Agotha Kristof, Hungarian writer at home in Neuchatel.
Edebiyatın Cadıları, serisinin ikinci yazarı Agota Kristof. Ben ona, edebiyatın en hüzünlü cadısı, ismini verdim. Çünkü her cadı gibi acılarla, kayıplarla, sürgünlerle geçmiştir yaşamı ve yazdığı her satırda iliklerinize kadar hissederseniz bunu. Onu okumak, soğuk bir kış gününde buzlu suya düşüvermek gibidir, ağzınızı dahi açamaz, donar kalırsınız. Savaşı, şiddeti, göçü, göçmenliği, kimsesizliği, kimliksizliği bu denli sarsıcı ve çarpıcı bir dille kaleme alan yazar pek azdır sanırım. Onu okuduktan sonra eskisi gibi bakamazsınız artık dünyaya, eski siz olamazsınız. Çünkü sevinçleri gibi acıları da ortaktır kadınların. Binlerce yıldır saklıdır kolektif bilinçdışımızda ve günün birinde tek bir söz, tek bir cümle ya da bir roman ulaşır o acıya ve kanatır hep aynı yerden yaralarımızı.
İlk romanı Büyük Defter 1986 yılında yayımlanmış Agota Kristof’un, Kanıt 1988, Üçüncü Yalan ise 1991 yılında. Türkiye’de ilk baskıları Afa yayınları tarafından yapılmış. Yıllar sonra (2010) Yapı Kredi Yayınları tarafından üçleme halinde basılmış kitaplar, çok da iyi yapılmış. Hemen ardından Dün’ü yayımlamış YKY. (2011) Ben de aynı kronolojiyle okudum. Zaten onun bir romanını okuyup da diğerlerine kayıtsız kalmak imkânsızdır. Büyük Defter’e başlayan hiçbir kitapsever orada kalmamıştır, eminim. Üçlemeyi bitirmiştir soluksuz. Çünkü kurguyla olgunun, gerçekle yalanın, hayalle hakikatin, normalle deliliğin birbirine karıştığı şok edici romanlar bunlar. Otobiyografik yanları da var kuşkusuz ve bu yandır elbet, aynı zamanda onları eşsiz ve benzersiz kılan.
Gergö Kovacs ile röportaj - Macar Kültür Merkezi Müdürü Gabor Fodor ile röportaj - Macaristan ve Türkiye'den araştırmacıların iş birliğiyle hazırlanan "Macarların Tasarımları Türkiye'de, Geç Osmanlı'dan Erken Cumhuriyet Türkiye'sine Macar Mimarların Gerçekleştirilmemiş Projeleri" başlıklı sergi Macar Kültür Merkezi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuldu - Sergi küratörü Dr. Gergö Kovacs: - "Bizim amacımız 20'nci yüzyılda Türkiye ve Macaristan arasındaki mimarlık ilişkilerini biraz daha detaylı gösterebilmek" - "Türkiye'de Macar mimarların projelerini, Macaristan'da ise Türk mimarların projelerini aynı zamanda göstermeye çalıştık. 20'nci yüzyılın mimarisine pencere açmak amacımızdı"İSTANBUL (AA) - "Macarların Tasarımları Türkiye'de, Geç Osmanlı'dan Erken Cumhuriyet Türkiye'sine Macar Mimarların Gerçekleştirilmemiş Projeleri" başlıklı sergi İstanbul 'da Macar Kültür Merkezi'nde açıldı.Macaristan ve Türkiye'den araştırmacıların iş birliğiyle hazırlanan sergi, dönemin yeni başkenti Ankara'nın inşası başta olmak üzere Türkiye'de modernist hareketin yaratıcılarının profilini çıkartırken ziyaretçileri bu dönem hakkında düşünmeye sevkediyor.AA muhabirine açıklamalarda bulunan sergi küratörü Dr. Gergö Kovacs, serginin büyük bir ekibin iş birliğiyle ortaya çıktığını belirterek, "Bizim amacımız 20'nci yüzyılda Türkiye ve Macaristan arasındaki mimarlık ilişkilerini biraz daha detaylı gösterebilmek.
İzmir’in Seferihisar ilçesi açıklarında meydana gelen 6.6 büyüklüğündeki deprem sonrası Türkiye’ye dünyanın dört bir yanından taziye mesajları geliyor. Macaristan Başbakanı Orban, yayımladığı mesajında Türkiye’ye yardıma hazır olduklarını bildirdi.
İzmir’de meydana gelen 6.6’lık deprem sonrası Türkiye’ye destek ve taziye mesajları sürüyor. Macaristan Başbakanı Orban, depremle ilgili yaptığı açıklamada, “Türkiye’ye yardıma hazırız” dedi.
AA’nın Güney Kore haber ajansı Yonhap’tan aktardığı habere göre, Devlet Başkanı Moon Jae-in, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’a taziye mesajları iletti.
Moon mesajlarında, hayatını kaybeden vatandaşlar için baş sağlığı dilerken, depremin yaralarının bir an önce sarılmasını umduklarını dile getirdi.
Macaristan Başbakanlık Basın Ofisinden yapılan açıklamada, Başbakan Viktor Orban, Türkiye’de meydana gelen deprem nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a gönderdiği mesajında, Türkiye’ye başsağlığı dileğinde bulundu.
Orban mesajında, ülkesinin Türkiye’ye yardıma hazır olduğunu belirterek ‘Hayatını kaybedenlerin ailelerine dua ediyoruz ve afette yaralananlara acil şifalar diliyoruz.’ ifadelerini kullandı.
– MORİTANYA VE SUDAN’DAN TAZİYE VE GEÇMİŞ OLSUN DİLEKLERİ
Moritanya Dışişleri Bakanlığından yapılan yazılı açıklamada, “Türkiye hükümeti, kardeş Türk halkı ve hayatını kaybedenlerin ailelerine en içten taziyelerimizi sunuyoruz.” denildi.
Sudan Dışişleri Bakanlığı da yayımladığı açıklamada “Türkiye hükümeti ve halkı ile dayanışma içindeyiz. Hayatını kaybedenlerin ailelerine içten taziyelerimizi sunuyoruz, yaralılara acil şifalar diliyoruz.” ifadesine yer verildi.
Sudan Kızılayı Başkanı El Fadıl Amir et-Tahir de AA muhabirine yaptığı açıklamada, “Sudan Kızılayı gönüllüleri ve çalışanları adına kardeş Türk halkına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. İzmir’deki depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz.” dedi.
Sudan Kızılayı Başkanı Tahir ile Genel Sekreter Afaf Yahya, Türkiye’nin Hartum Büyükelçisi İrfan Neziroğlu’nu da ziyaret ederek taziye ve geçmiş olsun dileklerini iletti.
Şampiyonlar Ligi G Grubu‘nda Juventus, deplasmanda Ferencvaros’a konuk etti. İtalyan devi, Macaristan‘da 4-1’lik skorla rahat kazandı. Juve’ye galibiyeti getiren golleri Morata (2), Dybala ve Dvali (Kendi kalesine) kaydetti. Bu sonucun ardından siyah-beyazlı takım 6 puana çıkarken, ev sahibi ise 1 puanda kaldı.
Şampiyonlar Ligi’nde 3. hafta heyecanı sona erdi.
Devler Ligi G Grubu’nun favorilerinden biri olan Juventus, Puskas Arena’da Ferencvaros’la karşılaştı.
Macaristan’daki karşılaşmada siyah-beyazlı takım zorlanmadan 3 puana uzandı. Juve’nin 4-1 kazandığı gecede goller Morata (2), Dybala ve Dvali’den (Kendi kalesine) geldi.
Morata’nın yıldızlaştığı müsabakasa 3 puana uzanan İtalyan ekibi, grupta liderlik için iddiasını sürdürdü.
6 puana çıkan Juventus, 9 puanlı lider Barcelona’yı takip etti. Grubun diğer takımları Dinamo Kiev ve Ferencvaros 1’er puanla sıralandı.
Macaristan’da son haftalarda sürekli olarak
artan salgın nedeniyle ülkede gece yarısından itibaren tekrar olağanüstü hal
ilan edildi. Bu yeni önlemlere göre gece saat 24.00 ve sabah 05.00 saatleri
arasında tüm ülkede sokağa çıkma yasağı uygulanacak. Müzik yayını yapılan hiç mekânlar
açılamayacak, restoranılar da akşam en geç saat 23.00’de kapanacak.
Nüfusu 10 milyon olan Macaristan’da resmi
rakamlara göre sadece dün 4219 yeni vaka tespit edildi. 90 kişi ise hayatını
kaybetti.
Bu arada resmi bir Asya gezisinde bulunan dışişleri bakanı Péter Szíjjártó’nun covid testinin pozitif çıktığı öğrenildi. Dışişleri bakanlığından yapılan bir açıklamaya göre Szíjjártó’nun görüşmelerinin iptalinin ardından ülkeye geri dönmesi için hazırlıklar yapılıyor.
İlk Osmanlıca
matbaayı kurup, ilk Osmanlıca kitabı basan ve bizim İbrahim Müteferrika olarak
bildiğimiz kişi 1674 (ya da 1670) yılında, o zaman Macaristan toprağı olan
Erdel’in Kolozsvár kentinde doğmuştu. Erdel o zaman matbaacılığın gelişmiş
olduğu yerdi. Ünlü harf dökümcüsü Mihaill Kiss 1689’da Kolozsvár’da matbaa
kurmuştu. İbrahim fakir bir ailenin çocuğuydu, ama zekiydi, böylece
Üniteryenlerin kolejinde okuma imkanı bulmuştu. İstanbul’a kaç yaşında, hangi
koşullar altında geldiği bilinmiyor. Bildiğimiz 1710 yılında, “Risale-i
İslamiye” olarak adlandırılan bir kitapçık yayımladığı (el yazması olan kitabın
orijinalinde bu isim yoktur) ve Katolikliği eleştirdiği. 1715’te padişahın bir
mektubunu götürmek üzere Viyana’ya gönderiliyor. Böylece saray adına çalışmaya
başladığını anlıyoruz. Zaten müteferrika ünvanı da padişah ya da vezirler için
çalışan kişilere veriliyor. Bir yıl sonra 1716’da Avusturya’ya açılan savaşta
Osmanlı ile birlikte savaşmaya gelen Macarların tercümanı olarak Belgrad’da
ortaya çıkıyor. 1718’den itibaren payitahta sığınan Macar bağımsızlık
hareketinin önderi II. Ferenc Rákóczi’nin mihmandarlığı görevini üstleniyor.
III. Ahmed’in
veziri Damat İbrahim Paşa’nın güvenini kazandığı belli. 1719’dan itibaren bir
matbaa kurmak arzusunda olduğu söyleniyor. Osmanlı’nın Fransa elçisi Yirmisekiz
Mehmet Çelebi’nin oğlu Sait Efendi ile muhabbetleri var. 1726’da matbaanın gerekliliğini ve yararlarını
anlattığı “Vesiletü’t-Tibaa”
adlı risaleyi Damat İbrahim Paşa’ya veriyor. 1727’de Fatih’deki evininin bodrum
katında matbaayı kuruyor. Ölene kadar hem saraya çalışmaya hem kitap basmaya
devam ediyor. Yunanca, Latince, Macarca, Arapça ve Farsça bilen Müteferrika
ölmeden önce 17 kitap yayımlamayı başarıyor. Matbaadaki teknik konularda
yardımcılığını Yona Eskenazi adlı, daha önce Ortaköy’de kendi matbaası olan bir
İspanyol Yahudisi yapıyor. 1747’te Aynalıkavak Kabristanı’nda toprağa veriliyor
ve naaşı yaklaşık 200 yıl sonra 1942’de, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu
tarafından Galata Mevlevihanesi’ne naklediliyor.
İbrahim Müteferrika
Osmanlı
ülkesine gelmiş pek çok Macar var, ama bence en önemlileri İbrahim Müteferrika.
Kimileri, döktüğü toplarla Doğu Roma’nın yıkılmasında önemli rol oynayan Urban
ustayı anabilir tabii, ama onunla işimiz 1453’te bitmişti. İbrahim
Müteferrika’yla olan hesabımızı ise hala kapatabilmiş değiliz.
İbrahim
Müteferrika deyince benim aklıma hep Çetin Altan gelir. O vakitler izlediğimiz
tartışma programlarında Altan o gür sesiyle “Matbaa bize üç yüz yıl gecikmeyle
geldi, biliyorsunuzdur” diye kinayeli biçimde lafa başladığında, nasıl bu kadar
geç kalınmış olabileceğine şaşar kalırdım. Hoş matbaa çok daha önce Seferad
Yahudileri tarafından getirilmişti Osmanlı payitahtına. Sonrasında Ermeniler ve
Rumlar da matbaa kurmuşlardı. Peki onlar Osmanlı tebaası değiller miydi? Bizim
ülkede zülfü yare dokunan sorulardır bunlar. Zaman içinde daha aklı başında
çevrelerde şöyle bir savunma geliştirilmişti: Müteferrika’nın ayırt edici
özelliği kitapları ilk kez Osmanlıca basmasıydı. Bu ince ayrımları öğrenmemiz
biraz zaman aldı doğrusu, ama sağa sola yalpalarken başka şeylerin farkına
varmamızı da sağladı. Gördük ki, geç kalma sendromu sadece başlangıçtaki o 300
yılla sınırlı değilmiş. Örneğin 1781-1786 yıllarında İstanbul’da Venedik
elçisinin yanında kalan ve “İbrahim Müteferrika Matbaası ve Türk Matbaacılığı”
kitabını yazan İtalyan rahip Toderini’nin kitabını Türkçe yayımlamakta da bir
hayli geç kalmışız. Toderini’nin kitabı 1789 yılında Fransa’da yayımlandıktan
ancak 200 yıl sonra, 1990’da Şevket
Rado tarafından dilimize kazandırılmış.
Hem de alt başlığında “Türk matbaacılığının kuruluşunun 260. yılı dolayısıyla”
ibaresine yer verilerek ve kitabın içine, matbaacılık adına elde avuçta ne
varsa boca edilerek.
Osmanlı
döneminde Müteferrika matbaası ile pek kimse ilgilenmemiş doğrusu. Onun
hakkında çıkan ikinci yazı 1910’a tarihleniyor ve Macar asıllı Türkolog İmre Karácson
tarafından kaleme alınmış. Karácson ’a göre Müteferrika, “Protestan papazı
olmaya hazırlanırken yeniçerilere esir düşerek İstanbul’a getirilmiş ve
buradaki esir pazarında satılmış. Zalim bir adamın elinde uzun süre sefil
yaşadıktan sonra müslümanlığı kabul ederek İbrahim adını almış.”
Anlaşıldığı
kadarıyla Karácson’un iddiaları yıllarca kimseyi rahatsız etmemiş. Müteferrika
hakkında yazan yerli/yabancı yazarlar kopyala-yapıştır yöntemiyle aynı hikayeyi
köpürtüp durmuşlar. 1962 yılında, yani Müteferrika’nın ilk Osmanlıca kitap
Vankulu Lugatı’nı yayımlamasından tam 233 yıl sonra, bir Türk akademisyen ilk
kez İbrahim Müteferrika üzerine etraflıca çalışılmış bir yazı yayımlamış.
1947 yılında
komünist olduğu gerekçesiyle Türk Dil Tarih Kurumu’ndan Behice Boran ve Pertev
Naili Boratav ile birlikte kovulan sosyolog Niyazi Berkes, 1962’de Belleten
dergisinde “Türk Matbaası
Kurucusunun Dini ve Fikri Kimliği” başlıklı bir makele kaleme almış. Yazıyı
okuyunca görüyoruz ki, Berkes öncelikle İbrahim Müteferrika’nın şahsiyeti
üzerinde duruyor, onu sadece ilk matbaacı olarak tanımlamanın yetersizliği
gösteriyor ve o günün Osmanlı dünyasındaki en önemli fikir adamlarından biri
olduğunu tespit ediyor ve bunu yaparken Müteferrika’nın 1731’de kaleme aldığı
ve Osmanlı’nın yeni dünyaya uyum sağlamasının yollarını anlattığı kitabı
“Usulü’l-Hikem fi Nizami’l-Ümem”e dikkat çekiyor. Müteferrika bu kitapta
Osmanlı’da gerilemenin sebeplerini anlatırken şunları sıralamış: Kanunları
uygulamamak, adaletsizlik, devlet işlerinin ehliyetsiz ellere düşmesi,
bilimadamlarının fikirlerine tahammülsüzlük, modern askeri teknolojide
bilgisizlik, orduda disiplinsizlik, rüşvet ve devlet servetini kötüye kullanma,
dış dünyadan habersizlik.
Berkes
yazısının ikinci bölümünde, o güne kadar herkes tarafından doğru kabul edilen
Karácson’un iddiaları üzerinde duruyor. Berkes’e göre Karácson’un tek kaynağı,
İbrahim’i Tekirdağ’da tanımış olduğunu iddia eden ve Rákóczi’nin maiyetinde
bulunan asilzade De Saussure Czézárnak’ın yazdıkları. Ancak Karácson, kendi
metnini kurarken, De Saussure’un yazdıklarında yer almayan kimi eklemeler
yapmış. Örneğin, İbrahim’in kaçırılıp esir olarak satılması bahsi bunlardan
biri.
Niyazi Berkes
Berkes
ayrıca, İncil’in tahrif edildiğini ve Teslis düşüncesinin yanlış olduğunu
söyleyen Üniteryenlerin 17. yüzyılda Kolozsvár’da güçlü olduklarına dikkat
çekerek, Müteferrika’nın, Katolikliği eleştirmek için yazdığı kitabın Üniteryen
bakış açısını yansıttığını, dolayısıyla onun bir Üniteryen olduğunu saptıyor.
Buraya kadarı
tamam, ama deyim yerindeyse Berkes bundan sonra eli yükseltiyor ve belgelere
dayanmaksızın, sadece kendi kurduğu çerçevenin içinde kalarak, ayakları tam da
yere basmayan bir takım sonuçlara varmaya başlıyor: Osmanlı’nın geniş hoşgörü
iklimi, Hıristiyan olmaktansa Müslümanlığı tercih eden Üniteryenler, daha önce
güvenilmez dediği kaynaklara başvurmalar, “gerisini kolayca tahmin edebiliriz”
yollu akıl yürütmeler gibi…
İnsan yazıyı
bitirdiğinde, Cumhuriyet dönemi Batılı aydın tipinin önde gelen
temsilcilerinden Berkes’in, Müteferrika’nın samimi müslümanlığı için neden
gereksiz zorlamalara başvurduğunu anlamakta güçlük çekiyor ve acaba Türkler
yine imkansız bir görevle mi karşı karşıyalar diye düşünmeden edemiyor. Malum
Gütenberg’in matbaasından 280 yıl sonra ilk Osmanlıca kitabı bir Macar’ın
basması pek hoş bir durum değil. Eh, İbrahim Müteferrika’yı Türkleştirecek
halimiz de yok. Acaba diyorum bu durumda onun Müslümanlığını sorgulanmaz kılmak
bir çözüm olarak devreye girmiş olabilir mi?
Berkes’in
Araf’ta bıraktığı tartışmayı, 1982 yılında Doç. Dr. Halil Necatigil yayımladığı
bir kitapla “nihayete erdirmiş” görünüyor: “Matbaacı İbrahim Müteferrika ve
Risale-i İslamiye”. Necatigil’e göre Müteferrika, daha Kolozsvár’dayken
hidayete ermiş. Onun sözleriyle anlatırsak daha net anlaşılacak:
“Batıllığını
görünce, eğitimciliğini üzerine almak üzere yetiştiği eski dinini terk etmiş;
hakkı gördüğü halde ona uymayan üstadlarını himmetsizlik ve münasebetsizlikle
ithamdan çekinmemiş, onlarla münakaşalar yapmış, ıslahlarını kabil görmeyince o
muhiti terk etmiştir. (…) Bir iki Cizvit papazı, din değiştirdi diye onu küçük
düşürmeye, hareketlerindeki asaleti gölgelemeye çalışmış olsa da bu husumet
başarıya ulaşamayacaktır. İbrahim Müteferrika belki asil doğmamıştır ama asil
yaşadığı ve asil öldüğü muhakkaktır.”
İnsan kim bu
derin doçent diye merak ediyor elbette! Neyse ki google var. Meğer Halil
Necatigil, Mahmud Es’ad Coşan’ın müstear adıymış. 1960 yılında Nakşibendi
Tarikatı İskenderpaşa Cemaati lideri
Mehmed Zaid Kotku’nun kızıyla evlenmiş, 1980’de kayınpederinin ölümü üzerine
şeyhlik makamına gelmiş. Müslümanlığı dünyaya yaymak için çırpınırken, 62
yaşında Avustralya’nın Sidney kentinde trafik kazası sonucu hayata veda etmiş
bir zat. Eh İbrahim Müteferrika’nın ne mene bir Müslüman olduğunu o bilmeyecek
de ben mi bileceğim?
Mahmud Es’ad Coşan
Benim asıl
ilgimi çeken ebucehil karpuzu gibi ortadan ikiye bölünmüş, herkesin kendi cephesinde
mutlulukla naralandığı bir memlekette, tam karşıt kutuplarda duran Niyazi
Berkes ile Mahmud Es’ad Coşan’ı tarih içinde neyin, nasıl yan yana düşürdüğü.
İranlı
düşünür Daryush Shayegan, 1990’ların başında Türkçe’de de yayımlanan ve tarihte
geride kalmış toplumların halet-i ruhiyesini sorguladığı “Yaralı Bilinç”
kitabında “yamalama” kavramını geliştirmişti. Şöyle anlatıyordu bu kavramı:
“Yamalama
şeylerdeki pürüzleri kaplayan ince bir vernik katıdır, yüzeyi hafifçe
kazındığında çatlaklar ve hatalar ortaya çıkar. Yamalama, zamanın aşındırdığı
çatlak yüzeyleri, kötü havaların harap ettiği yapıları cafcaflı bir dekorla
örter. (…) Yamalama iki karşıt yönde olabilir, ama sonuçlar hemen hemen
aynıdır. Ya eski bir içerik üzerine yeni (modern) bir söylemi yamalar ya da
yeni bir zemin üzerine eski (geleneksel) bir söylem oturtur. İlk durumda
Batılılaşmayla karşı karşıyayızdır (modernliğin Batıyla ilişkili olmasından
ötürü), ikinci durumdaysa İslamileşmeyle.”
Yama yaparak
yaşayıp gidiyoruz anlayacağınız. Gerçekte ne olup bittiğiyle ise pek az kişi
ilgileniyor. Matbaa 300 yıl gecikmeyle gelmişti de sonra hızla ilerledi mi?
Tabii ki hayır yaklaşık 70 yıl sonra sadece ders kitabı basan, bir açılıp bir
kapanan, hala İbrahim Müteferrika’nın döktürdüğü, artık iyice silikleşmiş
hurufatları kullanan bir matbaacılık vardı Osmanlı’da.
Mütefferika yaşadığı çağda Osmanlı İmparatorluğu, 17. yüzyıl, Mercator haritası.
Peki,
Müteferrika’nın kurulmasına öncülük ettiği Yalova Kağıt Fabrikası’na ne demeli?
Lehli ustalar getirtilerek, 1745’de
Yalova’da kağıt üretimine başlanmıştı. Lehli ustalar iki yıl kalmışlar
ve yakındaki Elmalık Köyünden 12 Rum’u kağıt ustası olarak yetiştirmişlerdi.
Ancak Müteferrika’nın 1747’deki ölümünden sonra bu girişim de uzun soluklu
olmadı. 1760 tarihli Arzuhal Defteri’nde şöyle yazıyor:
“Birkaç
seneden beri Elmalık köyünde oturan Bostancı Ali Ağa’nın kağıthaneyi iptal
edip, kağıthane bölgesini kendine çiftlik yaptığını, haftada bir kere otuz kırk
atlı ile gelerek reayanın her birinden ceza olarak para aldığını…”
Ünlü Macar Türkolog Gyula Nemeth doğumunun 130. yıldönümünde TÜRKSOY tarafından düzenlenen çevrim içi toplantıyla anıldı.
TÜRKSOY, Macaristan’ın Ankara Büyükelçiliği ve Türk Dil Kurumu iş birliği ve Genel Sekreter Yardımcısı Doç. Dr. Bilal Çakıcı’nın moderatörlüğünde, 14 Ekim 2020 tarihinde düzenlenen etkinlikte TÜRKSOY Genel Sekreteri Prof. Düsen Kaseinov, Macaristan Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Sandor Lezsak, Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali, Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Matis, Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin birer konuşma yaptı.
Konuşmasında, büyük bir kültürel birikime sahip olan halklarımızın, kadim kültürümüzün oluşumuna, gelişmesine ve zenginleşmesine katkı sağlayan önemli şahsiyetler yetiştirdiğini dile getiren ve bunlardan birinin de Macaristanlı Türkolog Gyula Nemeth olduğunu vurgulayan Genel Sekreter Düsen Kaseinov, “Türkoloji’nin mihenk taşı olarak kabul edilen Macaristan’ın büyük bilim adamı Gyula Nemeth; “Türkçe Grameri” adlı eseriyle Türkoloji’ye büyük katkı sağlamış, yetiştirdiği talebeleriyle toplumlarımıza yön vermiş, halklarımızın bilimsel, kültürel ve manevi gelişimine, özellikle dilimize büyük katkılar sağlamıştır.” diye konuştu.
Kaseinov, 2019 yılı Ekim ayında TÜRKSOY ile Macaristan İnsan Kaynakları Bakanlığı arasında imza altına alınan mutabakat anlaşmasıyla, Macaristan ile iş birliğine yeni bir boyut kazandırdıklarını ve karşılıklı düzenledikleri ortak faaliyetlerle halklarımızın kültürel yakınlaşmasına önemli katkı sağladıklarını kaydetti.
Etkinlikte konuşan Macaristan Milli Meclisi Başkan Yardımcısı Sandor Lezsak, Nemeth’in Macar Türkoloji’sindeki önemine değinerek, daha 1930 yılında yayımladığı, Macarların şekillenmesinde de büyük role sahip olan eski Türk kavimleri ve bu kavimler arasındaki ilişkileri ele alan ”Macarların Yurt Tutuşu” kitabının sonraki nesiller için temel kitap mahiyetinde olduğunu dile getirdi. Halkının kökenlerini arayan ve bu kökleri doğuda bulan Nemeth’in Macar halkı için büyük bir değere sahip olduğuna da vurgu yapan Lezsak, Nemeth’in İştvan Mandoki Kongur gibi ünlü Türkologları yetiştirdiğini kaydetti.
Yaptığı önemli etkinliklere bir yenisini ekleyerek Macar halkının önemli bir değeri Nemeth’in anısına bir etkinlik düzenlediği için TÜRKSOY’a ve Genel Sekreter Düsen Kaseinov’a teşekkür eden Uluslararası Türk Akademisi Başkanı Prof. Dr. Darhan Kıdırali, Akademi olarak Macaristan ile 2014 yılından bu yana faaliyetlerini her geçen gün artırdıklarını aktardı. Macaristan’ın 2018 yılından bu yana gözlemci üyeleri olduğunu da vurgulayan Kıdırali, önümüzdeki aylarda Macar Türkolog Gyula Nemeth’in 130 yılına ithafen Macar Türkoloji’si adlı bir konferans düzenleyeceklerini ve bu etkinliğe katkı beklediklerini dile getirdi. Kıdırali, Kumuk Şair Badrutdin Magomedov tarafından Macaristanlı ünlü Türkolog İstván Mándoki Kongur’un aziz hatırasına ithafen yazılan ve TÜRKSOY tarafından yayımlanan “Kopan Üzengi” kitabının Kazakçaya tercüme edeceklerini kaydetti.
Macaristan ve Türk Cumhuriyetleri arasındaki iyi ilişkilerin derin ve köklü olduğunu vurgulayan Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Matis, bu ilişkilerin bugünkü duruma gelmesi için ortak tarihimizdeki birçok önemli kişinin katkıda bulunduğuna dikkati çekti. Bu amaca ömrünü adayan ve bize örnek olacak bu önemli şahsiyetlerden birinin de Gyula Nemeth olduğunu kaydeden Matis, Nemeth’in ayrıca Macaristan Türkoloji kürsüsünün modernleşmesindeki önemine değindi.
Türkoloji araştırmalarının ve biliminin önce Batıda, Avrupa’da başladığına ve geliştiğine vurgu yapan Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Gürer Gülsevin, bu ülkelerin yakın komşularında güçlü bir Türk devletleri olduğunu gördüklerini dile getirdi.
Yaptığı çalışmalarla dünya genelinde Türkoloji alanında kendinden söz ettiren Gyula Nemeth’e 1958 yılında Türk Dil Kurumu’nun “Şeref Üyeliği” verdiğini sözlerine ekleyen Gülsevin, Türkiye Cumhuriyeti’nin Nemeth’e gerekli önemi verdiğini Cumhuriyetin 50. Yılında Gyula Nemeth’e “Şeref Diploması” verdiğini aktardı.
Açış konuşmalarının ardından etkinliğin ikinci hissesinde Türkolog, Emekli Büyükelçi Prof. Dr. İstvan Vasary, İstanbul Üniversitesi Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nuri Yüce, Türkolog, Türk Konseyi Avrupa Temsilciliği Ofisi Direktörü Büyükelçi Prof. Dr. Janos Hovari, Peter Pazmany Katolik Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Eva Csaki ve Hacettepe Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. Emine Yılmaz Nemeth’e ilişkin bildirilerini sundu.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.