Macar Folk Grubu Kerekes Band, 25. yılını Macaristan‘ın Eger şehrinde bulunan Osmanlı-Türk ılıcasında Türkçe şarkılarla kutluyor.
Macar Kültür Merkezinden yapılan açıklamaya göre, yöresel müziği kendine has üslubuyla yorumlayan Macar grubun özel konseri, 15 Ocak’ta 19.30 TRT Avaz’da yayınlanacak.
Kerekes Band, Alpay’ın Yekte” isimli eserini de yorumluyor
Kerekes Band, pandemi nedeniyle gerçekleştiremedikleri 25. yıl kutlaması için dört bölümden oluşan bir konser kaydı dizisiyle izleyenlerin karşısına çıkıyor. Dört bölümden oluşan konser dizisinin ilki geçen mayıs ayında Macaristan’daki Hollokö kalesinde “Hava” başlığıyla yayınlandı.
Grup, “Su” temasıyla Eger’de bulunan yüzlerce yıllık Osmanlı-Türk ılıcasında yaptığı konser dizisinin ikinci ayağında, Türk coğrafyasından derledikleri müzikleri seslendiriyor.
Anadolu Rock türüne hayranlığını dile getiren grup, bu konserde kendi bestelerine ek olarak 1970’li yıllardan Alpay bestesi “Yekte”yi Türkçe seslendirdi.
“Eger’deki Türk hamamı bunu deneyimlemek için daha iyi bir yer olamazdı”
Açıklamada görüşlerine yer verilen grup lideri Zsombor Feher, “Yekte” için şu değerlendirmede bulundu:
“Yıllar önce bu şarkıyı ilk kez aşık olduğum Bosporus Bridges albümünde duydum. Partilerde, tur otobüsünde çok dinledik ve çalıp çalamayacağımızı görmeyi çok istiyordum. Mekan olarak Eger’deki Türk hamamı bunu deneyimlemek için daha iyi bir yer olamazdı. Bu dört konser filmiyle son 25 yılın güzel bir yansıması olarak grubun yaratıcı çeşitliliğini göstermek istiyoruz.”
Kerekes Band, konserde ayrıca Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kazakistan’ın da aralarında yer aldığı çok sayıda ülkenin eserlerine yer veriyor.
Türk Keneşi gözlemci üyesi olan Macaristan temsilcilerinin Türk dünyasına hediyesi olan konser, Türk Keneşi’nin diğer ülkelerinde de yayınlanacak.
ABD’de yaşayan Macar yazar András Szántó, pandemiden etkilenen müzelerin geleceğini dünyanın önde gelen müzelerinin direktörleri ve küratörlerine sordu. İşte alanında uzman sanat profesyonellerine göre gelecekte müzeleri bekleyen değişimler…
Sanat, medya ve kültürel politika konularında yazan sanat danışmanı András Szántó, “The Future of the Museum: 28 Dialogues” (Müzenin Geleceği: 28 Diyalog) adlı son kitabında aralarında Anne Pasternak, Philip Tinari, Koyo Kouoh, Mami Kataoka, Franklin Sirmans, Katrina Sedgwick ve Max Hollein’ın olduğu önemli müze direktörleri ve küratörlerle konuştu.
Yeni araştırmaya göre topuklu ayakkabı giyenler “doğurganlık” mesajı veriyor
Macaristan’daki Peç Üniversitesi’nden bilim insanları, topuklu ayakkabıların daha çekici bulunduğunu kanıtlar nitelikte bir araştırmaya imza attı.
Araştırmacılar, yaşları 18 ve 24 arasında değişen 52 kadın üniversite öğrencisiyle birlikte bir deney tasarladı. Öğrencilerin düz ayakkabılarla ve 8 cm’den 10 cm’ye kadar değişen topuklu ayakkabılarla videoları çekildi.
Ancak, videodaki kadınların yalnızca vücut hareketlerinin değerlendirilmesi amaçlanıyordu. Bu nedenle bir düzenleme yazılımı araılığıyla modellerin ayakları videodan çıkarıldı. Kayda alınan modellerden de benzer koyu renkli kıyafetler giymeleri ve saçlarını aynı şekilde toplamaları istendi.
Videolar daha sonra 100’den fazla erkek ve kadın katılımcıya izletildi ve her birini ne kadar çekici bulduklarını 1’le 10 arasında puanlar vererek aktarmaları istendi. Sonuçlar ezici bir çoğunlukla topuklu ayakkabı üzerinde yürüyenler lehine oldu.
BilgiGender Kadına Karşı Şiddet ve İstanbul Sözleşmesi Webinar Serisi’nin üçüncüsünde konuyu uluslararası karşılaştırmalı bir bakış açısıyla sunmayı amaçlıyoruz. Bu doğrultuda Polonya, Macaristan ve Bulgaristan’dan katılan konuşmacılarımız ele aldığımız konu ve kavramları kendi bağlamları üzerinden tartışacak ve ortak tahlil araçları geliştirmemizi sağlayacak.
Bu röportaj, Doç. Dr. Ateş Uslu ile 19. Yüzyılda Balkanlarda ve Karpat Havzasında Macarlaştırma Politikaları üzerine yapılmıştır.
Kaynak: Fortepan / Plohm József (Kossuth Lajos tér, Igazságügyi Palota – 1898)
1) Öncelikle, kendinizden, tahsilinizden ve ilgi duyduğunuz çalışma alanlarından biraz bahseder misiniz?
Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde okudum. Bu dönemde Macar filozof György Lukács’ın eserlerini okumuş, bu arada düşünürün gençliği üzerine araştırma yaparken on dokuzuncu yüzyıl sonu Avusturya-Macaristan’ın toplumsal ve entelektüel tarihiyle ilgilenmiştim. Kendi olanaklarımla Macarca öğrenmeye başladım, sonrasında Paris I Panthéon-Sorbonne Üniversitesi Yakınçağ Orta Avrupa Tarihi Araştırma Merkezi’nde 1918 Macar Devrimi’nin liderlerinden (ve Macaristan’ın ilk cumhurbaşkanı olan) Mihály Károlyi üzerine bir tez yazdım. Aynı dönemlerde Lukács üzerine kitabım (Lukács: Marx’a Giden Yol) da yayımlanmıştı. Doktorada Macaristan üzerine çalışmaya devam ettim, ancak bu sefer Macar ulusal kimliğinin oluşumunu operalar üzerinden incelemeye karar vermiştim. Bu konuda yazdığım doktora tezini savunarak Paris I ve Budapeşte Loránd (ELTE) üniversitelerinden doktora derecemi aldım. Halen İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğretim üyesiyim, siyasal düşünceler tarihi üzerine dersler veriyorum. Bu konuda bir metodoloji kitabım birkaç yıl önce yayımlandı (Siyasal Düşünceler Tarihine Giriş), şu sıralar siyasal düşünceleri sınıf ve toplumsal cinsiyet perspektifinden ele alan bir düşünce tarihi kitabı üzerinde çalışıyorum.
2) 19. yüzyılda Macar toplumuna baktığımızda nasıl bir sınıfsal dağılımla karşılaşırız?
18.-19. yüzyıllarda Macar toplumu feodal dönemin sınıfsal tabakalaşmasını anımsatan özellikler taşıyordu. Haydn ve Beethoven gibi bestecilerin hayatını okuduğumuzda Esterházy ailesinin ihtişamını fark ederiz, Viyana sokaklarında yürürken Pálffy, Erdődy ve Batthyány ailelerinin görkemli saraylarıyla karşılaşırız. Gerek Budapeşte’de, gerekse –Trianon Andlaşması’na kadar Macaristan Krallığı sınırları içinde kalan– Bratislava ve Cluj-Napoca gibi Slovak ve Rumen kentlerinde Macar aristokratlarının bıraktıkları izlere rastlarız. Özetle, pek çok Avrupa ülkesinde aristokrasinin gücünü yitirmekte olduğu 19. yüzyılda Macar aristokrasisi son derece nüfuzlu bir konumdadır. Bunun dışında ilk bahsettiğimiz üst düzey aristokratlar kadar nüfuzlu olmasalar da yerel düzlemde ve Macar Diyeti’nde etkilerini koruyan küçük soylulardan da bahsedebiliriz. Macar milliyetçiliği esas olarak bu iki asilzade tabakasından gelen yazar ve siyasetçilerce geliştirilmiştir; Macaristan’ın ulusal kalkınması ve/veya bağımsızlığı üzerine yazan pek çok kişi, örneğin István Széchenyi ve Lajos Kossuth, soylu kökenlidir.
Bunun yanında elbette Macaristan’da bir burjuva sınıfı da vardır (burada “burjuva”yı kentli mülk sahipleri, esas olarak da tüccar ve zanaatkârlar anlamında kullanıyorum). Ancak burada işler karmaşıklaşıyor: O dönemin Macaristan’ının sınırları içinde kalan neredeyse bütün büyük kentlerin burjuvaları Almanca konuşuyordu: Bir kısmı Orta Çağ boyunca Tuna havzasına yerleşmiş olan Almanlardı, bir kısmı Yahudiydi, bazıları da köylerden kentlere göçüp Almanlaşmış olan Macar, Slovak, Rumen, Sırp, Hırvat kökenli ailelere mensuptular. Macar ulusal şairleri, bestecileri, ya da milliyetçi siyasetçileri arasında burjuva kökenlilerin azımsanamayacak bir yeri olsa da Macar kentlerinin burjuvazisi 19. yüzyıl boyunca milliyetçiler tarafından bazen fazla kozmopolit, bazen “gayrı milli”, bazen de “kökü dışarıda” olarak görülüyordu. Yok edilmesi gereken düşmanlar olmasalar da etkileri azaltılması gereken rakipler konumundaydılar. Tabii bu söylediklerim özellikle 19. yüzyılın ilk yarısı için geçerli. Yüzyılın ikinci yarısında bir yandan kentlerde Macarca konuşanların sayısı (hem Macarların kırsal alanlardan kentlere göçü, hem de asimilasyon yoluyla) artarken diğer yandan bir sınıfsal dönüşüm yaşandı: kapitalizme geçişin ivme kazanmasıyla aristokrasi ve burjuvazi arasında keskin ayrımlar artık ortadan kalkmaktaydı.
Bunun dışında elbette toplumun çoğunluğunu emekçi sınıflar oluşturuyordu: Topraksız köylüler, ticarethanelerde, zanaatkâr atölyelerinde, manifaktürlerde ve yüzyıl ilerledikçe kurulan fabrikalarda çalışan ücretli işçiler… Ve ücretli işçilerin ev içi işlerini gören, temizlik, çocuk bakımı ve yemek gibi işleri yapan kadınlar. Bütün bu farklı kategoriler, Macaristan halkı ya da Macar ulusu gibi yekpare kategorilerden değil, karmaşık ve dinamik bir sınıflar ve toplumsal cinsiyetler bütününden bahsedebileceğimizi gösteriyor.
3) Bu sınıfsal tabakalaşmayla bağlantılı bir şekilde Macar milliyetçiliğinin dinamosu olarak hangi toplumsal sınıf/kesim ön plana çıkmaktadır?
Şimdi bütün bu tabloya bakıp sorunuza geri döndüğümüzde çok boyutlu bir sınıfsal bileşimle karşılaşıyoruz. Çok çeşitli sınıflardan gelen yazarlar, şairler ve politikacılar milliyetçi ve/veya yurtsever temalara başvurarak Macar halkının (ya da daha geniş bir anlamda Macaristan halklarının) kültürel ve toplumsal hak taleplerini ya da iktisadi taleplerini dile getirebiliyorlardı: Yoksulluk eleştirisinin, temsil sistemindeki sorunlara dair itirazların milliyetçi bir çerçeveden yapıldığı durumlara çokça rastlarız. Ancak 19. yüzyıla genel olarak baktığımızda Macar milliyetçiliğinin esas olarak bir soylu ideolojisi olarak ortaya çıkıp geliştiğini söyleyebiliriz. Öyle ki Macar milliyetçiliği üzerine çalışan pek çok uzman bir “soylu milliyetçiliği”nden bahsetmiştir. Bu sadece milliyetçi ideologların ve politikacıların çoğunun asilzade kökenli olmasından kaynaklanmaz: Milliyetçilik 19. yüzyılda çoğunlukla soylu tabakaların çıkarlarını koruyan bir ideoloji olarak işlev görmüştür. Bunun birkaç boyutu vardır: Milliyetçilik Macar soylularına hem Viyana karşısında, hem de büyük kentlerin güçlenen burjuvazisi karşısında ortak bir paydada birleşme fırsatı veren bir ideolojiydi. Aynı zamanda milliyetçilik soyluların halk tabakalarıyla hegemonik bir bağ kurmaları için de zemin oluşturuyordu: Tüm diğer milliyetçilik örneklerinde olduğu gibi bu örnekte de ücretli işçiler ya da topraksız köylüler heyecan verici ulusal tarih anlatıları, ulusal kahraman biyografileri, ulusal müzik ya da dans örnekleri üzerinden kendilerini sermayedarlarla, toprak sahipleriyle, muktedirlerle aynı geminin yolcuları olarak görüyorlardı.
Tam da bu milliyetçi temalar sayesinde 1848 Devrimi ve Bağımsızlık Savaşı’nın yenilgiye uğramasına rağmen Macar aristokratları 1860’lardan itibaren imparatorluk içindeki imtiyazlı konumlarını hızlıca yeniden elde edip güçlendireceklerdi.
4) Macarların imparatorluk içerisindeki imtiyazlı ve karmaşık konumlarına dair neler söylenebilir?
Aslında bu soruyu sormanıza sevindim, çünkü Macarların ve Macaristan’ın Viyana’daki hükümdar ve yönetici sınıfla ilişkileri konusunda hatalı fikirler son derece yaygın. Macarlar Avusturyalıların hakim konumda oldukları bir imparatorluğun ezilen halkı mıydı? 1867’de Habsburg Devleti’nin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu şeklinde yeniden düzenlenmesi Macarlar için bir hezimet miydi? Bu yönde değerlendirmelere sıkça rastlıyoruz. Popüler kültürden bir örnek vereyim, 2020’de ilk sezonu yayınlanan Avusturya yapımı Freud dizisini izlediğimizde 1800’lerin sonunda Macar asillerinin Avusturya sultasına karşı genel bir nefret duydukları ve direniş örgütledikleri gibi bir fikre kapılabiliyoruz. Bahsedilen dönemde elbette bir Macar bağımsızlıkçı hareketi vardı, bu hareketin içinde yer alan aristokratların sayısı da az değildi, ancak bütün bir Macar aristokrasinin Avusturya düşmanı bir tutum içinde olduğunu söyleyemeyiz.
Şimdi bu durumu iyi anlamak için 19. yüzyıl başına dönelim. Macaristan o dönemde Habsburg hanedanından hükümdarlar tarafından yönetilse de önceki yüzyıllardan devraldığı kurumlarını (örneğin “diyet”ini -feodal parlamentosunu- ve idari teşkilatını) muhafaza eden bir krallıktı. Habsburglar Viyana’da Avusturya imparatoru olarak, Macaristan’da Macaristan kralı olarak hüküm sürüyorlardı. Günümüzün Slovakya’sını, Ukrayna’nın küçük bir kısmını, Romanya’nın kuzeybatısını (Transilvanya ve Banat) ve Kuzey Sırbistan’ı (Voyvodina) kapsayan bir krallıktı bu; günümüzün Kuzey Hırvatistan’ı özel bir statüye sahip olsa da yine bu krallığın parçasıydı.
1848 Devrimi’nin bastırılmasından 1860’ların başına kadar uzanan, emperyal yönetimin baskısının yoğun bir şekilde uygulandığı, eğitimde, idarede ve pek çok alanda merkezileşme ve Almanlaştırma politikalarının yoğun bir şekilde hissedildiği bir dönem yaşansa da 1860’lardan itibaren Macar egemen sınıfları bir defa daha güç kazanmaya başlamışlardı. 1867’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun kurulması da bu sınıfların önemli bir kesimi için bir bakıma zaferdi: Artık Macaristan Krallığı’nın hem kendi parlamentosu, hem de kendi hükümeti vardı, tam da bu nedenle 1867’deki düzenlemeye Avusturya-Macaristan “Uzlaşı”sı (kiegyezés/Ausgleich) adı verilmiştir. Trianon’da parçalanan bu eski krallığın nostaljisi halen Macar milliyetçilerinin altın çağ anlatılarını süslüyor, “Büyük Macaristan” haritasını pek çok yerde -araba çıkartmalarında, kahve kupalarında, dövmelerde…- görebilirsiniz.
5) 19. yüzyıl boyunca bir yandan Habsburg İmparatorluğu’nun merkezileştirme ve Almanlaştırma politikalarına karşı direnen Macar ileri gelenlerinin bir yandan da Balkanları da içine alan bir bölgede mümkün olduğunca Macarlaştırma politikasına başvurdukları göz önüne alındığında, Macar milliyetçiliğinin bu dönemdeki temel motivasyonları ne/neler olabilir?
Bu paradoksu tam da biraz önce bahsettiğim iki düzlemle açıklayabiliriz. Macaristan Viyana’dan yönetiliyordu ve bağımsızlığa sahip değildi; bu “bağımlı” konum özellikle 1840’lı yıllarda Macar milliyetçileri arasında bazen Viyana hükümetinin merkeziyetçiliğine karşı çıkış, bazen bağımsızlıkçılık gibi tepkilere yol açacaktı. Ancak Macaristan krallığının sınırları içinde “Macarlar” (buradan zenginiyle yoksuluyla yekpare bir “Macar ulusu”nu değil, Macar egemen sınıflarını anlamamız gerekiyor) hakim konumdaydılar ve 1848-1860 arasında güç kaybettikleri dönem haricinde tarihsel ve iktisadi olarak sahip oldukları üstün konumu perçinlemeye çabalıyorlardı.
6) Balkanların 19. yüzyılı, ülkemizde genelde Osmanlı İmparatorluğu’nun bölgedeki toprak kayıpları (buna bağlı olarak Balkan halklarının ulusal ayaklanmaları), Rus İmparatorluğu’nun Panslavizm politikası, Habsburg İmparatorluğu’nun (1867’den sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) topraklarını genişletme çabaları üzerinden okunduğundan olsa gerek, Balkanlarda yaşayan halkların en azından bir kısmına yönelik Macarlaştırma (Magyarization) politikalarına dair pek çalışma bulunmuyor. Ancak bu politikalara bakılmadan da 19. yüzyıl Balkanlar tarihi tam olarak açıklığa kavuşmuyor gibi…
Çok haklısınız. Bence buradaki sorun Türkiye’deki hakim tarih yazımının Osmanlı merkezli olması. Osmanlı dışı dünyayı ancak Osmanlı Devleti’yle temas ettiği ölçüde okuma gereği duyuyoruz: Balkanlar Osmanlı topraklarına katılmaları ya da Osmanlı egemenliğinden çıkmaları ölçüsünde ilgi çekiyor çoğunlukla; Macaristan Osmanlı topraklarına katıldığı ya da bağımsızlıkçı Macar aristokratları Osmanlılara sığındığı ölçüde tarih kitaplarında yer buluyor. Oysa bütün bu farklı ülke ve bölgeleri hakkını vererek incelemek için Osmanlı bağlantısının ötesine geçmemiz, iç ve dış dinamiklerini, toplumsal-iktisadi tarihlerini, kurumlarını, düşünce tarihlerini araştırmak gerekiyor. Elbette bu şekilde çalışan tarihçiler var, sayıları giderek artan nitelikli yayınlar yapıyorlar. Bütün bu gelişmeler sevindirici, ama yeterli değil: Ancak üniversitelerde dünya tarihi kırk ila yetmiş yıl önce yazılmış siyasi tarih kitapları üzerinden okunmaya devam ettikçe genel tarih algısına Osmanlı merkezlilik damgasını vuruyor. Balkanları, Orta ve Doğu Avrupa’yı Osmanlı Devleti, Rusya ve Habsburgların oyun alanından ibaret gördükçe belirli temalar, kavramlar ve klişelere hapsolmuş bir tarih görüşümüz oluyor. Tam da bu nedenle Habsburg topraklarının temel bir iç politika ve ideoloji meselesi olan Macarlaştırma olgusunu tartışmayı önemli buluyorum.
7) Balkanlardaki Macarlaştırma politikaları hangi veçheler üzerinden ilerlemiştir? Bu politikalar özellikle hangi halklara yönelikti?
Burada sorunuzu genişletelim isterseniz, çünkü Macarlaştırma politikaları yalnızca Hırvatistan ve Sırbistan gibi Balkan topraklarıyla sınırlı değildi. Balkan bölgesinin dışında kalan Slovakya’da ve Karpataltı Rutenya’da (günümüzde Ukrayna’nın bir parçası) ve Balkanlar’a aidiyeti tartışmalı olan Transilvanya’da da uygulanmıştı. Bu nedenle bu konu gündeme geldiğinde “Balkanlar” yerine Karpat Havzası terimini tercih ediyorum. Neydi bu Macarlaştırma politikaları? Her şeyden önce dil, eğitim ve basın-yayın politikalarıydı: Macarca eğitim yapan, Macar tarih ve kültürünün öğretildiği okulların kurulması, Macarca basın-yayın ya da tiyatro faaliyetlerine kamusal düzlemde kolaylık gösterilmesi… Zamanla buna kamu görevlerine atanacak kişilerde Macarca isme sahip olma zorunluluğunun aranması gibi uygulamalar da eklenecekti.
Burada şunu eklemeliyim: Pek çok asimilasyon örneğinde olduğu gibi bu örnekte de zor uygulama ve rıza devşirme mekanizmaları diyalektik bir birlik içinde işliyordu; kamu görevi almak, yayın yapmak ya da ticari ilişkilerini güçlendirmek isteyen kişi ve ailelerin “gönüllü” bir şekilde Macarca eğitim gördükleri, hatta gündelik hayatta bile Slovakça, Rumence, Rutence ya da Sırp-Hırvat dili yerine Macarcayı tercih ettikleri, Macarca isimler kullanmaya başladıkları durumlara sıkça rastlanıyordu.
8) Macarlaştırma politikaları hangi tarihsel iddialar üzerine temellenmişti?
İki temel meşrulaştırıcı temadan bahsedebiliriz. İlkine “tarihsel argüman”, ikincisine “dilsel argüman” adını vereceğim. Tarihsel argümana başvuranlar Macaristan’ın kadim ve güçlü bir krallık olduğunu, diğer halkların ya tarih boyunca devlet kuramamış olduklarını (örneğin Slovaklar) ya da devlet kurmuş olmalarına rağmen bu devletlerin kısmen ya da bütünüyle Macaristan Krallığı’na katılmış olduğunu (örneğin Sırplar) iddia ediyorlardı. İlk kategoriye (daha önce devlet kuramamış halklara) o dönemde “tarihsiz halklar” adı da veriliyordu, Engels’in de bu terminolojiyi devraldığını hatırlatayım. Macar milliyetçileri Macarların (“Macar hakim sınıflarının” diye de okuyabilirsiniz) “tarihsel hakları” gereği diğer halklara üstün konumda olduğunu iddia ediyorlardı. Dilsel argümansa Macar dilinin gelişkin bir edebi dil olduğu, Rumenceden ve Slav dillerinden üstün olduğu iddiası üzerinden şekilleniyordu. Ferenc Kazinczy gibi entelektüellerin girişimleriyle Macarca 18. yüzyıl sonunda hızlı ve yoğun bir dil reformu sürecinden geçmişti; süreli yayınlar, kitaplar, tiyatro ve opera temsilleri gibi mecralar üzerinden edebi, bilimsel ve sanatsal alanlarda yaygınlıkla kullanılmaya başlamıştı. Pek çok 19. yüzyıl Macar entelektüeli için Slovakça birbirinden kopuk bir lehçeler topluluğundan, Sırp-Hırvat dili ve Rumence yeterince edebileşmemiş dillerden ibaretti. Bu argüman da bir kısır döngü doğuruyordu; Macar dilinin üstünlüğü Macarlaştırma politikalarını temellendirmede kullanılıyor, Macarlaştırma politikaları diğer dillerde eğitim ve basın-yayın faaliyetlerine ve dolayısıyla bu dillerin standartlaşmalarına engel teşkil ediyor, bu dillerin edebileşmesi geciktikçe de Macar dilinin üstünlüğü argümanına başvurulmaya devam ediyordu. Bu tartışmalar bizlere yabancı gelmiyordur herhalde. Kürtçenin edebilikten uzak bir lehçeler topluluğundan ibaret olduğuna dair görüşler 2020’de dillendirilebiliyor; Lazca edebiyat ve müzik yapma çabalarına rağmen bu zengin dil halen Türkçenin Trabzon lehçesiyle karıştırılıyor, yok sayılıyor, küçümseniyor.
9) Balkanlarda Macarlaştırma politikalarını Habsburg İmparatorluğu’nun (1867’den sonra Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) bölgeye yönelik genel politikasından nasıl ayırt edebiliriz?
Habsburg Monarşisi 1850’lerde İtalya, 1860’larda Prusya karşısında yenilgiye uğramış, dış politikada uğradığı mevzi kaybını, kendi nüfuz alanı içinde hakim sınıflar arası ilişkileri güçlendirerek telafi etme yoluna gitmişti. 1850’lerin emperyal-merkeziyetçi baskı ve Almanlaştırma politikalarından sonra 1860’larda Macar aristokrasisiyle Viyana arasına kurulmaya başlanan ve 1867’de devletin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na dönüşmesiyle taçlanan “uzlaşı”nın başlıca nedenlerinden biri de bu dış politika itkisiydi. Bundan hemen sonra, 1870’lerde Balkanlar’da Rusya ve Avusturya-Macaristan arasında nüfuz mücadelesi başlayınca da Avusturya-Macaristan sınırları içinde kalan Balkan topraklarında hakimiyeti güçlendirme rolü esas olarak Macarlara düşecek, Macarlaştırma politikası da bu dönemde ivme kazanacaktı, ne de olsa Transilvanya Rumenlerinin ve Sırpların Macarlaşması bu halklar üzerinde Rus kültürel nüfuzunun kurulmasını da engelliyordu. Ancak Macarlaştırma esas olarak bir iç politika ya da halihazırda sınırlar içinde kurulmuş olan hegemonyayı koruyup güçlendirme meselesiydi, yayılmacı boyutuysa yoktu. Berlin Kongresi (1878) sonrası Bosna-Hersek üzerinde kurulan özel yönetim burada iyi bir örnek teşkil eder. Bosna-Hersek coğrafi açıdan Macaristan Krallığı’na yakın olsa da bu özel idare bölgesinin yönetimi Macaristan hükümetine bırakılmamış, Avusturya-Macaristan’ın ortak maliye bakanlığı bünyesinde kurulan bir daireye devredilmiştir ve bu bölgede Macarlaştırma gibi bir politika da uygulanmamıştır.
10) Nihai olarak bu politikalar başarıya ulaşmışlar mıdır? Söz konusu politikaların bölgedeki etkileri ve sonuçları neler olmuştur?
Bu politikalar kısmen başarıya ulaşmışlardır: 19. yüzyıl sonu-20. yüzyıl başında diğer Karpat havzası dilleri yerine Macarca konuşmaya başlayanların, nüfus sayımlarında kendilerini Slovak, Sırp ya da Rumen yerine Macar olarak tanımlayanların sayısının arttığını görüyoruz. Ancak “kısmen” diye özellikle belirtiyorum, çünkü bu politikalar aynı zamanda bütün bu halkların kendi milliyetçi hareket ve ideolojilerini geliştirmelerinde de büyük rol oynamışlardır. Slovak milliyetçiliğini ele alalım. Slovak rahip ve dilbilimci Ján Kollár 1822 gibi erken bir tarihte Macaristan’da Slavların Macarlaştırılması üzerine bir makale kaleme almış, dilsel asimilasyon politikalarını eleştirmiş, bir yandan Slovakçayı standartlaştırıp yazı dili haline getirmeye çalışırken diğer yandan dilsel yakınlık üzerinden Slovakların Habsburg monarşisinin diğer Slav halklarıyla yoğun bağlar kurmalarını arzu etmişti. Ünlü şair Pavel Josef Šafařík’in de benzer fikirleri vardı. Ivan Derkos yine aynı dönemlerde Hırvatistan’da Macarcanın etkisine karşı çıkmış, Ljudevit Gaj gibi yazarlar ve dilbilimciler 1830’lu yıllarda Hırvat dilini geliştirme çabalarını Macarlaştırma politikalarına yanıt olarak ortaya koymuşlardı. Tranilvanya’da 1881’de kurulan Rumen Ulusal Partisi’nin de başlıca amaçlarından biri Macarlaştırma politikalarına karşı Rumen ulusal kimliğini korumaktı. Yani Macaristan Krallığı sınırları içinde hegemonyayı tahkim etmek için başvurulan Macarlaştırma politikası kendi karşıtını doğurmuş –ya da en azından karşıt hareketleri tetiklemiş–, Avusturya-Macaristan’ın milliyetler sorununun daha da belirginleşmesine katkıda bulunmuş, imparatorluğun (ve bu arada onun ana bileşenlerinden olan Macaristan Krallığı’nın) parçalanmasının nedenlerinden biri olmuştu.
Transferde hareketli günler geçiren Fenerbahçe’de stoper harekatı sürüyor. Sarı Lacivertliler’in gündemine son olarak Apollon Limassol forması giyen 22 yaşındaki Macar stoper Attila Szalai geldi. Transferin kısa sürede netlik kazanması bekleniyor.
Süper Lig’de bu sezon şampiyonluk yarışında yara almak istemeyen Fenerbahçe, transferde ince eleyip sık dokuyor. Savunmaya yapılan Tisserand ve Lemos’tan istediği katkıyı alamayan Sarı Lacivertliler ara transfer döneminde bu bölgeye mutlaka takviye yapması bekleniyor.
Arsenal’den ayrılması gündemde olan Sokratis’in yanı sıra Club Brugge forması Simon Deli’nin de isimlerinin yer aldığı transfer listesinde bir de sürpriz bir isim yer alıyor.
O sabah, şanslı bir sabahtı. Her ayın ilk pazar günü kurulan Miskolc’un büyük bit pazarında, yere serilmiş kitapçı tezgahında iki Kertész kitabı birden bulup, çok uygun fiyata almıştım. Macar baskısı olan (1980’lerin başında yayımlanmış olmalı) pek matah değildi doğrusu, hatta bir fotoğraf kitabı için düpedüz kötü olduğu bile söylenebilirdi. Yine de aldım, çünkü içinde, Kertész’in Macaristan dönemine ait, daha önce görmediğim çok sayıda fotoğraf vardı. Diğeri kalın kapaklı, şömizli ve kaliteli kağıdı olan, 1982’de New York’ta yayımlanmıştı.
İlk kez bir
Kertész fotoğrafıyla karşılaşmam oldukça geçtir. Zaten fotoğraf deyince aile ve
basın fotoğraflarını bilirdik. Fotoğrafçı, “Başını
kaldır, çeneni indir, gülümse ama o kadar da çok değil” diye komutlar
verip duran, sevimsiz adamdı. Şimdi düşününce anlıyorum ki iyi bir yanı da varmış
bu resmi sürecin; fotoğraf çektirmek için oturduğunuz pufun üzerinde ip gibi
gerilmişken, fotoğraflanan şeyin tam da siz olmadığınızı hissederdiniz.
“Bir gösteri
nesnesi olarak fotoğraf”a ilgi duymaya başlamam, 80’lerin ikinci yarısında
sahafta dergi karıştırırken gördüğüm bir Werner Bischof fotoğrafına vurulmamla
başlamıştı. Japonya’da çekilmiş bir fotoğraftı bu. Katsura Sarayı’nın çay
evlerini birbirine bağlayan bahçesinde, kar altında şemsiyeleri ve geleneksel kıyafetleriyle
yürüyen iki kişiyi gösteriyordu.
Beyoğlu’ndaki
sahafları dolaşıp, bulduğum bütün fotoğraf yıllıklarını (Photograpy Annual)
toplamaya başladım. Alfred Stieglitz, Henri Cartier Bresson, Robert Frank,
Dorothea Lange, Eugéne Atget, Nadar, Ansel Adams ve elbette Andre Kertész ile
tanışmam o yıllıklar sayesinde oldu.
Kertész’in
gördüğüm ilk fotoğrafları, fotoğrafçının New York’ta Washington Square Meydanı’na
bakan evinin penceresinden çektiği bir dizi fotoğraftan birkaçıydı. İyi kotarılmış
işlerdi, arka planda bir resim bilgisi olduğu hemen fark ediliyordu. Daha o sıralar
ustanın Paris ve Macaristan dönemi işlerini görmemiştim. Kertész fotoğraflarına
girişim, “Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi”ndeki gibi sondan başa doğru,
tersine bir güzergah izleyerek oldu.
Güneşli, ayaz bir kış günüydü. Pazarcılar her zamankinden de erken toplanmaya başlamışlardı. Arabayla eve gelirken, Batı yayılmacılığının Orta Avrupa’daki simge mekanlarından Spar’a uğrayıp peynirler, salamlar, şaraplar ve baget ekmek aldım. Saat üç gibi, akşam alacası bastırmaya başlamadan önce, mutfaktaki masada tezgahı kurmuş, ışığı yakmış, sabahın köründe aldığım kitaplara odaklanmıştım.
Fotoğrafa
bakmak, daima dondurulmuş bir zamana yolculuktur ve bazen bir kuyudan aşağı eğilmek
gibi baş döndürücü olur. Belli ki Kertész fotoğrafları içinde kaybolmuştum. İnsanlar
elbette, özelikle Avrupa’da çektiği fotoğraflarda ağırlıklı bir yer tutuyorlardı.
Macaristan’da çalıştığı yıllardan kalanlarda kırsal alanlar, çocuklar ve hayvanlar, çiftler,
askerler ve çingeneler ağırlıktaydı. 1925’te gittiği ve derhal avangart çevre
içinde kendine yer bulduğu Paris’te bütün bunların yanısıra parklar (ki
pasajlarla birlikte modernizmin kaleleridir), kent sokakları, boş sandalyeler,
vitrinler, gözlükler, pipolar, gölgeler ve kentin sanatçı göçmenlerinin
portreleri de sızmıştı fotoğraflarına. Paris dönemi onun fotoğrafçılığını
olgunlaştırdığı yıllardı. Çoğunluk tepeden bir bakışla kurulan kusursuz bir
geometriye sahipti bu fotoğraflar, ışıklar ve gölgeler zaman zaman varoluşsal
derinlikler kazanıyordu. Katmanlı yapılar oluşturuyordu ama hepsinden öte
sokaktaki sıradan insana ve nesnelere odaklanmıştı Kertész. Belki de ilk kez
onun fotoğraflarında, gündelik hayatta görüp geçtiğimiz sıradan şeylerin
estetik değerleri ortaya çıkıyordu. Paris’teki bu canlı kent, New York’ta çektiği
fotoğraflarda başkalaşmıştı: Çatı katının penceresinden bakan heykeller, ölü doğalar,
pencereden görülen karlar altındaki parkın şiirsel ve geometrik çeşitlemeleri,
çatılar… İnsan varsa bile ancak dürbünün ters ucundan görülüyordu New York fotoğraflarında.
O pazar
gününün üzerinden iki yıla yakın bir zaman geçtikten sonra, şimdi Ayvalık’ta
yeniden bakıyorum Kertész fotoğraflarına. Üzerine yazılmış şeyleri okuyorum,
bulabildiğim kadarıyla. Bunların kimilerinde, sanki fotoğrafçının ayrıca bir yaşantısı
yokmuş gibi, doğrudan fotoğrafları üzerinden yapılmış değerlendirmelere rastlıyorum.
Sanatçının yaşamıyla, ürettiğini ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini
söyleyenleri bir noktaya kadar anlamakla beraber, ikisini bütün bütüne birbirinden
ayırmayı aklım almıyor benim. Hele Kertész gibi ölüp küllerinden yeniden doğmuş
ya da Sisyphos gibi bir kayayı silbaştan o tepeye çıkarmış birinin yaşamı
sözkonusuysa.
1894 yılında, orta sınıf Yahudi
bir ailenin çocuğu olarak Budapeşte’de doğuyor. 1912’de, 18 yaşındayken küçük
bir fotoğraf makinesiyle gündelik hayatı görüntülemeye girişiyor. Söylediğine
göre esin kaynağı o zamanın popüler resimli aile dergilerinde gördüğü tahta ve
taş baskı resimlermiş. Hepi topu iki yıl sürmüş bir macera. 1. Dünya Savaşı
için askere alınıyor. 20. yüzyılın bu ilk büyük kitlesel katliamından sağ
olarak çıkmayı başarıyor, üstelik kimi
fotoğraflar da var terkisinde. Savaş sonrası Budapeşte’si, Avrupa’nın savaştan
yenik çıkmış başka kentlerinde de olduğu gibi, genç bir adamın hayatta kalması
için pek fazla imkan sunmuyor. Bir süre baba mesleği borsacılığı deniyor. Sonra
kamerasını alıp yeniden sokaklara vuruyor kendini. Çektiği fotoğraflarla kısa
sürede Budapeşte’de bir avangarta dönüşüyor.
Bu da demektir ki Paris’e doğru yola çıkması kaçınılmaz.
Kertész’in
1925’de Paris’e geldiği dönemde Avrupa’da foto muhabirliği henüz emekleme aşamasındaydı. Kertész onu hızla ayağa kaldırmış
görünüyor. Sonraki üç yıl içinde İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’dan
çok sayıda dergi ve gazetenin serbest fotoğraf muhabiri olarak çalışıyordu.
1927’de ilk kişisel sergisini açtı ve bir yandan
fotoğraflarını çekerken, Paris’in göçmen sanatçıları arasında yerini aldı:
Mondrian, Chagall, Calder, Eisenstein…
İçinde durduğu
çevre onun fotoğrafa yaklaşımını da derinleştirdi. Mondrian yakın arkadaşlarından
biriydi. Ölü doğa ya da çıplak kadın bedenleri üzerinde farklı estetik arayışlara
girişti. Efsane Leica firmasının, profesyoneller için üretilmiş yeni kamerasını
kullanması için ricacı olduğu ilk isimlerden biriydi (1928). 1932’de
Atlantik’in öbür yakasında, New York’ta “Modern Avrupa Fotoğrafı” başlığı altında
35 işi sergilendi. 1933’te Budapeşte’de Elisabeth Sali ile evlendi.
Paris yılları
doludizgin bir başarı hikayesidir. İsmi kentle özdeşleşmiş sanatçılardandı.
Nitekim 1936’da dünyanın en büyük fotoğraf ajanslarından biri olan Amerikan
Keystone Stüdyoları ile bir yıllık kontrat imzalayıp, New York’a gitmeye karar
verdiğinde; yola çıkmadan önce bir Fransız hükümet yetkilisi kapısını çaldı ve
kendisine kalması karşılığında Fransız vatandaşlığı önerdi. O, gitmeyi tercih
etti. New York’a gidişindeki saiki tam olarak bilmemiz imkansız. Baştan beri
meydan okuyuşlara, arayışlara açık biri olduğu anlaşılıyor. Ama Paris’te,
Almanya’dan kaçıp gelen Yahudilerin hikayelerini yakından takip etmiş ve
tehlikeyi birçoklarından daha erken sezmiş
olması da mümkün.
Şiirsel
sinemanın en önemli yönetmenlerinden Robert Bresson, “Kertész deklanşöre bastığında,
kalbinin atışını hissederim” demişti. Ne yazık ki bu Amerikalılar için bir şey
ifade etmiyordu. Life dergisinin editörleri, 1937’de fotoğraflarını reddederken
“bunların çok fazla konuştuğunu” söylemişlerdi. Keystone’daki patronları ise
bol süt vermesi gereken bir inek gibi davranıyorlardı ona. Nihayet Keystone’la
kontratından kurtulduğunda ise General Gudarian’ın zırhlı birlikleri harekete
geçmiş, Naziler inanılmaz bir hızla Avrupa’yı ele geçirmeye başlamışlardı.
Dönecek bir ev, kalmamıştı.
Sontag, “şehvetli
aşırılıkların sahnesi olan kentte, fotoğraf makinesiyle silahlanmış röntgenci
bir yaya” olarak tanımlar modern fotoğrafçıyı. Ki bu imge bence Kertész için de
doğrudur. Kent ve sokaklar onun mabedidir sonuçta. Yazık ki 1939’da, İkinci
Dünya Savaşı’nın başlamasıyla birlikte, ABD devleti tarafından “tehlikeli yabancı”
kategorisine alınır ve sokaklarda dolaşıp fotoğraf çekmemesi için resmi olarak
uyarılır.
1944 yılında
Amerikan vatandaşlığına kabul edildiğinde, Paris’in o görkemli günleri çok
gerilerde kalmıştır. Budapeşte’de borsayı terk ettiği gençlik günleri daha da
uzaktadır. Evlidir, yabancı bir ülkededir ve önüne konanı yemek zorundadır:
1947’ye kadar kadın, moda, bahçe ve kırsal yaşamı anlatan dergiler için serbest
fotoğrafçı olarak çalışır. Sonra 14 yıl çalışacağı Conde Nast Yayınları’nın
kadrolu elemanı olur ve House and Garden dergisi için, iç mekan fotoğrafları
çeker. Keşke bir gün biri o uzun aralığın, “ticari” Kertész fotoğraflarının bir derlemesini yapsa. Eminim
20. yüzyıl tüketim toplumunun, en önemli görsel albümlerinden biri olurdu.
Çeyrek asıra
yaklaşan süreçte, ne küratörler ne de sanat simsarları onun fotoğraflarıyla bir
bağ kurmayı denememişlerdir dersek, abartmış olmayız. Kertész 1962’de Conde
Nast’tan ayrılır. Bu McCarthy’ci Amerika’nın, karanlık perdesinin de yırtılmaya
başladığı dönemeçtir. Paris mucizesi 40 yıl sonra yeniden tekrarlanmaya başlar.
Sergiler, kitaplar, ödüller, satışlar uç uca eklenir. Dünya değişmiştir: Çiçek
Çocukları, isyan, başkaldırı… Umut okyanus gibidir. Bugün geriye dönüp baktığımızda,
nihayet anlıyoruz ki, dil ve öykülerle hatırladığımız bir dünyanın öldüğü eşiktir
orası aslında, yerine görüntüler aracılığıyla hatırlayacağımız yeni bir dünya
başlar.
Amerikan baskısı
kitaba önsöz yazan eleştirmen Ben Lifson, 1981’de, Kertész 87 yaşındayken, 29 yıldır
yaşadığı Greenwich Village’daki Washington Square Park’a bakan dairesinde
ziyaret etmiş fotoğrafçıyı. Karısının 1977’deki ölümünden beri yoluna tek başına
devam eden adam, artık hareket etmekte güçlük çekiyormuş söylediğine göre,
elleri titriyormuş, baş dönmesinden muzdaripmiş ve fotoğraf çekmek için tripoda
bağımlı haldeymiş. Ama fotoğraf çekmeyi sürdürüyormuş.
İlk ortaya çıktığı
andan itibaren fotoğrafın iki temel iddiası vardı. Zamanı olabildiğince hızlı
yakalayıp hapsetmek ve gerçeği temsil etmek. 1888’deki ilk Kodak fotoğraf
makinesinin satış sloganı şöyleydi: “Siz düğmeye basın, gerisini biz
hallederiz.” Zamanımızda sonsuz hızla, sonsuz çoğaltma (digital görüntü) birleşti.
Fotoğraf çektiğimiz kameralar (ki çoğu literatürde cep telefonu diye geçiyor
artık), kendilerine göre ayarlıyorlar ışığı ve parlaklığı. Beğenmediyseniz,
gerçeği baştan yaratacağınız aplikasyonlar da oracıkta sizi bekliyor. Gerçeğin
tanığı olma iddiasıyla yola çıkan bir enstrüman için hazin bir son.
Ödüllü
yönetmen Kornél Mundruczó (Beyaz Tanrı) ve baş yapımcı Martin Scorsese
tarafından hayata geçirilen PIECES OF A WOMAN, yaşadığı acıyla baş etmeyi
öğrenmeye çalışan bir kadının son derece kişisel, sarsıcı ve sıra dışı
hikâyesini anlatıyor.
7 Ocak 2021’den itibaren film dünya genelinde Netflix’te.
Yönetmen:
Kornél Mundruczó
Senarist: Kata Wéber
Film 2020 Venedik Film Festivalinde en iyi film ve en iyi kadın oyuncu (Vanessa Kirby ödüllerini kazandı.
Ulusal Gıda Güvenliği Kurumu (Nébih), kuş
gribinin hayvanlar arasında yayıldığı şüphesiyle kuzeybatı Macaristan’da
yaklaşık 90.000 hindinin itlaf emrini verdi.
Yetkililer, geçtiğimiz hafta Acs köyü
yakınlarındaki çiftliklerde tüketilen yem ve su miktarının düşmesi ve ölümlerin
artmasının ardından itlaf emri verdi. Virüsün varlığı çarşamba günü doğrulandı.
Yetkililer 13 kilometre çapında bir alandaki çiftlikleri izliyor.
Macaristan’ın baş veteriner hekimi, ülke
genelinde uçan göçmen kuşların yarattığı tehlikeler nedeniyle geçen yıl Kasım
ayında kümes hayvanlarının kapalı tesislerde tutulmasını emretti.
H5N8 virüsü, 2014’ün başlarında Asya’da kümes hayvanı üretiminde büyük aksamalara neden oldu ve aynı yıl Avrupa’ya yayıldı. Macaristan, kuş gribiyle en son 2020’nin başlarında mücadele etmek zorunda kalmıştı.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.