2026. Ağustos 3.
Türkinfo Blog Oldal 289

Viyana, Budapeşte biraz da Milano

Geçtiğimiz 10 gün içinde 3 farklı ülkenin 2 ‘si başkent olmak üzere 3 önemli vilayetine bir bakış attım.

Aristokrasinin kalesi Viyana’da karlı birkaç gün geçirip, görkemli haylaz Budapeşte’nin ruh hali değişken soğuğunda eşsiz kaldırımları arşınlayıp, Milano ‘da farklı tatlara tanıklık ettim. Milano seferinin bir başka özelliği daha vardı. Bizim memlekette de bolca konuştuğumuz elektrikli otomobil hadisesinin, farklı bir firma tarafından yapılan lansmanına katıldım ve elektrikli otomobil mevzusuna epey bir hakim oldum. Detayları anlatırım birazdan ama öncelikle Viyana ve Budapeşte notlarımı anlatmak isterim. İstanbul’dan Türk Hava Yolları ve Pegasus Airlines’in sürekli olarak karşılıklı uçuş gerçekleştirdiği bu iki yakın başkente ulaşmak 2 saati bile bulmuyor. Son derece yakın. Gidişimin sömestre tatiline denk gelmesi sebebiyle uçakta hayli çocuklu ailelere rastlamama sebep oldu ki, ağırlıklı olarak kayak hevesiyle Avusturya yollarına düşen ailelerdi bunlar. İki başkentte bu mevsim de hayli soğuk. Havanın erken kararmasını da hesaba kattığınızda cadde, sokakta fazlaca vakit geçirmek isteyen bünyeler için erken kalkmak gerekiyor.

Viyana’da Euro, Budapeşte’de Forinti

Evet para birimi olarak Viyana’da Euro, Budapeşte’de Forinti geçmekte. Yani hayat bizler için Budapeşte’de daha kolay diyebilirim. Çok daha ucuz zira. Karlı bir Viyana gününü ise size anlatmam hayli zor. Karın çilesinden ziyade sefası sürülüyor diyebilirim. Tarihi yapılarıyla, park, bahçeleriyle apayrı bir güzel oldu Viyana, kar düşerken. Kentte özellikle hafta sonları fazlaca Türkçe duyabiliyorsunuz. Orada yaşayanların haricinde, ziyarete de gelen hayli soydaşımız ama. Benim dikkatimi çekense Viyana’ya eğitim için gelen üniversiteli Türk öğrenciler. O kadar parlak ve o kadar çoklar ki, Avusturya eğitim dünyasında hayli sağlam bir klanı oluşturuyorlar diyebilirim. Budapeşte ise daha çok gezmek ve eğlenmek için uygun sanırım. Mimarisi inanılmaz güzellikte. Sokakları gezerken, fazlasıyla iyi korunan bir bina gördüm ve sanırım cumhurbaşkanlığı konutudur burası diye düşünürken ABD Başkonsolosluğu olduğuna tanık oldum ki, bu fotoğraf karesi bile süper gücün burada sözünü nasıl da geçtiğinin bir kanıtı olsa gerek. Buda tarafındaki dağlardan inen sisin Peşte tarafında yaratığı etki Karadeniz’in şahane ortamını andırıyordu. Viyana sonrası Budapeşte maddi anlamda ilaç gibi geldi desem yanlış olmaz çünkü Lira’nın dişine göre Forinti. Özellikle bahar ve yaz aylarında gezmenizi tavsiye ederim bu iki başkenti. Budapeşte’nin daha genç, daha haylaz, daha hayta tarafına hasta olacaksınız. Ha bu arada Osmanlı kültüründen izleri taşıyan hamamlarını da mutlaka keşfedin.

Devamı

Malkoçoğlu hikayelerinin Macar versiyonu: “Egri Yıldızları”



Miskolc’da ana cadde üzerinde bir sahaf (Antikvarium) var, kentin tek sahafı belki de. Kitapların çoğu Macarca tabi, ama dipteki bir iki rafta Almanca ve İngilizce kitaplar da denk düşüyor ara sıra. Kapının girişinde, solda ufak bir tezgâhın ardında, her daim kafasını önündeki kitaba gömmüş bir kız oturuyor; nadiren 60’larında bir hanımı da gördüğüm oluyor aynı köşede. Aralarında bir akrabalık var mı bilmiyorum ama ikisi de suskun insanlar. Benimle sohbet etmelerini bekleyemem elbette, ama girip çıkan diğer insanlarla da para alışverişi dışında konuştuklarına şahit olmadım. Kitaplar raflarda ip gibi dizili duruyor. Plak satıyorlar ama müzik çalmıyor. Parmak uçlarınıza basarak dolaşıyorsunuz içeride. Yine de kentin tek sahafı ve ben arada bir o kapıdan içeri girmekten alıkoyamıyorum kendimi, işe bakın ki elim boş çıktığım da olmuyor pek.

Bu kez de öyle oldu. Kapının solunda, genellikle sanat kitaplarının durduğu rafta bir kitap ilişti gözüme. Öncelikle formunun tuhaflığı çarptı. İnce uzun bir dikdörtgendi kitap. Kapağındaki savaş sahnesini gösteren renkli illüstrasyon çarpıcıydı. Bunlardan kitabın içinde de vardı bol miktarda ve birinde bir Osmanlı sultanı görünüyordu; sonlara doğru bir diğerinde ise İstanbul şehrinin o meşhur silueti çizilmişti. Kitabın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yoktu, almaktan başka çarem de…

Eve gelince internetten kitabın kapağındaki Endre Szász (1926-2003) ismini araştırdım: Ressam, illüstratör, grafiker… diye uzuyordu sıfatlar. Ömer Hayyam’ın “Rubaiyat”ını resimlemiş ve dünyanın çeşitli müzelerinde işleri varmış. İyi dedim kendi kendime, fena bir adama para yatırmamışsın! Sonra Egri Csillagok’a yöneldi dikkatim. “Eğri Yıldızları”, Macaristan’ı Macaristan yapan en önemli popüler romanlardan biriymiş yazılanlara göre. 16. yüzyıldaki nadir Macar zaferlerinden biri üzerine kurulmuş anlatı. Osmanlı orduları, 1522’nin Eylül ayında Eğri kalesini kuşatmışlar ama ele geçirememişler. Destansı bir direniş yaşanmış orada. Rivayet o ki, Osmanlı askerleri bu direnişin başarısını, Macarların içtikleri boğa kanına bağlamışlar. Oysa sadece şarap içiyorlarmış. Bu rivayet bugün bir şarap markasında yaşıyor: Egri Bikaver.



Birkaç gün masanın üzerinde kaldı kitap. Çizimlere dönüp dönüp baktım. Sonra kütüphanedeki diğer kitapların arasında bir yer buldu kendine. Derken kış bastırdı. Kar da bastırdı sonrasında. Miskolc’da devindik durduk günlerce, dörtte kararan bir havada ve eksilerde seyreden sıcaklıkta ne kadar devinilebilirse artık; bol bol boğa kanı tüketerek. İlk güneşli günde arabayla çıktık. Bükk ormanının içinden geçerek Eger’e gidelim dedik; şöyle gözümüz, gönlümüz açılsın. Döne döne çıkılan bir dağ yoluna vurduk. Devrilmiş ağaçların yanından kılpayı geçtik. Karşıdan gelen arabalara yol vermek için geri bastık, ama mutluyduk. Köylerden geçtik sonra; ki 20-30 haneli yerlerdi bunlar, anneler ve çocuklar, kendilerini güneşli sokağa atmış dolaşıyorlardı; vadiler, yabanıl hayvanlar, kuytular gördük ve sonunda inişe geçince yamaçlardaki bağlar karşıladı bizi.

Arabayı park ettikten sonra kentin merkezine doğru yürüdük. Vásárcsarnok’da (kapalı pazar) dolaştık biraz. İki sarı kulesiyle daha uzaktan çağıran eski bir kiliseyi dolaştık. Parkta gezinip bacaklarımızı açtık. Daha önce mimlediğimiz küçük pastanede oturduk sonra. İşletmecileri orta yaşlı iki kadındı ve benim kırık dökük birkaç kelimelik Macarcam onları genç kızlıklarına kadar götürdü, kıkır kıkır güldüler. Minareyi aramaya çıktık sonra ve bu bizi kaleye kadar getirdi ama içine girmedik; vaktimiz dardı, ayrıca bu güne kadar onlarcasını gezmiştik ne de olsa. Güzel eski kentin içinden geçtik. Sokaklar şaraphaneler ve antikacılarla doluydu.



Neden sonra bir meydana vardık ve orada iri, çok iri bir heykel duruyordu. Kanatlanmış üç at, ikisi Osmanlı binicileri taşıyorlardı ve ortadaki Macar’dı. Yalınkılıç savaşıyorlardı. Heykel olarak yüzlercesini görmüşümdür aynı tarzda. Yine de insanı etkileyen bir yanı vardı. Bence bu meydanın ufaklığıyla heykelin devasalığı arasındaki orantısızlıktan kaynaklanıyordu. Belki de bunun böyle yapılmasının sebebi, burada gerçekten de orantısız iki gücün (Osmanlılarla-Macarların) kapışmasıydı. Bir tür David ve Goliath hikayesi, ama daha o zaman bunu bilmiyordum.

Sonra birkaç adım daha atıp şehrin kalbine vardık ve orada da tıpkı Miskolc’daki alışveriş merkezi Asia Centrum binası gibi, meydanın geri kalanıyla tamamen uyumsuz, her şeyin üzerine tüy konduran korkunç bir bina gördük. Parayı bastıran düdüğü çalıyor anladık ama işin bir de estetik boyutu yok mu? Bu binalar modern çağın mimari garabetleri ve büyük ihtimalle insanlık tarihinde hiç bu kadar ucubeleri olmadı. İnanmıyorsanız gidip Eger’deki o gulyabaniye bakın, Miskolc’daki Asia Centrum’a sadece dışarıdan bakmakla da yetinmeyin, içine girip ikinci, üçüncü katlara çıkmak gafletinde bulunun. Orada dünyanın en tuhaf çölüyle karşılaşacaksınız.

İnternetten araştırdım, kitap Türkçe’ye “Eğri Yıldızları” adıyla çevrilmişti. Dönüşte alıp okumaya karar verdim. Kitabı almak kolay, okumaya gelince iş çetrefilleşiyor. Bir sürü kitap var okunmayı bekleyen, üstelik araya sızan sürprizler de takvimi hep şaşırtıyor. “Eğri Yıldızları”nı okumam 2019’un sonunu buldu. Géza Gárdonyi’nin (1863-1922) romanı 1533 ile 1552 yılları arasında geçiyor. 1899 yılında başkent gazetesi Pesti Hirlap’da, tefrika roman olarak yayımlanmaya başlanmış. Önceleri gazetecilik yapan, daha sonra yazarlığa soyunan Gárdonyi, tarihsel romanlarıyla tanınmış. 1897’de, annesiyle birlikte ölene kadar yaşayacağı Eger’e yerleşmiş. Son yıllarını derin buhran içinde, bir tür münzevi olarak yaşadığı ev, daha sonra müze olarak düzenlenmiş.

Géza Gárdonyi



Çoğu tarihsel şahsiyetlerden oluşan bir roman var elimizde. Macar aristokrat Bálint Török, Macar asker, ulusal kahraman ve patlayıcı uzmanı Gergely Bornemissza, Eğri savunmasının kahraman komutanı István Dobó, Ahmed Paşa, Sokollu Mehmed Paşa… 1533’te Osmanlılar tarafından kaçırılan iki çocuğun hikayesi olarak başlıyor anlatı, sonra o iki çocuk büyüyor, birlikte İstanbul’da gözü pek bir maceraya atılıyorlar, evleniyorlar ve nihayet 1552’de Egri Kalesi’nin savunmasında, bir zafer anında buluşuyorlar.

Vatanseverliği öne çıkaran Pal Sokağı Çocukları ile  birlikte Macar milliyetçiliğinin kurucu romanlarından biri kuşkusuz “Eğri Yıldızları”. Ama benzerlik bununla sınırlı. “Pal Sokağı Çocukları”nın adalet duygusu üzerinden evrensele yürüyen açılımı, “Eğri Yıldızları”nda yok. Sadece o da değil, bir iç bütünlükten de yoksun Gárdonyi’nin kitabı. İnanılmazın ötesinde tesadüflere bel bağlayarak ayakta durmaya çalışıyor her seferinde. Tarihsel araştırma olarak yaptığı her şey, romanında bir dolgu malzemesi olarak iş görüyor: Hanlar, köpekler, Şiiler’in matem töreni, Osmanlı ordusunun ilerleyişi… Edebiyattan söz ediyorsak, bunlardan da büyük günahı, karakterlerinin tek boyutlu olması.

1960’lı, 70’li yıllarda İstanbul’da kimi günlük gazetelerin akşam baskıları satışa çıkardı. Fatih’te, akşam eve gitmeden meyhanede bir-iki tek atıp sohbete gelmiş olanların, içeriye giren genellikle çocuk gazete satıcılarından hep Tercüman gazetesi aldıklarını hatırlarım. O gazeteyi alıyorlardı, çünkü eve gittiklerinde, yatmadan evvel, -tıpkı şimdi bizim televizyonda bir dizi seyretmemiz gibi-, Kurtdereli’nin pehlivan tefrikalarını ya da Malkoçoğlu’nun arkası yarın maceralarını okuyorlardı. Değişik meslek gruplarından ve değişik sosyal katmanlardan insanlardı bunlar. Eğri Yıldızları’nı okurken o insanları görür gibi oldum. Özetle Türk milliyetçiliği için Gazi Osman Paşa ve Plevne savunmasıyla ilgili marş ne ise, Macarlar için de “Eğri Yıldızları” o.



Ama ne gam. Kitap 2005’te Macaristan’da yapılan bir halk oylamasında en sevilen Macar romanı seçilmiş. Macaristan’da ilköğretimde zorunlu okuma kitabı olduğunu söylemeye, bilmem gerek var mı? Kitap, döneminde bir gençlik romanı olarak değerlendirilmiş ve bu Gárdonyi’yi  rahatsız etmiş. O yetişkinler için bir roman yazdığı iddiasındaymış çünkü. Doğrusu ben kitabı okurken daha çok çocuksu bir anlatı buldum; günlük gazetede tefrika edilen romanlar için kaçınılmazdır bu neredeyse. Tefrika romanı ne kadar uzun yazarsanız o kadar çok para kazanırsınız, bu bilinen bir şeydir. Bilinen bir başka şey ise vasati bir okur kitlesini hedef alma zorunluluğudur. Herkül Milas’ın Türk ve Yunan romanlarında milliyetçilik üzerine kaleme aldığı denemesinde söylediklerini de hatırlayabiliriz, bu bağlamda:

“Milliyetçi ideolojinin etkisinde olan edebiyatın anlatımı bir çocuk masalını andırır. Okuyucu, ideolojik bir kurguyu fark etmeden gerçek bir fotoğraf sanabilir; milliyetçi anlayışın ürettiği kalıp yargıları, bilgi gibi görebilir ve içselleştirebilir.”

Gárdonyi, kitabında belli ki milliyetçi bir anlatıyı benimsemiştir. Yoksa anlattığı dönem ve olaylar içinde, zaman zaman onun kitabında da görülen uçlardaki insanların karşılaşması ve geçişkenliği üzerinden (diyelim Türkleşmiş Macar Yumurcak ya da Macarlaşmış Türk Tulipan) çok daha zengin bir anlatı kurabilirdi.

Yazarın ölümünden sonra bu “ulusal hazine”, oğullarından biri tarafından elden geçirilmiş. Metni yeniden düzenlemiş ve babasının romanında keyfi değişikliklere gitmiş oğul. “Eğri Yıldızları”, komünizm döneminde de (1945-90) müdahalelerden paçasını kurtaramamış. Politik sebeplerle, sistemli bir biçimde kitap üzerinde oynamalar yapılmış.

“Milliyetçilik” diye yazmıştı Milas “tahrif, suskunluk, abartı gibi yöntemlerle milli anlatıyı kurgular, tarihi de ona göre yazar.”

Gárdonyi’nin hikayesinde, buna şu bildik özdeyişi de ekleyebiliriz sanıyorum:

Kılıçla yaşayan, kılıçla ölür!

Serhat Öztürk – Türkinfo

serhatozturkyazilari.com

Budapeşte’de hastalanan Çinli pilotta koronavirüs çıkmadı

Bir uçak seferiyle geldiği Budapeşte’de Liszt Ferenc havaalanında koronavirus belirtileri nedeniyle hastaneye kaldırılan ve karantina altına alınan Çinli pilotun koronavirus nedeniyle hastalanmadığı anlaşıldı.

 Pilot havaalanında yüksek ateş ve grip belirtileri nedeniyle acilen hastaneye kaldırılmıştı.

Sağlık bakanlığı yetkilileri Çinli pilotun ateşinin düştüğünü ve büyük bir ihtimalle sırada bir grip vakasıyla karşı karşıya olunduğunu açıkladılar.

Türkinfo

Almanya’daki yabancı sayısı 11 milyonu aştı

Almanya’da yaşayan yabancıların sayısı 2019’da yeni bir rekorla 11 milyon 140 bin kişiye ulaştı. 2011’de bu sayı 6 milyon 930 bin civarındaydı.

Almanya’da yaşayan yabancıların sayısının, Doğu ve Batı Almanya’nın 1990 yılındaki birleşmesinden bu yana en yüksek seviyeye ulaştığı bildirildi.

Spiegel dergisinin haberine göre, Federal Yönetim Dairesi’nin Yabancılar Merkezi Veritabanı’ndaki bilgiler 30 Eylül 2019 tarihi itibarıyla Almanya’da kayıtlı olarak 11 milyon 140 bin yabancının yaşıdığını gösteriyor. Bu 2018 yılına göre yabancıların sayısında yüzde 2 oranında bir artış olduğunu ortaya koyuyor.

2011 yılının sonundaki veriler ülkede 6 milyon 930 bin yabancı yaşadığını gösteriyordu. Bu sayı 1990 yılında 5 milyon 340 bin civarındaydı. Spiegel‘in haberinde son yıllardaki artışın başlıca nedeni olarak mülteci nüfusu gösterildi. 2012’den 2019’a kadar ülkeye 2 milyon sığınmacının geldiği belirtildi.

Ancak Almanya’nın diğer Avrupa Birliği (AB) ülkeleri ile Türkiye’den de bu dönemde yoğun göçe sahne olduğu vurgulandı. 2018 sonu itibarıyla 5 milyon AB ülkesi vatandaşı ile 1 milyon 500 bin Türk vatandaşının Almanya’da ikamet ettiği belirtildi.

Geçtiğimiz günlerde Federal İstatistik Bürosu, Almanya’nın nüfusunu 83 miyon 200 bin olarak açıklamıştı. Böylece Almanya nüfusu en yüksek rakama ulaştı. Yapılan açıklamada Almanya’da nüfus artışının 1972 yılından itibaren göçle sağlandığı belirtildi.

Devamı

Garanti BBVA, Romanya operasyonlarını satıyor

Macar OTP Bankası , Garanti BBVA’nın Romanya’daki iştirakini satın almak için görüşmeler yürütüyor. Reuters’in haberine göre, banka sektöründeki kaynaklar Macar OTP’nin Romanya’daki bankayı almak istediğini ifade ettiler. Garanti Bankası ve OTP konuya ilişkin açıklama taleplerine yanıt vermediler. Garanti, aktiflerine göre Romanya’nın en büyük onuncu bankası olarak biliniyor.    

Devamı

Maria Leitner, ezilenlerin yaşamını ortaya koyan bir Macar

Maria Leitner, bir sosyalist olarak ezilen ve baskı altında tutulanların yaşam koşullarını özgün olarak anlatma ve bu sayede değişmesi için çaba harcama görevini üstlenmişti.Semra ÇELİK

Maria Leitner, 19 Ocak 1892’de Macaristan’da doğdu. Almanca eserler üreten bir gazeteci ve yazardı. İki erkek kardeşi vardı ve Budapeşte’de iki dilli bir Yahudi ortamında büyüdü. 1902-1910 yılları arasında Macar Kraliyet Kız Ortaokulunda, daha sonra Viyana ve Berlin’de sanat tarihi okudu ve Paul Cassirer’in Berlin galerisinde staj yaptı. 1913’ten sonra Budapeşte Az Est’de (Gece) bulvar gazetesinde çalıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra Macaristan gazetelerinin Stockholm muhabirliğini yaptı.

Savaş sırasında, Macar gençliğinin büyük kesimleri savaş karşıtı harekete katıldı. Maria Leitner ve erkek kardeşleri de sosyalist pasifist odaklı Galileo çemberinde aktif rol aldı. Erkek kardeşi János Lékai, Macaristan Genç Komünist İşçiler Derneği başkanı olarak atandı ve Komünist Gençlik Enternasyonalinin (KJI) kurucularından biriydi. Devrimci coşkuyla hareket eden erkek kardeşler, 1919’da Macaristan Komünist Partisine katıldı ve Maria Leitner onlarla dayanışma gösterdi. Konsey cumhuriyetinin yıkılmasıyla birlikte her üçü de ülkelerini sonsuza dek terk etmek zorunda kaldı. Viyana ve Berlin’de sürgünde yaşadılar.

PEK ÇOK KİTAP ÇEVİRDİ, İŞÇİ KADINLARIN ÇALIŞMA KOŞULLARINI YAZDI

Maria Leitner, 1920 yazında Moskova’da yapılan 2. Komünist Gençlik Enternasyonali Kongresine Macaristan için gözlemci olarak katıldı. Bu toplantıda o sırada KJI Yürütme Komitesi üyesi olan Willi Munzenberg ile tanıştı. Sonra Berlin’de tercüman olarak gençlik enternasyonali yayınevinde çalıştı. 1923 yılında, ‘Tibet Masalları’ ve Jack London’un ‘Demir Ökçe’ kitapları onun çevirisi ve düzenlemesiyle Almanca ve Macarca yayımlandı. 1925’te Ullstein Yayınevi adına Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Üç yıl boyunca, Amerika kıtasını New York’tan Massachusetts, Pennsylvania, Virginia, Georgia, Alabama, Florida, Venezuela, İngiliz ve Fransız Guyanası’na ve Haïti, Curaçao ve Aruba’nın Karayip adalarına kadar dolaştı. İnsanların çalışma koşulları hakkındaki deneyimlerini özgün olarak yazabilmek için onlarla beraber, onlar gibi çalıştı. Hizmetçi, garson, fabrika işçisi ve puro yapımcısı olarak çalıştı, hapishaneleri ve Güney Amerika elmas madenlerini ziyaret etti. Toplumsal açıdan eleştirel röportajlarının odağı, Amerikan Rüyası’nın tersini yaşayan Amerika’nın ezilenlerinin haliydi. 1929’da Berlin’de, Macaristan Konseyi Cumhuriyeti’nin düşüşünün onuncu yıl dönümünde, Welt am Abend gazetesinde Sandkorn im Sturm/Kum tanesi ve Fırtına romanını yayımladı. Hikayede, karşı devrimin konsey cumhuriyetini yıktığı dönem bir köyde yaşananlar anlatılmaktaydı. 1930’da yazar, Bertolt Brecht, Johannes R. Becher, Andor Gábor, Erich Mühsam, Erich Weinert ve Anna Seghers’in de üye olduğu proleter devrimci yazarlar derneğine katıldı. Aynı yıl ilk sosyal eleştirel romanı ‘Hotel America’ Neue Deutsche Verlag tarafından yayınlamdı. Polisiye bir roman tarzında New York’ta lüks bir otelin çamaşırhanesinde çalışan İrlandalı kadın Shirley O’Brien’a bağlı olarak işçilerin, özellikle de işçi kadınların kötü çalışma ve yaşam koşullarını anlattı. Kitabı 1933 yılında yakılacak kitaplar listesine eklendi. Antifaşist faaliyetlerinin bir parçası olarak Maria Leitner, 1932’de Almanya’da bir keşif yolculuğuna çıktı ve işçi gazetelerine Nazilerin ele geçirdikleri köy ve belediyelerdeki durumla ilgili haber ve röportajlar yaptı. Kadınların sorunları her zaman Maria Leitner’in ana konularındandı. Ocak ve Şubat 1933’te, muhalif görülen sekiz işçi kadının çalışma ve yaşam koşullarını ‘Zamanın Fırtınasında Kadınlar’ başlıklı röportajlarla anlattı. 1933’e kadar Weimar Cumhuriyeti’nin sadece solcu basın organlarında değil, çeşitli gazetelerinde yazıları yayımlandı. Ocak 1933’te Naziler iktidarı ele geçirdikten sonra, Maria Leitner sürgüne gitmeden önce bir süre Almanya’da yasa dışı yaşadı. Yolculuğu onu Prag ve Saarland üzerinden 1934’te Paris’e götürdü ve nisan 1940’a kadar kaldı. Almanya’ya yasa dışı olarak birkaç kez döndü ve savaş hazırlıkları hakkında yazılar yazdı. Yazıları aracılığıyla, tüm dünyaya Nazi Almanyası’ndaki durum, örneğin I.G Farben tekelinde çalışan işçilerin durumu hakkında önemli gerçekler aktardı. Paris günlük gazetesinde 1937’de tefrika olarak yayımlanan ‘Hitler Kızı Elisabeth’ adlı bir romanında, Berlinli bir ayakkabı satıcısının SS subayına duyduğu aşk çerçevesinde Nazilerin gençleri, kadınları, işçileri nasıl maniple ettikleri anlatılır. Mayıs 1940’ta Fransız yetkililer, onu ve diğer Alman sürgünleri Pirenelerdeki bir kampta topladı. Marsilya’ya kaçmayı başardı ve burada çok kötü koşullarda illegal yaşadı. Amerika Birleşik Devletleri’ne vize almaya çalıştı ama tüm çabalara rağmen bu gerçekleşmedi. 14 Mart 1942’de Marsilya’da yaşam koşullarına yenildi ve bitkinlikten öldü.

Maria Leitner, bir sosyalist olarak ezilen ve baskı altında tutulanların yaşam koşullarını özgün olarak anlatma ve bu sayede değişmesi için çaba harcama görevini üstlenmişti. Maria Leitner’in yazıları, gezi notları, roman ve röportajları proleter devrimci edebiyatın önemli eserleri arasında yer alır.

Számadó

16,474FansLike
639FollowersFollow