2026. Temmuz 29.
Türkinfo Blog Oldal 176

Pfizer ve Biontech duyurdu: Aşılar enjekte edilmeyecek, yutulacak

En bilinen covid aşısını geliştiren Pfizer ve Biontech yeni bir buluşla aşı piyasasında önemli bir çıkış yaptı: şirketler ağız yoluyla alınan bir aşı geliştirdiklerini açıkladılar.

Bundan böyle koruyucu aşı vücuda enjekte edilmeyecek, bir hap gibi ağız yoluyla alınacak.

Covid salgınında uygulanan Messenger aşıyı geliştiren Biontech genel müdürü Macar asıllı Amerikalı bilim kadını Katalin Kariko  tarafından yapılan açıklamaya göre aşıların bundan böyle insan bedenine bir iğne ile enjekte edilmesi gerekmeyecek. Aşılar bir hap gibi yutulacak ve daha sonra midede etkin hale gelecek.

Kariko bu yöntemin, on yıl kadar önce Macar bilim adamları tarafından keşfedilen yeni bir geometrik formasyon ile mümkün olabildiğini söyledi.

Gömböc adı verilen bu geometrik formasyonun doğada örneği yok. Birden fazla ağırlık merkezine sahip gömböc formasyonun mümkün olduğu matematik hesaplamalarla yani teorik olarak bilinmesine rağmen, pratikte yaratılması ancak birkaç sene önce başarılmıştı.

Yeni aşı bu yeni formasyon biçimindeki haplarla insan bedenine ağız yoluyla verilecek.

Mideye yerleşen hap, daha sonra minik bir kanalla içerdiği aşıyı insan vücuduna aktaracak.

Gergely Karacsony Macaristan’da muhalefetin ittifak deneyimini anlatıyor

Macaristan’da muhalefetin önemli isimlerinden Budapeşte belediye başkanı Gergely Karacsony Türkiye Sosyal Ekonomik ve Siyasal Araştırmalar Vakfı (TÜSES) tarafından düzenlenen çevrimiçi bir etkinlikte Macaristan’da mufalefetin seçim ittifakını anlatacak.

Türkinfo vakfının katkılarıyla gerçekleşen etkinliği 1 Mart 2022 tarihinde Macaristan saatiyle 18:00’den (T.S. 20.00) itibaren canlı olarak da izlemek mümkün.

Simültane çeviri  ile Türkçe ve Macarca olarak da izlenebilecek etkinliğe katılım için ayrıntıları aşağıda TÜSES’in program  metninin sonunda bulabilirsiniz.

Değerli TÜSES Üyesi / Dostu,

TÜSES’in Dünyadan Sesler konferans dizisi, 1 Mart 2022 saat 20.00 de, Macaristan muhalefetinin en önemli aktörlerinden Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karacsony’i konuk ediyor.

Macaristan Muhalefet Partilerinin İttifak Deneyimi’ başlıklı bu çevrimiçi etkinliğin, Türkiye demokrasi güçleri için öğretici ve ilham verici olacağını düşünüyoruz.

TÜSES Başkanı Celal Korkut Yıldırım ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun konuşmalarının ardından, gazeteci Tarık Demirkan moderatörlüğünde gerçekleşecek bu konferansta; Macaristan’da otoriter popülist Orban iktidarına karşı kurulan geniş çaplı siyasal ittifakın hikayesini, muhalefet partilerinin farklılıklarına rağmen nasıl bir araya geldiğini, yaşanan sorunları ve bunların nasıl aşıldığını, partilerin tabanlarını ittifak sürecine nasıl ikna ettiklerini dinleme/öğrenme fırsatı bulacağız.

Sadece davetli isimlerin katılabileceği ve simültane çeviri yapılacak olan bu konferansı izlemek isterseniz, telefon ve e-posta adresinizi TÜSES’in şu iletişim kanallarından bize iletmenizi rica ederiz:

ePosta: tuses@tuses.org.tr

WhatsApp: 0533 305 67 57

Münih’te “kaderleri belki de aynı” üç belediye başkanı

1963’den bu yana düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı’nın bu yılki panellerden biri “Şehirlerin Rolü: Demokratik Oyun Kurucular?”dı. Panelin konuşmacıları ise Batı tarafından giderek otoriterleşen NATO ittifakı ülkeleri olarak adlandırılan Polonya, Macaristan ve Türkiye’nin en büyük şehirlerinin muhalif partilere mensup belediye başkanlarıydı. Varşova Belediye Başkanı Trzaskowski, 2020 başkanlık seçimlerinde aday oldu ve 2 puanlık farkla seçimi popülist Duda’ya karşı kaybetti. Orban’ın partisinden Budapeşte Belediyesi’ni alan Karacsony ise 2022 Macaristan Genel seçimleri için kurulan muhalefet ittifakının başbakan adaylığı için yapılan önseçiminde merkez bir adayı desteklemek için adaylıktan çekilmişti. Panelin üçüncü konuşmacısı İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’ydu. İmamoğlu, “kaderlerinin belki de aynı olduğunu” söyleyerek sözlerine başladı.

1963 yılından beri düzenlenen Münih Güvenlik Konferansı, önde gelen dünya ülkelerinden siyasetçilerin, fikir insanlarının ve ordu mensuplarının katıldığı bir diyalog platformu. Genelikle NATO ve AB ülkelerinin bir araya geldiği bu konferans, çeşitli fikir alışverişlerine, dış politika ve güvenlik tutumlarının deklare edilmesine ev sahipliği yapan prestijli bir etkinlik.

Münih Konferansı’na katılan ABD’li siyasetçiler Avrupalı mevkidaşlarıyla diyaloglarını kuvvetlendirme amacı taşırken, dışişleri bakanları ve devlet başkanları konferansı dış politika, güvenlik tutumlarını dünyaya duyurabildikleri bir platform olarak görüyor. Bu nedenle düzenlenen oturumlarda tarihi anlara şahit olmak mümkün. Örneğin; Putin dış politika vizyonunu, NATO genişlemesine karşı tutumunu 2007 tarihli, Biden başkan seçilmesi durumunda ABD’nin “geri döneceğini” 2020 tarihli ve başkan seçildikten sonra da ABD’nin “geri döndüğünü” 2021 tarihli Münih Konferanslarında dünya kamuoyuyla duyurmuş, 11 Eylül sonrasındaki konferansta Bush yönetimi Avrupalıları Irak İşgali konusunda ikna etmeye çalışmış, etkinliklerde ilginç diyaloglar yaşanmıştı.

Ukrayna krizi nedeniyle Rusya’nın katılmadığı 59. Münih Güvenlik Konferansı’nın Türkiye davetlileri arasında Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Savunma Bakanı Hulusi Akar ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu vardı. Çavuşoğlu COVİD-19 hastalığı nedeniyle konferansa katılamazken, Akar ve İmamoğlu 18-20 Şubat’ta gerçekleşen etkinliğe katılıp çeşitli temaslarda bulundu.

“Kader Ortağı” Belediye Başkanları

Ekrem İmamoğlu, “Şehirlerin Rolü: Demokratik Oyun Kurucular?” konulu bir panelde Budapeşte Belediye Başkanı Gergely Karacsony, Varşova Belediye Başkanı Rafal Trzaskowski ve German Council on Foreign Relations CEO’su siyaset bilimci Cathryn Clüver Ashbrook ile birlikte konuşmacı olarak yer aldı.

Panel Alman diplomat Christoph Heusgen, tarafından modere edilen “townhall” formatında bir etkinlikti. Format gereği, konuşmacılar hem fiziki olarak salonda bulunan hem de çevrimiçi bir şekilde etkinliği dinleyen seyircilerden soru aldı. Formatın soru sorma özelliğinden en çok faydalanan isim, Almanya’nın yeni koalisyon hükümetinde Kültür Bakanı olarak görev alan ve Türkiye’nin yakından tanıdığı Yeşiller Partili Claudia Roth oldu. Roth belediye başkanlarına moderatör aracılığıyla toplamda 3 soru yöneltti ve etkinlik boyunca büyük bir ilgiyle konuşmacıları dinledi.

Panelde, yer alan konuşmacılar Batı tarafından giderek otoriterleşen NATO ittifakı ülkeleri olarak adlandırılan Polonya, Macaristan ve Türkiye’nin en büyük şehirlerinin muhalif partilere mensup belediye başkanlarıydı. İmamoğlu dışındaki konuşmacılardan Varşova Belediye Başkanı Trzaskowski, 2020 başkanlık seçimlerinde aday olan ve 2 puanlık farkla seçimi kaybeden bir isimken, Budapeşte Belediye Başkanı Karacsony 2022 Macaristan Genel seçimleri için kurulan muhalefet ittifakının başbakan adaylığı önseçiminde merkez bir adayı desteklemek için adaylıktan çekilen popüler bir siyasetçiydi.

Üç belediye başkanına da giderek antidemokratikleşen bir ülkede nasıl demokratik bir kültürü şehirlerinde yaşatmaya çalıştıkları ve merkezi hükümetin engellerini nasıl aştıkları soruldu.

Merkezi hükümetin engellediği projeleri tabelalara astığı reklam afişleriyle deklare eden Budapeşte Belediye Başkanı Karacsony ve ülkedeki genel tartışmalara en yüksek dozda katılan Varşova Belediye Başkanı Trzaskowski, sağ popülist hükümetler tarafından şehirlerinin “günah şehri” olarak anıldığını, LGBTİ hakları konusunda asla taviz vermediklerini, ülkedeki genel seçimlerde iktidarın değişmesi durumunda yerelin gücünün artacağını belirtti.

Ekrem İmamoğlu, ise mevkidaşlarıyla “kaderlerinin belki de aynı olduğunu” söyleyerek söze başladı, 2019 İstanbul seçimlerinin iptali ve tekrar düzenlenmesinin Türkiye’nin demokrasiye olan umudunu yeşerttiğini belirtti. İstanbul Senin, İBB kreşleri, yeni metro inşaatları, iklim eylem planları gibi icraatlarından bahseden İmamoğlu, İstanbul’da 1.5 milyondan fazla Suriyeli mülteci olduğunu vurguladı ve AB’nin mültecilerle ilgili çalışmalarında İBB ve yerel yönetimleri de muhatap alması gerektiğini söyledi.

İmamoğlu, ayrıca geçtiğimiz hafta 6 muhalefet liderinin bir araya gelip demokrasi için ortak bir metne imza attıklarını belirtti ve ardından yakın gelecekte başka partilerin de bu metne imza atmasını umduğunu ekledi, fakat herhangi bir parti ismi vermedi.  Ukrayna-Rusya krizi hakkındaki görüşlerini de konuşmasının sonunda dile getiren İmamoğlu, “Bir Karadenizli olarak Karadeniz’de barış istiyorum” diyerek barış ve diyalog çağrısında bulundu.

İmamoğlu, sık sık paneldeki belediye başkanlarına “kardeşim” diye hitap etti ve şehirlerini ziyaret edeceğini belirtti. Diğer panelistlerin de İmamoğlu’na ilgisi yüksekti. Budapeşte Belediye Başkanı Karacsony, yerel seçimlerde İmamoğlu’nun kampanyasından ve “radikal sevgi” söyleminden ilham aldıklarını, İstanbul’da seçimleri muhalefetin kazanmasının Macaristan’daki yerel seçimleri muhalefet lehine etkilediğini belirtirken, moderatörlük görevini üstlenen Alman diplomat Heusgen panelin sonunda İmamoğlu’na hem mülteciler konusunda Türkiye’nin üstlendiği rol hem de İmamoğlu’nun Almanya-Türkiye ilişkilerine verdiği öneme karşılık özel olarak teşekkürlerini iletti.

İmamoğlu ayrıca, DW Türkçe’ye verdiği röportajda Türkiye’nin NATO’nun asli bir üyesi olduğunu vurguladı, Belarus muhalefetinin ve Batı ülkelerinin meşru devlet başkanı olarak kabul ettiği, sürgündeki muhalif Belaruslu Sviatlana Tsikhanouskaya ile de tanıştı. İmamoğlu, Türkiye tarafından tanınmayan Tsikhanouskaya ile fotoğrafını paylaşmazken, Belarus hükümetiyle yakınlığı koruyan nadir NATO ülkelerinden olan Türkiye’den bir siyasetçi ile yan yana gelmenin heyecanını yaşayan Tsikhanouskaya Türk bayrağı içeren tweetiyle buluşmayı sosyal medyasından duyurdu. Çocuklarının ve siyasi görüşleri nedeniyle hapiste olan kocasının canı ile tehdit edilip ülkeden kaçmak zorunda kalan, aday olduğu seçimlerde hile yapılan ve aday olması engellenen eşi yerine başkan adayı olarak muhalefeti birleştiren, Tsikhanouskaya, İmamoğlu’nu bir gün Belarus’ta ağırlamak istediğini ve yeni Belarus’un Türkiye’nin müttefiki olacağını belirtti. İmamoğlu SPD, CDU gibi Almanya partilerinin önde gelen isimleriyle ve Almanya Tarım Bakanı, Yeşiller Partisi eski genel başkanı Cem Özdemir ile de bir araya geldi.

Twitter’in Gündemi: İmamoğlu’nun Aksanı

İmamoğlu, ilginç anlara ev sahipliği yapan bu yoğun konferans tecrübesini sosyal medyaya da yansıttı ve hesabından çeşitli içerikler paylaştı. Fakat, gündeme gelen konu ne Macaristan yerel seçimlerinde İmamoğlu’nun etkisi ne de NATO vurgusu, İmamoğlu’nun 6 partinin imzaladığı parlamenter sistem öneri metnine yeni partilerin eklenmesini umduğu gibi çarpıcı sözleriydi. Sosyal medya kullanıcıları İmamoğlu’nun aksanı konusunda yoğun bir tartışma yaşadı. Bazı kullanıcılar, aksanın önemli olmadığını belirtirken, bazıları Budapeşte Belediye Başkanı gibi bir çevirmen aracılığıyla konuşması gerektiğini savundu, hatta İmamoğlu’nun aslında İngilizce bilmediğini ileri sürdü. Türkiye Twitter’i Münih Güvenlik Konferansı gibi dünya siyaseti için önemli bir etkinliği aksan, telaffuz ekseninde değerlendirerek “özgün farkını” büyük başarıyla bir kez daha sergilemiş oldu.

ABD’li Kongre üyelerinin, ünlü iş insanlarının, akademisyenlerin ağır aksanlarıyla fikirlerini ilettiği, TOEFL/IELTS sınavlarında dahi aksana değil, akıcılığa göre puan verildiği, etnik çeşitliliğin artmasıyla ortak bir İngilizce aksanının özellikle ABD’de istense bile sağlanamadığı bir düzlemde artık çok gereksiz olan bu tartışma, İmamoğlu’nun konuşmasının içeriğini ve önemini oldukça gölgeledi.

Münih’in Ardından

 2019 İstanbul seçimlerinin iptali ve tekrarının demokrasiye olan etkisini, yerel projelerini ve AB’ye yönelik sitemlerini başarılı bir şekilde ileten İmamoğlu, aynı performansı konferansın ana teması olan dış politika konusunda pek gösteremedi.

Konferansın her oturumunda oldukça geniş bir şekilde ele alınan Ukrayna krizine dair somut detay, özgün bir duruş içeren ve tipik bir barış, diyalog mesajının ötesinde bir mesaj vermedi. Halbuki Münih Güvenlik Konferansı, genç siyasetçilerin dış politika hakimiyetlerini sergilediği, detaylı bir şekilde hazırlandığı, özgün konuşmalar ve söylemler üzerinde çalıştığı bir konferanstı. Bu konferans, Kamala Harris gibi ABD’li siyasetçilerin dış politikaya hakim olduklarını bir nevi kanıtladıkları ve iç siyasetteki dinamiklere göz kırptıkları bir “Show dünyası” görevini üstleniyor. Bu nedenle bu tür konferansların katılımcıları, belirli kalıp mesajlar vermek yerine ya teorik altyapısı sağlam argümanlar ileri sürüyor ya da sahaya hakimiyetlerini göstermek için somut anekdotlarla konuşmalarını süslüyor. Kişisel anılarını, hayat hikayelerini ise genel hikayeye ve argümana bağlı bir çerçeveye oturtarak belirli bir bağlamda dinleyicilere sunuyor, böylece ilgi ve alakayı her zaman güçlü tutmaya çalışıyor.

Glasgow İklim Zirvesi, Münih Güvenlik Konferansı gibi dünyanın ilgisinin toplandığı uluslararası platformların aranan konuğu haline gelen İstanbul Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun konferansların yumuşak gücünün kendisine sağladığı faydayı arttırması için bu açığı kapatması şart. Gerçi, Türkiye’nin gündemi konuşmasının içeriği, etkinlikte yaşanan ilginç anlar, karşılaşmalar değil, İmamoğlu’nun aksanı olmaya devam ederse, bunun pek de bir öneminin yok.  

Yunus Emre Erdölen

serbestiyet.com

Deva – Fa Lenni

Polonya’nın Macaristan’a vereceği ‘tarihi hediye’ tepki aldı

Polonya hükümetinin iki ülke arasındaki yakın bağların ifadesi olarak Macaristan Başbakanı Victor Orban’a hediye etmeyi düşündüğü 15. yüzyıldan kalma değerli el yazması vatandaşların tepkisini çekti.

Kaynak: euronews

Polonya’nın Torun kentinin ileri gelenleri ve kilise yetkilileri, Floransalı yazar ve ressam Naldus Naldius tarafından yazılan 15. yüzyıldan kalma değerli el yazmasının Macaristan’a verilmemesi için dilekçe imzaladı.

Bölge Valisi Piotr Calbecki de “Bu hediyenin, anayasaya aykırı olduğunu söyleyen uzmanlarla aynı görüşe sahibiz. Bence milletvekillerinin kalplerine ve vicdanlarına dokunmalıyız. Burada siyasete yer yok” dedi.

Polonya’da iktidar partisi milletvekili ve tarihçi Piotr Babinetz de hükümetin el yazmasını Macaristan Başbakanı Viktor Orban hükümetine hediye edebilmesi için 6,2 milyon dolara satın almasını öngören bir yasa teklifi hazırladı.

Torun Halk Kütüphanesi Müdürü Danetta Ryszkowska-Mirowska, el yazmasını “benzersiz ve paha biçilemez” olarak nitelendirerek Polonya’nın kültürel mirasının kaybının parayla telafi edilemeyeceğini söyledi.

Kaynak

Orban’a karşı birleşen muhalefet ders veriyor

Kaynak: www.birgun.net

Orban’ın iktidara gelmesinden bu yana ilk kez bu kadar yüksek kaybetme riskinin olduğu bir seçime gidilecek. Bu muhalefetin bir araya gelerek ortak aday çıkarmasıyla da yakından ilişkili. Enerji ve gıda fiyatlarındaki patlamanın tetiklediği kaygıları gidermek için Orban, fiyatları sabitledi, gıda maddelerinde fiyat düzenlemesine gitti. Hepsi oy devşirmek uğruna yapıldı.

Macaristan’da 3 Nisan’da kritik bir seçime gidilecek. Muhalefet partilerinin on yıldan fazladır ülkeyi yöneten otoriter sağcı lider Viktor Orban’a karşı birleştiği ülkedeki siyasi iklim Türkiye’yle benzer özellikler barındırıyor. Toplumsal muhalefeti bastıran, medyayı kuşatan, hak ve özgürlükleri budayan Orban’ın baskıcı politikaları altında sandığa gidilecek ülkedeki seçim sürecini Budapeşte’deki Orta Avrupa Üniversitesi’nden Doç. Dr. Anıl Duman ile konuştuk.

Seçime gidilirken mevcut politik duruma dair ne söylenebilir? Malum Macaristan Orban sayesinde nevi şahsına münhasır ülkeye dönüştü?
Sağcı otoriter liderler birçok ülkede güç kazansa da Macaristan hem tarihi hem de coğrafi konumu açısından oldukça ilginç bir örnek. 2000’lerin başından itibaren Avrupa’ya entegrasyon sürecinin başarılı bir şekilde yürüdüğü kanısı hakimdi. Birçok sosyal bilimci Macaristan’ın demokratik kurumlarının ‘sağlam’ olduğunu ve ciddi krizleri fazla zarar görmeden atlatabilmeleri gerektiğini düşünüyordu. Fakat, 2010’da Viktor Orban’ın iktidara gelmesiyle birlikte bağımsız kurumlara saldırılar başladı ve ülkenin demokrasisinin sanıldığı kadar konsolide olmadığı ortaya çıktı. Ve ilk kez Avrupa Birliği’ne üye bir ülke demokratik olmayan sistemler kategorisinde değerlendirildi. Bu bakımdan gerçekten nevi şahsına münhasır denebilir.

Diğer otoriter sağcı liderlerin tahakkümündeki ülkelerle benzerlikleri, farklılıklar neler?
Mevcut politik iklim Türkiye, Brezilya, Hindistan, Filipinler gibi sağcı otoriter liderlerin hüküm sürdüğü coğrafyalardan pek farklı değil. Mesela, Orbán aynı diğer ülkelerde deneyimlendiği gibi parçalanmış merkez sağ oluşumları birleştirerek iktidarı ele geçirdi ve muhafazakâr üst ve orta sınıflar bugün hala Orbán’a destek vermeye devam ediyorlar. Ama Macaristan’ı Türkiye, Brezilya ve Hindistan’tan ayıran en temel özellik ise (reel) sosyalizm sonrası oluşturulan piyasa ekonomisi sisteminden duyulan rahatsızlık. Hem ülkedeki varlıkların çoğunun yabancılara satılması hem de sosyal politika kapsamının daraltılması ve harcamaların kısılması vatandaşlar arasında büyük memnuniyetsizlikler yarattı. Orbán ve partisi siyasal hayatlarının başından beri ekonomik milliyetçilik adı altında ‘milli sermaye’yi ve Macarlar için sosyal politika ve yardımların iyileştirilmesini savunuyor. Özellikle bankacılık, medya, enerji ve perakende sektörlerinde yerel mülkiyetin artırılması gerekliliğini dillendirirken merkez sağı da bu eksen etrafında birleştirmeyi başarıyor. Her ne kadar ‘yerli ve milli’ retoriği Türkiye’de de sıkça kullanılsa da Macaristan’da bariz bir karşılığı da var. Mesela, bankacılık sektöründe yabancı mülkiyet 2010’dan bu yana yüzde 60’lardan yüzde 40’lara gerilerken enerji sektöründe aynı dönemde yüzde 70’ten yüzde 50’nin altına indi. Elbette, bu Orbán’ın gerçekten rekabetçi yerel sermaye yaratma peşinde olduğu anlamına gelmiyor ve diğer otoriter rejimlerde olduğu gibi ‘milli sermayedarlar’ genellikle ya güvenilir Fidesz kadrolarından ya da önde gelen politikacıların arkadaşları ya da akrabaları arasından seçiliyor. Yine de ekonomik milliyetçilik Macaristan’daki çok etkili bir diskur ve rejim değişimin üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen hala kliklerin en önemli temellerinden biri.

Orban’a karşı 6 muhalefet partisi güçlerini birleştirdi. Bir çatı altında toplanan partiler tek adayla yarışa katılacak. Muhalefetin şansı nedir?
Belki de Orbán’ın 2010’da iktidara gelmesinden bu yana ilk kez bu kadar yüksek sesle kaybetme riskinin olduğu ve önceki yılların aksine genel seçimlerin zorlu geçeceği hem ülke hem de uluslararası basında dile getiriliyor. Elbette bu muhalefetin bir araya gelerek ortak aday çıkarması ile yakından ilişkili. Ancak, henüz ortak aday Peter Márki-Zay’in yeterli desteği sağlayamadığı ve anketlere göre yarışın çok sıkı geçeceği de söyleniyor. Fidesz hükümetinin ilk döneminde geleneksel olarak sola oy veren seçim bölgelerini ayırıp kendisinin oyunun yüksek olduğu komşu bölgelerle birleştirerek önemli bir avantaj sağladı. Bu yüzden birleşik muhalefetin ulusal parlamentoda çoğunluğu elde etmek için Fidesz’den en az yüzde 3 ila 5 daha fazla oy alması gerekiyor. Ve anketlerde şu ana kadar muhalefetin lehinde böyle bir fark yok. Ayrıca, 6 partinin seçimlere kadar belli konularda ayrışması da kazanma şanslarını olumsuz etkiliyor. Örneğin Jobbik geçtiğimiz haziranda Parlamento’daki LGBT yasa tasarısına onay vererek iktidarın yanında yer aldı. Her ne kadar Birleşik İttifak’ın seçime kadar dağılacağına kimse ihtimal vermese de partiler arasındaki özellikle kültürel meselelerdeki görüş ayrılıkları ve ortak adayın muhafazakâr kimliği seçmenlerde yılgınlığa yol açabilir.

Tehlikeyi sezen Orban seçime gidilirken ne tür hamleler yapıyor?
Muhalefetin şansı ve Macar halkının 10 yıldan sonra Fidesz iktidarından kurtulması tabi ki sadece ortak adaya ve seçim stratejisine bağlı değil. Orbán da yarışın zorlu olduğunun farkında ve kazanmak için iktidar gücünün tüm olanaklarından faydalanıyor. Mesela, 2021 sonlarında pandeminin de etkisiyle yükselen enflasyon ve Forint’teki değer kaybıyla daha da hızlanan enerji veya gıda fiyatlarındaki patlamanın tetiklediği sosyo-ekonomik kaygıları gidermek için hükümet bir takım önlemler aldı. Tüketiciler için enerji fiyatlarını dondurmaktan altı temel gıda maddesi için fiyat düzenlemesine gidilmesi gibi farklı adımları içeren bu paketlerin seçimlerde oy devşirmek için yapıldığı aşikar. Fidesz iktidarı boyunca böyle programları kriz zamanlarında demokratik süreçleri de görmezden gelerek yerli oligarkların çıkarlarını güçlendirmek ve korumak için yürürlüğe koydu. Örneğin, devletin kontrolündeki petrol şirketi MOL enerji fiyatları tavan uygulamasından önce hisselerini sattı ve temel gıda maddelerindeki düzenlemeler de Orbán’ın damadının Coop perakende zincir marketlerinin başına gelmesinden sonra hayata geçti. Yani vatandaşın yararına gibi görünen düzenlemeler dahi aslında ekonomik milliyetçilik amacına ve yerli sermayeye hizmet ediyor. Yine de bu önlemler, en azından kısa dönemde, Macar halkının salgın sonrası ekonomik zorluklarla başa çıkmasına yardımcı olabilir ve artan kamu harcamaları ile beraber iktidar partisinin lehine işleyebilir.

Orban’dan Erdoğan’a hepsi sallantıda

Orban Macaristan’ı fena halde Erdoğan Türkiyesi’sine benziyor. Bizde de 6 parti Erdoğan’a karşı birleşti. Benzerlikler, farklılıklar nedir?
Fidesz’in üst üste kazandığı seçimlerden ve özellikle 2018’deki süper çoğunluk zaferinden sonra, Macaristan’daki muhalif partiler koalisyon olmaksızın iktidarı değiştirme şansları olmadığını fark ettiler ve bu yolda bir araya gelmeye çalışıyorlar. Bu bakımdan Türkiye’de 6 partinin Erdoğan ve AKP rejimine karşı birleşmesine paralel bir seyir izliyor aslında. Her iki ülkedeki muhalif koalisyon politik yelpaze açısından da bir hayli benzer ve sosyal demokrat partilerden aşırı sağa kadar tüm tarafları kapsıyor. Bizde CHP ve İyi Parti Millet İttifakı’nın omurgasını oluştururken, Macaristan’daki yerel seçimlerde koalisyon yapan partiler şehirlere göre değişti. Budapeşte’de bir araya gelen 5 parti Yeşil hareketten solcu ve sosyal liberallere kadar uzanıyordu. Şimdilerde merkez sağ olarak tanımlanan Jobbik de aday çıkarmayarak ittifaka destek verdi. Ve aynı Türkiye’deki gibi Macaristan’ın birçok şehrinde de muhalefet tek bir adayın arkasında durarak önemli maddi kaynaklara ve çoğu medya kuruluşunun koşulsuz desteğine sahip olan iktidar partisine mensup görevdeki belediye başkanlarını yenmeyi başardı. Aslında, Macaristan’da 2019 yerel seçimlerinde birleşen ve başkent Budapeşte de dahil olmak üzere birçok zafer elde eden muhalefet adayları için Türkiye ve özellikle İstanbul’un örnek olduğu sık sık dile getirildi. Mesela, Karácsony ve İmamoğlu’nun seçimler öncesinde görüştükleri ve İmamoğlu’nun kampanya tavsiyelerinde bulunduğu biliniyor.

Farklılıklara gelecek olursak?
Fakat Macaristan ve Türkiye arasında farklılıklar da mevcut. Örneğin, Budapeşte gibi birçok şehirde ortak muhalefet adayları partiler tarafından değil halk tarafından belirlendi. 2022 seçiminden önce de ülkede ön seçim yapıldı ve küçük bir şehrin belediye başkanı olan Peter Márki-Zay muhalefetin ortak adayı oldu. Ne yazık ki Türkiye’de aday belirleme süreçleri sadece iktidar değil muhalefet partilerinde de oldukça anti-demokratik. 6 partinin hiçbirisi Cumhurbaşkanlığına aday gösterilecek isim için ön seçimden bahsetmiyor ve bu sürecin liderler arasındaki görüşmelerle sonuca bağlanması gayet normal karşılanıyor. Hatta solda kurulması tasarlanan üçüncü ittifak bileşenleri arasında dahi böyle bir tartışma olmaması şaşırtıcı. Türkiye ve Macaristan arasındaki bir önemli fark da ittifakın hedef aldığı seçmen kitlesi. Her ne kadar Orbán ve partisi Fidesz yıllardır dini değerleri ve göçmen karşıtlığını öne çıkarsa da toplumdaki esas ayrım hâlâ rejimin tüm güçleri elinde toplamasından ve ekonomik avantajlar üzerindeki tekelinden hoşnutsuz olan metropolitan ve kentsel orta sınıflar ile Orbán’ın kurduğu patronaj ağlarından ve ‘milli ekonomi’ sisteminden beslenenler arasında. Kimlik siyaseti Türkiye kadar günlük hayata nüfuz etmiş durumda değil, oy verme eğilimleri ekonomik göstergelerle yakından ilgili. Macaristan’daki muhalefet ortak aday olarak muhafazakâr ve Hristiyan bir ismi seçti ama Orbán karşısında böyle bir kimliğin avantaj mı dezavantaj mı sağlayacağı net değil.

Orban, Duterte, Trump, Modi, Erdoğan. Birbirlerine benzeyen sağ-muhafazakâr “otoriter” liderler. Trump gitti, Duterte bırakıyor, Modi gidebilir, Erdoğan sallantıda. Otoriter liderlerin sonuna mı geliyoruz?
Biraz tekrara kaçsa da burada da ekonomi başat etmen. Pandeminin de etkisiyle değişen yerel ve küresel ekonomik koşullar otoriter liderlerin zayıflamasına katkıda bulunuyor. Türkiye’ye, Macaristan’a ve diğer otoriter sistemlere baktığımızda iktidarların büyüme odaklı bir iktisadi program izledikleri ve son yıllara kadar da bu amaçlarını küresel sermaye akışları ya da Avrupa Birliği’nden gelen fonlar sayesinde kısmen de olsa başardıklarını görüyoruz. Fakat salgınla beraber yükselen enflasyon ve artan enerji ve gıda fiyatları otoriter liderleri daha önceden görmedikleri kadar derin bir krize soktu. Yaşam standartları kötüleştikçe bu liderlerin sosyal ve siyasi ayrıştırma odaklı politikaları seçmenler üzerindeki etkisini yitirecek ve özellikle Erdoğan ya da Orban gibi uzun dönemler görevde olan otoriter hükümetlerin ekonominin durumu için suçlamaktan kaçınmalarını zorlaştıracaktır. Muhalefetin de birleşmesi ve geçmişteki bölünmeleri bir kenara atarak geçim sıkıntısı, yaşam koşulları ve sosyal adaletsizlikleri esas olan kampanyalar yürüterek otoriter liderlere karşı ortak bir cephe oluşturmaları da bu dönemin sonuna gelebileceğine dair bir işaret. Aslında, Macaristan, Türkiye ve Brezilya’daki seçim sonuçları demokrasisi tehdit altında olan diğer ülkeler için de belirleyici olabilir.

Otoriter siyasal sistemler eşitsizlik ve yoksulluk yaratan ekonomik modellerden ve bu modelleri yeniden üretmek için gerekli kurumsal ırkçılıktan, yabancı düşmanlığından ve ekolojik yıkımdan ayrı düşünülmemeli. Neo liberalizmin doğurduğu tüm bu sosyal problemlerin sosyal yardım ve politikalar aracılığıyla çözülemeyeceği ve aslında sağcı otoriter liderlerin bu uygulamaları benimseme ve genişletme biçimlerinin mevcut hiyerarşik toplumsal düzeni koruma ve ‘cemiyet’ kavramı çerçevesinde ayrımcılığı, dışlamayı ve belli sosyal grupları tabi kılmayı amaç edindiğini unutmamak gerekir. Dolayısıyla, demokrasiye dönmenin ve konsolide etmenin yolu da eşitlikçi ve kapsayıcı ekonomik politikalardan geçiyor. Aksi halde bugün kaybetseler bile bir on yıl sonra farklı lider ve partilerle otoriterizmin geri dönmemesi için bir sebep yok.

Kaynak: www.birgun.net

Avrupa Adalet Divanı Macaristan ve Polonya’ya AB yardımının kesilmesini haklı buldu

Lüksemburg’da bulunan Adalet Divanı , Macaristan ve Polonya tarafından geçtiğimiz yılın Mart ayında yapılan ve Avrupa Birliği’nin kararını sorgulayan başvurusunu geri çevirdi.

Avrupa Birliği Macaristan ve Polonya’ya AB tarafından yapılan yardımların bu ülkelerde hukuk devleti kurallarının işletilmemesi nedeniyle kesilmesine karar vermişti.

Macaristan ve Polonya ise AB’nin eleştirdiği yasaların iç hukukla ilgili olduğunu, dolayısıyla AB yardımının kesilmesinin yasa dışı olduğunu iddia ediyordu.

Adalet Divanı bu tartışmalı konuda Brüksel’e hak verdi.

Adalet Divanı Avrupa Birliği’nin ortak kimliğinin, hukuk devleti ve toplumsal dayanışma gibi göz önünde tutulması zorunlu bazı ortak değerler üzerinde yükseldiğini, bunların ihlal edilmesi halinde ise yardımların kesilmesinin doğal olduğunu tespit etti.

Karara göre dava giderleri de Macaristan ve Polonya tarafından ödenecek.

“PosTerra” isimli afiş sergisi Macar Kültür Merkezi’nde açıldı

Macaristan Sanatlar Akademisi’nin öncülüğünde Vişegrad Dörtlüsü ülkelerinin usta ve genç tasarımcılarının afişlerinden oluşan “PosTerra” sergisi sanatseverlerin beğenisine sunuldu.

Macaristan Sanatlar Akademisi’nin öncülüğünde Vişegrad Dörtlüsü ülkelerinin usta ve genç tasarımcılarının afişlerinden oluşan “PosTerra” sergisi sanatseverlerin beğenisine sunuldu.

İstanbul Macar Kültür Merkezi’ndeki sergide, Macaristan, Polonya, Çekya ve Slovakya’dan 3 usta grafik tasarımcı ve öğrencilerinin projeleri yer alıyor.

AA muhabirine sergiye ilişkin açıklamada bulunan Macaristan Kültür Ataşesi Balazs Szollossy, Vişegrad Dörtlüsü ülkelerinin yüzyıllarca boyunca Orta Avrupa’da ortak kültürü paylaştığını ve Avrupa Birliği’nde de birlikte hareket ettiklerini söyledi.

Szollossy, Vişegrad adının da 14. yüzyıldaki Macaristan Krallığı’nın başkentinden geldiğini belirterek “4 ülke birlikte hareket ediyoruz, bazı ufak farklılıklar olsa da kültür olarak birbirimize yakınız. Her zaman birlikte hareket etmeyi düşünüyoruz. Macar Kültür Merkezi olarak biz de özellikle Macar kültürünün tanıtımını yapıyoruz. Ayrıca diğer ülkelerin de kültürünü tanıtmaya çabalıyoruz.” dedi.

“Afişlerin insanların dikkati çekmesi gerekir”

Devamı

Şennur Demir, Macaristan’dan altın madalya ile dönüyor

Bartın Üniversitesi mezunu milli sporcu Şennur Demir, Macaristan’da düzenlenen 66.

Bartın Üniversitesi mezunu milli sporcu Şennur Demir, Macaristan’da düzenlenen 66. Bocskai Istvan Memorial Uluslararası Boks Turnuvasında +81 kiloda altın madalya almayı başardı.
Bartın Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesinden mezun olduktan sonra Lisansüstü Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi ve Spor Anabilim Dalında yüksek lisans programını bitiren Şennur Demir, Macaristan’ın Debrecen kentinde düzenlenen 66. Bocskai Istvan Memorial Uluslararası Boks Turnuvasında ringe çıktı.

Tüm rakiplerini geçerek finalde Macar rakibi Hoffmann Reka ile karşılaşan Şennur Demir, ikinci rauntta nakavt ile birincilik kürsüsüne çıktı. +81 kiloda mücadele eden Şennur Demir’e düzenlenen tören ile altın madalya verildi.


Aldığı başarılardan dolayı Şennur Demir’i tebrik eden Bartın Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Orhan Uzun, “Bartın Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi mezunlarımız ulusal başarıların yanında uluslararası başarılarla da bizleri gururlandırmaya devam ediyor” dedi.

Devamı

16,474FansLike
639FollowersFollow