İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı ve Şiir Derneği işbirliğiyle gerçekleşecek, 11. Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali 12 Şubat’ta başlıyor.
Festivalin bu yıl ki konuk ülkesi Azerbaycan. Festivale 12’si yurtdışından, 11’i Türkiye’den olmak üzere 23 şair ve yazar katılacak.
Modern Azeri Şiirinin Önemli Temsilcileri Bu Festivalde
Ülkemiz ve dünyanın önemli şair ve yazarlarını İstanbul’da bir araya getiren Uluslararası İstanbul Şiir ve Edebiyat Festivali’nin 11.’si; 12 Şubat akşamı saat 19.00’da Pera Müzesi’nde gerçekleşecek açılışla başlayacak. Festivale konuk olan şairlerin şiir dinletisi sunacağı açılışta, caz müziğin ünlü isimlerinden Şenay Lambaoğlu da bir konser verecek.
Onursal Başkanlığı’nı Doğan Hızlan’ın üstlendiği festivalin, bu yıl ki konuk ülkesi Azerbaycan. Bu kapsamda festivalde, Modern Azeri şiirinin önde gelen temsilcilerinden Ferit Hüseyin, Akşin Evren ve Selim Babullaoğlu şiir okumaları gerçekleştirecek. Şairler ayrıca Mehmet Can Doğan’ın yönetiminde gerçekleşecek konferansla da edebiyat tutkunlarıyla buluşacak.
‘Dünya Bilimde Kadın ve Kız Çocukları Günü’ olan 11 Şubat’ta küresel ölçekte bilim alanında çalışan kadınların durumu ve kazanımları üzerinde duruluyor.
2017 Eurostat verilerine göre Avrupa Birliği ülkelerinde yaklaşık 18 milyon bilim insanı ve mühendisin yüzde 59’u erkek. Kadınların oranıysa sadece yüzde 41. Türkiiye’de kadın bilin insanı oranı yüzde 44. AB ortalaması yüzde ise 41.
Erkekler daha çok yüksek ve orta yükseklikte teknoloji üretiminde temsil ediliyor, bu alanlarda çalışan erkeklerin kadınlara oranı yüzde 83. Diğer hizmet sektörlerindeyse oran daha dengeli, yüzde 55 erkeğe karşın yüzde 45 kadın.
Bunun yanında 5 Avrupa ülkesinde kadın bilim insanı ve mühendisin sayısı erkeklerden daha fazla. Litvanya yüzde 57 kadın bilim insanı ve mühendis oranıyla Avrupa’da lider. Litvanya’yı Letonya ve Bulgaristan yüzde 53’le, Portekiz yüzde 51 ve Danimarka yüzde 50’den fazla bilim alanında çalışan kadın oranıyla takip ediyor.
Kadın bilim insanı ve mühendis oranının en az olduğu Avrupa ülkeleriyse yüzde 25 ile Macaristan ve Lüksemburg, yüzde 29 ile Finlandiya ve yüzde 33 ile Almanya da oranın az olduğu ülkelerden.
Türkiye’de ise mühendis ve bilim insanlarının yüzde 44’ü kadın.
Macaristan Başbakanı Viktor Orban, dört ya da daha fazla çocuğu olan annelerin ömür boyu gelir vergisinden muaf tutulacağını açıkladı.
Macaristan’da doğan çocukların sayısını artırmak için bu adımı attıklarını açıklayan Orban, böylece ülkesinin geleceğinin göçmenlere bağımlı kalmayacağını belirtti.
Açıklanan diğer adımlar arasında üç çocuğu olduğu anda kesilmek üzere genç çiftlere faizsiz 36 bin dolar değerinde kredi sağlanması yer alıyor.
Orban, Batı’da doğum oranının düşmesine yönelik umudun göçe bağlandığını ancak Macaristan’da durumun böyle olmayacağını vurguladı:
“Düşen her çocuk sayısı için yerine birinin geldiği ve böylece rakamların iyi olacağı belirtiliyor. Ancak Macar halkı farklı düşünüyor. Bizim rakamlara ihtiyacımız yok, bizim Macar çocuklara ihtiyacımız var.”
ZUHAL DEMİRCİ/MUHAMMET İKBAL ARSLAN – Macaristan’ın yeni Ankara Büyükelçisi Viktor Matis, ülkesi ve Türkiye arasında çeşitli alanlarda yapılan iş birliğinin önemine işaret ederek, bu kapsamda yıl içerisinde çok sayıda karşılıklı resmi ziyaretin planlandığını belirtti.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 7 Şubat’ta güven mektubunu sunan Matis, iki ülke arasındaki iş birliği alanlarını ve bu yıl için planlanan üst düzey ziyaretleri AA muhabirine anlattı.
Matis, 2005-2006 yıllarında Avrupa Birliği (AB) Avrupa Gönüllü Hizmet projesi kapsamında Türkiye’de bulunduğunu belirterek, o süre zarfında Türkiye’de sosyal alanda çalışmalar yaptığını ve ülkesine döndükten sonra da Türkiye diplomasisi ve dış politikasına daha fazla odaklandığını ifade etti.
İki yanı kestane ve çınar ağaçlarıyla dolu uzun bir caddenin ortasında durduk. Eylül başlangıcıydı. Mütereddit zaman. Emlakçı bahçe kapısını çalarken biz de evi ve sokağı seyrediyorduk. Kapı yerine hemen yanındaki cam açıldı. Bakımlı, yaşlı bir kadın anahtarı uzattı emlakçıya. Önce bahçeye, sonra eve girdik.
Ev sahibesi hemen girişteki odada, camın kenarındaki somyada oturmuş, kendi tarihinin önemli bir parçasını satın almaya gelmiş, dilini konuşamayan yabancılara bakıyordu. Selamlaştık. Kısa bir iki soru-cevaptan sonra, evi kocasıyla birlikte 1960’ların başında yaptıklarını anlattı. Sonra sustu. O kısacık anda, baş döndürücü bir zamana bakmış olmalı ki, eliyle diğer odaları gezmemizi işaret ederek, camdan sokağa çevirdi bakışlarını.
Bu sabahtan beri gördüğümüz dördüncü mülktü ve mucizevi biçimde, hanidir Ayvalık’ta arayıp da bulamadığımız ev, karşımızda duruyordu. Yeniden odanın kapısına döndük. Kadın da bize dönmüştü bir kez daha yüzünü. Artık ayaklarının tutmadığını, bir an önce evi satıp, Debrecen’deki kızının ve torunlarının yanına taşınmak istediğini anlattı. Düşüneceğimizi söyleyip vedalaştık.
Karar vermemiz zor olmadı. Fiyat uygundu, zaten ne zamandır bir ayağımız Avrupa’da olsun istiyorduk. Emlakçıyı arayıp kendi teklifimizi sunduk ve sonraki dört günümüzü geçirmeyi planladığımız Budapeşte’ye gittik. Bir Avrupa seyahatinin ortasındaydık ve Miskolc’u, oraya yerleşmiş arkadaşımız yüzünden, son anda programa almıştık.
Akşam telefon geldi. Ertesi gün Miskolc’a döndüm. Bir avukatın bürosunda anlaşma imzaladık. Ekim ayı ortasında Macar hükümetinin izni çıktı ve gelip evi aldık. Bir ay kadar kaldık, mimar arkadaşımızla kış boyu yapılacak tadilatları ve boya işlerini planladık. Sonra Türkiye’ye dönüp, İstanbul’daki konsolosluktan Macaristan’da oturma izni için başvuruda bulunduk.
Her şeyin tamamlanması ve bizim kente üçüncü kez gelişimiz Nisan 2018’i bulmuştu. Yeni bir şehri keşfetmek için en uygun mevsim.
Ama öncesinde bahçenin keşfi vardı. Otların temizlenmesi sırasında bahçenin her köşesinde, yılların emeğiyle oluşturulmuş küçük küçük mucizelere tanık oluyorduk. Sonbaharda geldiğimizde mavi ladini, çam ağaçlarını, cevizi, eriği ve üzüm bağlarını görmüştük elbette. Şimdi baharda frenk üzümü, frambuaz, çilek sürprizleri bekliyordu bizi. Sadece onlar mı? Çeşitli köşelerde açan şakayıklar, ismini bilmediğimiz ama yıllar yılı kah oradan kah buradan toplanarak bir araya getirilmiş, her biri günden güne açılıp saçılan farklı renk ve dokudaki yabani otların ve çiçeklerin yarattığı peyzaj. Her sabah bir ev almaktan öte, şahane bir bahçe ve parayla satın alınamayacak bir zamanın da bize bahşedildiği duygusuyla uyanıyorduk.
Zaman zaman, bahçede çalıştıktan sonra, dinlemek için bir köşeye çöktüğümde yaşlı kadını düşünüyordum. Belki de diyordum kendi kendime, bir gün onu davet etmeli ve evinin emin ellerde olduğunu göstermeliyiz. Sonra bahçeyi biçerken ya da ağaçları budarken bunun ne kadar saçma bir kuruntu ve ne burnu büyüklük olduğunu söylüyordum kendi kendime. Vedalaşmak, gerçekten vedalaşmak kolay bir şey değildir ve insan bunu bir kere yaptığında, bir daha dönüp arkaya bakmak istemez.
Aidiyet, bir yer kadar, bir zamana da aittir biz faniler için. Belli bir yerle bütünleşmiş zamana, diyelim ya da. Bu da benim kendi kişisel dünyamda bir dönemin İstanbul’una tekabül ediyordu. O İstanbul’dan geriye çok fazla bir şey kalmadı, en azından benim o şehrin içinde durmamı gerektirecek kadar çok şey kalmadı, diyeyim. Yoksa baştan beri ırka, kana, ülkeye, dine, bayrağa aidiyet hissetmedim. O yüzden şöyle düşünüyordum. Gidip hoşuma giden, benim arzularıma cevap veren herhangi bir yerde yaşayabilirim. Tabii yol arkadaşımın da bunu kabul etmesi koşuluyla.
Böyle oldu Miskolc’de bir ev edinmemiz. Ani olduğunu düşündü, tanıdığımız insanlar, şaşkınlık nidasıyla taçlandırarak bu düşüncelerini. Oysa ani olan tek şey kazalardır. Olan öteki şeyler bir yerlerde demlenir, birikir, taşar. Sorun bunu ötekilere nasıl ve nereye kadar anlatabileceğiniz noktasında çetrefillenir. Bizim için de bir istisna yoktu: Neden Miskolc?
Bazı soruları yanıtlamak hiç kolay değil. Evi sevdiğimizi, sakin bir yer aradığımızı, ikimizin de emekli olduğunu, kendi uğraşlarımızla iştigal ettiğimizi, falan söyledik; buna bir ayağımızın Avrupa Birliği’nde olması arzumuzu, zaman zaman Türkiye’nin boğucu sesinden kaçmak ihtiyacını da ekleyebilirdik. Ama mülteci değildik, ne kadar ikna edici olabilirdik ki?
Sibel, komşu kadınla yaptığı konuşmadan yenik olarak dönmüştü örneğin. Onun ısrarla iyi de neden Miskolc, sorusuna tatmin edici bir cevap verememişti. Verememişti, çünkü bizim de daha net, şöyle dört başı mamur bir cevabımız yoktu. Şans-tesadüf tanrısının rolünden söz edilebilirdi yukarıda saydıklarıma ek olarak ama bunlar da tatmin edici olmaktan uzaktı. Neyse ki şahane bir bahar vardı ve sorularla didişip durmaktan çok eyleme zamanıydı. Bizim önümüzde de dünyanın en eğlenceli işlerinden biri duruyordu; hiç tanımadığımız bir yeri keşfetmek.
Kente ve yakın uzak çevresine akınlar düzenledik. Öncelikle bir bitpazarı arayıp bulduk tabii: Kentin doğusunda, tren yolunun kenarındaki bir arazide her pazar kurulan Zsarnai Piac (Tiran pazarı). Bitpazarları bir şehri tanımaya başlamanın en iyi yollarından biridir. Burası bir yoksullar pazarı idi. İnsanlar ucuz elbise, yiyecek, ev eşyası, meyve fidesi, bardak-çanak ve çoğu tedavülden kalkmış eski nesneleri almak için akın ediyorlardı çoğunluk, bir yandan da küçük küçük tezgahlarda evlerinden getirdiklerini satmaya çalışıyorlardı. Daha küçük bir bölümde ise antika parçalara rastlamak mümkündü: Tablo, kitap, kartpostal, heykel, biblo vs. İnsanlarla tanışmaya başladık böylece. İstanbul’da Zeytinburnu’nda yaşamış, bir zamanlar gazetecilik yaparken, şimdi pazarcılığa savurulmuş 40 yaşlarındaki adamla böyle tanıştık örneğin. Türkçe konuştuğumuzu duyunca, selamın aleyküm, diyerek laf attı.
Herend ve Zsolnay porselenleriyle tanışmamız ise, her ayın ilk pazar günü, kentin en önemli ve merkezi caddesi Szechenyi Istvan’da kurulan antika pazarı sayesinde oldu. Orada tanıştığım bir plakçı, bozuk param çıkmadığında nereden geldiğimi sordu ve Türk olduğumu öğrenince plakları hediye etmekte ısrar etti.
Miskolclü arkadaşlarımızla Avas tepesine tırmanıp Borangolas Şarap Festivali’ne katıldık. Egri Bikaver (Boğa Kanı) şarabıyla tanışmamız böyle oldu. Tokaj’la daha önce Budapeşte’de, Sunahan’ın evindeki bir yemekte müşerref olmuştuk.
Bazen bisikletle ama çoğunluk yaya, kentin çeşitli yerlerinde dolaşıp durduk ısrarla. Fotoğraflar çektik, sokak sokak çözmeye başladık zamanla kurulmuş dokuyu: Neresi işçi mahallesidir, Yahudiler nerede yaşarlarmış, şehrin nereleri terkedilmiş ve yeni yerleşimler nerede yoğunlaşıyor gibi. Elado (satılık) ve kiado (kiralık) tabelalarıyla dolu terkedilmiş sokaklardan, bulvarlardan geçtik. Terkedilmiş ağır sanayi fabrikalarının iskeletlerine baktık uzaktan, tıpkı çingene gettosuna baktığımız gibi. Ana caddedeki bir otelin adına bakarken (Pannonia) bölgenin Kelt geçmişine doğru savrulduk. Tepelere çıktığımızda ise Sovyet döneminin şehirde yaptığı telafisi imkansız yıkıcı etkiye tanıklık etmek kaçınılmazdı.
Merkezdeki Stamp barında şerbetçi otunda boğulan draft IPA birasını tattık hayatımızda ilk kez. Lillafüred Ormanı’nda kısa yürüyüşler yaptık, Tapolca Kaplıcaları’nın olduğu yerdeki parkta, kış ortasında dumanı tüten sulara bakıp içlerinde dolaşan ördeklere yem attık.
Tapolca’ya gidip, Avas tepesinin zengin villalarıyla karşılaşana kadar, kentin çeperine kurulmuş bunca büyük marketin (Auchan, Praktiker, Decatlon, Möbelix vs.) sırrına vakıf olamamıştık, şimdi aynı zamanda kentte bir zenginlik olduğunu da fark ediyorduk. Almanya’da olduğunca, ustaca gözden saklanmış bir zenginlik.
Tokaj gezisi dönüşü, Encs’e uğradık ve Anyukam Mondta’da (Annem Söyledi) yemek yeme şerefine nail olduk, ama bu başka bir yazının konusu. Bahçede parti verdik, arkadaşlarımızın düzenlediği partilere katılıp dans ettik, Hada’dan kiloyla elbise almayı öğrendik. Oyun sahamızı genişletip Kassa’ya (Kösice), Budapeşte’ye, Bratislava’ya, Viyana’ya gittik.
Bu arada bütün kenti kesif bir ıhlamur kokusu kaplamıştı ve başlangıçtaki soru, dipte bir yerde çalışmayı sürdürüyordu. Sonra bir gün çıplak haliyle belirdi gözümün önünde. Verdiğimiz cevaplar Miskolclular’ı tatmin etmiyordu, çünkü kendi şehirlerinin, büyük şehirden çıkıp gelmiş yabancıların yaşaması için yeterince cazip olamayacağı konusunda kesin bir kanaate sahiplerdi. İnsanlar yaşamak için niye Miskolc’u tercih ederler ki, sorusuna verecek kendi cevapları yoktu ya da gündelik hayhuy içinde o anlamı unutmuşlardı.
Bir başka sorun dil meselesiydi, kolayca tahmin edilebileceği gibi. İnsanlarla nasıl anlaşacaktık? Bizden önce gelmiş arkadaşlarımızın kurduğu küçük bir gruba dahil olmuştuk. Oradakilerin yarısı İngilizce biliyordu. Diğerleriyle sarılarak ve sırt sıvazlayarak ve kadeh kaldırarak anlaşıyorduk: Egeszsegedre!
Serhat Öztürk
Aslında mesele, gündelik hayatı sürdürebilmekte. Genellikle de büyük sorun odur zaten. İngilizce ve Almanca yardımıyla resmi dairelerdeki birçok işimizi de görebildik sonuçta, fazladan biraz beklemeyi göze alarak. Google translate’in hakkını da teslim etmek gerek. Zaman içinde Macarca daha çok şey öğreniyoruz öte yandan. Yani çözülmeyecek bir mesele değil. Ama insanız, kendimizi anlatmayı istiyoruz, dil sorunu, esas orada hayatiyet kazanıyor.
Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir mesele. Çünkü geldiğim yerde, kendi ana dilimi konuştuğum bir sürü insana derdimi anlatamadığımı biliyorum. Üstelik bir kısmı çok yakın olduğum, çok uzun süredir tanıdığım insanlar. Yani dili bilmek, bir şeyi anlatıyor ya da karşındaki tarafından anlaşılıyor olduğun anlamına gelmiyor. Hatta biraz abartarak şunu da söyleyebilirim, genellikle kendimize ait düşünceler sözcüklere döküldüğünde, onların ucuzladıklarını fark ederiz ürküntüyle. Bu bizim ifade yeteneksizliğimizden olabildiği kadar, sözcüklerin orta malı olmasından da kaynaklanır.
Tarihsel iktidar bağlantısını bir an olsun unutursak: Şiir, has şiir niye kıymetlidir? Sözün gündelikleşmiş düzenini bozup onu yeni baştan kurduğu için. Daha önce hiç olmadığı biçimiyle kurduğu için. Elimize kendimizi ifade edebilecek taze bir demet sözcük verdiği için. Yoksa dil pörsümüş bir şeydir büyük ölçüde. Julio Cortazar, “dünyanın kıçını yalayıp duran diller denizinden” söz ediyordu.
Yüksek sesle düşünmek benimkisi. Yoksa, tam da böyledir diyebileceğim bir şey değil. Önemli mi bu? Yani tam da böyle olup olmadığını söyleyebilmek. Ondan da şüpheliyim. Böyle oyalıyorum kendimi, zihnin devinimleriyle günün ilerleyişini izliyorum, gökteki gri bulutlara bakılırsa hava daha da erken kararacak bugün. Kışa varmışız bu arada.
Kerahat vaktini öne alabileceğimiz anlamına mı geliyor bu?
Uluslararası Basketbol Federasyonu (FIBA) 3×3 Dünya Turu’nun 2019 yılı takvimi yayınlandı.
Uluslararası Basketbol Federasyonu (FIBA) 3×3 Dünya Turu’nun 2019 yılı takvimi belli oldu. Bu yıl sekizincisi düzenlenecek olan turda ilk defa 11 şehir yer alacak. Nisan ayının ortasında Doha, Katar’da başlayacak olan tur, Kasım ayının başlarında Utsunomiya, Japonya’da gerçekleşecek final ile sona erecek. Daha önce Temmuz-Ekim ayları arasında gerçekleşen 3×3 Dünya Turu, ilk defa önceki formatlarından iki kat daha uzun olarak sekiz ay sürecek.
Tura dört yeni şehir eklendi
İlk olarak 2012 yılında başlayan ve 2012’de bir ayağına İstanbul’un ev sahipliği yaptığı Dünya Turu’na, bu sene de dünyanın dört bir yanından takımlar katılacak.
FIBA 3×3 Dünya Turu 2019 Takvimi:
Nisan 18-19 – Doha, Katar
Haziran 1-2 – Çengdu, Çin
Temmuz 6-7 – Mexico City, Meksika
Temmuz 20-21 – Saskatoon, Kanada
Ağustos 3-4 – Prag, Çek Cumhuriyeti
Ağustos 23-24 – Lozan, İsviçre
Ağustos 27-28 – Debrecen, Macaristan
Eylül 7-8 – Montreal, Kanada
Eylül 21-22 – Los Angeles, ABD
Ekim 12-13 – Nankin, Çin
Kasım 2-3 – Utsunomiya, Japonya (final)
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Macaristan Büyükelçisi Viktor Matis’i Cumhurbaşkanlığı Külliyesinde kabul etti.
Kabulde Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güven mektubunu sunan Macaristan Büyükelçisi Matis, daha önce Macaristan Dışişleri Bakanlığı’nda Doğu’yla İlişkilerin Geliştirilmesinden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı olarak görev yapmaktaydı.
Dışişleri Bakanlığı yurt dışında yaşayan Türk vatandaşlarının sayılarını açıkladı.
Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun, yurtdışında yaşan Türklerle ilgili olarak geçen yıl TBMM Başkanlığı’na sunduğu soru önergelerine cevaben yurtdışındaki vatandaşların sayısının ülkelere göre dağılımını paylaştı.
152 ülkeyi kapsayan tabloya göre, 5 milyon Türk vatandaşı yurtdışında yaşıyor. İlk sırada 2 milyon kişiyle Almanya yer alıyor.
Açıklamaya göre Butan, Tonga, Tuvalu’da hiç Türk vatandaşı yaşamıyor.
Bazı ülkelerde ise orada yaşayan Türk vatandaşları ile ilgili veri bulunmadığı ifade edildi. Bu ülkeler Ermenistan, Paraguay, Ekvator Ginesi, El Salvador, Nijerya, Cabo Verde, San Marino, Bolivya, Suriye, Monako, Kuzey Kore, Liberya, Belize, Galler, İzlanda, Kanarya Adaları, Kuzey İrlanda, Jamaika, Honduras, Güney Kıbrıs, Barbados, Andorra, Tayvan, Togo ve Uruguay.
Türk vatandaşı sayısının yaklaşık olarak 1000 ve üzerinde olduğu ülkeler:
ABD
300.000
Almanya
2.000.000
Arjantin
1000
Arnavutluk
8000
Avustralya
150.000
Avusturya
250.000
Azerbaycan
55.000
Bahreyn
2000
Belçika
240.000
BAE
14.000
Bosna Hersek
10.700
Bulgaristan
60.000
Cezayir
15.000
Çek Cumhuriyeti
3500
Çin
6000
Danimarka
75.000
Etiyopya
2000
Fas
2000
Fransa
700.000
Güney Afrika
3700
Güney Kore
1000
Gürcistan
22.000
Hollanda
500.000
İngiltere (Birleşik Krallık) *
400.000
İran
5000
İrlanda
4500
İspanya
7000
İsrail
17.000
İsveç
62.500
İsviçre
130.000
İtalya
50.000
Japonya
6000
Kanada
70.000
Karadağ
2000
Katar
9000
Kazakistan
20.000
Kırgızistan
10.000
Kosova
3500
Kuveyt
7000
Lübnan
15.000
Lüksemburg
1600
Macaristan
3000
Makedonya
12.000
Meksika
1500
Mısır
6200
Norveç
21.000
Özbekistan
2000
Pakistan
2500
Polonya
4000
Romanya
13.000
Rusya
40.000
Sudan
3000
Suudi Arabistan
60.000
Tayland
1500
Türkmenistan
3500
Umman
2700
Yeni Zelanda
2000
Yunanistan
25.000
Ukrayna
20.000
Ürdün
5500
* İngiltere’ye dair rakamlar Dışişleri Bakanlığının açıkladığı veriler arasında yer almıyor. Türkiye Cumhuriyeti Londra Başkonsolosluğu’nun BBC Türkçe’ye yaptığı açıklamaya göre ise bu ülkede yaşayan Türk vatandaşı sayısı yaklaşık 400 bin.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.