2026. Ağustos 3.
Türkinfo Blog Oldal 297

Judi Dench’in doğum gününe

Judi Dench, 9 Aralık 1934 tarihinde İngiltere Heworth’da doğmuştur. İngiliz oyuncu bugüne kadar çok sayıda projede rol almış ve gösterdiği başarılardan dolayı çeşitli ödüllere layık görülmüştür. Bu ödüller arasında Oscar, Altın Küre, Tony, BAFTA ve Laurence Olivier Ödülü sayılabilir. Şüphesiz dünyanın en yetenekli oyuncularından biri diyebiliriz.

forrás: bifa.film

Doğru, ama neden Judi Dench’i bu macar-türk kültür sayfasında okuyoruz diye sorabilirsiniz. Çünkü bir Macar film yapımcısının prodüksiyonunda Macar şiirini öyle güzel okumuştuki, on yıllar sonra da yine ondan bahsediyoruz.

Bu film yapımcısı Róbert Vas, 1931’de Macaristan’da doğmuştur. 1956 Macaristan ayaklanmasndan sonra Inglitere’ye taşınmış ve orda BBC kanalına belgelsel filmler yapmıştır. 20 yıl sonra, bu tarihi olay hatırasına 4 Kasım 1976’da BBC kanalda özel bir program yayınlanmıştır. Ismi: My Homeland (Szülőhazám – Memleketim).

forrás: wikipedia

Bu belgeselin bir parcası ünlü Macar şairi Miklós Radnóti‘nin, en meşhur ve en dokunaklı şiirleriden birisidir: Nem tudhatom (Bilmeyebilirim).

Judi Dench bu şiiri öyle güzel ve öyle duygu dolu okuyor ki, sanki kendi memleketini anlatıyormuş gibidir.

Biz de bunun için Judi Dench’in doğum gününü kutlar, kalpten sanat dolu yıllar dileriz. Ve şairimiz için şiirimizi macarca da okuyalım.

Radnóti Miklós: NEM TUDHATOM…

Nem tudhatom, hogy másnak e tájék mit jelent,
nekem szülőhazám itt e lángoktól ölelt
kis ország, messzeringó gyerekkorom világa.
Belőle nőttem én, mint fatörzsből gyönge ága
s remélem, testem is majd e földbe süpped el.
Itthon vagyok. S ha néha lábamhoz térdepel
egy-egy bokor, nevét is, virágát is tudom,
tudom, hogy merre mennek, kik mennek az uton,
s tudom, hogy mit jelenthet egy nyári alkonyon
a házfalakról csorgó, vöröslő fájdalom.
Ki gépen száll fölébe, annak térkép e táj,
s nem tudja, hol lakott itt Vörösmarty Mihály,
annak mit rejt e térkép? gyárat s vad laktanyát,
de nékem szöcskét, ökröt, tornyot, szelíd tanyát,
az gyárat lát a látcsőn és szántóföldeket,
míg én a dolgozót is, ki dolgáért remeg,
erdőt, füttyös gyümölcsöst, szöllőt és sírokat,
a sírok közt anyókát, ki halkan sírogat,
s mi föntről pusztitandó vasút, vagy gyárüzem,
az bakterház s a bakter előtte áll s üzen,
piros zászló kezében, körötte sok gyerek,
s a gyárak udvarában komondor hempereg;
és ott a park, a régi szerelmek lábnyoma,
a csókok íze számban hol méz, hol áfonya,
s az iskolába menvén, a járda peremén,
hogy ne feleljek aznap, egy kőre léptem én,
ím itt e kő, de föntről e kő se látható,
nincs műszer, mellyel mindez jól megmutatható.

Hisz bűnösök vagyunk mi, akár a többi nép,
s tudjuk miben vétkeztünk, mikor, hol és mikép,
de élnek dolgozók itt, költők is bűntelen,
és csecsszopók, akikben megnő az értelem,
világít bennük, őrzik, sötét pincékbe bújva,
míg jelt nem ír hazánkra újból a béke ujja,
s fojtott szavunkra majdan friss szóval ők felelnek.

Nagy szárnyadat borítsd ránk virrasztó éji felleg.

1944

Éva Erdem – Türkinfo

Mutlu insanların, 45 yıldır barış içinde yaşadığı ülke, Kuzey Kıbrıs

1517 yılında, Ada’nın kontrolünü elinde bulunduran Venedikliler, Memluklulara verdikleri 8000 dukalık vergiyi, Osmanlı İmparatorluğu’nun Mısır’ı almasının ardından, Osmanlı İmparatorluğu’na ödenmeye başlamışlardır.

1571 yılında ise, Osmanlı İmparatorluğu, Ada’yı fethederek, tamamının sahibi oldu.

1878 yılında, Rus İmparatorluğu ile savaşa hazırlanan Osmanlı İmparatorluğu, Ada’yı Rus işgalinden korumak amacıyla İngiltere’ye 100 yıllık süreyle kiraya verdi. Ancak 100 yılın sonunda, İngiltere geri vermeyi reddetti. Maalesef, zayıflamış Osmanlı İmparatorluğu ve sonrasında yerine kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti, 1923 Lozan Anlaşması ile bu durumu kabul etmek zorunda kaldılar.

1878-1960 yılları arasında, Ada İngiltere yönetiminde kaldı.  İngiliz döneminde, ticaret ve zanaatı ellerinde tutan Kıbrıslı Rumlar güçlenmişler, çoğalmışlar; aksine Kıbrıslı Türkler, göçe zorlandıkları için azalmışlar ve fakirleşmişlerdi.

İngiliz döneminde, Kıbrıslı Rumlar, İngiltere’den kurtulmak ve Ada’yı Yunanistan’a ilhak etmek amaçlarıyla, örgütlenmeye başladılar. Bu amaçla Kıbrıslı Rumlar 1951 yılında Ada’nın Yunanistan’a bağlanmasını hedefleyen ‟EOKA” isimli terör örgütünü kurdular. Bu terör örgütü Ada’da önce İngilizlere daha sonra da Kıbrıslı Türklere karşı saldırılar gerçekleştirmeye başladı.

1950’li yılların sonlarında Ada’da EOKA terörü artarken, Kıbrıslı Türkler de 1 Ağustos 1958’de kendi toplumlarını savunmak ve Ada’nın Yunanistan’a bağlanmasını önlemek amaçlarıyla Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdular.

1959 yılında Ada’dan çekilme kararı alan İngiltere’nin Türkiye ve Yunanistan ile anlaşmasıyla, bahsi geçen 3 devlet ve Kıbrıslı Türk lider Dr. Fazıl Küçük ve Kıbrıslı Rum lider Başpiskopos Makarios arasında Londra-Zürih Antlaşmaları imzalandı. Bu Antlaşmaların sonucunda ise 1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu.

Yeni kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin temel ilkeleri şunlardı: 

Ülkenin resmi dilleri Türkçe ve Rumca olacaktır.

Ülkede Cumhurbaşkanlığı makamına bir Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcılığına ise bir Türk asıllı gelecektir.

7 Rum ve 3 Türk bakandan oluşan bir Bakanlar Konseyi ülkeyi yönetecektir.

Kanun yapma yetkisi %70’i Rum, %30’u Türk toplumları tarafından 5 yıllığına seçilecek Temsilciler Meclisi’nde olacaktır.

İdarede %70 Rum ve %30 Türk oranı bulunacaktır.

 %60 Rum ve %40 Türk olmak üzere toplam 2000 kişilik bir ordu oluşturulacaktır.

İngiltere, Türkiye ve Yunanistan arasında bağımsızlığı ve bütünlüğü temin edecek bir Garanti Antlaşaması ve askeri ittifak antlaşması imzalanacaktır.

Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş olmasına rağmen ENOSİS (Ada’yı Yunanistan’a ilhak etme) amaçlarından vazgeçmeyen Kıbrıslı Rumlar, EOKA ile Akritas Planını* uygulamaya kararlıydı. Bu nedenle, Kıbrıslı Türklere yönelik saldırılar 21 Aralık 1963 gecesi uygulanmaya başlandı.

‟Kanlı Noel” ismiyle anılan gecede, Türk köylerine saldırılmış, köyler boşaltılmış, toplamda 364 Kıbrıslı Türk öldürülmüştür. Lefkoşa’daki Barbarlık Müzesi bu gecenin kanlı anıları üzerine kurulmuştur.

Ada’da artan şiddet durdurulamayınca dönemin BM Genel Sekreteri U Thant’ın hazırladığı ve BM Güvenlik Konseyi’nin 4 Mart 1964’te onayladığı 186 sayılı karara göre Ada’da Birleşmiş Milletler Barış Gücü oluşturuldu. Güvenlik Konseyi, Ada’daki Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün görev tanımını taraflar arasındaki çatışmaların tekrarlanmasını önlemek, düzeni ve hukuku sağlanmak ve korunmaya katkıda bulunmak ve normal düzene dönmek olarak saptamıştı.

Güvenlik Konseyi ayrıca, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs sorununa barışçıl bir çözüm bulunması amacıyla bir arabulucu görevlendirmesini önermişti. Birleşmiş Milletler Barış Gücü, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin İyi Niyet Misyonu (1975) ve ateşkesi muhafaza etme görevi ile halen Kıbrıs’ta bulunmaktadır.

 1963 yılında Kıbrıslı Türklere karşı başlatılan terör yıllarca devam etmiştir. Soruna çözüm bulmak ve barışı sağlamak amacıyla 1968 yılında toplumlararası müzakereler başlamış olsa da, uluslararası camia Kıbrıs’taki katliamlara sessiz kalmayı tercih etmiştir.

1974 yılının 15 Temmuz sabahı ise, EOKA lideri Nikos Sampson Yunanistan’ın desteğiyle Ada’da bir darbe gerçekleştirmiştir. Kıbrıslı Rum lider Başpiskopos Makarios ise saraydan gizlice Baf’a kaçmıştır.

Darbe sonrasında Ada’ya müdahale için aradığı uluslararası desteği bulamayan ve 1960’da imzalanan Garanti Anlaşması’ndaki garantörlük hakkını kullanarak Ada’ya askeri harekât düzenleme kararı alan Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı ise 20 Temmuz 1974 sabahı başlamıştır.

Türkiye’nin Kıbrıs Barış Harekâtı neticesinde Kıbrıslı Türklere 1950’li yıllardan bu yana uygulanan terör, katliamlar ve saldırılar son bulmuştur. Kıbrıslı Türkler harekâttan bu yana 45 yıldır Ada’da barış içinde yaşamaktadır.

Kıbrıs Barış Harekâtı sonrasında, iki toplum arasında çözüm arayışları devam etmiştir. Bu nedenle harekât sonrasında kurulan Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi Meclisi, ileride kurulacak muhtemel bir federasyonun Türk kanadını oluşturmak üzere 13 Şubat 1975’te oybirliğiyle Kıbrıs Türk Federe Devleti’ni ilan etmiştir.

Tüm bu süre zarfında müzakereler devam ederken, BM Genel Kurulu’nun Rumların girişimiyle talihsiz bir karar almıştır. Bu karar 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın tümüne sahip ve egemen olduğunun kabul edilmesini vurgulamaktadır. Kuzey Kıbrıs Türklerinin haklarını tamamen yadsıyan bu karar üzerine de Kıbrıs Türk Federe Devleti Meclisi 17 Haziran 1983’te Kıbrıs Türk Halkının kendi kendini yönetimi hakkını (self-determinasyon hakkını ) vurgulayan bir karar almıştır.

Alınan karar neticesinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti 15 Kasım 1983’te ilan edilmiştir.

*1963 senesinin başlarında Kıbrıs Cumhuriyeti hükümetinde çoğunluğa sahip Kıbrıs Rumlarının, Kıbrıs Türklerini yönetimde zayıflatarak yok etme ve daha sonra Ada’yı Yunanistan ile birleştirmeyi amaçlayan plan.

Faruk Naci Ceylan,

Emekli Hv. Kur. Albay

ABD’li pastör Andrew Brunson: Türkiye’de pratikte beni rehin aldılar

Türkiye’de “darbe girişimine yardımcı olmak” suçlamasıyla tutuklanan ve hakkında müebbet hapis istenen, ardından geçen yıl serbest bırakılan Andrew Brunson, Macar haber sitesi Mandiner’e konuştu. Türkiye’de geçirdiği 20 yılı anlatan Brunson, “Hakkımdaki iddialar temelsizdi, yalana dayalıydı” dedi. Brunson bu yıl Macaristan vatandaşı da olmuştu.

Serbest bırakılması için ABD’nin Türkiye’ye karşı ekonomik yaptırımlar uyguladığı Brunson, “Bir NATO ülkesinin bir başka NATO ülkesini cezalandırmasına neden oldum” dedi.

Brunson uzun mülakatta, 1990’lı yılların ortalarından bu yana Macaristan vatandaşı eşi ve çocuklarıyla birlikte Türkiye’de yaşadığını anlattı.

Misyoner olarak İzmir’de faaliyet gösteren Brunson, bu uzun süre içinde attığı her adımın yetkililer tarafından bilindiğini, izlendiğini, yaptıkları tüm faaliyetleri devlete bildirdiklerini, dolayısıyla gizli saklı hiçbir işinin olmadığının altını çizdi.

Brunson, savcılar tarafından “darbe girişimine yardımcı olmakla, FETÖ ve PKK gibi terör örgütlerine yardım etmekle” suçlanmasının akla hayale sığmayacak iddialar olduğunu söyledi.

ABD’li pastör, “Hayatımda Gülen hareketinden hiç kimseyle karşılaşmadım, onlarla irtibatım olmadı, hapse atılıncaya kadar…Orada ise beni onlarla aynı hücreye koydular” dedi.

‘Amaçlarımız tamamen zıt’

Pastör Andrew Brunson kendisinin neden Gülen yapılanması yanlısı olamayacağını da şöyle açıkladı;

“Ben Hıristiyanlığı yaymak için hayatımı adadım. Fethullah Gülen teşkilatı ise dünyadaki 170 okuluyla tam tersini yapıyor, İslamı yaygınlaştıramaya çalışıyor. Biz amaçları taban tabana zıt iki ayrı dünyaya mensubuz!”

Andrew Brunson, PKK konusunda ise şunları söyledi:

“Sanırım bizi PKK ile ilişkilendirmelerinin nedeni, Orta Doğu’da savaştan kaçan mültecilere yardım etmek için çalışmalar yapıyor olmamızdı. İnsani yardım sunduğumuz mülteciler arasında savaştan kaçan Kürtler de vardı”.

Amerikalı Rahip sahte ve yalana dayalı iddialarla bir “rehin alma diplomasisinin” kurbanı olduğunu, savcılığın belgelerinin her birinin komploya dayandığını iddia etti.

Savcılık tarafından kendisi hakkında kötü şeyler söylemekle görevlendirilen tanıkların bilhassa mahkemeye getirildiğini söyleyen Brunson, “tüm dava süresince kendisinden itiraf koparılabilmek için” üzerinde muazzam bir baskı olduğunu da ekledi.

‘Propagandanın parçası haline geldim’

Eşi Macar olan, hapisten çıktıktan sonra başvurduğu Macar vatandaşlığını da alan Brunson’a, Türkiye’de serbest bırakılmasında Macaristan’ın diplomatik girişimlerinin de payı olup olmadığı soruldu.

Brunson bu soruya, “Evet, yerinde bir soru ama bunu Macar yetkililere sormak gerek” yanıtını verdi ve ekledi:

“Macar hükümetinin benim hakkımdaki rahatsızlığını Türk hükümetine bildirdiğinden eminim. Çünkü eşim ve çocuklarım Macar vatandaşı. Onların mağduriyeti de elbette Macar hükümetini rahatsız etmiştir” dedi.

ABD’li pastörün, “Bu konuda diplomatik yardım alabilmek için mi Macar vatandaşlığına başvurdunuz?” sorusuna yanıtı ise şöyle oldu:

“Ben bu nedenle Macar vatandaşlığı için başvurmadım. Başvurum çok daha önceye dayanıyor. Hatta arada biraz Macarca bile öğrendim.”

Brunson mülakatta kendisinin Türk hükümeti tarafından propaganda kampanyasının bir parçası haline getirildiğini iddia etti, “Türk hükümeti beni Türk devletinin bir düşmanı olarak göstermek istedi. Bununla Türk halkını hem bana karşı ve hem de Hristiyanlığa karşı kışkırttı” dedi.

1990’lı yıllardan bu yana Türkiye’de bir Hristiyan olarak yaşamanın zorlaştığını söyleyen Brunson, “Evet, isteyen kağıt üzerinde teorik olarak Hristiyanlığı kabul edebilir, ama bunun ardından Hristiyan olanların üzerinde müthiş bir toplumsal baskı uygulanıyor” diye konuştu.

Tarık Demirkan – BBC

Károly Kós ve Turancılık

Tesadüf, büyüleyici bir kelime. Biliyorum, bazıları öyle bir şeyin olmadığını söylüyorlar. Eğer bağlantılı parçacıkları sonsuzca geriye doğru sararsak, tesadüf diye bir şey olmadığını, her şeyin öyle ya da böyle birbirine eklemlenen kaçanılmazlıkların bir sonucu olduğunu görebilirmişiz. Bir itirazım yok buna, ama serde tembellik var. Kelimenin kendisine de hayranım öte yandan. Tesadüf sözcüğü içeriğindeki uçuculuğu nasıl da zarafetle taşıyor. Süzülüşünü büyülenerek izliyor insan. Derken tesadüfler uç uca…

2017 yılının baharıydı yanılmıyorsam, Kağıthane’de Macar Konsolosluğu’nun yeni mekanının ön kısmındaki Macar Kültür Derneği’ne bağlı sergi salonda “İstanbul 100” sergisi düzenlenmişti. Sergiye gitmemiz tesadüf değildi, çünkü hangi kentte olursak olalım, sergiler daima Sibel’in radarındadır ve ben de bundan nasiplenirim.

Károly Kós

Károly Kós ile tanışmamız böyle oldu. Sergiyi gezerken öğrendik, Birinci Dünya Savaşı’nın en civcivli yıllarında, 1917’nin başında; Macaristan’dan beş akademisyen İstanbul’a, bir yıl önce kurulan Konstantinopolis Macar Bilim Enstitüsü’ne gelmişti. Enstitü müdürü sanat tarihi uzmanı Dr. Antal Heller’in başkanlığında çalışmak üzere gelen kadro şu isimlerden oluşuyormuş: Antik dönem arkeologu Zoltán Oroszlán, Bizans uzmanı tarihçi Dr. Peter Ralbovszky, Hıristiyan tarihi uzmanı arkeolog Ferenc Luttor, Bizans uzmanı tarihçi Géza Fehér ve mimar Károly Kós.

Beyoğlu Bayram sokak 23 numarada küçük bir bahçesi de olan iki katlı bir evde faaliyet gösteriyormuş Enstitü. (*) Macar Enstitüsü’ndeki ekip yaklaşık iki yıl kalmış İstanbul’da, İngiliz işgali başladıktan sonra, tası tarağı toplayıp ülkelerine dönmüşler.

İki şey hatırlıyordum sergiden, Károly Kós’un çektiği siyah-beyaz İstanbul fotoğrafları ve köşede kurulmuş bir perdede, mimarla, ömrünün son döneminde yapılmış bir söyleşinin videosu. Sözcüğü sözcüğüne hatırlamasam da, “Budapeşte’ye gidiyor musunuz hiç?” sorusunu şöyle yanıtlıyordu: “Orası benim tanıdığım şehir değil artık. Yeni binalar, hayvanlar için yapılan kafeslerden farksız.”

Bu tespite güç katan, mimarın Erdel’de, ormanın içinde yaptığı kendi evinden görüntülerin sözcüklere eşlik etmesiydi. Öyle bir evdi ki bu, ormanın içinde, bütünüyle onun bir parçasıymış gibi duruyordu.

Doğrudan değildir elbette, ama İstanbul’u terk etmeye karar vermemde, birçok şeyle birlikte o sözün de payı vardır diye düşünmekten hoşlanıyorum. Bir zaman o evi ve sözleri anlattım durdum çevremdekilere, sonra genellikle olduğu gibi, anıları bir sis perdesinin içinde yitti. En azından ben öyle olduğunu sanmıştım.

Ne yalan söylemeli, bu Macarların, dernek işini, Avrupa’daki savaşın boğuntusundan kaçmak için uydurduklarını düşünmüştüm ki, Tamás Pintér, Károly Kós’un biyografisinde onun, “yeteneklerinin savaş alanında yok olmaması düşüncesiyle burslu olarak İstanbul’a gönderildiğini” yazar. Ama işin boyutu çok daha genişmiş aslında, ben o sıralar bunu bilmiyordum.

Yaz sonuna doğru, Kadıköy-Karaköy iskelesinin üst katındaki kitapçı-kafede bir ahbabımla buluşmayı beklerken rastladım Károly Kós’un “İstanbul  – Şehir Tarihi ve Mimarisi” kitabına. İlk baskısı 1995’teymiş, yeniden çevrilip yayımlanmış, daha mürekkebi kurumamıştı. Hemen alıp okumaya başladım.

Öncelikle sadece bir mimar değil, yazar, etnolog, illüstratör ve Erdel’in bağımsızlığı için savaşmış bir politikacıydı Kós. Bizans dönemi İstanbul’u üzerine tespitleri, eski kenti mimar gözüyle haritalar ve gravürler üzerinden okur için yeniden kurması, kentin Bizans döneminde Slavlaşması ve Slav ulusların kent üzerindeki közlenmeyen arzuları üzerine tespitleri; 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı İstanbul’uyla ilgili gözlemleri; Sirkeci Garı’nın şehre verdiği zarar ve İstanbul’un geleceğiyle ilgili projeksiyonları, Osmanlı mimarisinin nev-i şansına münhasır özelliklerini saptama çabası, büyük şehirlerin insanlığı mimari ve kentsel düzenleme anlamında nasıl bir çözümsüzlüğe ittiğiyle ilgili tespitleri; “Bugünün şehri budur, bugünkü tarzsızlığın kendisi gelecekte tarz haline gelecektir” öngörüsü…

Öte yandan bu bakışı gölgeyen bir tül de vardı kitabı okurken hissedilen. Tamam ulusal mimari akımının ve halk sanatının yılmaz bir savunucusuydu Kós, ama kitap ondan da öte mitik bir ülkeye, Turan’a yapılan göndermelerle doluydu. Hamamlar konusunda söyledikleri -“Osmanlıların bu bina türünü kendileriyle birlikte Doğu’dan getirdikleri”- örneğin… Ya da mimari alanda Anadolu’da varolan başka halkların ve bunların Osmanlı İmparatorluğu içindeki mimari güçlerinin hesaba katılmaması…

Kós İstanbul’u gezdiğinde belli ki Turan efsanesinin ve bununla bağlı bir ideolojinin etkisindeydi. 

Peki ama Turancılığa nereden kapılmıştı Kós. İstanbul’da geçirdiği o kısa süre içinde mi gerçekleşmişti bu? O sıralar, Turancılık üzerine kitap taraması yaparken, “Macar Turancıları” diye bir kitap gördüğümü anımsıyorum, ama araya uzun bir seyahat ve hayat gaileleri girdi, neredeyse bir yıllık gecikmeyle okuma şansı buldum kitabı. Biz Turancılığı Türk milliyetçilerinin bir buluşu -belki de tek özgün buluşu- olarak bellemiştik, meğer o da ithalmiş.

Özetlersek, Macarlar 19. yüzyılın ortalarından itibaren Batı karşısında bir ulusal kimlik arayışını öne çıkarmışlar ve bağımsızlık mücadelesi  başlatmışlardı. Batı’ya yüz yıllar boyu sınır bekçiliği yapmış ama hep parya muamelesi görmüş olduklarına inanıyorlardı. Köklere dönme ve oradan yeni bir başlangıç yapma arzusuyla dolu aydınlar vardı ortada. Bunlardan biri 1869’da yayımlanan ve Macarca Fin-Ugor dil grubuna mı, yoksa Türk dillerinin egemen olduğu Ural-Altay dil grubuna mı aittir makalesiyle tartışmanın fitilini ateşleyen Türkolog Ármin Vámbéry idi. Bu zat daha sonra Turan ideolojisinin geliştirilmesinde de önemli rol üstlenecek ve Turan Cemiyeti’nin başkanlığını da yapacaktı.

Tartışma kısa sürede siyasal bir nitelik kazandı. Mitoloji zaten oracıktaydı: Hun kavmini o kadim Doğu’dan Batı’ya taşıyan dişi geyik Enek. Sonra coğrafi olarak bir Turan saptanmasına girişildi. Bunun için İran mitolojisinden yararlanıldı. “Tarihsel olarak İran krallığınının kapsadığı toprakların kuzeyinde kalan bölgelere, Hazar Denizi, Aral Gölü, Amuderya ve Siriderya nehirleri arasında kalan bozkırlara Turan adı verilmiştir. İran mitolojisi Turan’dan karanlıklar ülkesi olarak söz eder. İran-Turan ayrımı aynı zamanda iyilik ile kötülüğün kamplaşmasının simgesidir.”

1910 yılında Macar toplumunun önde gelen bilim insanlarının, siyasetçilerinin ve yazarlarının bir araya gelmesiyle Turan Cemiyeti kuruldu. Türkiye’deki Turan Neşe-i Maarif Cemiyeti’nin kuruluşundan bir yıl önce. 1916’da adının başına Macar Doğu Kültür Merkezi ibaresi eklenerek genişletildi. Kitabın yazarının son derece yerinde tespit ettiği gibi: “Böylece Doğu’daki akraba halklar üzerine ekonomi, bilim, tarih, edebiyat ve kültür alanlarında araştırma yapmanın kurumsal çerçevesi ortaya çıkarıldı.”

Doğulu halkların en Batı’daki bu temsilcisi şimdi dönüp “kardeşlerine” öğrendiklerini pazarlayabilirdi. Macar Turan hareketinin hedefindeki ülke Osmanlı İmparatorluğu’ydu. Macar Turancılığı’nın İkinci Dünya Savaşı başına kadar lideri olarak ön plana çıkacak Pál Teleki başkanlığında üç kişilik bir heyet İstabul’a yaptıkları resmi ziyaret sırasında, Türkiye ile Turancı ilişkilerin gelişip güçlendirilmesi amacıyla Türk-Macar Dostluk Cemiyeti’ni kurmuşlardı.

İlk adım eğitimde atıldı alışılageldiği gibi. Önce kadroların yetiştirilmesi gerekiyordu. Budapeşte’de faaliyet gösteren Turan Cemiyeti, İstanbul’da kurulan Tahsil-i Sanayi Cemiyeti’nin desteğiyle Türkiye’den pek çok genci Budapeşte’ye öğrenci olarak getirmişti. Bunlar ağırlıklı olarak ziraat ve mühendislik alanında eğitim görmüşler ve İstanbul’a döndüklerinde -1921 yılına gelindiğinde sayılarının binin üzerinde olduğu tahmin ediliyor-  Eğitimini Macaristan’da Gören Türk Öğrencileri Cemiyeti’ni kurmuşlardı.

Sonra savaş bitti ve mağlupların tarafında kalan iki ülke de kendi canının derdine düştü. Turancı ideoloji, dünyanın kuşanmaya başladığı kara renkle birlikte -bütün milliyetçi ideolojilerin sonu bu değil midir zaten- giderek hızlanan bir tempoda ırkçı temizliği destekleyen faşist bir çizgiye savruldu.  Ama bu arada Türk kardeşlerinin haklarını da savunmayı ihmal etmiyorlardı. Kitaptan takip edelim: “Macar Turancılarına göre faşizmin tüm koşulları genç Türkiye’de mevcuttu: tek lider, tek parti, tek kitle örgütüyle Türkiye, ideal faşist yapılanmaya sahip bir ülkeydi. Dahası Macar Turancıları bu yeni rejimin faşizmi yarattığı söylenen İtalya’dan önce hem de savaş meydanlarında ortaya çıktığını iddia ediyorlardı.”

Károly Kós’un İstanbul kitabının çevirmeni ve Macar Turancılığı kitabının yazarı Tarık Demirkan adıyla ilk karşılaşmam böyle oldu. Sonra hiç aklımda yokken Macaristan’ın kuzey doğusunda bir ev satın aldım. Károly Kós ’un yaptığı ve onun adıyla anılan bir ev de vardı şehirde. Zaman içinde yolum parka düştüğünde ya da Avaş Tepesi’ne tırmanmaya karar verdiğimde, o evin önünde oyalanmayı ve ihtiyar adamı düşünmeyi alışkanlık haline getirdim. Derken Budapeşte’de, hanidir görmediğim bir ortaokul arkadaşımın izini buldum. Meğer o, Tarık Demirkan’ın kurup yönettiği Türkinfo’da çalışıyormuş. Bizi tanıştırdı ve bu yazıları yazmaya başladım.

Diyeceğim, hayat bazen çok acayip bir şey olabiliyor.

* Bu sokak günümüzde Büyük Bayram sokak ve Küçük Bayram Sokak olmak üzere ikiye bölünmüş durumda. İstanbul’un sigorta şirketleri için çalışan Pervetich’in haritalarında Küçük bayram sokakta bir 23 numara yok. Tahminen 23 numara Büyük Bayram sokak ile Balo sokağın birleştiği köşede olmalı, ama Pervetich’in 58 numaralı paftası kayıp olduğu için kesin bir şey söylemek zor.

Serhat Öztürk – Türkinfo

Vişegrad ülkelerinden ‘Batı Balkanların AB’ye entegrasyonunun hızlandırılması’ çağrısı

Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto, Batı Balkan bölgesinin Avrupa Birliğine (AB) bir an önce entegre olmasının AB’nin ve Macaristan’ın çıkarına olduğunu vurgulayarak, “Yeni AB Komisyonunun, Batı Balkan ülkelerinin entegrasyonu konusunda yeni bir sayfa açmasını istiyoruz” dedi.

Çekya’nın başkenti Prag’da Vişegrad ülkeleri V4 (Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya) dışişleri bakanları, Avrupa Birliği (AB) içindeki yeni gelişmeler ve uluslararası güvenlik konularını görüşmek üzere bir araya geldi.

Görüşmenin ardından düzenlenen basın toplantısında, Vişegrad Dörtlüsü olarak da adlandırılan birliğin dönem başkanlığını yürüten Çekya’nın Dışişleri Bakanı Tomas Petricek, AB’nin Balkanlar açılımının önemine işaret ederek, “4 Vişegrad ülkesi, Batı Balkan ülkelerinin AB’ye entegre sürecindeki ilerlemeyle yakından ilgileniyor” değerlendirmesinde bulundu.
‘Batı Balkanlar AB’ye entegre olmalı’

Bakan Peter Szijjarto da AB’de son dönemde ön plana çıkan genişleme karşıtı politikanın AB’nin aleyhine olduğunu ve bunun değiştirilmesi için adım atacaklarını belirterek, “V4 ülkeleri olarak genişlemeden sorumlu Macar üyeyi desteklemek konusunda anlaştık” bilgisini paylaştı.
Szijjarto, Batı Balkan bölgesinin AB’ye bir an önce entegre olmasının AB’nin ve Macaristan’ın siyasi, güvenlik, ekonomik ve stratejik olarak çıkarına olduğunu vurguladı.

Dün itibarıyla görevi sona eren AB Komisyonunun genişleme konusunda başarısız olduğuna işaret eden Szijjarto, “Jean-Claude Juncker’in başkanlığını yaptığı bir önceki AB Komisyonu’nun en büyük başarısızlıklarından bir tanesi genişlemenin neredeyse tamamen durması oldu. Yeni AB Komisyonu’nun, Batı Balkan ülkelerinin entegrasyonu konusunda yeni bir sayfa açmasını istiyoruz” diye konuştu.

Vişegrad birliğinin dönem başkanlığını 2020’nin ikinci yarısında Polonya üstlenecek.

Kaynak: tr.sputniknews.com

Polgar Kardeşler ve dahilik deneyi

Laszlo Polgar isimli Macar bir psikolog okul sisteminin ortalama bireyler yetiştirdiğine ve herhangi bir çocuğun dahi olarak yetiştirilebileceğine inanıyor. Bu fikrini ispat etmek için de Klara isimli bir kadını ikna ediyor. Evlenip çocuk sahibi oluyorlar.

Satrancın, dehayı ölçümlemek için iyi bir araç olduğuna karar veriyorlar ve ilk çocukları Susan 1973 yılında, 4 yaşındayken satranç öğrenmeye başlıyorlar. Susan, 6 ay sonra turnuvalara girmeye başlıyor ve kısa sürede 11 yaş altında en iyi skoru olan oyuncu oluyor.

1974’te ikinci çocukları Sophia, 21 ay sonra da Judit doğuyor. Ablalarını babalarıyla satranç oynarken izleyen küçük kız kardeşler, babalarıyla vakit geçirmek için satranç öğrenmeye başlıyorlar.

Sadece Susan değil, tüm kardeşler satrançta çok büyük başarı gösteriyor. En küçük kardeş Judit, gelmiş geçmiş en iyi kadın satranç oyuncusu olarak anılıyor. Ref: Google

Babam doğuştan gelen yetenek diye bir şeyin olmadığına, başarının yüzde 99 çok çalışmakla geldiğine inanıyor. Ona katılıyorum. – Susan Polgar

Kaynak: farketing.com

Budapeşte’de ışıklı „Noel tramvayı”

Eğer yolunuz Budapeşte’ye düşerse, Noel Bayramı – Yeni Yıl günlerinde , Budapeşte’de LED ışıklarla süslenen tramvaylardan birine binebilirsiniz.

Kırk bin ışıkla süslenen ve büyülü bir görüntü sergileyen bu tramvaylar, 8 yıldan beri Noel bayramı günlerinde faaliyet gösteriyor.

Bu tramvaylar Budapeşte’deki tatil mevsiminin önemli bir parçası. Bu yıl, “ışıklı tramvaylar” 29 Kasım 2019’den, 5 Ocak 2020’a kadar yolcuların hizmetinde.

Bu tramvaylarda tek gidiş  ve ya da mevsimlik paso ile seyahat edebilirsiniz. Toplu taşıma bilet türleri ve fiyatları hakkında daha fazla bilgiyi burada bulabilirsiniz: https://www.budapestbylocals.com/christmas-light-tram-budapest/

Noel tramvayının en sevilen rotası 2 numaralı hat: Bu tramvay Tuna nehri boyunca Közvágóhíd ve Jászai Mari tér durakları arasında Peşte kıyısında seyahat ediyor.

Dünyanın en güzel tramvay hattı da seçilen 2 numaralı tramvay Tuna nehri boyunca Dünya Mirası listesinde yer alan bir Budapeşte panoramasını sunuyor.

Bu yolculuk boyunca Tuna’nın üzerinde bir gerdanlık gibi uzanan köprüleri, Gellért Tepesini, Kraliyet Sarayını, Matthias Kilisesini, Parlamento binasını ve Budin Kalesi’ni görebilirsiniz.

Bu fotoğraflar 2017 yılında Márk Mervai tarafından çekildi:

Katalin Kollar – Türkınfo

16,474FansLike
639FollowersFollow