“Macaristan’dan Noemi Laszlo da festivale katıldı”
Sultanbeyli Belediyesi tarafından 2012 yılından itibaren geleneksel olarak düzenlenen İstanbulensis Şiir Festivali’nin 8’incisi Muhsin Yazıcıoğlu Kültür Merkezi’nde gerçekleşti. Yunus Emre temalı şiir göstersinde çok sayıda yabancı şair yer alırken, Filistin’e de destek çağrılarında bulundu.
Sultanbeyli’de bir gelenek haline dönüşen İstanbulensis Şiir Festivali’nin 8’incisi Muhsin Yazıcıoğlu Kültür Merkezi’nde seyirci alınmadan, Sultanbeyli Belediyesi’nin resmi sosyal medya hesaplarından canlı yayınlanarak online şekilde yapıldı. “ Yunus Emre “ teması altında toplanarak 5 gün boyunca devam edecek program da şiirseverler yoğun ilgi gösterdi.
Sultanbeyli Belediye Başkanı Hüseyin Keskin’inde yer aldığı programda 10 yaşındaki Hatice Ömeroğlu, Nuri Pakdil’den Anneler ve Kudüsler şiirini okudu. Daha sonra açılış konserinde sahne alan Yücel Arzen, “İntifada” adlı eserini seslendirerek Filistinlilere destek çağrısında bulundu.
ÇOK SAYIDA YABANCI ŞAİR KATILDI
Amerika’dan Robert Pinsky ve Monica Youn, Sırbistan’dan Charles Simic, Belarus’tan Lyudmila Klochko, Birleşik Arap Emirlikleri’nden Nujoom Al-Ghanem, Bosna-Hersek’ten Sasha Skenderija, İskoçya’dan Em Strang, Azerbaycan’dan Ümit Neccari, Macaristan’dan Noemi Laszlo , Filistin’den Nasser Rabah’la beraber 10 şairin yer aldığı programda, Türk şiirindeki tarihi ve sosyolojik arka planı, hem dilin hem de toplumun değişimiyle inceleneceği oturumların gerçekleşeceği organizasyon, 29 Mayıs’ta son bulucak.
Programda açıklamalarda bulunan Başkan Hüseyin Keskin: “İstanbulensis Şiir Festivali’nin bu sene 8’incisini düzenlemenin mutluluğunu yaşıyoruz. Şehre şiir kattığımız, ilçemizin ve İstanbul’umuzun markası haline gelen şiir festivalimizin temasını bu sene vefatının 700’üncü yılında 2021 yılının ‘Yunus Emre Yılı’ olarak ilan edilmesinin ardından Tapduk Emre’nin ifadesiyle ‘Bizim Yunus’un’ anısına gerçekleştiriyoruz” diye konuştu.
Noemi Laszlo
Noémi LÁSZLÓ, 1973’te Romanya’nın Cluj kentinde doğdu. Şiirlerini ana dili olan Macarca dilinde yazıyor. Cluj Babeș-Bolyai Üniversitesi’nde İngiliz ve Macar Edebiyatı okudu. Budapeşte Eötvös Loránt Üniversitesi’nden Modern İngiliz Edebiyatı alanında doktora derecesine sahiptir. Romence ve İngilizceden Macarcaya şiir ve düz yazı çevirileri yapıyor. 1995’ten beri yetişkinler için yedi ve çocuklar için üç şiir kitabı yayımlandı. Cluj’da yayınlanan Macar çocuk dergileri Napsugár/Sunray ve Szivárvány/Rainbow’un yazı işleri müdürüdür. En son Műrepülés / Aerobatics, 2020, Gutenberg, Miercurea Ciuc eseri yayımlandı. 2010 yılında Macar József Attila Ödülü’nü aldı.
Mayıs 1944´te Macaristan Yahudilerinin Auschwitz´e nakillerine başlandı. Sadece sekiz hafta içinde 424 bin Yahudi sınır dışı edildi. Holokost´un sonunda 565 bin Macar Yahudi´si katledilmişti.
Macaristan’daki faşist unsurlar geniş bir halk desteğine sahipti ve Miklos Horty’nin diktatörlük hükümeti Nazi Almanya’sı ile ittifak yaptı. Antisemit yasalar yaşama geçirildi, 100 binden fazla Yahudi erkek zorunlu çalıştırılmak üzere seferber edildi ve burada yaklaşık 40 bin kişi hayatını kaybetti.
Macaristan müttefiklere karşı savaşa katıldığında Kamenetz-Podolsk’tan Polonya veya Sovyet vatandaşlığına sahip yaklaşık 20 bin Yahudi Almanlara teslim edildi ve öldürüldü. Ancak Macaristan’daki imha aşaması çok sonra, Mart 1944’teki Nazi işgalinden sonra başladı. Macaristan, o zamana kadar, Hitler’in Yahudileri teslim etme baskısına boyun eğmeyi reddetti. O sırada Macaristan’da, Slovakya, Romanya ve Yugoslavya’dan bölgelerin ilhak edilmesi sonucunda 800 binden fazla Yahudi yaşıyordu. Mayıs 1944’te Auschwitz’e sürgünler başladı. Sadece sekiz hafta içinde 424 bin kadar Yahudi Auschwitz-Birkenau’ya sürüldü. Ekim 1944’ten sonra Ok ve Haç Partisi iktidara geldi. Budapeşte’de binlerce Yahudi Tuna kıyılarında öldürüldü ve on binlerce kişi Avusturya sınırına doğru yüzlerce kilometre yürüdü. Toplamda yaklaşık 565 bin Macar Yahudi’si öldürüldü.
Tuna Nehri kıyısındaki ayakkabılar-trajedinin anısına…
Budapeşte’deki Tuna Nehri kıyısında, Macaristan Parlamento Binasının hemen yakınında, 1940’larda, insanların giydiği tipte altmış çift eski moda ayakkabı durur. Aralarında, kadın, erkek ve çocuk ayakkabısı var. Suyun kenarında, sanki sahipleri onları ayaklarından yeni çıkarmış ve orada bırakmış gibi, dağılmış ve terk edilmiş bir halde duruyorlar.
Daha yakından bakıldığı zaman ayakkabıların paslanmış demirden yapıldıkları göze çarpar. Bunlar 1944-1945 kışında Arrow Cross Partisi (Ok ve Haç) üyeleri tarafından, Tuna kıyılarında vurdukları Macar Yahudileri için yapılmış bir anıt olma niteliğini taşıyor. ‘Tuna Gezinti Yolundaki Ayakkabılar’ olarak bilinen anıt, film yönetmeni Can Togay tarafından tasarlandı, heykeltıraş Gyula Pauer ile birlikte yaratıldı. 2005 yılında Tuna Nehrinin Peşte kıyısında kuruldu. Anıtın üç ayrı yerinde, Macarca, İngilizce ve İbranice olarak okunan dökme demir tabelalarda: ‘Ok ve Haç milisleri tarafından vurularak nehre atılan kurbanların anısına’ yazar.
O yıl, sonbahar- kış aylarında, Almanlar Milos Horty hükümetini devirip Ferenc Szalasi’yi ve onun faşist, şiddet taraftarı, antisemit Ok ve Haç Partisi’ni iktidara getirdi. Bu partinin milisleri Budapeşte’de bir terör saltanatı yaratmıştı. Budapeşte sokaklarında alenen Yahudileri dövüyor, yağmalayıp öldürüyorlardı. Şehrin her yerinde binlerce Yahudi öldürüldü. Yahudileri Tuna Nehrine çekmek onlar için kolaydı. Nehrin kıyısına geldiklerinde, onlara ayakkabılarının bağlarını çıkarttırır, bu bağlarla, üçer üçer ayak bileklerinden bağlarlardı. Sonra ortadakini vururlardı. Ölen kişiyle birlikte ayakları bağlı olan diğer ikisi de nehre düşüp, dehşet içinde boğulurdu. Bu kişilerin içinde kadın, erkek ve çocuklar vardı. Hiç birinin gözleri bağlı değildi. Ölü beden kendi ağırlığıyla, yaşayan kurbanları da dibe çekerdi. Az bir bölümü bağlarından kurtulup yüzmeye çalışırsa, kıyıdan nişan alınarak vurulurdu. Ama Yahudilerin çoğu -özellikle çocuklar- su dondurucu olduğu için hemen ölmüştü. 1944-45 kışında yaşanan dehşet günlerinde Tuna Nehri ‘Yahudi Mezarlığı’ olarak biliniyordu.
Anıta geri dönecek olursak, şu soru akıllara gelir; onlar kimin ayakkabıları? Heykelde eksik olan insanlar kimlerdi? Ayrıca ayakkabıların her biri farklıdır. Bazılarının topukları aşınmış, bazılarının ise perişan bir duruşları var. Bazılarının bağcıkları var, bazılarının bantları açık bırakılmış. Bazıları klasik kadın iskarpinleri, diğerleri işçi botları, bazıları dümdüz ayakta dururken, diğerleri sanki aceleyle çıkarılmış gibi yana yatmış. Bir de çocukların minik ayakkabıları var. Bütün bu farklı ayakkabılar, nehir kıyısında öldürülen farklı Yahudileri temsil ediyor.
Bu anıtın samimiyeti çarpıcı ve dokunaklı. Ayakkabılar o kadar somut ki, onları giyen, ayakları şekillendiren, öldürülmeden önce çıkarmak zorunda kalan insanları hayal etmek çok kolay. Her ayakkabının bir kişiliği vardır, her birinde onu giyen ayağın izleri vardır. Eksik olan tek şey onların gerçek sahipleri. Ayakkabılar, sahiplerinin -yüzleri silinmiş olanların- çehrelerine benzetilerek onları istatistiklerden canlıya, nefes alan insanlara dönüştürüyor. Böyle bir enstalasyonda, her bir ayakkabı kendi başına bir sanat eseri. Heykeltıraş, ayakkabıyı alacak kişiyi hayal ettikten sonra, o kişinin onu nasıl giydiğini düşünmüş olmalıdır. Coşkuyla parmak uçlarında mı yürüyordu? Yoksa ayakları öne doğru fırlayarak mı yürüyordu? Her ayakkabı düşünüldü, her bir detay tasavvur edildi. Bu anıtı bu kadar samimi ve çarpıcı yapan şey, sahiplerinin bireyselliğini pekiştirmesi. Ayakkabılara bakarken onları ayaklarından çıkarmak zorunda kalan insanların, derin üzüntü ve dehşetini, ardından onların buzlu sulara vurularak ve bağlı olarak gömüldüklerini hisseder, korkuyla yüzleşmelerini görür gibi olursunuz.
Anıtı ziyaret edenler bazen mum yakar ya da çiçekleri, kendilerine dokunan veya birini hatırlatan belirli bir ayakkabının içine yerleştirirler. Ayakkabılar evrenseldir. Onlar hepimizin sahip olduğu temel bir maldır. Ayakkabının her birinin kendine özgü olmasına ve 1944-45’in o karanlık kışında, Tuna’nın dondurucu kıyılarında meydana gelen olayların özgünlüğüne rağmen, anıt bizi daha büyük resme bakmaya ve toplu katliamı düşünmeye sevk ediyor.
Not: Can Togay Janos: Budapeşte-1955. Macar film yönetmeni, senarist, oyuncu, şair, yapımcı, kültür yöneticisi ve kültür ataşesi.
Gyula Pauer (1941-2012) Macar asıllı, bir aksiyon sanatçısı, ressam ve heykeltıraştır.
Macar kahraman Hannah Seneş’in arşivleri İsrail Milli Kütüphane’de
Macaristan doğumlu kadın kahraman ve şairin günlük, şarkı, mektup ve defterlerine erişim sağlanıyor.
Macaristan doğumlu şair ve paraşütçü Hannah Seneş’in 23 yaşındayken, Macar Yahudilerini Nazi ölüm kamplarından kurtarmak için, işgal altındaki Avrupa’ya paraşütle atlamasının üzerinden 76 yıl geçti.
Seneş Nazilerin eline geçti, işkence gördü ve Macaristan’da idam edildi, ancak hikâyesi ve şiirleri yaşadı.
Savaştan sonra yatağının altındaki bir bavulda bulunan şiir, günlük, şarkı ve mektupları içeren arşivleri, Kudüs’teki İsrail Ulusal Kütüphanesine aktarıldı ve ikonik kadın kahramana ilk kez küresel erişim sağlandı.
Türkiye‘nin üç interaktif müzesi arasında yer alan Kars‘taki Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nin bir bölümde oluşturulan “Kars’ın Macar Kahramanları Daimi Sergisi”nin açılışı yapıldı
Kars Valisi ve Belediye Başkan Vekili Türker Öksüz, açılışta yaptığı konuşmada, Kars halkının 19. yüzyıl sonlarından 20. yüzyıl ilk çeyreğine değin art arda uğradığı Rus, Ermeni ve İngiliz işgallerine karşı, kuvvetli imanı, üstün cesareti ve emsalsiz kahramanlığıyla mücadele ettiğini söyledi.
Osmanlı ordusunda görev yapan ve Kars’ın Ruslara karşı savunulmasında büyük yararlılıklar gösteren György Kmety (İsmail Paşa) ve Richard Guyon (Hurşid Paşa) anısına Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde sergi açtıklarını anlatan Öksüz, “Kars savunmasında büyük yararlılıklar gösteren İsmail Paşa, 1855 yılında Rus hatlarını yararak kaleden çıkmış ve Erzurum’da Anadolu birliklerine katılmıştır. Kırım Savaşı’nın bitmesinden sonra da Osmanlı’nın hizmetinde görev yapmaya devam etmiştir. Osmanlı Ordusu’nda görev alarak devletimize ve milletimize hizmet eden György Kmety ve Richard Guyon’u ( Hurşid Paşa) rahmetle anıyorum. Bu iki değerli paşamızın anısını Kars’ta yaşatacak olan serginin, Türkiye-Macaristan ikili ilişkilerine de her anlamda yeni bir ivme kazandıracağını düşünüyorum.” diye konuştu.
Macaristan-Türkiye Parlamentolar Arası Dostluk Grubu Başkanı Attila Tilki ise İsmail ve Hurşid Paşa olayının o dönem dünya genelinde konuşulduğunu belirterek, şunları dile getirdi:
“O dönem Kars Kalesi’nden, kuşatmanın ardından kalenin düşmesiyle beraber 8 kişilik bir Macar grubunun gizlice buradan kaçması ve Erzurum’daki Osmanlı-Türk ordusuna tekrar katılması aslında bize bugünlerde 21. yüzyılda da kahramanları ne kadar özlediğimizi gösteriyor. 1877 yılında çok kalabalık bir Türk heyeti, Osmanlı heyeti, Budapeşte’ye varmıştı. Bütün heyetlerle de olduğu gibi bu Osmanlı-Türk heyetini de Parlamentoda vekillerimiz ağırlamıştır. Bugün burada bu serginin açılışında bulunmaktan büyük onur ve mutluluk duyuyorum. İsmail ve Hurşid Paşa’nın sadece bizim kahramanlarımız olmadığını, aynı zamanda Türklerin de kahramanı olduğunu görmek ayrıca sevindirici ve gurur vericidir. Yaşasın Türk-Macar dostluğu.”
Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Gökhan Yazgı ise Türkiye-Macaristan arasında önemli bağın olduğunu ifade etti.
Müzeyle bir tarih köprüsü kurulduğuna işaret eden Yazgı, şunları kaydetti:
“1853-1856 yılları arasındaki Kırım Savaşı’na katılan ve Kars’ın savunmasında önemli rol oynayan Macar asıllı Osmanlı paşaları Hurşid Paşa ve İsmail Paşa’mızın hatırasına Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesinde özel bir bölüm oluşturulması amacıyla Dışişleri Bakanlığımız ve Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Matis ile yapılan çalışmalar neticesinde bugüne geldik. Ülkemizde bulunan diğer müzelerden getirdiğimiz eserler bugün burada daimi sergide yerini almıştır. Böylece Türkiye-Macaristan arasındaki kültürel ilişkiler Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi’nde bir kez daha hayat bulmuş, Macaristan’dan Kars’a uzanan bir tarih köprüsü kurulmuştur.”
Macaristan’ın Dışişleri Bakanlığı Kültürel Diplomasiden Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Marton Schoberl de “Macaristan’ın ve Türkiye’nin tarihi elbette birçok noktada birbirlerine bağlı oluyor, tabii savaşlar var, barışlar var, ittifaklar var, dostluk var ve tarihten sanata kadar birçok alanda iş birliklerimiz tarih boyunca da sürmüştür.” dedi.
Konuşmaların ardından Vali Öksüz ve beraberindekiler, açılışını yaptıkları sergiyi gezdi.
Açılışa, Dışişleri Bakanlığı Kültürel Diplomasi Genel Müdür Yardımcısı Emir Salim Yüksel ile protokol üyeleri de katıldı.
İbrahim
Peçevi Osmanlı’nın ünlü vakanüvislerinden. 1574’de Macaristan’ın Pec şehrinde
doğmuş, seferlere çıkıp savaşlara katılmış, tercümanlık, defterdarlık ve
mutasarrıflık yapmış. 1640 yılında emekli olup Budin’e yerleşmiş ve 1650 (?) yılında
burada toprağa verilmiş. İki ciltlik tarihi 1520’de Kanuni Sultan Süleyman’ın
tahta çıkışıyla başlıyor ve 1639’da IV. Murat’ın vefatıyla son buluyor.
Kendisinin de söylediği gibi, birçok Osmanlı tarihçinin yazdıklarını okumuş ve
onlardan naklediyor. Arada kendi tanıklıklarını, yaşarken dinlediği hikayeleri
( kahvehane açılması, tütün kullanımının yaygınlaşması, padişah atları vb.)
anlatıyor. Tarihinin en önemli özelliklerinden biri, ilk kez yabancı (kefere)
tarihçilerin yazdıklarına başvurmuş ve onları tercüme ederek kendi kitabına almış
olması. Buna neden gereksinim duyduğunu kitabının bir yerinde şöyle izah
ediyor. Yazdıklarımı bitirdiğimde, o sırada Budin Beylerbeyi olan Musa Paşa’ya
götürüp bir değerlendirmede bulunmasını istedim. Musa Paşa okuduktan sonra
“Tarihte her şeyden önemli olan barış bahsinin nasıl yapıldığını bilmek iken, siz
o kapıyı kapamışsınız” diyerek metni geri verdi. Bunun üzerine “Ben geçmişten
topladım, hiçbirinde barışa dair bir şey görmüş değilim” dedim. Musa Paşa, “Bu
bir özür değildir” diye yanıtladı. Peçevi bunun üzerine yabancı kaynaklara
yönelir. Bildiği dil Macarca olduğu için, dönemin Macar tarihçilerine başvurması
normaldir: Sebestyén Tinódi Lantos (1510-1566), Gáspár Heltai (1490-1574),
Miklós Istvánffy (1538-1615). Öyle anlaşılıyor ki o güne dek kalem oynatan
Osmanlı tarihçileri, barışın da bir işlevi olabileceğini düşünmemişler.
Ursula K. Le
Guin bir denemesinde yulaf toplayan kadınların hikayesi, Mamut avlayan avcı
erkeklerin hikayesiyle karşılaştırıldığında çok sönük kalır, diye yazmıştı. Ama
ona göre bu heyecanlı av anlatısının önemli bir kusuru vardı: Kahraman! Başrolünde
kahramanın olduğu bir anlatıda herkesin hikayesi, emeği, düşleri ve doğal
olarak hayatı onun gölgesinde kalıyor ve büyük ölçüde kayboluyordu. Osmanlı
vakanüvislerin anlatısında iyi ya da kötü, yeterli ya da yetersiz, katil ya da
kurban kahraman daima padişahtır. Diğer her şey ve herkes onun hikayesine
hizmet ettiği ölçüde vardır. En azından ilk bakışta böyledir.
Peçevi
Tarihi’ni okurken, bir imparatorluk merkezinin -bu durumda İstanbul’daki
payitahtın- gerçek bir kara delik olduğunu kavrıyor insan. Her şey o doyumsuz
delik tarafından emiliyor: Murassa şimşir hançerler, altın ve gümüş madenler,
atlar ve develer, öldürülmüşlerin kelleleri ve dilleri, gümüş kupalar, gümüş
bedenli bakire kızlar, koşum takımları, her türlü hububat, mahbub (muhabbet
edilen, sevilen, sevgili) oğlanlar, firuzeler ve yakutlar, tablalarla misk,
müzehhep ve süslü örtüler, harem ve köle pazarları için eti diri insanlar,
silahlar, yük yük öd, ibrişim halılar…
Geride taş taş
üstüne konmamış şehirler ve kaleler, yakılmış tarlalar, binlerce, onbinlerce
cesetle gübrelenmiş topraklar kalıyor. Herkes öldürülmüyor tabii, kaçanları bir
süre kovalayıp bırakıyorlar ki, işleri düzene koyacak, haraç verecek, isyan
ettiğinde gelip yağmalanacak ve kafaları kesilecek birileri olsun.
Bütün bu ayrıntıları
Peçevi Tarihi’nde bol bol bulabilirsiniz. Üretmeyi değil, üretileni yağmalayı
seçen bir yaşam biçimi. Kendi dönemi içinde düşünüldüğünde sırf Osmanlılara
özgü bir şey de değil. Şaşırtıcı olan, aradan 500 yıl geçtikten sonra bunun İslam
dünyasında hala kolayca taraftar bulabilmesi. Bu anlatı kalıbı barış zamanı
pehlivan tefrikaları ya da milliyetçi kahramanlık hikayeleri olarak çıkıyor
ortaya, savaş döneminde ise -diyelim- IŞID’e militan toplarken kullanılıyor.
Antalya
Kumluca’da gölgesi ve rüzgarı bol yere
tezgah kurmuş, her dem iyi çayı olan ve mangal kömürü satan bir esnaf vardı.
2012’de Şam Emevi camiinde namaz kılma hayalleri kurulmaya başlandıktan bir-iki
yıl sonra kömür almaya gittiğimde, 50’li yaşlarını sürmekte olan, torun torba
sahibi kömürcüyü, çardağın altında karışık formlarla cebelleşirken buldum. “Hayırdır”,
diye sorduğumda. “Avcılık ruhsatı almaya çalışıyorum”, dedi. “Yeni mi merak
saldın, biraz geç değil mi?” diye üsteledim. Meğer pompalı tüfek alıp Suriye’ye
gitmeye heves ediyormuş. Gizlisi, saklısı yoktu. Kumluca çoktan Türkiye’nin
sera merkezi olmuştu o sıralar ve para basmaya başlayan bu sıradan kasabada
kimyasal ilaçlar, hiçbir denetim olmaksızın peynir ekmek gibi satılıyordu. Bir
sonraki yıl gittiğimde dükkan kapalıydı. Sorduğumda, kanserden öldü, dediler.
Gazi ya da şehit olmaya heveslenirken, bok yoluna gitmişti.
Ne yalan
söylemeli eskiden vakanüvisleri
önemsemez, okumaya değer bulmazdım. Yanıldığımı Cemal Kafadar’ın “Kim Var İmiş
Biz Burada Yoğ İken” kitabını
okurken anladım. Kabaca söylersem, tarihin insan hikayelerinden bağımsız
okunamayacağını, okunmaya çalışılsa bile asla anlaşılamayacağını vaaz ediyordu
Kafadar. Peçevi Tarihi’nin gerçek önemi de anlattığı insan hikayelerinde bence.
Yazar bir yöntem olarak öncelikle anlatacağı padişahın döneminde yaşamış önemli
şahsiyetlerin portrelerinden oluşan bir geçit sunar: Şehzadeler -ki çoğu
iktidarı ele geçiren kardeşleri tarafından öldürtülmüş-, sadrazamlar, büyük
vezirler, defterdarlar, nişancılar, ümera, din bilginleri, büyük şeyhler gibi.
Bütün o kahramanlık tarihinin defosu bu insan hikayelerinde gizlidir. Oraya
odaklandığımızda, tarihsel anlatının arşı alayı hedefleyen şaşaalı düzeninden
kurtulup dünyevi hayatın bildik hayhuyuna varırız: Egolar, kıskançlıklar,
fesat, hırsızlık, rüşvet ve çökme, kifayetsiz muhterislik, şuursuzluk, riya…
Ecdadımız şanlı anlatısı, hızla bulanıklaşır.
III.
Mehmed’in Macar diyarına sefere götürülmesi hikayesi mesela. Padişahlar hanidir
yeniçerinin başında sefere gitmez olmuş. Sarayda bir eli yağda bir eli balda
oturmak varken, at sırtında aylarca gitmek, çadırlarda yatmak zul gelmeye başlamış
padişahlara. Orduyla savaşa gidip zafer kazanarak güçlenen vezirler arasında
post kavgası yaşanmaya başlamış. Bunun önüne geçmek için 1596’da taze padişah
III. Mehmed’i sefere çıkartıyorlar. Padişaha sefer usüllerini öğreterek
Belgrad’a kadar geliniyor, ama o ana kadar nereye saldırılacağı düşünülmemiş.
Meclis toplanıyor. Birileri Komran kalesine gidelim diyor, diğerleri bu kadar
insan ve padişahla böyle kıytırık bir yer uygun olmaz, diye itiraz ediyorlar.
Bunun üzerine Eger Kalesi göze kestiriliyor.
Osman Paşa’nın
emriyle başlayıp üç gün üç gece süren Tebriz katliamı var. Bu kadar katliam
arasında Tebriz’in önemi nedir? Osman Paşa ilk günden sonra yaptığından pişman
olup kıyımı durdurmaya çalışıyor, bunun için şehre tellallar bile salıyor ama
önünü alamıyor. (Bir 6-7 Eylül hikayesi gibi.)
Gücün kişisel
sebeplerle kötüye kullanılması: İsmihan Sultan, kocası ölünce Budin’de görev
yapan, gösterişli Vezir Ali Paşa’ya göz koyup “Onu bana getirin!”, buyuruyor.
Adam evli. Karısının ve ailesinin bütün feveranına rağmen, Budin’den kopartıp İsmihan
Sultan’a getiriyorlar. Başka insanlar da var: Padişahın, güç yetiremeyince
Beylerbeyilik verdiği Celali isyanı liderlerinden Deli Hasan; Bağdat’ta
valiyken Cuma’lara padişah gibi gitmeyi adet edinmiş, beş kuşaklı Vezir Hasan
Paşa; II. Selim zamanında nişancı Firuz Bey…
Peçevi, Firuz
beyin hikayesini şöyle anlatıyor: “Her zaman içer, hatta (ehl-i ırz meyhanesi)
diye bazen koltukta bulunan meyhanelere gider ve odasına gelirken fazla içki
aldığı için bir köşede yıkılır kalırdı. Hademeleri kaldırır, bir berber dükkanına
ya da başka bir yere kor, sarhoşluğun geçmesini beklerlerdi. Böyle olduğu halde
yine azil edilmedi. Ancak halinden şikayetçi olan maiyetindeki bazı katipler, ağır
küfürlerle dolu yazı yazdılar, bunu diğer yazılar arasına koydular. O da
okumadan ve tereddüt etmeden imzaladı. Katipler bunu alarak veziri azama
götürdüler. Bunun üzerine azil edilerek emekliye ayrıldı.”
Bu hikayeler
bir alt metin gibi okunduğunda ortaya çıkan manzara Yahya Kemal’in “Bin atlı akınlarda
çocuklar gibi şendik” dizesiyle uyuşmuyor. Peçevi’nin karakterleri İmparatorluğun
içinde debelendiği açmazı göstermekle kalmıyor, devlet ve toplumsal yaşam söz
konusu olduğunda, hangi geleneksel mekanizmaların bugün de hala hayatımıza
gölge düşürdüğünü anlamamıza yardımcı oluyor.
Hikayeler ve karakterler… Peçevi Tarihi’ni okurken beni en çok etkileyen Padişah III. Murad ile Sokollu Mehmed Paşa (ki üç padişaha vezir-i azamlık yapmıştır) arasındaki husumetin başlangıcı hikayesi oldu. Muazzam bir roman ya da film çıkabilir ondan. Malum padişah öldüğünde, geride kalan şehzadeler arasında, ölümcül bir oyun olan tahta çıkma yarışı başlıyor. II. Selim öldüğünde Şehzade Murat Manisa sancağındadır. O sırada sarayda başka şehzadeler vardır. Ancak Sokollu Mehmed Paşa padişahın ölümünü gizler ve Şehzade Murat’a haber göndererek hemen saraya gelmesini söyler. Murat, Mudanya iskelesine gelir. Ama kendisini bekleyeceği söylenen kadırga ortada yoktur. Bunun üzerine orada buldukları boş bir kayığa binip İstanbul’a hareket ederler ama büyük bir fırtınaya yakalanırlar. Ölümle kalım arasında, kusa kusa helak olunan bir yolculuktan sonra geceyarısı Ahırkapı’ya yanaşırlar. Nöbetçiler şehzadeyi Bahçekapısı’na yönlendirirler. Vezir-i Azam Sokollu Mehmed Paşa orada beklemektedir. Şehzade Murat hem fırtınadan perişan haldedir, hem de daha önce bir kardeşi tahta çıktıysa oracıkta öldürüleceğinden endişe içindedir. Öyle ki Sokollu ile karşılaştığında onun elini tutup öpecek derece yere eğilince, Sokollu padişahı önler ve kendisi onun elini öperek alıp tahtına götürür. O andan itibaren III. Murad’ın Sokolluya karşı bitmeyen kini başlar ve ondan kurtulmanın yolunu arar. Adamlarını görevden uzaklaştırır, kararlarına karşı çıkar, üzerine başka vezirler salar ama beş yıl boyunca uğraşmasına rağmen ondan kurtulmayı başaramaz. Sokollu 1579 yılında, konağında ikindi divanını yönetirken, huzura gelen bir derviş tarafından bıçaklanarak öldürülür.
Farklı branşlarda Tokyo Olimpiyatına katılacak
Macar sporcuların elemeleri ve seçimleri devam ederken, en büyük sürpriz Ulusal
Eskrim Federasyonunun açıklamasıyla geldi.
Ulusal Eskrim Federasyonu başkanlığı seçmeler sonucunda Kadınlar Kılıç takımına aÁDA Mohamed’in da alındığını açıkladı.
İlk olarak 1996’da Atlanta Olimpiyatlarına katılan Aida Mohamed , Tokya olimpiyatıyla 7 farklı olimpiyatla büyük bir rekor kıracak.
Macaristan’da da “muhalefet ittifakı” adım adım gerçekleşti. Muhalefet doğal olarak fikirsel çekimle bir araya gelmedi. Siyasi şartlar ve “hayatta kalma içgüdüsü” onları bir araya gelmeye zorladı.
22 Mayıs Cumartesi 2021 Saat: 00:04
Her şeyi değiştirebilecek o “kader seçimi” yaklaşıyor; fakat Türkiye’de değil, Macaristan’da.
Ancak, iki ülke gündemini de birbirini bağlayan ortak bir de gündem var: muhalefetin ortak adayı kim olacak?
Türkiye’de yavaştan yavaştan spekülasyon konusu olan bu mesele, Macaristan’da da merak konusu.
Macaristan’da Nisan 2022’de gerçekleşecek genel seçimlerde, Başbakan Viktor Orbán, iktidara geldiğinden ilk defa “kaybetme” tehdidi ile karşı karşıya kalacak. Zira, %50 civarı desteğini 12 yıldır sürdüren Orbán’a karşı, muhalefet partileri ittifak yapmaya karar verdiler. Önce, Ağustos 2020’de ittifak yapacakları konusunda niyet beyanında bulundular. Ardından da Aralık 2020’de bu niyetlerini resmileştirdiler ve seçimlere yekpare biçimde, ortak liste ile gireceklerini açıkladılar. Görüldüğü gibi, tıpkı Türkiye’de olduğu gibi Macaristan’da da “muhalefet ittifakı” konusu adım adım gerçekleşti. Muhalefet doğal olarak; bir fikirsel-ideolojik çekimle ve kendi istekleriyle bir araya gelmedi. Siyasi şartlar ve “hayatta kalma içgüdüsü”, muhalif partileri bir araya gelmeye zorladı.
Şartların zorlaması ile bir araya geldikten sonra da ideolojik birliktelik kurulmaya çalışıyor. Diğer bir deyişle; önce bir araya gelmek ve sonra ideolojik sathı oluşturmak gibi “atı arabanın önüne koymayı gerektiren” bir zorluk var.
Öte yandan da muhalefeti bir araya getiren esas sebep, “kazananın her şeyi aldığı bir düzende ayakta kalabilmek” olduğundan, ittifakların içinde adeta saatli bombalar oluyor. Birbiriyle gerçekten siyaseten anlaştıkları için değil; sadece iktidara başka türlü gelemeyecekleri için bir araya gelip, bir arada duran liderlerin iş birliği, “saatli bomba” ile kast ettiğim. Her ne kadar arka planda kalıp kamuoyuna yansımasa da zorunluluk neticesi bir araya gelen liderlerin ortaklığı ve egoların çarpışması söz konusu oluyor.
Ve muhalefet ittifakları konusunun en can alıcı yönü de ülkenin yeni lideri olması muhtemel ortak adayı belirlemek.
Macaristan ve Türkiye’nin önündeki kritik süreç de bu; çok da benzeşiyor hallerimiz.
Ancak, elbette Macaristan’ı benim konu etmemin bir sebebi de “benzerlikler” dışında, 2000’lerin başından beri bu ülkeye olan bağım. Hala orada bir evim var; Koronavirüs Pandemisi başlayana kadar da sık sık gidip geldiğim bir yerdi.
21 yıllık süreç içinde, Macaristan’ın Avrupa Birliği üyesi oluşundan, Orbán’ın ülkenin “mutlak hâkimine” dönüşmesine “kader dönümlerinin” önemli bir kısmını yaşadım. Bu dönüm noktalarından bir tanesi de 13 Ekim 2019’da gerçekleşen yerel seçimlerdi. 2010’dan itibaren Budapeşte’yi yaklaşık 10 yıl yöneten ve iktidardaki Fidesz’in yeniden adayı olan Istvân Tarlós’un yenilgiye uğradığı seçimlerden bahsediyorum. Bu oylama sonucunda, Budapeşte’nin yeni Büyükşehir Belediye Başkanı olarak Gergely Karácsony seçildi. 1975 doğumlu, yeşil-sol-liberal görüşteki, siyaset bilimi kökenli bir siyasetçi. Açıkçası, Karácsony’ye seçimler öncesinde fazla bir şans verilmiyordu ve kazanması da hakikaten sürpriz oldu. Karácsony’nin seçimler öncesi İstanbul’a gelerek o dönem yeni İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiş Ekrem İmamoğlu’nu ziyaret ettiğini ve akıl danıştığını da hatırlayalım. Gerçi, kamuoyu araştırmalarıyla da uğraşan ve kampanya sürecine son derece bilimsel yaklaşan Karácsony’nin akıl almaya çok da ihtiyacı var mıydı tartışılır.
Karácsony, 15 Mayıs 2021 günü, 2022 seçimlerinde muhalefetin ortak adayı olmak için yarışa gireceğini açıkladı. Yani, niyet beyanında bulundu. Bu aşamada, Karácsony’nin hakikaten muhalefetin adayı olup olamayacağı meçhul. Tıpkı, Budapeşte Belediye Başkanlığı’na giden süreçte olduğu gibi ön seçimlerde, tüm muhalefetin desteğini alması gerekecek. Budapeşte seçimlerinde, şimdi muhalefet ittifakının ana akslarından biri olan aşırı sağ kökenli Jobbik, Karácsony’ye doğrudan destek vermemişti. Bunun sebebi de Karácsony’nin “fazla sol ve liberal” bulunmasıydı. Buna karşılık, Jobbik’in yaptığı, Karácsony’ye karşı aday çıkarmamaktı.
Geçtiğimiz iki yılda, Macaristan muhalefeti beraber çalışmak konusunda pratiklerini geliştirdi ve sağın en sağındaki Jobbik de sol isimlerle beraber hareket etmeye alışmaya başladı. Buna karşılık Jobbik’in, Karácsony’ye göre daha fazla tercih edeceği ortak adaylar olabilir. Öncelikle, parti içinden veya kendi çizgilerine daha yakın birisinin ortak aday olmasını tercih edebilirler. Örneğin, Hódmezővásárhely Belediye Başkanı Péter Márki-Zay gibi bir ismin. Márki-Zay, 2018’de Fidesz’in kalesi varsayılan taşra kenti Hódmezővásárhely’de muhalefetin ortak adayı olarak belediye başkanı seçilmişti. Üstelik de Jobbik’tan Yeşil çizgideki partilere tüm muhalefeti kampanyasında ortaklaştırmayı başarmıştı.
Karácsony’nin ülkenin daha kentli, kozmopolit, sol ve liberal yüzünü temsil ederken; Márki-Zay’ın ülkenin çoğunluğunu oluşturan kırsal kesimdeki milliyetçi ve muhafazakâr kesimlere daha çok hitap ettiğini düşünenler var.
Karácsony de, ülke geneline yabancı Budapeşteli seçkin algısı yaratmamak için adaylık açıklamasını, köyü Nyírtass’tan yaptı. Dahası da adaylığını ilan ederken, milliyetçi tonlamalarla, “Anavatanım büyük tehdit altında; ülkemiz aşırı derecede bölünmüş vaziyette” dedi.
Ocak 2021’de Budapeşte çapında yapılan bir kamuoyu yoklamasına göre, Karácsony’yi aday olarak görmek isteyenler kentin %50’sini oluşturuyordu. İstemeyenler ise, %47 oranındaydı ve %3’ün de bir fikri yoktu. Ancak, yukarıda da vurguladığımız gibi, Budapeşte dışına çıkıldığında farklı fikirler de söz konusu olabilir.
Macaristan’da muhalefetin ortak adayları için gerçekleştireceği önseçimler, hakikaten ortaklaşma ve demokrasi vurgusu açısından bir dönüm noktası olacak. Bakalım, Türkiye’de ortak ittifak adayı belirleme süreci nasıl ilerleyecek? Ankara’da bir yerlerde, liderler arasında müzakere ile bu karar alınacağına önseçimler yapılabilseydi keşke…Neticede, sonuç kadar süreç de önemli ve süreç, asıl sonucun da belirleyeni…
Koronavirüs salgının başlaması ile birlikte sınırların kapanmasından dolayı Türkiye başta olmak üzere 25 ülkede kalan 220 Avustralya vatandaşı, bir yıllı aşkın aradan sonra özel seferle ülkelerine döndü.
Salgından nedeniyle sınırların kapanmasıyla ülkelerine dönemeyen ve 25 farklı ülkede bir yıldır yaşamlarını sürdüren 220 Avustralya vatandaşı sonunda ülkesine dönebildi.
Türkiye başta olmak üzere 25 ülkede bir yıldır bulunan yolcular, ülkelerine dönmek için İstanbul Havalimanı‘na geldi. Burada bilet işlemleri ve PCR testlerini yaptıran yolcuların daha sonra sağlık formu doldurulup ateşleri ölçüldü. Bilet işlemlerinin tamamlanmasının ardından 220 Avustralya vatandaşı dün akşam saat 23.00 sıralarında Quantas Havayolları‘na ait özel seferle İstanbul‘dan Darwin‘e gitti.
‘Koronavirüs patlayınca dönüşümüz hayal oldu’
14 yıldır Avustralya’da yaşadığını ve 2019 yılında kısa tatil için geldiği Türkiye’de iki yıldan beri kaldığını ifade eden Gökhan Altındağ “Eşimin hamileliği sıkıntılı geçince burada kalmak zorunda kaldık ve kızım Bursa’da dünyaya geldi. Ondan sonra da 2020 Mart ayında koronavirüs patlayınca dönüşümüz hayal oldu. 2021 yılı Ocak ayından beri bilet bakıyoruz dönmek için birçok havayolu ile gitmeye çalıştık ama biletler iptal oldu. Ama devlet ile bağlantıya geçtik ve bu uçuşu düzenledi. Onlar bize yardımcı oldu” dedi.
Kızı Anica ile birlikte Macaristan’dan gelen Eva Szıgetti ise, “Macaristan’a ameliyat olmak için 2018’de yılında gitmiştim. 40 yıl önce de Macaristan’dan Avustralya’ya mülteci olarak gitmiştim. Aslen Macaristanlıyım. Ben şanlıydım bu ülkede ailem vardı. Zorluk çekmedik. Şimdi ikinci ülkeme dönüyoruz. Çok duygusal neredeyse üç yıl bulacak. Çok mutluyuz. 2020 Aralık’ tan beri bilet almaya çalışıyoruz. Macaristan’dan buraya Türk Hava Yolları ile geldik. Koronavirüs aşılarını da olduk” diye konuştu.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.