2026. Nisan 9.
Türkinfo Blog Oldal 628

Macaristan’dan gelen veda mektubu: (Yaşanmış Bir Öykü ) Sadreddin Apaydın

(“Rajnoha Apaydin ailesi ile-1992”)

Eğitim amacıyla 1990 yılında gittiğimiz Budapeşte’den 1993’de geri döndük. Orada kiracısı olduğumuz 70’li yaşlarını süren Rajnoha Beláné hanım ile kalbi ahbaplığımız olmuştu.Zaman zaman , bizi ziyaret bahanesiyle eve bakmaya gelirdi.Çocuklarımıza da şekerleme hediye getirirdi.Birbirimize o kadar alışmıştık ki ;işi “geri gitmeyin , sizi evlat edineyim”demeye kadar götürdü.

Biz de her defasında gülerek teşekkür ederdik.Hiç kimsesinin olmadığından yakınırdı.Kocası genç yaşta vefat etmiş; çocuğu olmamış; çat-pat Macarca’mızla kardeşleri-nin ve kuzenlerinin de olmadığını anlamıştık.

Biz Türkiye’ye geri dönerken, evini satarak Budapeşte’ye 30 km. mesafedeki Pilisvörösvar şehrindeki huzur evine taşındı.Türkiye’ye geldikten sonra, zaman-zaman telefonla aradık.Daha sonraki yıllarda, sadece yılbaslarında aramaya başladık.Bir keresinde de, Budapeşte’ye gittiğimde huzur evinde ziyarete gitmiştim.

Anlamlı bir buluşma olmuştu.Ben geliyorum diye kuaföre gitmiş, odasını temizletmiş, çiçekler koydurtmuş,şampanya ve palinka(Macar rakısı) hazır etmişti. Üstüne de kahve ve pasta yemiştik.Rajnoha, o zaman 80’li yaşlarındaydı ve hayata bağlılığına hayran olmuştum.

Son telefon görüşmemiz 5-6 yıl kadar önce olmuştu.Telefonu odasına bağladılar.Beni tanıyamadı.Anlamsız konuştu.Hasta gibiydi.İyi günler dileyip vedalaştım.Anladım ki;bunamaya başlamıştı ya da bunamıştı.Yaşı da epey ilerlediğinden,yakında vefat eder düşüncesiyle bir daha aramamıştık.

Bir okulun doktorluğunu yaptığımdan, sömestr tatilini fırsat bilerek 27-29 Ocak 2012’de Budapeşte’ye gittim-geldim.Nostalji yapmak bahanesiyle sokak-sokak gezdim.Palinka,Unicum,Salam v.b. satın aldım.Tatil henüz bitmemişti;31 Ocak günü her taraf kar içindeyken,yakında oturan bir arkadaşıma kahve içmek üzere evden ayrıldım.Yanıma da hediye olarak,Palinka ve Unicum aldım.Zemin kata indiğimde posta kutusunda bir mektup gördüm.Aldım,Macaristan’dan geliyordu.Huzur evinin olduğu şehrin adresi vardı gönderici kısmında.Heyecanla açtım.Açmamla gözyaşlarına boğulmam bir oldu.Rajnoha yeni ölmüştü.

Davetiye gibi matbu bir evrakla,cenazeye çağrılıyordum.01 Ocak günü vefat etmiş,28 Ocak Saat:11:00 de defnedilecekmiş.Mektup 24’ünde postaya verilmiş.Ben haberi 31 Ocak’ta almış oldum.Karın altında,buluşacağım yere kadar salya-sümük doyasıya ağladım.Belki öldüğüne değil; bir arkadaşı aracılığıyla bize haber vermelerine ve çok tuhaf bir rastlantı ;defin günü benim orada olduğuma ve aylak-aylak dolaşmama ağladım.Arkadaşımla buluştuk.Durumuma şaşırdı.Konuyu anlatınca, beni teselli etti ve götürdüğüm Palinka’yı Rajnoha’nın ruhuna içtik.

Mektupta,öldüğünde 93 yaşında olduğunu yazmışlar.

Rajnoha,huzurla ışıklar içinde uyusun.Onu her zaman iyiliklerle anacağız.

(12-15 Nisan’da bir grup arkadaş Macaristan’a gideceğiz ve dostumuzu da ziyaret edeceğiz.)

Sadreddin Apaydın

sadreddinapaydin@yahoo.com

2012-03-07

Nobel ödüllü Macarlar: Jenö Wigner (1902-1995)

1963 yılında Nobel Fizik ödülüne layık görülen Jenö Wigner, II. Dünya Savaşı öncesi, Almanya’da güçlenen Nazilerin önünden Birleşik Amerika’ya sığınan nükleer ünlü fizik bilginlerinden biridir.

1902 yılında Budapeşte’de doğan Wigner öğrencileri arasından 3 Nobel ödülü alan bilim adamı yetiştiren ünlü Fasor Evangelist Lisesini bitirmesinin ardından önce Budapeşte Teknik Üniversitesinde, daha sonra da Berlin Teknik Üniversitesinde eğitimini sürdürdü.

Berlin yıllarında Max Planck, Max Von Laue ve Albert Einstein gibi ünlü bilim adamlarıyla birlikte çalışan Wigner, diğer ünlü fizikçi Leo Szilard’la da bir hayat boyu sürecek dostluğunu burada kurdu.

1930’dan itibaren ABD Princeton üniversitesinde ders vermeye başladı ve 1933’de Hitler’in iktidara gelmesiyle birlikte de kesin olarak Amerika’ya yerleşti. 1930’lu yıllardan itibaren atom çekirdeği üzerine uzmanlaşan Wigner o yıllarda gelişmeye başlayan nükleer fizik bilim dalının öncülerinden biriydi.

Hitler Almanya’sının nükleer fizik alanında önemli keşifler yaptığı haberi üzerine Manhattan projesi olarak bilinen ABD nükleer programının başlatılmasında önemli rol oynadı.

2012-02-26

Macaristan’daki Farklılıklar

Küreselleşme, birörnekleşme derken gidilen yeni bir yer o kadar da yeni gelmeyebiliyor. Ancak Tam alıştım denilen anda farklılıklar karşınıza çıkabiliyor. İşte gözüme çarpan, zamanla eklemeler yapcağım farklılıklar:

Vişneli kola mevcut. Tadı kırmızı ambalajlı -kolalıydı galiba- sulugözün tadına benziyor.
Marketlerde poşetler parayla satılıyor. Tercrübe oldu, artık kendi poşetimle gidiyorum markete.
İnsalar kasada poşetlemek yerine aldıklarını tekrar süper market arabalarına koyup çıkışın orda poşete koyuyorlar.

C vitamini tabletleri marketlerde satılıyor.
Burger King’de ketçap mayonez ücretli.
Çoğu restoranda -starbuck’taki gibi- wc’yi kullanmak için fişteki kodu girmeniz gerekiyor.
Burger King’de su koladan daha pahalı.
Ziller hep nümerik tablo şeklinde. Örneğin 37 numara için 37’yi tuşluyorsunuz.
Dönüşlerde yana ayrılan cep ya da yanyol yok. Direk dönülüyor.
Pembe kapaklı şişelerdeki sular bizim bildiklerimiz.
Çeşme suyu içiliyor. Bu nedenle bırakın damacanayı 5 litrelik şişe görmedim daha.
Ah taharet musluğu ah:)
Süper marketlerde sebze meyveleri kendimiz tartıp barkodluyoruz.
Alışveriş merkezlerinde bile çoğu lokantada kredi kartı geçmiyor.
Dönerin içine yoğurtlu sos konuyor.
Kredi kartı ile öderken hem şifre girmeniz hem şifre çıkan slibe imza atmanı gerebiliyor.
Yine şifre girerken önce yeşil tuşa basıp sonra tuşlayıp tekrar yeşil tuşa basmak gerekebiliyor.
Kozmetik ürünleri satan bir mağzanın süpermarket arabasında denenenleri görmek için ayna var.
Kolonyalı mendil çoğu yerde yok.
Sümkürme olayı: herkes heryerde sesli sesli sümkürüyor.

2012-02-17
http://guzelsarituna.blogspot

Cseh Tamás: Çok yönlü Macar sanatçısı

cseh_tamasMacar söz yazarı,şarkıcı,müzisyen. (doğumu: 22 Ocak 1943, Budapeşte, ölümü:8 Ağustos 2009)

Hayatı ve kariyeri

Cseh Tamás, Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de doğdu fakat 13 yaşına kadar Tordas’ta yaşadı. Daha sonra Budapeşte Hazırlık Akademisini tamamladı ve Budapeşte Grafik Sanatları Akademisi’ne geçti.

Plakları
1977 Levél nővéremnek (Másik Jánossal)
1978 Antoine és Désiré
1979 Fehér babák takarodója
1981 Műcsarnok
1983 Frontátvonulás szöveg
1984 Jóslat
1984 Cimbora (gyermeklemez Másik Jánossal)
1987 Utóirat
1988 Mélyrepülés (Csengey Dénes szövegével; esszé a lemezről)
1989 Vasárnapi nép koncertlemez a 100. éjszaka előadás felvétele
1990 Cseh Tamás – Bereményi Géza válogatáslemez
1990 Új dalok
1993 Nyugati pályaudvar
1994 Levél nővéremnek II. (Másik Jánossal) szöveg
1997 A telihold dalai
2000 Levélváltás (a Republic együttessel)
2003 Jóslat a metrón koncertlemez (szöveg a hivatalos honlapon)
2004 A véletlen szavai
2004 Az igazi levél nővéremnek (Másik Jánossal)
2004 Ady (Novák János megzenésítette versek)
2007 Esszencia (duplalemezes válogatás)[1]
Filmografisi
1965 Szerelmes biciklisták (r: Bacsó Péter)
1967 Nyár a hegyen (r: Bacsó Péter)
1971 Még kér a nép (r: Jancsó Miklós)
1974 Szerelmem, Elektra (r: Jancsó Miklós)
1975 Hajdúk (r: Kardos Ferenc)
1975 Magánbűnök, közerkölcsök (r: Jancsó Miklós)
1976 Teketória (r: Maár Gyula)
1977 Ékezet (r: Kardos Ferenc)
1981 A zsarnok szíve, avagy Boccaccio Magyarországon (r: Jancsó Miklós)
1982 Nyom nélkül (r: Fábry Péter)
1983 Kutya éji dala (r: Bódy Gábor)
1984 Eszmélés (r: Grunwalsky Ferenc)
1986 Idő van (r: Gothár Péter)
1986 Szörnyek évadja (r: Jancsó Miklós)
1988 Vadon (r: András Ferenc)
1989 Századunk (Bokor Péter és Hanák Gábor dokumentumfilmjében műsorvezető)
1991 Kék Duna keringő (r: Jancsó Miklós)
1993 A turné (r: Bereményi Géza)
1993 Blue box (r: Káldor Elemér)
1997 Csinibaba (r: Tímár Péter)
1997 Hősök tere I-II. Szubjektív történelmi mese (r: Jancsó Miklós)
1999 6:3, avagy Játszd újra, Tutti! (r: Tímár Péter)
2001 Cseh Tamás film (r: Fonyó Gergely)
Tiyatro Oyunları
1972-77: Dal nélkül – Cseh Tamás estje Bereményi Géza verseire (k.m.: Ad Libitum együttes, Novák János, Márta István, Kecskeméti Gábor, Huszonötödik Színház)
1972-74: Fényes Szelek (r: Jancsó Miklós, Huszonötödik Színház)
1973-74: Vörös zsoltár (r: Jancsó Miklós, Huszonötödik Színház)
1974: M-A-D-Á-C-H (r: Iglódi István, Szigeti Károly, zene: Cseh Tamás és Novák János, Huszonötödik Színház)
1974: Szép magyar tragédia (írta: Hernádi Gyula, Gyulai Várszínház)
1975: Véres farsang (Gyulai Várszínház)
1975: Levél nővéremnek – Cseh Tamás és Másik János estje Bereményi Géza verseire, Huszonötödik Színház)
1975: Ha tanultunk zsoltárokat (Novák János Ady-estje, Huszonötödik Színház)
1976: Uránbányászok (r: Paál István, Pécsi Nemzeti Színház)
1976-77: Lear király (r: Szigeti Károly, Huszonötödik Színház)
1977: Übü király (r: Paál István, Pécsi Nemzeti Színház)
1979: Háromszoros vivát (írta: Vámos Miklós, Eger, Játékszín)
1986: Oszlopos Simeon (írta: Sarkadi Imre, zene: Cseh Tamás, Szegedi Nemzeti Színház)

1991: A legvidámabb barakk („kiállításszínház”, r. Bereményi Géza, Rajk László Tatabányán)

2012-02-10

“Bayrağının üzerine “Cum Deo pro patria et libertate” (Tanrı ile Vatan ve Özgürlük için) yazdıran Rakoczi…”

Budapeşte’nin Budin tarafındaki Hakkı Bey’in butik oteli Hotel Budin’den Hakkı Bey ile beraberce Buda ile Peşte’yi birbirine bağlayan Duna (Tuna Nehri) köprülerinden Erjebet (Elizabet) Köprüsü üzerinden Peşte’ye doğru geçerken dedi ki: “Bu köprünün bir ismi de Beyaz Köprü’dür.

Budapeşte’nin Peşte tarafında hemen köprü bitiminde kiliseden dönme bir câmi vardı. (Bana camiyi gösterdi. Tabii şimdi artık cami değil. Mihrabının yeri dışarıdan bile belli olduğu için görülüyordu. A.A.) Bu câminin mihrabında bulunan âyetler yakın zamana kadar duruyordu ama öğrendiğimize göre yeni silinmiş… 1686’da Budapeşte’ye gelen Elsner Deszö isimli İtalyan gezginin yaptığı bir gravürde (Bu gravürü daha sonra ben de gördüm. A.A.) pek çok câmi görülüyor. Ama artık hiçbiri yok. Bunları yok edenler Macarlar değil… Macaristan’a hâkim oldukları zaman Avusturyalılar, bütün câmi ve mescitleri tahrip edip yıktılar. Macarlar Mohaç’ı hiç unutmamışlardır ama Mohaç’ta bir müze vardır ve Szigetvar’da (Zigetvar) ise Kanunî Sultan Süleyman’ın büyük bir heykelini yapmışlardır. Bu hoşgörüyü Avusturyalılarda bulamazsınız. Hatta Macarların havaalanlarında şöyle bir reklamla karşılaşabilirsiniz: ‘Romalılar 400 yıl. Osmanlılar 150 yıl. Sovyetler 45 yıl. Herkes planladığından fazla kalıyor. Siz de Budapeşte’de bir gece daha kalmak istemez misiniz’ (Osmanlı atalarımız aslında bu ülkeyi çok sevmiş ve Budin’e ‘Nazlı Budin’ ismini vermişlerdir. A.A.) Nazlı Budin’den mecburen ayrılırken, Temeşvarlı Gazi Aşık Hasan, Nazlı Budin’i şöyle konuşturmuştur: ‘Olmuş idim bir zaman ben sedd-i İslâm’a kilid / Nice canlar din yolunda, uğruma oldu şehid / Tâ kıyamet haşrolunca kesmezem Hak’dan ümid / Bir gün açıla baht-ı siyâhım, der Budin.’ Tuna Nehri doğu ile batı arasında bir sınır olmuş atalarımız için. Akıncılar birbirlerine “Tuna’yı kaç defa geçtin ki?’ diyerek lâf atarlar ve ‘Ben senden daha fazla Tuna’yı geçtim!.’ diye iftihar ederlermiş. Bu akıncı ruhlar çil çil altınlar gibi pek çok eseri de arkalarında bırakmışlar…”

Daha sonraki dönemlerde, Avusturya’ya karşı özgürlük hareketleri sırasında ülkemize sığınan bütün Macar ileri gelenlerini her zaman himaye etmişizdir. Bunlardan birisi İmre Thököly’dir. (Türk aşığı Macar Kralı’nın mühründe şu ifade yer alırmış: Muhib-i Ali Osmanım, itaat üzreyim emre. Kral-ı Orta Macarım ki namım Thököly İmre.) Avusturya İmparatorluğu tarafından başında bulunduğu krallık yok edilince, İstanbul’a iltica etti. 23 Eylül 1701’de İzmit’e yerleşti. 13 Eylül 1705’te vefat etti.

Daha sonra İmre Thököly’nin üvey oğlu olan ve onun mücadelesini Habsburglara karşı devam ettiren II. Ferenc Rakoczi de yetmiş bin kişiye ulaşan ordusuyla sürdürdü. Bayrağının üzerine “Cum Deo pro patria et libertate” (Tanrı ile Vatan ve Özgürlük için) yazdıran Rakoczi, nihayet III. Ahmed’in daveti üzerine 1717 yılında Edirne’ye gelmiştir. Pasarofça anlaşmasında Avusturyalılar Rakoczi’yi istemişlerdir. Sadrazam Damat İbrahim Paşa bu isteği sert bir dille reddetmiştir. Padişah ile görüşen Rakoczi şöyle demiştir: “Sultan ve Sadrazam, Hıristiyan beylere kıyasla daha centilmen davranmışlardır.”

Türkiye’ye sığınanlardan birisi de Lajos Kossuth’dur. 1.120 kişilik kafilesiyle beraber Lajos, Sultan Abdülmecid tarafından kabul edilmiş ve Kütahya’ya yerleştirilmiştir. Lajos, “Bugünkü hayatım ve hürriyetime sahipliğim, Avusturya ve Rusya’nın tehditlerine, baskılarına rağmen, beni ve arkadaşlarımı muhafaza eden Türkler sayesindedir.” demiştir. Sultan Abdülmecid ise, bütün tehdit ve baskılara şöyle cevap vermiştir: “Ecdadımın 600 seneden beri bunca fedâkârlıkla muhafaza ettiği himaye hakkım ortadan kaldırılmak isteniyor. Bir Macar’ı 50 bin Osmanlı kanı dökerek yine muhafaza ederim!.”

Bu fedâkârlığı bütün dünyanın bilmesi gerekir ki, dünyadaki yeni fedâkârlıklar ve yüz akımız eğitime adanmış gönüllülerimizin gayretleri anlaşılabilsin…

Abdullah Aymaz – Zaman

Peçevi İbrahim Efendi (1574 – 1650)

Osmanlı tarihini anlatan iki ciltlik eseri ile tanınan eski tarihçilerimizdendir Mohaç ve Zigetvar arasındaki Peç’te doğduğu için Peçevi lakabı ile tanınır Dedesi, Fatih Sultan Mehmed’in silahdarlığında bulunmuş olan Kara Davut’tur Babasının ölümünden sonra 14 yaşlarında Lala Mehmed Paşa’nın yanına gitti Lala Mehmed Paşa ile birlikte, Budin’de bulundu Lala Mehmed Paşa’nın serdarlığı sırasında savaşlarda bulundu

Kanije Muhafızı Tiryaki Hasan Paşa ile tanışmıştır Macarca bildiği için barış görüşmelerinde görev aldı Maliye konusunda gösterdiği başarıdan dolayı Defterdar oldu Baki Paşa’nın ölümünden sonra kendisine Başdefterdarlık görevi teklif edildi Fakat kabul etmedi ve Tokat Defterdarlığı yaptı 1636’da Bosna Defterdarı oldu Son günlerini Budin’de geçirdi ve tarihini orada yazdı ki bu eser, Kanuni Sultan Süleyman’dan başlayarak Dördüncü Murad devrinin sonuna kadar olan dönemi anlatır.

Faruk Naci Ceylan: “Budapeste Tuna nehrinin en iyi göründügü Avrupa sehridir.”

Bu ayki soylesimizi Attese Kft’nin sahibi Faruk Naci Ceylan ile gerceklestirdik.

• Macaristan`a -Budapeşte`ye gelme sebebiniz ne idi?

Macaristan’a gelis nedenim,emekli olduktan sonraki günlerimi burada gecirme istegimden kaynaklanmistir. Burada is dunyasina da girerek ,ailece yasama karari almamiza neden olmustur.

• Attese Kft ve faaliyet alanlari hakkinda bilgi verebilir misiniz?

Sirketimiz Attase Kft’nin calisma alanlari, sanayi mutfagi kurmak, mutfagin makinalarinin gaz ve elektrik bakim servislerini gerceklestirmek, yemek pisirmede kullanilacak gida maddelerinin temin ve dagitimlarini saglamaktir. Detayli bilgi www.gastroattase.hu’da bulunabilecektir. Gerceklestirdigimiz bazi önemli okul,otel,kimsesizler yurdu vb projeler web sitemizin Referanslar bölümünde izlenebilecektir. Ayrica kullanilmis makinalarin bakimi ve yenilenmesiyle musterilerimize daha ucuz katogoride ürün sunulmasina da gayret edilmektedir. Kisacasi, bir restorantta bulunan hersey faaliyet alanimiza girmektedir.

• Sizce Macaristan’da is yapmanin olumlu ve olumsuz yonleri nelerdir?

Macaristan da kendimizi ülkemizde gibi hissediyoruz, bu olumlu yönü yaninda ticaret ve vergi hukukunun karisikligi, ithalatta pesin KDV ödemesinin Avrupa da sadece Macaristanda uygulanmasi gibi bizleri olumsuz etkileyen yönleri vardir.

• Turkiye kulturunun yayginlasmasi çalısmalarınızdan bahsedebilir misiniz?

Sirketimizin faaliyet alani nedeniyle Turk mutfaginin tanitilmasi ve begeni kazanmasi, müzik grubuyla iliskilerimiz ve isbirligimiz dolayisiyla da Turk muziginin tanitilmasina katkilarimiz olmaktadir. Basladigimizda, 1999 yilinda, Budapeste de sadece 1 adet Turk bufesi mevcutken, su anda Turk bufe ve restorant sayisinin ulastigi seviye ve Turk yemeklerinin en cok sevilenler arasinda yer almasininin tesaduf olmadigini, bizimde kendi capimizda katkimizin oldugunu dusunuyorum.

• Budapeşte`de yaşamın size göre iyi ve kotu taraflari nedir?

Budapeste’nin guzel bir turizm sehri olmasi ve sakin bir sehir yasami firsati sunmasi iyi yönlerinden biridir.

• Ilk geldiginizden bu yana Macaristan’daki degisiklikler nelerdir?

Ilk geldigimden bu yana Macaristan ekonomisi ve sosyal hayati olumsuz gelisme trendi icindedir. Sakincali özellestirme politikasi, kötü oldugu dusunulen ulke yönetimi, ulkeyi fakirlestirmis ve sehirlerin eskisine oranla bakimsiz kalmasina yol acmistir.

• Budapeşte`yi birkaç kelime ile tanımlayabilir misiniz?

Budapeste Tuna nehrinin en iyi göründügü Avrupa sehridir.

• Macarca konuşuyor musunuz ?

Ben ve butun aile mensuplarim (esim ve ayni sirkette yonetici olarak calisan iki oglum) Macarca’yi kendimizi ifade edebilecek kadar konusuyoruz.

2010-11-27
Ece Sivri -Türkinfo

İstanbul’un filmlerdeki 1001 yüzü

Zordur kısa film. Eğer parlak bir fikir yoksa içinde, “Anlatacak çok şeyim vardı ama yerim dardı” duygusu bırakır izleyende. Kendi sınırları, başı sonu, sözü olan bir film izlediğini hissedemezsin. Ama gerçekten bir fikirle yola çıkılmışsa da, tadına doyulmaz bir şey çıkabilir ortaya.
Işıl Özgentürk Film Atölyesi’nin ‘Dürbünümde 1001 İstanbul’ projesinin sonuçlarını izlemeye bu düşüncelerle ve biraz kuşkuyla oturdum doğrusu. Ve içim açılarak, yüzüm gülerek kalktım.
Önce biraz atölyeden söz edelim: Yedi yıl önce Kadıköy Belediyesi bünyesinde ‘Herkes film yapabilir’ sloganıyla yola çıkmış atölye. Çeşitli mesleklerden, çoğu kamerayı ilk kez eline alan 40 kişinin birlikteliğinden Nazım Hikmet’in 100’üncü doğum yılına armağan 33 film çıkmış ortaya.
Sonraki yıl, aralarına katılan yeni öğrencilerle birlikte savaş ve terörü almışlar vizörlerine. Muhtelif festivallerde gösterilecek yedi adet, savaş ve terör karşıtı film yapmışlar.
Çalışmalar birbirini izlemiş ve nihayet gelinmiş 2009 yılına… Bu yılın projesi, 2010 Avrupa Başkenti İstanbul için çekilecek 10 kısa film olmuş. Işıl Özgentürk Film Atölyesi proje sınıfı öğrencileri oturup ‘kendi İstanbulları’nı anlatan 10 senaryo yazmış. Ve atölye öğrencilerine, aralarında Almanya ve Macaristan’dan gelmiş iki yönetmenin de olduğu profesyonel kadro da katılınca başlamış ‘Dürbünümde 1001 İstanbul’un macerası.

Sinemanın mucizesi
Kendi izleme macerama gelince, toplamı bir buçuk saat süren 10 kısa filmin her birini ayrı bir duyguyla, merakla, ilgiyle izledim. Birkaçı derin izler bıraktı üzerimde, kısacık bir sürede bu kadar çok şey anlatılabilmesinin sahiden sinemanın mucizesi olduğuna inandım bir kez daha.
Filmler, İstanbul manzarası önünde bir akordeoncunun ‘Yemenimde Hare Var’ı çalarak yola çıkıp çeşitli şarkılar eşliğinde şehri tavaf ettikten sonra yine aynı noktada kayboluşuyla başlıyor. Çok çarpıcı bir abi – kardeş hikayesiyle devam ediyor. Erzurum’dan askere gitmek üzere gelen bir gençle ailesinin bilmediği bambaşka bir hayatı olan bir abisi…
Sonraki hikayelerde kâh otistik oğlunu arayan bir annenin gözüyle görüyoruz İstanbul’u, kâh Arkeoloji Müzesi’ndeki lahitlerinden kalkıp dört bir yana dağılan ‘Ağlayan Kadınlar’ın… Kayıkta torununa masallar anlatan sahaf dükkanı sahibi bir dedenin ya da Kapalıçarşı’daki bir kuyumcunun ilk aşkının izlerini taşıyan bir kolyenin peşinde geziyoruz sokak sokak.
Ve bu şehre dair benzersiz duygularla tamamlıyoruz yolculuğumuzu. Ben, özellikle bir Chaplin filmine dönüştürülmüş “Ah Ninem Vah Ninem”e (adı bu değilse bile senaristi sitede bu cümleyle anıyor filmini, ben de sevdim, kullandım) bayıldım.
Senaryo yazarı Çiğdem Karataş, Erzincan’dan İstanbul’a torununu ziyarete gelen ve genç kızın kendisini götürdüğü hiçbir yeri beğenmeyen bir büyükanneyi anlatmış. Filmi, yönetmen Handan İpekçi çekmiş ve de büyükanneyi Ayla Algan oynamış. Ben diyorum ki, televizyon yapımcıları görürlerse bu büyükannenin maceralarını anlatan bir dizi yapmak isteyebilirler pekala.

2010’un en anlamlı etkinliği
İsimlerini tek tek anıp tebrik etmek istediğim Alican Durbaş, Gabor Ferenczi, Julia Langhnof, Bilge Türkben, Bilge Sümer, Fatih Akbulut, Fatih Orbay, Sezgin Türk, Süreyya Sezgin, Vuslat Özdemirci, Handan İpekçi, Nazan Sungur, Sezen Kozluoğlu, Ayten Polat, Kamil Masaracı, Feyza Aktan, Candan Bayraktaroğlu, Betül Bozkurt, İhsan Sönmez, Füsun Bankoğlu, Binnur Eylül ve Çiğdem Karataş’ın ve de elbette Işıl Özgentürk’ün bu şahane projesinin en hoş yanlarından biri de, bu ay itibariyle semt semt dolaşıp İstanbullularla buluşacak olması.
İstanbul’un 39 ilçesinde 39 kahvehane seçilerek bu DVD gösterilecek ve izleyenlere filmlerin yapılış hikayesi anlatılacak. Sonra “Hadi” denecek, “Sen de dürbünündeki İstanbul’u anlat!” Belki gelecek yıl atölyeye yeni katılımcılar eklenecek bu gösterimler sonucunda. Daha da büyüyecek, herkesin film yapabileceğine inanan bu topluluk. Yeni hikayeler, yeni yüzler, yeni gözler katılacak perde aracılığıyla hayatımıza.
Ne yalan söyleyeyim, 2010 İstanbul kapsamındaki ‘etkinlikler’in en anlamlı ve etkililerinden biri, belki de ilki…

Çevirmenle yazarın kesişen yolları…

Attila Bartis’in kaleminden karşılaşmamız… Köprü Köprü, aralarında bağ olmayan şeyleri birbirine bağlayan yapıdır. Bunun için icat edildi. Peygamber misali, suyun üzerinde ayaklar ıslanmadan karşıya geçmek için. Tarih, kurulan, havaya uçurulan ve sonra yeniden kurulan köprülerin öykülerinden başka bir şey değildir. Başka deyişle, patlatılmış köprüsü olmayan bir coğrafyanın tarihi de olamaz. Böyle bir coğrafya varolmadığına göre, insanlık tektir ve birbirine bağlıdır. Bir köprü var, Avrupa’yı Asya’ya bağlıyor. Bu köprüden ilk geçişimde ağlamıştım. Neredeyse yirmi yıl olmuş. O zamanlar Tuna’nın üzerinden geçmek bile unutulmaz bir deneyimdi. Örneğin, iki komşu ülke olan Romanya ve Bulgaristan arasını, Giurgiu’da köprüden geçerek katetmek, tam dokuz saat sürmüştü. Dolayısıyla Boğazda, iki kıta arasında külüstür bir otobüsün gümbürtüsü eşliğinde ilerlerken, kâğıt mendil paralamak için sağlam bir nedenim vardı. Şunu da söyleyeyim, yirmi yıl sonra ağlamadan durabileceğim, o zamanlar aklıma gelmezdi. Giurgiu’dan bir buçuk dakikalık mesafenin, dokuz saatten daha az sürebileceği aklıma gelmezdi. Kızıl yerine kara mürekkeple tarih yazılabileceği aklıma gelmezdi. Aslında bugün aklıma gelenlerin hiçbiri, yirmi yıl önce aklıma gelmezdi. Bunları anlatıyorum çünkü bir süre önce bu köprüden yeniden geçtim. Birçok başka yazar gibi ben de konuk olarak davetliydim. Söyleşilere, gala yemeklerine katıldım, belediye başkanlarıyla saatler süren fuzuli konuşmalar yaptım, üniversite öğrencileriyle içtenlikle sohbet ettim. Farklı olanı görmek ve benzer olanları göstermek için çağrılmış bir konuktum; adeta canlı bir köprü. Yarının Avrupalı Türkiyesinde, Avrupalı bir Macar yazar. Yaşanmış yüz elli yılı hatırından hiç çıkarmayan bir Macar yazar. O yüz elli yılı, Macar olmayan okurlar için açıklamak gerekir. Türkler bu süre boyunca topraklarımıza egemen oldular. Muhteşem krallarımız onları her zaman yenmiştir ama bu muhteşem krallarımızın sayısı çok değildi. Mohaç’ta bir bir harcanmışlardı. Bugün Mohaç kenti, Avrupa Birliği’nin Tuna’daki sınır limanıdır ama bunu Avrupalılar ya da Türkler bir yana, Mohaçlıların kendisi bile bilmez. Yine buradaydım işte; pembe bir otobüsle, köprü olmaya geldim. Eğiliyorum, buyurun üzerimden Avrupa’ya geçin. Buraya bu yüzden geldim. Derken son gün, akşam yemeğinde bana, yani bir köprüye hiç de gerek olmadığı anlaşıldı. Köprüye, varoluşsal öneme sahip şeyler birbirinden farklı yerlerdeyse gerek duyulur. Burayı bizim oradan ayrı kılan şeyler elbette önemli ama farklılıklar yaşamsal bir önem taşımıyor. Asıl önemli olan, insanların kaderini yazan mürekkeptir ve anladım ki mürekkep, her iki ülkede de aynı. Romanımın Türkçe çevirmeni Sevgi Can Yağcı ile sıcak bir sohbete dalmışız. Birlikte sözcükler arıyoruz. Her iki dilde de ortak olan sözcükler. Örneğin Tabut. Nasıl da denk düşüyor. Sonra bu sözcüklerle İkimizin dilinde de anlamlı cümleler kurarken buluyoruz kendimizi. Sözcükler ana dilden, annesinin ölümüne ulaşıyor. Benim annemin ölümünden bir süre önceymiş. Her iki anne de keman çalıyor. Bu da büyük bir rastlantı. Kim inanır, Boğazın iki yakasında iki anne, ikisi de keman çalıyor ve çocuklarını büyütemeden göçüp gidiyor. –Senin baban da benimki gibi yazar mı? Senin için bir kitap mı yazdı? Tabii ki, yazar babalar genellikle kitaplarından birini çocukları için yazar. Bu bildik bir şeydir. Belki vicdani bir şey. – Babamın benim için yazdığı kitap Taşlar ve Otlar. Seninki Kardelen mi? Oysa burada bizimkine göre daha fazla taş ve daha az kardelen var. Bir yerlerde bir şeyler belli ki birbirine karışmış. ­­­­- Cezaevinden çıkınca mı yayımladı? O da benim babam gibi yedi yıl boyunca siyasi hükümlüydü öyle mi? Yani Küçük Asya’da da Avrupa’daki gibi mi sorgulanıyor insanlar? Burada da tırnaklar aynı şekilde mi sökülüyor? Kan beynine aynı şekilde mi sıçrıyor? Evet aynı şekilde.

2010-10-13
Sevgi Can Yağcı

Estonya’daki dağ köyü ve Macaristan’daki şato

Uyarı: Bu yazı kan ve domuz gibi hayli ‘alerjik’ öğeler içermektedir. Midesi kaldırmayacakların okumaması tavsiye olunur!
Beş ay içinde dört ayrı seyahate bölerek yaptığımız ‘Karavanla Avrupa’ projesi bitti. Yarın (cuma) Budapeşte’den memlekete dönüyoruz. Doğu Avrupa’nın altını üstüne getirdik. 10 ülkenin barlarından üniversitelerine kadar birçok yerine girdik. Ama bizde en fazla iz bırakan, evlerine konuk olduğumuz aileler oldu. Sanırım bu, teğet geçmek ve içine girmek arasındaki farktı. Bir yerin insanlarını tanımadan orayı yalnızca teğet geçiyorsunuz. Turist olmak da böyle bir şey. Biz turistin ötesine geçmek için ‘oralı’ların yaşamlarına süzüldük.

***
İşte size birkaç anekdot:
– Şubat ayı… Karavanımızla Letonya’dan Estonya’ya gidiyoruz. Hava eksi 25 derece. Hedefimiz Estonya-Rusya sınırında bir köyde yaşayan İgor’un evine ulaşmak. İgor evini tarif edemediği için (öyle küçük bir yerde yaşıyor ki harita üzerinde mevcut değil) bizi sınırı geçtikten 2 km sonra bir şehir tabelasının altında karşılayacak. Ancak o da ne? Sınıra 100 km kala bizim benzin göstergesi alarm veriyor. Tek bir benzin istasyonu yok. Sınırı geçer geçmez yolda kalıyoruz. İgor’u arıyoruz. Karların ortasından çıkıp geliyor. Elinde bir şişe votka ve tütsülenmiş et ile. Meğer ‘Estonya usulü karşılama’ böyle olurmuş.

– Karşılamanın ardından benzin bulup yola devam ediyoruz. Bir saat sonra İgor’un evindeyiz. Ev dediğime bakmayın, ormanın ortasında küçücük bir kulübe. İgor Rus bir kızla evlendiğini, onu ikna etmek için evin içine tuvalet bile yaptığını anlatıyor. Akşam için ise bize bir ‘ziyafet’ hazırlamış: domuz sarma, domuz kanında pişmiş sosis ve domuz jölesi! Güzel yapıldığında sevdiğim halde bana bile bu kadarı fazla!

– Nisan ayı… Sofya’daki arkadaşımız Maria bize işten tanıdığı bir aileyi ayarladı. ‘Adam Birleşmiş Milletler’de çalışıyor, kadın ise mühendis’ diye anlatıyor. Gözümüzün önüne varlıklı bir ev geliyor profilleri duyunca. Taksiyle yarım saat Sofya’nın dışına çıkıyoruz ve dev komünist binaların ortasında duruyoruz. Bakımsız bir bahçenin içinden geçip boyaları dökülmüş bir binanın içine giriyoruz. Ev 35 metrekare. İçinde bir küçük tezgahtan ibaret olan mutfağın bulunduğu karanlık bir salon ve küçük bir oda var, başka bir şey yok. Ve orada BM görevlisi ile mühendis karısı, bir çocukları, bir köpek ve bir kedi yaşıyor. Burası Bulgaristan!

– Geçtiğimiz hafta… Budapeşte’de bir eve davetliyiz. Bu kez ne ev sahiplerini tanıyoruz, ne de arada tanıdık var. Taksiye atlıyoruz. Şoför bizi Buda tarafına götürüyor. Şehrin pahalı ve lüks olan kısmı. Bir süre sonra etraf gittikçe yeşilleniyor. Neredeyse orman başlamışken duruyoruz. Dar ve şiir gibi bir yoldan yürüyoruz. Ve aman Tanrım! Üstü sarmaşıklarla kaplı bir şato çıkıyor karşımıza. Evin sahibi bizi kapıda karşılıyor. Meğer burası bir şövalyenin şatosuymuş. Önce kendi yaptıkları şarabı ikram ediyorlar sonra da şatonun kulesine çıkarıp nefis bir Peşte manzarası izletiyorlar.

Yeme içme notları
– Polonya’ya giderseniz piragi yemeden dönmeyin. Bizim çiğ böreğe benziyor ama fırında pişiriliyor. İçine çeşitli malzemeler konabiliyor. Sadece piragi yapan yerler var. İyisini bulursanız bu harikulade tadı unutamazsınız.
– Çek Cumhuriyeti’ne gidince bira içmeden olmaz. Mutlaka Pilsner Urquell’i deneyin.
– Bulgaristan’ın en iyi tarafı yemeklerinin sağlıklı ve hafif olması. Özellikle de Schopska salatası!
– Romanya’da geleneksel yemek deyince bizim yemekleri saymaya başlıyorlar. Sarma, pilaki… Onlara kulak asmayın. Bu ülkede yiyebileceğiniz en iyi ve ilginç şey ayı eti! Yalnız çok pişmiş istemeyin, tadı tuzu kaçıyor.

Yasal Uyarı: TurkMedya internet sitelerinde yayınlanan haberler ve köşe yazılarının tüm hakları TurkMedya Yayın Grubuna aittir. Kaynak gösterilerek dahi haberin veya köşe yazısının tamamı yazılı izin alınmaksızın kullanılamaz.
Sadece alıntı yapılan haberin veya köşe yazısının bir bölümü, alıntı yapılan habere/yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Akşam

16,474FansLike
639FollowersFollow