi Günlerimiz Olmuştu’ oyunu sezonun iddialı komedisi. Macar yönetmen Szabolcs Hajdu’nun kaleme aldığı eser ocak ayı boyunca Oyun Atölyesi’nde.
Macaristan’ın en büyük çağdaş yazarlarından Sándor Márai, ‘İşin Aslı, Judit ve Sonrası’nda Ilonka ve Peter ile hizmetçileri Judit’nin oluşturduğu aşk üçgeninde, Orta Avrupa’nın tam ortasında yaşanan bir sınıf ve kültür kaybının da resmini çiziyor.
Sándor Márai’nin kaleminden çıkmış bir kitabın sayfaları arasında geziniyorsanız aşkın, kadın-erkek ilişkilerinin, bu ilişkiler bağlamında genişleyen bir tutkunun da romanını okuyorsunuzdur. Bu ilişkilerle doğmuş tüm sorunların altında yatan meselelerin derinlikli psikolojik analizlerinin yanında, ilişkilerin içine doğduğu dönemler ve şehirler de ilgisini çeker Márai’nin ki ömrü boyunca anadili Macarcadan hiç vazgeçmeden yazdığı 50’yi aşkın romanının merkezine genelde bu türden olaylar yerleşir. ‘50 roman’dan da anlaşılacağı üzere çok yazmıştır Sándor Márai. Bunların birçoğunu da ne faşistlere ne de komünistlere yaranamayarak uzak kaldığı ülkesi Macaristan’da değil, ABD’de ortaya çıkarmıştır. Dolayısıyla hayatını sürdürmek için kaleme aldığı ve eleştirmenlerce ‘zayıf’ görülen pek çok romanı söz konusu yazarın. Fakat birkaç romanı var ki, ölümünden sonra çevrildiği Avrupa dillerinde de kabul görmüş, Márai’ye bugünkü saygınlığını kazandırmıştır. Yakın zaman önce Türkçede okurla buluşan ‘İşin Aslı, Judit ve Sonrası’ da Márai’nin bu romanlarından biri olarak öne çıkıyor.
Budapeşte dünyanın en şanslı şehirlerinden biri. Su kaynaklarının hızla tükendiği bir kavşakta, altından kaynak suları fışkıran bir yerden söz ediyoruz; defalarca yazılıp çizildiği gibi, bir “sular şehri”den. Macar devleti de erkenden farkına varmış bunun, 1929 yılında Budapeşte Şehir Suları mevzuatı oluşturulmuş. Hükümet ve sonraki hükümetler termal tesislerin sağaltımını, bu konuda turistik yatırım yapılmasını teşvik etmiş, vergi indirimleri uygulamış. Şehir halen 30 ile 80 santigrat derece sıcaklıkta, içinde çeşitli mineraller barındıran bir termal havuzun üzerinde yaşıyor; üstelik Venedik gibi sular altında kalma tehlikesi de yok.
İki bin yıldan
söz ediyor tarihçiler, fazlası var eksiği yok. Keltlerle başlamış süreç. Gelip
Obuda’nın şifalı sularını mesken tutmuşlar.
MS iki yüzlerde 30 bin kişiyi barındıran bir Roma şehrine dönüşmüş.
Aquincum denilen ılıcanın harabeleri bugün hala görülebiliyor. Suların boşa aktığı
da olmuş, özellikle Roma ile Macarların gelişi arasında oluşan boşlukta. Osmanlı
döneminde ise hamam kültürünün şaha kalktığına şüphe yok. Buda hamamlarını
anlatan Evliya Çelebi, her ne kadar “şehrin hamama ihtiyacı yoktur, çünkü ılıcaları
çoktur” diye yazmışsa da, kentte Osmanlıların yaptığı pek çok hamam var ve
bunların çoğu Sokollu Mustafa Paşa (1566-78) döneminde gerçekleştirilmiş.
József Molnár
“Macaristan’daki Türk Anıtları” kitabında, Buda’da yaptırılan hamamları şöyle sıralar: Rudas’ın Yeşil Direkli Ilıcası. Kaleye
çıkan tepenin altındadır. Budin’in 15. paşası Sokollu Mustafa tarafından Tuna’nın
kıyısında yaptırıldı. Gellert Dağı’nın kaynaklarından beslenir.
Horoz Kapısı Hamamı, kent surları içinde Büyük Şehir’de Horoz Kapısı yanındadır. Suyu şehir dışından, bir buçuk kilometre uzaklıktaki Veli bey Hamamı’nın kaynağından, pişmiş topraktan bir kanalla getirilmiştir. Veli Bey Hamamı. Sokollu Mustafa tarafından sur dışında şifalı suların kaynağında yaptırılmıştır ve Budin’in en büyük hamamıdır. Taban (Rac)’daki ılıca. Mimarı meçhuldür. Türkler Debbağ-hane ılıcası derlerdi.
Evliya
ihtiyaç yok derken, Sokollu Mustafa Paşa neden hamam yaptırmaktadır peki? Bu
sorunun cevabını Semavi Eyice’nin yazdıklarında bulabiliriz. Hamam karlı bir iştir
ona göre ve kurulan vakfiyeler için güçlü
gelir kaynağıdır. Osmanlı vakfiyesiz düşünülemez. Ayrıca, hamamların olduğu
yerde genellikle bir büyük cami de vardır ve hamama diye gelen camiye de uğramadan
gitmez. Ama hızlı gitmemek gerek, çünkü hamam söz konusu olduğunda Osmanlı,
neredeyse zurnanın son deliğidir.
Antik dünyanın
çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda (Pakistan, Suriye vs.) eski hamam kalıntılarına
rastlanmış olsa da Roma hamamına giden yolun taşları, eski Yunan tarafından döşenmiştir.
Yunan toprağı çorak bir ülkedir ve birbirleriyle boğazlaşmada üstlerine yoktur.
Tarihçilerin söylediğine göre MÖ 750’lerde, Eğriboz Adası’ndan yola çıkan bir
grup göçmen, İtalya’da, bugünün Napoli’si civarına göçmüş, orada Cumae şehrini
kurmuşlardır. T.S.Eliot’un “Çorak Ülke”de bahsettiği, bilici kadınıyla ünlenmiş
şehirdir bu:
Sibyl’i
Cumae’de kendi gözlerimle gördüm
cam bir
kavanoz içinde yaşıyordu,
oğlanlar
sorunca, “Sibyl ne oldu?”
yanıtı hep
şuydu, “Ölümü özlüyorum.”
Bağlantısı şu,
araştırmacılar hamamın gelişmesinin başlangıç tarihini MÖ 3. ve 2. yüzyıllara
dayandırıyorlar. Zamanın “tıbbı”, soğuk algınlıklarının ve romatizmal ağrıların
tedavisi için mutfak sobalarının ya da fırınlarının karşısında oturup iyice
terlemeyi öneriyormuş. Bir süre kırsal kesimdeki evlerde ve çiftlik evlerinde,
mutfağın yancağızına bir odacık daha eklemişler. Çünkü aynı sobayla ya da
kazanla, bu iki mekanı da ısıtmak mümkünmüş ve bunu ilk Cumae’ye ve Sicilya Adası’nın
doğusuna yerleşen Yunanlılar akıl etmişler. Hamam bir kere ortaya çıkınca, işin
sağlık boyutunun yanına bedensel hazların da ilişivermesi kaçınılmazdır. Zaten
bunlar hep atbaşı giderler, hangisi öndedir, hangisi sonda asla bilinmez. O şaşaalı
Roma hamamına giden süreç buradan alev almış.
Bilinen
kubbeli ve yuvarlak planlı hamam MÖ birinci yüzyılda ortaya çıkmışsa da, bu
mimari sonraki yüzyıl içinde büyük bir değişim göstermiş. Başlangıçta orta
bölüm hamamın en sıcak noktasıyken, bu bölüm soğukluk haline getirilerek ortasına
büyük bir havuz yerleştirilmiş, havuzun kenarına ise sporcuların antrenman yaptıkları
avlu (palaestra) eklenmiş. Eski Yunan’daki gymnasium ile Roma tarzı hamamın
kucaklaşmasından söz ediyoruz burada. Ama Roma’nın amacı, Yunanlıların aksine
artistik bir fiziğe sahip olmaktan çok, askerliğe uygun güçlü kaslara ve
dirence sahip bir gençlik yaratmakmış. Daha sonra Nazilerin de özeneceği gibi.
Standart bir
Roma günü 12 saaten oluşuyor ve sekiz saatlik iş-güç koşturmacasından sonra
-demekki saat iki-üç gibi- hafif bir öğle yemeği ve belki kısa bir şekerleme
sonrasında, Romalılar hamama gidip birkaç saatlerini orada geçiriyorlarmış. İstisnasız
her gün. Elbette çoğunlukla erkekler. Kaldı ki doğrudan hamama gidip,
yiyip-içip, kestirenler de var. Giriş ücreti cebi tırmalamıyormuş, kaldı ki en
büyük ve gösterişli hamamlar, yani “halkın
sarayları”, bedavaymış.
Saray lafı boşuna
değil, bir tür müze gibi oluşturulmuş bu hamamlar. Heykeller, freskler, yüksek
tavanlar, insanın içinde bir hayal alemine doğru yola çıktığı ışık ve gölge
oyunları, her yerden yankılanan türlü çeşitli sesler ve sudan geldiğimiz ve
hala bedenimizin yüzde 60’ının su olduğu düşünülürse, bedenin hafızasının
nerelere kadar uzandığını asla kestiremeyeceğimiz, efsunlu bir hikayeden söz
ediyoruz. Her gün!
Şunu söylemek
mümkün o halde, Roma hamamları, insanların kendi bedenleri üzerine düşünmeye başladıkları
(hastanelerle birlikte elbette) büyük kavşağı oluşturur insanlık tarihinde. Öte
yandan iktidarın beden üzerindeki kontrolünü test etmeye başladığı kavşaktır
bu.
Bir
curcunadan söz ediyoruz doğal olarak; politik tartışmalar, gösteriş yapmaya
gelenler, soylular ve köleler, görgüsüzlüğün, sinikliğin, dedikodunun ve
budalalığın büyük sahnesi. Sınıf farkından arınmış bir toplum için, ustalıkla
düzenlenmiş bir sahne. Roma iktidar mekanizmasının işleyişini ve Roma kültürünü
anlamak istiyorsak eğer, tıpkı Roma hukukundan söz ettiğimiz gibi, Roma hamamından
da konuşmamız kaçınılmazdır. (Kendime
not: Yourcenar’ın “Hadrianus’un Anıları” kitabını bir de bu gözle oku!)
Roma’dan
sonra yollar çatallanır. Hıristiyanlar, bu pagan kültürle aralarına mesafe
koymak için ellerinden geleni artlarına koymamışlardır. Budala olmayı göze
almak da buna dahildir. Ama insanlıktan söz ediyorsak, budalalığın çetelesi
tutulmaz. Kilise ya da kral, insan bedeni üzerinde tahakküm kurmak için ya
birbiriyle yarışmış ya da birbiriyle anlaşmıştır. Yüzyıllar boyu. Yıkanmamak bir erdem haline getirilmiş
(alousia felsefesi), öteden beri hamamlara karşı olan muhafazakar kesimler
kilisenin arkasında saf tutarak, terörist hamamlara (ya da sözde hamamlar!) karşı
kahramanca direnmişlerdir. Slogan şöyle özetlenebilir: Yıkanmamanızı tercih
ederiz!
Ruhban sınıfının
ve inançlı insanların leş gibi koktukları ve koktukça aziz mertebesine yaklaştıklarına
inandıkları zamanlardan söz ediyoruz. Bu ortodoks tavrın beyhudeliği, Haçlı
Seferleri’ne katılan ve Doğu’ya gittikçe yıkanmanın erdemini yeniden keşfeden şövalyeler
ve maceraperest çapulcular tarafından anlaşılmış olsa da, aydınlanma fazla uzun
sürmemiş, önce frengi, derken veba hastalıkları, medeniyetin beşiği Batı’da
hamam üzerindeki baskının yeniden ve daha sert bir biçimde yoğunlaştırılmasını
kolaylaştırmıştır. Burada kilise ve kral kadar, tıp bilimi de bütün cahil
cüretiyle işin merkezine yerleşir: Onlara göre mikroplar, açılıp genişleyen
gözeneklerden sızmaktadır insan bedenine ve sıcak suyla mest olmuş bir bedenin
gözenekleri (gözleri mi demeliyiz yoksa?) öyle bir açılmıştır ki, vay iman
sahibinin istikbaline!
O esnada dünyanın başka bir coğrafyasında, diyelim Binbir Gece Masalları’yla bilinen Bağdat’ta, Müslümanlar dört kol çengi, hamamlarda eğlenmektedirler. Onların budalalık çağı daha başlamamıştır. Doğu Roma’da (Bizans) ise, Roma hamamı kültürü, başkalaşarak sürdürmektedir varlığını. Hamam düzeyindeki değişiklik çok da kayda değer değildir aslında. Topu topu palaestra ortadan kalkmış, bununla bağlantılı olarak soğukluğun (frigidarium) boyutu küçülmüş ve önemi azalmıştır. Ama toplumsal yaşam söz konusu olduğunda, hamam, tıpkı Roma’da olduğu gibi ağırlığını korumaktadır. Fikret Yegül “Roma Dünyasında Yıkanma” başlıklı yetkin kitabında hamamları “birleştirici fiziksel mekanlar” olarak tanımlar ve hamamların Bizans’ta mahalle denen ölçeğin yapı taşlarından biri olduğunu söyler. Buna göre yaşamın en önemli kurumu olan mahalle, “saray-malikane-hamam” ya da “kilise-manastır-hamam” ya da “malikane-kilise-hamam” örüntülü sacayakları üzerine kurulmuştur. Aynı mahalle kültürünün Osmanlı döneminde de devam ettiği görülür. Bu kez sacayağı şöyle oluşmuştur: Cami-konak-hamam.
Peki ama,
Roma dünyasındaki o canlı, fıkır fıkır kaynayan, toplumsal hayatın nabzının attığı
hamamlar mıdır bunlar? Osmanlı hamamında bunu yaşatan, besbelli kadınlar hamamıdır.
Kilise, ahlaki ve cinsel yozlaşmışlığı hamamlar üzerinden, paganlar ve
Müslümanlar aracılığıyla tanımlarken, Batılı gezginler de onu bir oryantalist
fantezi mekanı olarak resmetmişlerdir. Neyse ki hepsi değil. 1836’da “Sultanlar Şehri İstanbul” kitabını yazan,
dönemin İngiliz sefirinin eşi Julia Pardoe kadınlar hamamını şöyle anlatır:
“Hamam aslında
Şarklı kadınların yeryüzündeki cennetidir; burada tahsilsiz, ama zeki kadınlar
kapasitelerinin elverdiği ölçüde siyaseti, topumsal ve milli meseleleri,
skandalları, evlilikleri ve gök kubbenin altında olup biten diğer bütün
mevzuları, münakaşa ederler, ayrıca kalabalığın gürültüsü, keşmekeşi ve heyecanı
içinde, haremin sessiz ve tecrit edilmiş muhitinden de iyice intikam alırlar.”
Bu tespitlere
sadece, kadınların bedenlerini tanımak konusunda erkeklerden fersah fersah
ötede olduklarını ekleyebilirim.
1960’ların
ortalarında hamam bir zorunluluktu İstanbul’da. Annemle, Fatih’teki Küçük
Mustafa Paşa hamamına gittiğimizi hayal meyal hatırlıyorum. Bu deneyimden hoşlanmadığımı
da… Bedenlerin böylesine ulu orta sergilenmesinden mi rahatsız olmuştum, dolma
tencereleriyle yıkanmayı bağdaştıramamaktan mı, yoksa çınlayıp duran seslerden
mi ürkmüştüm? Bilmenin imkanı yok. Zaten sudan da haz etmezdim o yaşlarda. O yıllarda
sokak çeşmelerinde olurdu su İstanbul’da, ama evlerde yoktu. Gece yarısı üçte,
annemin yataktan kaldırıp, “Hadi, su geldi, yıkanacaksın!” dediği çoktu. İnsan
soğukta, uykulu uykulu su dökünmekten nasıl bir haz devşirebilir ki?
80’lerden
sonra evlerde banyolar çoğaldıkça, hidrofor ve su depoları yaygınlaştıkça,
hamamlar da karlı yerler olmaktan çıktılar anladığım kadarıyla. Cağaloğlu Hamamı
örneğin, o yılarda hamamdan çok barıyla iş yapıyordu. Elde kalan diğer tarihi
hamamlar da turistlerin ve turistleşmiş şehirlilerin yüzü suyu hürmetine
sürdürüyorlar varlıklarını.
O yüzden Budapeşte’ye gelip de yaşayan, canlı ve şehrin dokusuna ait bir hamam-ılıca kültürüyle karşılaşmak benim için bir hayli şaşırtıcı oldu. Yegül, kitabında bir Roma thermae’sini şöyle tanımlar: “Genel anlamda, thermae daha büyüktür, kentteki bir adanın hemen tümünü kaplamaktadır, çok daha gösterişli süslemelere sahiptir ve devlete ya da kente ait kamu malıdır. Roma’daki büyük imparatorluk thermae kuruluşları açık, parka benzer kesimlerin tam ortasında yer alan, bütçe kısıtlamaları hiç dikkate alınmadan yapılmış heybetli mimarileriyle tanınan yapılardır”
Kahramanlar
Meydanı’nın biraz ilerisindeki Széchenyi Termali tam da budur.
Bazı geceler uykuya dalmadan önce, gözlerimi kapar, Széchenyi Termali’nin girişindeki, üzerinde mutlu bir çocuğun oturduğu balık heykeline baktığımı hayal ederim. Bu aynı zamanda iki bin yıllık zamana bakıyormuşum hissi uyandırır bende ve şehre lapa lapa kar yağan bir günde, açık havada, bedenim sıcak kükürtlü suyun içindeyken, gökyüzünü seyrederim.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.