Türkinfo Vakfı’nın organizasyonuyla hayata
geçirilen Macarca pratik etkinlikleri 28 Ocak Cuma günü gerçekleşen ilk
buluşmayla başladı.
İlk toplantıda neler oldu? Katılımcılar ve
toplantıyı organize eden eğitimciler nasıl bir dil öğrenme, pratik yapma ortamı
yarattılar, bu ayrıntıları toplantının katılımcılarından Fatih Büyükkol’un
izlenimleriyle okurlara aktarıyoruz.
Bir sonraki toplantının ne zaman ve nerede
olacağını en kısa zamanda yine sitemizden ve facebook sayfamızdan duyuracağız.
Unutmayın: türkinfo “Nyelvklub” etkinliklerine katılım serbest ve ücretsizdir!
Bizimle irtibat kurmak için info@turkinfo.hu
adresine de yazabilirsiniz.
Fatih Büyükkol’un izlenimleri:
“Bu yıl üniversitede Macarca hazırlık sınıfına başladıktan sonra “sanki bunu biliyorum, duymuştum” dediğim birçok sözcüğün anlamını öğrenince çok kez şaşırdığımı anımsıyorum.
Günlük hayatta İngilizce yerine yerel dili konuşmaya başlamak Macaristan’la olan bağlarımı artırdı. Artık kendimi yabancı hissetmiyorum. Alışveriş için gittiğim dükkanda eldivenimi çıkarmaya çalışırken satıcının “nagyon hideg van” (çok soğuk!) dediğinde bunu anlayıp gülüşmek bile bir başlangıçtır.
Geçtiğimiz Cuma günü Türkinfo vakfının organize ettiği ilk Macarca konuşma etkinliğine katıldım. Kısaca kendimizi tanıttık, Macar alfabesi hakkında bilgi aldık. Harflerin okunuşunu ve kelimelerin telaffuzunu öğrendik. Ayrıca yeni kelimeler öğrenmek de benim için çok güzeldi. Dil eğitimime katkı sağladı.
Macarca konuşma etkinliği Nora Szenttamasi rehberliğinde katılımcılar ile birlikte gerçekleştirildi. Biraz Macarcası olanlar aralarında Macarca dahi konuştular. Gelenler arasında hiç Macarca bilmeyenler de vardı. Bu tarz konuşma etkinliklerinin bir kurstan öte rahatça interaktif konuşmayla dili pekiştirmemizi sağlayacağına inanıyorum. Hiç bilmeyenler dahi bir kaç kelime öğrenerek bir başlangıç yapacaklardır. Bu tür etkinliklerin devamında görüşmek üzere!”
Miskolc Yabancılar Ofisi, şehrin eski
sanayi bölgesi ile geleneksel çarşı arasındaki bir sokakta yer alır. İki yanı ağaçlarla
çevrili sokağa girdiğinizde, ilk bakışta boşluğun içine düşmüş gibi olursunuz.
Bir zamanlar önünde secde edilmiş kimi devlet dairesi artıkları ya da çoktan
tarih olmuş fabrika binalarının eprimiş tuğla duvarlarından başka bir şey
yoktur görünürde. Ama çoğu zaman olduğu gibi aldatıcıdır bu, biraz daha
ilerlediğinizde, sağda sokaktan beş metre kadar içeriye çekilip “kem gözlerden”
sakınmış iki katlı yeni bina, o ilk izlenimini dağıtır. Camlı kapının önünde,
nikotin ihtiyacını gidermek için, içeriden çok dışarıda vakti geçiren yaşlı bir
güvenlik görevlisi durur. İlk başlarda çok suratsız görünse de birkaç gidiş-gelişten
sonra herkesle tanış biçimde selamlaşma eğilimindedir. Bu onları tartma, onlara
bir mesaj verme ya da her neyse bir stratejinin ürünü de olabilir. Çıkabilecek
bir sorunu daha kaynağındayken kurutma taktiği, diyelim.
Ama burada ne sorun çıkabilir ki? Gelen
herkesin boynu büküktür. Miskolc’da yaşayan Macarlar hariç, ülke genelinin
unutmayı tercih ettikleri, kuzey doğuda, Slovakya sınırına yakın, bu eski
Sovyet sanayi kentine gelenler, genellikle madencilik fakültesini tercih eden öğrenciler
ve Çinlilerdir. Kentin merkezinde dolaşırken
gördüğünüz, Miskolc için devasa boyutlarda diye tanımlanabilecek alışveriş
merkezi (Asia Centrum) bu ikincilerin esbab-ı mucibesini açıklar.
Buranın bekleme odası her gün birbirinin
aynıdır. Randevu alıp gelmiş insanlar, yine de huzura ne zaman kabul
edileceklerini bilememenin güvensizliğiyle, bir tür sırat köprüsünü andıran kapının
üzerindeki elektronik levhada, kendilerine verilen numaranın yanmasını
bekleyerek ömür tüketirler.
Daha önce bir-iki kez düşmüştük buraya. O
günün farkı, uzun süre bekledikten sonra, nihayet kapının üzerindeki numaramız
yandığında, yaşlı adamın açtığı kapıdan içeri girip, banka veznelerini andıran
camlı bankonun arkasındaki koltuklara rahatsız bir biçimde oturduğumuzda, öğrenciler ve uzak doğulular dışında oluşması
zor bir kombinasyonun, o salonda yan yana gelmiş olmasıydı.
Biz kentte yeni yeni esamesi okunmaya başlayan Türkleri temsil ediyorduk. Hemen
yanımızda ise kıyafeti, saçları ve şapkasıyla süzme bir Yahudi vardı ve bu
sumocu cüssesine sahip bedenin altındaki sandalye gıcırdıyor, bıcırdıyordu.
Elektrik dairesindeki ya da gaz
idaresindekinin aksine, yabancılar ofisindeki memurlar daima çok kibardır. Tıpkı
evinize kadar zahmet edip, onlarca soru sorup, bunların cevaplarını elindeki
forma dikkatle not eden yabancılar polisi görevlisi gibi; öyle ki onlarla işiniz
bittiğinde, gözünüz kapalı her şeyin yolunda gittiğine yemin edebilirsiniz. Ben
biraz daha tedbirliydim güya. Soruları yanıtlarken aklımda hep yıllarca
Avrupa’da mülteci olarak yaşamak zorunda kalmış Nabokov’un sözleri olurdu: “Şu
ya da bu millete fiziksel bağımlılık içinde bulunmamızın acısı, beş para etmez
bir ‘vize’ ya da şeytani bir ‘kimlik kartı’ elde etmemiz ya da bunların
süresini uzatmamız gerektiğinde, kendini iyiden iyiye belli ederdi; çünkü o
zaman dilekçe sahibi kendini bürokratik bir cehennemin içinde buluverir, sıçan
bıyıklı konsolosların ve polislerin masalarını dolaşan evrak dosyası giderek
kalınlaşırken, o boynunu büküp beklemek zorunda kalırdı ve gidilecek ülke ne
kadar küçükse, çıkardığı zorluklar o kadar büyük olurdu.”
Yine de bir kez bankonun arkasındakilerle
konuşmaya başladıktan sonra, her şeyi unuturdum.
Bu memurların işlevsiz robotlar olduklarını çok daha sonra, arka odalarda başka
görüşmelere çağrıldığınız ve suçlular gibi çapraz sorguya maruz kaldığınız
zaman anlıyordunuz.
“Niye
Macaristan’a geldiniz?
“Ev almak suretiyle milli birlik ve
bütünlüğünüzü yok etmeye, bu kutsal
toprakları ele geçirmeye, kökünüze kibrit suyu ekmeye geldim… Ama zihnimin arka
planında daha önce başları belaya girmişlerin deneyimlerinden devşirdikleri o
ses durdururdu beni: İroni yapma, ciddiye alırlar!
Ama daha oralara varmadan önce, nihayet
antreden görüşme salonuna alındığınızda, huzura kabul edilmiş olmanın verdiği
gerginlikle, işlerin yolunda gitmesi -fotoğrafın kusursuz olması, parmak
izlerinin kolayca alınması, evraklarda mide bulandırıcı bir sineğe rastlanmaması
gibi- için sandalyede kasılmış bir bedenle otururken, kazara yanınıza düşmüş ve
varlığıyla bütün salonu kaplayacakmış gibi duran adamı görünce, ister istemez
ona biraz daha dikkatle bakma ihtiyacı duyuyordunuz.
Siyah fedora şapkası, lüleli saçları,
siyah ceketi ve pantolonuyla bu kaşalot, ilk bakışta fark ettiğim kadarıyla 40
yaşın altında olmalıydı. İngilizceyi,
sonradan Sibel’in söylediği gibi, yayvan bir Amerikan aksanıyla (New York’muş)
konuşuyormuş. Kendisiyle ilgilendiğimi fark ettiğinde, derhal menşeimi sordu.
Türk olduğumu öğrenince, hiç üzerinde durmaksızın, sanki o soru bir sıçrama taşıymış
gibi, kendilerinin buranın eski vatandaşları olduklarını, babalarının,
dedelerinin bu topraklarda öldüklerini söyledi. Bana mı söylüyordu yoksa orada
ilgilenmiyormuş gibi görünseler de her sözcüğe kulak kesilmiş Macar memurlara mı
laf çalıyordu, orası belli değildi.
Adamın küstahlığı, ki bütün gövdesinden
yayılan şeyi başka türlü tanımlayamıyordum, Amery’i ya da Arendt’i okumuş olmasından
gelmiyordu. Daha çok New York’lu bir Yankee’nin sırtını dayadığı kof bir güç
yanılsamasından ibaretti. Ama böyle durumlarda hep olageldiği gibi, kendi
muzaffer duruşundan öylesine büyülenmişti ki – ya da benim şaşkınlığım onu
öylesine eğlendirmiş ve bundan haklılığıyla ilgili öyle bir sarsılmaz inanç devşirmişti
ki- sanki senli benli olmuşuz gibi, buraya yakın bir köye yerleştiklerini, bir
gün gelip kendilerini ziyaret etmem gerektiğini söyledi ve uzattığım bir kağıda
köyün adını yazdı: Bodrogkeresztúr.
Bu sırada ona bakan ve iç odadaki amiriyle
görüşmeye giden memur dönmüş bir sonraki aşamaya geçmek istiyorsa, mutlaka yeni
bir randevu alması gerektiğini anlatmaya başlamıştı.
“Nasıl yani!” dedi Yahudi. “İşte buradayım,
evraklarım da yanımda. Yapıver şu işi de bitsin gitsin.”
“En erken haftaya bir randevu verebilirim”
diyordu görevli.
New York’lu bastırıyordu: “Haftaya bir
daha buraya gelemem. Şimdi yapmana engel olan ne?”
“Hiç değilse yarın gelin” diye yalvarıyordu
adeta öteki.
O dev cüsse bize dönüyor ve bütünüyle
alaya dönüşmüş sesiyle “Yarınmış!” diyordu.
“Bizim atalarımızdan kalma haklarımız var!”
Ona gülümserken, bankonun ardındaki adamı
düşünüyordum. Acaba geçmişinde -diyelim o meşum 1944-46 yılları arasında-
Macaristan’daki Yahudi mallarını yağmalayan, kamplardan kurtulup dönen
Yahudileri bile tepelemekten çekinmeyen birilerinin vicdan azabı çeken torunu
muydu? New Yorklu beni tamamen unutmuştu artık, ezilip büzülen adamı bir güzel
haşlamaya devam ediyordu.
İşlerin sonu nereye vardı bilmiyorum. Eve
döndüğümde adı geçen Bodrogkerezstúr’a internetten bakmıştım, burası II. Dünya
Savaşı öncesi Yahudilerin yoğun yaşadıkları bir köymüş ve hemen hepsi toplama
kamplarına gönderilmişler. Belli ki şimdi orada yeniden bir Yahudi cemaati oluşturuluyordu. Bir keresinde Tokaj’a
giderken köyün içinden geçtik. Her yer kar altındaydı ve ortada kimsecikler
yoktu. Ama köyün çeşitli yerlerine asılmış İbranice dövizler hemen dikkat
çekiyordu. Adamı bulmayı düşünmedim. Aşk için yola çıkıp fanatikliğe varmış bir
cemaatle ne işim olabilirdi ki! Yine de, yabancılar ofisinde yaşadığım olay
Macaristan’daki Yahudiler üzerine daha sık düşünmeme vesile oldu. Kenti adımlarken
Gunter Demnig’in tökezleme taşlarını arar oldu gözlerim. Kazinczy Ferenc utca 7
numaradaki sinagogu fark ettim, Avas Tepesi’ndeki Yahudi anıtını aradım.
Budapeşte’ye gidişlerimden birinde, VII.
Bölgedeki Klauzal Vasarcsarnok’un (Klauzal sabit pazarı) sırasında yeni açılmış
bir kitapçıda İngilizce olarak yeni yayınlanmış tuğla
(prestij diyorlar şimdilerde) gibi “An Illustrated History of The Jews in
Hungary” kitabını gördüğümde çocukça sevindim. Daha şehri turlamaya yeni çıkmıştım,
dönüşte alırım dedim kendi kendime, ama o dönüş iki yılı buldu. Neyse ki arada
bir dostum, üşenmeyip kitabı uçakla getirdi. Şöyle bir karıştırdım ve kitaplığın
bir köşesinde unutuldu. Ta ki virüs es verdiğinde Macaristan’a dönüp,
Miskolc’den Budapeşte’ye taşınıncaya kadar. Bir yandan yeni evin işleriyle uğraşırken,
hep olduğu gibi, kentin tarihini kurcalamaya başladım. İnsan nerede durduğunu
bilmeli.
O sırada cumartesileri Flamingo bit pazarına
gidiyorduk sabahın köründe. Oradan 20. yüzyıl başına kadar çizilmiş Budapeşte
haritalarının olduğu bir kitap satın aldım: “1686-1896” Budapest Régi
Térképeken” (Eski Haritalarda Budapeşte). Biz Terézváros bölgesinde
oturuyorduk. 19. Yüzyılda Peşte’nin belki de en hızlı büyüyen bölgesiydi burası
kitaptan anlaşıldığı kadarıyla, ama haritalardan daha sonra söz açarız.
Ayvalık’a dönüşte Macar Yahudilerinin
tarihiyle ilgili kitabı okumaya başladığımda, Pannonia döneminden beri (M.Ö. 1700) bu topraklarda yaşadıklarını
öğrendim. Üstelik yüzyıllar boyunca süren kesintisiz bir gelenek halindeki
pogromlara rağmen: Haçlılar, Macarlar, Nemçeliler, Türkler, Macarlar,
Nemçeliler, Hırvatlar, Sırplar,
Almanlar, Ruslar… Bizim oturduğumuz Terézváros Yahudi semtiydi. İsmini buradaki
İngiliz Kral Hanı’ndan alan Kiraly (Kral) caddesini onlar kurmuştu.
19. Yüzyılın ortalarından itibaren asimile
olarak Macarlaşmaya çalışmışlar, Macarca öğrenmek için okullar kurmuşlardı.
Macaristan’ın ilk bankasını kurmuş, Macar sanayiinin temelerini atmış, Nyugati
Pályaudvar’dan (Batı Garı) Vac’a uzanan ilk tren yolunun sermayesini koymuşlardı.
Andrassy Bulvarı onların yüzü suyu
hürmetine açılmıştı. Lipótváros ve Ujlipótváros semtleri de Yahudi sermayesi ve
nüfusu olmadan bugünkü halinden çok başka olurlardı. 1848 Bağımsızlık Savaşı’nda
Macarlarla birlikte çarpışmışlar, I. Dünya Savaşı’nda Avusturya-Macaristan
ordusunda yer almışlardı. Bugün Macarların milli markaları olarak gördükleri
birçok şey de Yahudilerin eseriydi: János Kotányi’nin kırmızı biberi, József
Zwack’ın Unicum’u, Márk Pick’in salamları… Şehrin tarihinde kanları ve canlarıyla
rol almışlar ama kan bağı engeline takılmaktan kurtulamamışlardı.
Her geçen gün daha da net ortaya çıkıyor. Milliyetçilik, insanlığın kokuşmuş hali.
Yapımcılığını TRT World’ün, senarist ve yönetmenliğini Ensar Altay’ın üstlendiği belgesel film “Kodokushi”, Budapeşte Belgesel Filmleri Festivali’nde gösterildi.
Budapeşte
Yunus Emre Enstitüsünün (YEE) desteklediği ve bu yıl 8’incisi düzenlenen Avrupa’nın en önemli ve Macaristan’ın en büyük izleyici kitlesine sahip belgesel film festivallerinden biri olan “Budapeşte Belgesel Filmleri Festivali” başladı.
Hafta boyunca 25 ülkeden 60’a yakın belgesel filmin sahne alacağı “Cesaret” temalı festivalde, Türkiye’den yönetmenliğini ve senaristliğini Altay’ın üstlendiği “Kodokushi”filmi yer alıyor.
Modern yaşam biçiminin insanları yalnız bıraktığı fikrinden ilham alan belgesel film, öldükten haftalar sonra fark edilen kişilerin yalnız ölümlerini ele alıyor.
Festival kapsamında Budapeşte Mammut Sinema Salonu’nda gösterilen filmi birçok belgesel sever izledi.
Öte yandan belgesel sonrası soru cevap kısmında yönetmen Altay, soruları cevapladı.
Türkiye ve Macaristan’ın dış ticaret hacmi, 2021’de 4 milyar dolara yükseldi. 2023 yılı hedefi ise 6 milyar dolar. Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Mátis, Türk ve Macar firmaların ortaklaşa üçüncü pazarlara ulaşabileceğini söyledi. 3. Go Afrika İş Forumu’nun Macaristan’da düzenleneceğini hatırlatan Mátis, ”Afrika kıtasında ortak yapabileceğimiz çok şey var” dedi.
HABER: BARIŞ CABACI
Orta Avrupa ülkelerinden Macaristan ile Türkiye’nin kültürel yakınlığı, ticari ilişkilerine de olumlu yönde yansıyor. Türk Devletleri Teşkilatı Üyesi Türkiye ile Türk Devletleri Teşkilatı Gözlemci Üyesi Macaristan arasında 2020’de gerçekleşen dış ticaret 2.7 milyar dolar seviyesindeyken, 2021’de bu rakam 4 milyar dolara yükseldi. İki ülke liderleri, katıldığı toplantılarda, 2023 yılında dış ticaret için 6 milyar dolarlık bir hedef belirledi. Bu hedefi gerçekleştirmek için önemli bir organizasyon olan ve yakın zamanda gerçekleşmesi planlanan 3. Go Africa İş Forumu’na, iki ülkenin Ticaret Bakanlarının da katılması öngörülüyor.
Büyüleyici bir tarihe sahip olan Macaristan, zengin kültürel çeşitliliği ile farklı geleneklerin buluşma noktasıdır. Ülke, 1980’lerin sonunda Komünizm gölgesinden kurtulduğundan beri gezginler için ilgi çekici bir destinasyon haline gelmiştir. Ziyaret edilecek doğal, tarihi ve kültürel mekanların bir harmanı olan Macaristan, ziyaretçiler için sürprizlerle dolu bir keşif bölgesidir.
12. Busójárás Karnavalı, Mohács
Busójárás festivali, Paskalya tatillerinde gerçekleşen 6 günlük bir eğlencedir. Mohács Kasabası halkı şeytani yüzlere sahip geleneksel maskeler takar ve kasabanın geçit törenine katılırlar. Bir inanışa göre bu gelenek, şehre gelen işgalcileri korkutup kaçırmak için ortaya çıkmıştır. Bir başka rivayet de pagan dininin kışa hazırlık geleneği olarak yapıldığıdır.
Bu festivali ziyaret ederek, sıra dışı maskelerin geçişiniz izleyebilir, geleneksel halk müziği ve yerel lezzetlerin de tadını çıkarabilirsiniz.
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin radyosu Radyo İlef, yaygın dillerin yanı sıra Farsça, Malayca, Macarca, Bosnakça, Gürcüce ve Tagalogca’nın da aralarında olduğu 40 dilde müzik yayını yapıyor
Ankara
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin radyosu Radyo İlef, 40 dilde müzik yayını yapıyor. Müzik listesinde 16 binden fazla parça yer alan radyoda, aynı parçayı tekrar dinleyebilmek için kesintisiz 40 gün radyo başında olmak gerekiyor.
Yayın hayatına kapalı devre olarak 8 Mayıs 1982’de başlayan Ankara Üniversitesi radyosu, 1995’de “Radyo Radyo” adıyla karasal yayına geçti.
Frekans tahsisindeki sorunlar nedeniyle 2005’e kadar dönem dönem yayınlarına ara veren radyo, 7 Mayıs 2005’de Radyo İlef adıyla Ankara’da FM 91.0 frekansından yayına tekrar başladı.
İnternet üzerinden Türkiye genelinde dinlenen Radyo İlef’in, 120’den fazla ülkede de dinleyicisi bulunuyor.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.