Budapeşte’de
müzik çalışmalarına devam eden Arif Erdem Ocak, temellerini Budapeşte’de attığı
yeni grubu Nasip Kısmet ile 13 Ağustos’ta müzikseverlerin karşısına çıkmaya
hazırlanıyor. Arif Erdem Ocak bir zamanların popüler grubu Seksendört’ün kurucu
gitaristi olarak da tanınıyor.
Türkçe
saykodelik folk tarzında müzik yapan Nasip Kısmet, Anadolu türkülerini ve
70-80’lerin beğenilen müziklerini yorumluyor.
Her üyesi derin ve zengin bir müzik geçmişine sahip olan grup, gitar ve vokalde Arif Erdem Ocak; davulda Cem Aksel ve Dávid Szegő; saksafon ve klarnette Dániel Mester; ve bas gitarda Marcus Lee Eged’den oluşuyor. Tanıtım konserinde COVİD sınırlamaları nedeniyle Cem Aksel yer alamayacak.
Tanıtım
konserinin tarihi: 13 Ağustos 2020, Perşembe günü
Kendine has
perküsyon gitar tekniği ile geleneksel Türk müziğini yeni nesillerle buluşturan
Arif, 1999 yılında Ankara’da başladığı müzik çalışmalarına 2015’ten bu yana
Budapeşte’de devam etmektedir. Solo ve grup olarak pek çok albüme imza
atmıştır.
Cem Aksel (TR):
Küçük
yaşlarda davul çalmaya başlayan Cem Aksel, profesyonel müzisyen olmak için
üniversite eğitimini yarıda bırakarak İsviçre Caz Okulu’na yazılmıştır.
Türkiye’nin en iyi Caz müzisyenleriyle çalan Cem Aksel, Bülent Ortaçgil ile de
çalmaya uzun yıllardan beri devam etmektedir. Türkiye’de pek çok workshop düzenleyen
Aksel, şimdiye kadar 100’ün üzerinde albümde yer almış.
Dávid Szegő (HU):
Müzisyen ve
besteci Dávid Szegő, Ferenc Liszt Müzik Akademisi’nden mezun olduktan sonra
Frank London and Stefano di Battista gibi pek çok değerli müzisyenle çalışmış;
The Budapest Turnarounds, Bélaműhely Sound Art, ve uluslararası alanda
tanınmış Santa Diver Jazz Trio gibi projelerde davul çalmıştır. Besteci ve
davulcu olarak yer aldığı çeşitli çalışmalarla ödüller alan Dávid’in Koreograf
Rita Góbi ile yaptığı proje 2018’de Lábán Rudolf ödülüne layık
görülmüştür.
Dániel Mester (HU):
Küçük
yaşlarda gitar ve klarnet çalarak müziğe adım atan Dániel, Ekonomi alanında
eğitimini tamamladıktan sonra Ferenc Liszt Müzik Akademisi ve Amsterdam
Konservatuvarı Caz Fakültesi’nde müzik eğitimini tamamladı. Aynı zamanda
besteci de olan Dániel çalışmalarıyla Macaristan, ABD, İtalya be Hollanda gibi
pek çok ülkeden ödül ve dereceler almıştır.
Marcus Lee Eged (HU):
Müziğe ilkokul yıllarında keman ve flüt ile başladı ve 12 yaşında bas gitar çalmaya karar verdi. Ferenc Liszt Müzik Akademi’sinde müzik eğitimini tamamlayan Marcus, pek çok değişik türde müzik yapan gruplarda çalmaktadır. Önemli festivallerin yanı sıra tiyatro be farklı projelerde sahne almaya devam etmektedir.
Kişi başına düşen ortalama yurt dışı seyahat sayısında Hong Konglu gezginler ilk sırada yer aldı. Dünya Bankası ve Dünya Turizm Örgütü verilerinden MoveHub tarafından derlenen rakamlara göre, Avrupa’da en çok sınır ötesi seyahat edenlerse Lüksemburg, Macaristan ve İsveç vatandaşları. Türkiye vatandaşlarının ortalamasıysa Avrupa sıralamasında son üçte.
Bir yıl boyunca gerçekleştirilen kişi başı yurt dışı seyahat sıralamasında, bolca resmi tatile sahip, gelir düzeyi yüksek ve en fazla 1 saatte gidilebilen kapı komşusu Çin’le bolca akraba ilişkileri bulunan Hong Konglular ortalama 11.4 seyahatle ilk sırada yer aldı. Avrupa’nın ortasındaki müreffeh ve küçük ülkelerinden sıkça komşulara misafirliğe giden Lüksemburglular 2.56 seyahatle ikinci, Macaristan vatandaşlarıysa 1.62 seyahatle üçüncü oldu. Dördüncü İsveçlilerin ortalama yurt dışı seyahat sayısı 1.5, beşinci Fin gezginlerinse 1.46.
Koronavirüs salgını nedeniyle askıya alınan yurt içi ve yurt dışı seferlerine yeniden başlayan Türk Hava Yolları, (THY) yeni eklenen hatlar ile temmuz ve ağustos ayı uçuş planını güncelledi.
11 Haziran’dan itibaren uçuşlara yeniden başlayan Türk Hava Yollarının (THY), ağustos ayı uçuş takvimi belli oldu. THY, 1 Ağustos itibarıyla Rusya, Irak, Suudi Arabistan, Hindistan, Güney Afrika ve Dubai uçuşlarına başlayacak.
Türk Hava Yolları 21 Mart 2020 – 31 Ağustos 2020 tarihleri arasındaki biletlemeler için sınırsız değişiklik yapabileceği de duyuruldu.
Ağustos ayının pazar akşamlarını Mülkiyeliler Birliği bahçesinde gerçekleştireceğimiz açık hava film gösterimleri ile renklendiriyoruz. Macaristan Ankara Büyükelçiliği ve Macar Kültür Merkezi’nin katkıları ile düzenlenen Açık Hava Film Gösterimleri: Macar Film Günleri kapsamında 9 – 30 Ağustos 2020 tarihleri arasında Macaristan sinemasından 4 filmlik bir seçkinin gösterimi gerçekleştirilecek.
9 Ağustos – Pal Sokağı Çocukları / A Pál Utcai Fiúk
16 Ağustos – 80 Süvari / 80 Huszár
23 Ağustos – Bern Elçisi / A Berni Követ
30 Ağustos – Gri Savaş / Szürke Senkik
*Filmler Türkçe altyazılıdır. Gösterim programında hava durumu ve benzeri koşullara göre değişiklik yapılabilir. Gösterim açık havada gerçekleşeceği için izleyicilerin hava koşullarına göre giyinmeleri tavsiye edilir. Gösterimler ücretsizdir.
Doğu Avrupa Ülkesi “Macaristan’da Index haber sitesi genel yayın yönetmeninin görevden alınmasının ardından başkent Budapeşte’de binlerce kişi hükümetin bağımsız medyaya müdahale ettiği gerekçesiyle protesto gösterisi düzenledi.”
Harsco Corporation firmasının açıklamasına göre, firmanın demiryolu bölümü, 20 adet EU-20 Ray Taşlama aracı için MÁV FKG Kft-t ile 10.3 milyon $ ‘lık bir sözleşme imzaladı. Bu Macar Demiryolları firmasının ilk büyük temin ihalesi. İhaleye katılan diğer firmaları geride bırakan Harsco Rail firması ilk sevkiyat için imalata başladı bile!
Harsco Rail EU-20 modeli (RGH20C2) 20 taşla her iki rayın geometrisini bozmadan taşlama özelliğine sahip. Bu teknolojik makina tüm Avrupa standartlarına tam uyumlu. Ana demiryolu hattanda değişiklik yapmadan taşlama yaparak ray profilini düzelten makina çevre dostu.
Harsco, Demiryolu Başkanı Jeswant Gill : “Macar Demiryolları ile ortaklığımızı genişletmekten çok memnunuz” dedi. Ayrıca ekledi, “Bu ödül Macar Demiryolları’nın Harsco Rail, sınıfında lider performans sunabilen değerli bir ortak olarak yenilikçi ve teknolojik olarak gelişmiş ürünlerimiz. ”
Nazi döneminin en ağır suçlarına sahne olan Auschwitz-Birkenau kampındaki müzede, sergilenen çocuk ayakkabılarına gizlenmiş belgeler ortaya çıktı
İkinci Dünya Savaşı’nın en ağır insan hakları ihlallerine sahne olan Auschwitz-Birkenau ölüm kampındaki müze yetkilileri, bir çocuk ayakkabısında Amos Steinberg isimli çocuğa ait bilgilerin el yazısıyla işlendiği bir kağıt, bir diğer ayakkabıda da Macarca belgeler bulundu.
Amos Steinberg’in isminin ve kayıt bilgilerinin yazılı olduğu kağıtta, çocuğun 26 Haziran 1938’de doğduğu, Prag’da yaşadığı ve 10 Ağustos 1942’de Prag yakınlarındaki Terezin (Theresienstadt) ölüm kampına annesi Ida ve Babası Ludwig ile beraber SS subaylarınca hapsedildikleri yazıyor.
Balkanların saygın film festivali DokuFest bu yıl pandemi nedeniyle 7-15 Ağustos tarihleri arasında online gerçekleşecek. Balkanlı sinemaseverlerin büyük ilgi gösterdiği festivalde Türkiye’den Zeynep Dadak, Deniz Tortum, Ceylan Özgün Özçelik, İbrahim Karatay ve Arda Çiltepe’nin uzun ve kısa filmleri izleyiciyle buluşacak.
Balkanların saygın festivallerinden DokuFest’in 19’uncusu pandemi nedeniyle ilk kez online düzenleniyor. Normalde Kosova Prizrende gerçekleşen ve dünyanın birçok yerinden sinemacıları ağırlayan festival bu yıl, özel gösterim ve yarışma bölümlerinde 51 ülkeden toplam 90 filme yer veriyor. Festivalde Zeynep Dadak imzalı Ah Gözel İstanbul ve Deniz Tortum‘un yeni filmi Maddenin Halleri uzun metraj filmleri festivalin Balkan Belgeselleri-Balkan Dox bölümünde izleyiciyle buluşacak. Ceylan Özgün Özçelik, İbrahim Karatay ve Arda Çiltepe’nin kısalarının da yer aldığı festivaldeki filmler, Festival Scope ve Shift72 işbirliğiyle hazırlanan online platformda izleyici ile buluşacak. İran’dan Portekiz’e, Macaristan’dan Kanada’ya birçok filmin yarıştığı, ayrıca Balkan sinemasının da son bir yılına ışık tutan festivali şimdiden ajandanıza kaydedin.
DENİZ TORTUM
Maddenin Halleri
Anadolu Turnesi ve Sel Yatağı gibi özgün işlere imza atan Deniz Tortum ‘Maddenin Halleri’ belgeselinde kamerasını doğduğu ve babasının yıllardır çalıştığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne çeviriyor. Film, yıkılması gündemde olan bu eski hastanenin ölümle yaşamın birbirine karıştığı atmosferine odaklanıyor. Bir an hastasına tahlil sonuçlarını profesyonelce açıklayan bir doktor, bir an sonra hastasının yanında gördüğü şiir kitabını yüksek sesle okuyor. Hastane koridorlarında ölümle yaşam, neşeyle keder, şiirle ihtilaf birbirine karışıyor.
ZEYNEP DADAK
Ah Gözel İstanbul
Mavi Dalga filmiyle adından övgüyle söz ettiren Zeynep Dadak’ın son filmi Ah Gözel İstanbul, 17. yüzyılda yaşamış Eremya Çelebi Kömürciyan’ın ‘17. Asırda İstanbul Tarihi’ eserinden ilham alan deneysel bir belgesel. Günümüz İstanbul’unu mesken tutan film, Kömürciyan’ın bakmak, görmek ve izlemek konseptleriyle ilişkisini irdeliyor. Kömürciyan, 17. Asırda İstanbul Tarihi kitabında okuyucuyla adeta elinde bir kamera varmış gibi konuşuyor. Kömürciyan’ın bu sinematik bakışı modern İstanbul’a çevrilince, ortaya bu yaşlı şehrin çok katmanlı bir tablosu çıkıyor.
ARDA ÇİLTEPE
Siyah Güneş
Hem yapımcı hem yönetmen olan Arda Çiltepe’nin ikinci kısa metrajı ‘Siyah Güneş’ filmi 2019’da İsviçre’de Locarno Film Festivali’nde en iyi uluslararası film seçilerek Küçük Altın Leopar Ödülü’nü kazandı. Başrolünü Enes Yurdaün’ün üstlendiği filmin oyuncu kadrosunda Nur Sürer, Ercan Kesal, Sencar Sağdıç, Seren Şirince ve Ariya Toprak yer alıyor. Almanya-Türkiye ortak yapımı olan film, son dileği yakılmak olan babasının cenazesine yetişmeye çalışan bir kişinin Ege’deki dolambaçlı yolculuğunu anlatıyor.
İBRAHİM KARATAY
Şiddetin Gölgesi
Festivalin uluslararası kısa bölümünde yarışan yönetmen İbrahim Karatay’ın Türkiye Hollanda ortak yapımı 28 dakikalık kısa filmi ‘Şiddetin Gölgesi’, dünya prömiyerini Rotterdam Uluslararası Film Festivali’nde gerçekleştirdi. Film, Türkiye’de eski bir yayıncı olan Selman’ın 1980’lerde oğullarını işkenceyle öldüren Bilal’den intikam alma hikayesini anlatıyor. Selman’ın en büyük isteği oğullarının yaşamının son anlarını da öğrenmektir.
CEYLAN ÖZGÜN ÇELİK
Ankebut
İlk uzun metrajı ‘Kaygı’nın dünya prömiyerini Berlinale Panorama’da gerçekleştiren ve filmi 40 festivalde birçok ödül alan yönetmen Ceylan Özgün Özçelik’in 5 dakikalık ‘Ankebut’ kısası, hapisten yeni çıkan bir kadının kabus ve gerçeklik arasında sürüklenmesini ele alıyor. Son üç Witch Trilogy projesi üzerinde çalışan yönetmenin bu proje kapsamında çektiği kısası DokuFest’in ‘Uluslararası Dökümanlar’ bölümünde gösterilecek.
2017 yazında
Doğu Karpatlardan geçerek, Braşov, Sighişoara, Targu Mureş, ve Turda üzerinden
Cluj’a ve oradan Miskolc’a ulaşmıştık.
Yol üstünde kurulu tezgahlarda bölgeye özgü halk sanatı örneği, yerel eşyalar
satılıyordu: işlemeli bezler, ahşap oymalar, seramikler… Aklımda kalmış çünkü
çok yoğundular. Daha sonra Miskolc’da gezerken eski kiliselerdeki süslemelerde
ve ahşap oymalarda, kimi mezar taşlarında, haçlarda da rastladım “halk sanatı”
örneklerine. Bit pazarından Korond tabaklar, vazolar, fincanlar aldım.
Zaman zaman
“Nedir bu halk sanatı denilen şey?”, “Niye böyle bir tanıma ihtiyaç duyulmuş?”,
diye düşündüm, ama bilirsiniz çoğu zaman aklımıza gelen soruların peşine düşmek
yerine, tıpkı elimizden kaçan bir balon gibi süzülerek uzaklaşmalarını seyreder
ve sonra onları unuturuz.
Bazen de
tuhaf bir biçimde, döner gelirler. İstanbul’da internet üzerinden takip ettiğim
bir müzayede sitesinde Tamás Hofer ve Edit Fél tarafından hazırlanmış
“Hungarian Folk Art” adlı hacimli bir kitaba rastladım ve şansım yaver gitti,
fiyatı yükselmeden satın aldım.
Neden sonra
kitabı karıştırdığımda, daha önce sorduğum aynı soruları, oracıkta beni
beklerken buldum. Daha çoğu da vardı üstelik:
Köylü sanatı da denen bu sanat ne zaman ortaya çıkmıştı? Neden böyle bir
ayrışmaya ihtiyaç duyulmuştu? Köylülük
ne zaman bir aşağılama sıfatına dönüşmüştü? gibi… Bu yazının sınırlarını aşan
sorular. Yine de bir yerden başlamak gerekir.
“Otuz-kırk bin yıl önceden”
Mesela otuz-kırk bin yıl önceden. Hayvan dişlerini işleyen ve başka bir forma sokan, kemiklerden halkalar yapan ya da kemik üzerine resim çizen insanlar (onlara insan diyor muyuz hala!) “halk sanatı” mı yapıyorlardı? Ya Sümer’ler, Akadlar, Mısırlılar, eski Yunanlılar, Romalılar, Aztekler vs. için “aşağı sanat” ya da “yukarı sanat” var mıydı? Bana öyle geliyor ki estetik olarak iyi ya da kötü yapılmış işler vardı sadece.
Okuduklarımdan
anladığım kadarıyla yollar Rönesans’tan sonra çatallanmaya başladı. Bugün orijinallerini müzelere bile koymaktan imtina
ettiğimiz kimi Rönesans sanatçıları (Leonardo, Giotto, del Piero, Donatello
vs.) zamanında belirli loncalara bağlı zanaatkarlardı. Bu yüzden sadece ressam
ya da heykeltraş değil aynı zamanda mimar, mühendis, dökümcü, marangozdular.
Onların tarihsel süreçte “sanatçı” olarak bir “üst kademeye” yerleştirilmeleri
için, önce sanatın bir “üst kategori” olarak tanımlanması ve bunun olabilmesi
için ise perspektifin keşfedilmesi gerekiyordu.
Yeni iktidarı kurmak için önce tanrısal bakışa göre şekillenmiş, ortaçağın din merkezli iktidarını yıkmak gerekiyordu. Perspektife dayalı resim sanatı tam da bunu yaptı. Artık merkezde insan bakışı vardı. Perspektif ve portre sanatının birlikte ve aynı tarihsel dönemde ortaya çıkmış olmalarının rastlantı olmadığını çok kişi yazdı çizdi. Her ikisi de resimdeki insanı simgesel bir biçimde var ediyordu; insan portrede yüzüyle, perspektif resminde ise dünyaya bakışıyla karşımıza çıkıyordu. Yeni dünyanın ufku, insanın bakışına indirgeniyordu.
“Perspektif bir iktidar arayışıydı”
Perspektifin
isim babası, Arap matematikçi İbnü’l-Heysem’di (965-1040). Nesnelerin optik
biçiminin sahip oldukları biçimden farklı olduğunu ilk o keşfetmiş, bunu bir
görme teorisine dönüştürerek “Perspectiva” adlı kitabı yazmıştı. Ama Rönesans’ın
ebelerinden biri olsa da, adı hiçbir yerde anılmadı. Onun yerine, elde hiçbir
delil olmamasına karşın, perspektifin Antik Çağ kökenli bir bilim olduğu iddia
ve kabul edildi. Bu kaçınılmazdı belki de, çünkü perspektif salt resimsel bir
teknik olmatan çok öte, bir iktidar arayışıydı.
Hans Belting
alt başlığı “Doğu’da ve Batı’da Bakışın Tarihi” olan “Floransa ve Bağdat” kitabında
şöyle yazıyordu: “Bir zamanların sömürgeci efendilerinin gözleriyle baktığımız
ve zanaat eserleri diye küçümseyip el işçiliği olarak sanattan ayırdığımız şeylerin
Arap kültüründeki statüsü, resimler Batı kültüründe neyse odur ve anlam
bilimsel olarak da bizim sanata atfettiğimiz öneme sahiptir. Yani bunlar bir
anlam taşımayan, hatta anlamsız bezemeler (Lat. ornare sözcüğünden türeyen
ornament’in anlamı süslemedir) değil, anlamı ifade etmenin bambaşka bir tarzıdır.”
Sonra ekliyordu: “Perspektifin sömürgeleştirme aracı olarak kullanıldığına hiç şüphe
yoktur.”
Yeni bir
dünya doğuyordu ve kendi eşsizliğinden öylesine emindi ki, daha önce olmuş olan
neredeyse her şey, bu yeni dünyanın yanında soluk ve değersizdi. Değişim bir
günden öbürüne olmadı elbette, 17. yüzyıldan itibaren köylü isyanlarıyla
hareketlenen, kentsel nüfusun çoğalması ve burjuvaziyle birlikte başkalaşan ve
Sanayi Devrimi’yle eski sayfayı bir daha dönülmemek üzere kapatan bir süreçten
söz ediyoruz. Bu Foucault’nun deyişiyle “söylemin düzeni”nin de kurulduğu eşikti.
“Halk sanatı”
gibi bir kavramın icat edilmesinin ikili işlevi vardı. Bir yandan bütün Doğu
sanatı “halk sanatına” indirgeniyordu. (Oryantalist resmin işlevini hep akılda
tutmalı.) Öte yandan bir sınıfsal ayrım olarak da işliyordu, kentli olan ile
köylü olan arasında, yukarıdakilerle / aşağıdakiler arasında bir hiyerarşi
kuruluyordu. “Halk sanatı” da tıpkı, Doğu sanatı, Aztek sanatı ve Afrika sanatı
gibi ilkeldi.
İsterseniz nasıl bir ilkellikten söz ettiğimizi antropolog Claude Levi Strauss’tan bin alıntıyla destekleyelim: “Kuzey Amerika ovalarındaki kabilelerde, insanlar bizon postlarının ve başka nesnelerin üzerine figüratif sahneler ya da soyut dekorlar resmederlerdi. Kadınların başlıca sanatsal ifade biçimi, kirpi dikeniyle nakış işlemekti. Ustalaşması seneler alan zor bir teknikti bu. Hayvanın hangi kısımlarından alındıklarına bağlı olarak uzunluk ve direnç bakımından değişiklik gösteren dikenler, önce düzleştirilip yumuşatılıyor ve boyanıyordu. Sonra bunları katlamayı, düğümlemeyi, örmeyi, iç içe geçirmeyi ve dikmeyi bilmek gerekiyordu. Uçları çok fena yaralara sebep olabiliyordu.
” Motif kabile repertuarına giriyordu “
Görünürde
tamamen dekoratif amaçlı, geometrik üsluptaki bu nakışlar, simgesel anlamlar taşırdı:
İçeriği ve biçimi nakşeden kadın tarafından derinlemesine düşünülmüş mesajlar.
Çoğu zaman kişiye aniden malum olan mesajlar: Nakşeden kadın, çıkarması gereken
karmaşık motifi rüyasında görürdü; veyahut motif bir kaya üzerinde, ya da bir
yalıyarın yamacında, bazen de son halini almış biçimiye görülürdü. Bunu malum
ettiği varsayılan özne, sanatların anası
olan iki çehreli bir tanrıydı. O bir kadına yeni bir motif ilhamı gönderdiği
zaman, diğer kadınlar bu motifi kopyalıyorlar, motif böylece kabile repertuarına
giriyordu. Fakat nakşeden kadın da sıra dışı bir şahsiyete dönüşmüş oluyordu.”
Macar-Alman
kökenli sanat tarihçisi ve sosyolog Arnold Hauser, “Halk sanatı dediğimiz şey
18. yüzyılda ortaya çıktı.” diye yazmıştı. Yaşamın ritmi kentlerde atmaya başladıktan
sonra, zanaatkarlar yavaş yavaş farklılaşmaya başlamıştı. Örneğin Miskolc
Marangozlar Loncası 1791 tarihinde “Alman marangozları” ve “Macar marangozları”
olarak ikiye bölünmüştü. İlk bölümdekiler kentsel zevke uyacak mobilyalar
üretirken, ikinciler boyalı gelin sandıkları yapıyorlardı. Diğer loncalar da
zaman içinde benzer şekilde ayrıldı. Ama o zamanlar saflar kalın duvarlarla ayrılmış
değildi tam olarak. Paranın gücü el değiştirebiliyordu daha. Tarım zenginleştiğinde
ve köylüler bol paraya kavuştuklarında örneğin, kostümlerinin ve evlerindeki eşyaların
seviyesi burjuvalarınkine yaklaşıyordu. Shakespeare şöyle saptamıştı bu durumu:
“Köylünün
ayak parmağı
Sarayın topuğuna değiyor.”
“Sonra Sanayi Devrimi geldi“
Anayollara ve pazarlara yakın köylü çiftliklerinde hayat değişiyordu. 1850’den itibaren hızla gelişmekte olan Avusturya ve Bohemya endüstrileri, Macaristan’da hızlı bir tarımsal dönüşüme yol açtı. Ekilen alanlar genişledi, otlak arazilerde saban dolaşmaya başladı, nehirlerin düzenlenmesiyle devasa tarım arazileri çıktı ortaya, ürün miktarı çoğaldı ve çeşitlendi, demiryolları ve kanallar inşa edildi. Köyler Budapeşte’ye akmaya başladı. Fabrikada üretilen ürünlerin hızla yayılması, halk sanatında kullanılan malzemelerin çeşitliliğini artırdı. Daha geniş bir renk paleti kullanılmaya başlandı. 1870’lerde ilk büyük El Sanatları Sergisi düzenlendi ve birkaç on yıl sonra köylü objeleri ile kentli evleri dekore etmek moda haline geldi.
Ama şunu
söylememiz lazım, eğer milliyetçilik için lazım olmasa, “halk sanatı” arkaik
bir şey olarak etnografya kitaplarında kalabilirdi. 1848 yenilgisinden sonra
Budapeşte’den Macar ovasına doğru bakan siyasi liderler, oradan bir ulus çıkarmak
için çoban kıyafetlerinin birleştirici gücüne ihtiyaç duyuyorlardı. Yeni koşular
altında, “halk sanatı”nın objeleri, kentsel orta sınıfın süs objeleri haline
dönüşmüştü. Yine de “halk sanatı” ürünlerinin durumu hep ikircikliydi. Bazen
ideolojik/ulusal perspektiften bakılarak ölümsüz sanat olduğu ileri
sürülüyordu. Daha sonra “yüksek sanat”ın estetik standartlarına göre yargılanıp
anonim ve kişiliksiz olmakla eleştiriliyordu.
Sanatta dekadanlığın,
künstlerroman’ın, bohemin ortaya çıktığı kavşaktan söz ediyoruz. “Yüksek sanat”ın
yaratıcısının da sıradan biri olması beklenemezdi. Ama bu bütünüyle başka bir
yazının konusu.
“Halk sanatı” kimi kitaplarda ve yerel müzelerde tarihsel yerini aldı. 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ondan doğan boşluğu “popüler kültür”, “kitle kültürü” gibi yeni kavramlarla doldurduk. Zaten televizyonun kültürel bir fenomen olarak ortaya çıktığı yerde,“halk kültürü”nden söz etmeye devam etmek, olacak şey değildi.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de Avrupa’nın en kuzeyindeki Osmanlı dönemi eseri olma özelliği taşıyan Gül Baba Türbesi, Uluslararası Gayrimenkul Federasyonu’nun tüm dünyadan en prestijli projeleri değerlendirdiği 2020 Prix d’Excellence (Mükemmeliyet) ödüllerinde iki mükemmeliyet ödülü birden kazandı. 2018 yılında Türk ve Macar devletlerinin iş birliği ile tamamen yenilenen anıt, Kamu Binaları Kategorisi’nde altın, Kültürel Mirası Koruma Kategorisi’nde ise gümüş ödülün sahibi oldu.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.