Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e, Viktor Orban hükûmetinde hukukun üstünlüğüne yönelik ihlallere karşı Macaristan’a Avrupa Birliği fonlarını askıya alması konusunda çağrı yapılıyor.
The Guardian’da yer alan habere göre, Avrupa Parlamentosu’nun bütçe kontrol komitesinden parlamenterler, Avrupa Komisyonu Başkanı’na yeni bir AB yasasını kullanarak Macaristan’da “hukukun üstünlüğü ihlalleri” nedeniyle ödemeleri askıya alması için çağrı yaptı.
Macaristan’da geçen ay geçen LGBTİ+ karşıtı yasa, Avrupa Birliği’nde tepki çekmişti. Avrupa Parlamentosu’nun bu hafta Macaristan’daki yasayı kınaması bekleniyor. Avrupa Komisyonu, bunun üzerine Macaristan’a LGBTİ+’nin dışlanması üzerine hukuki işlem başlatabilecek.
Tepki çeken LGBTİ+ yasasından önce Avrupa Birliği üye ülkeler ve parlamenterler, Macaristan’ın AB fonlarını harcama şekillerine yönelik uyarılarda bulunuyordu. Fonların bir bölümünün Orban’ın damadının aldığı bir sokak lambası ihalesine, bir bölümünü de Orban’ın doğduğu köye yapılan “vintage”(eski) trene harcandığı belirtilmişti.
Fonların durdurulması çağrısı yapanlar, üç akademisyenin hazırladığı bir raporla Macaristan’da “hukukun üstünlüğü ihlalleri” olduğunun altını çizdi. Bu durumda, AB yönetimini Macaristan’a AB fonlarının durdurulması için meşruiyet kazandırıyor.
Umberto Eco on yıl önce yayımlanan bir yazısında, 1980’lerde New York’ta yetişen çocuklar arasında yapılan bir anketten söz ediyordu; süpermarketlerde satılan kutulanmış sütü, Coca Cola gibi yapay bir ürün zannediyorlarmış. Şimdi 2021’deyiz ve bu o kadar da şaşırtıcı gelmiyor bana doğrusu. Satılanın gerçek süt olduğuna nasıl emin olabiliriz ki?
Ben de büyük
bir şehirde doğup büyüdüm ve insanlarla hayvanların ilişkilerinin bu kadar hızla
başkalaşacağını düşünmemiştim. Hayır, demek istediğim eskiden iyi bir ilişkimiz
vardı da şimdi bozuldu gibi bir şey değil. Başkalaştı. O sıralar kedi ve
köpekler her yerdeydi. Haftada bir sokağa kurulan semt pazarlarına canlı tavuk
ve horozların tıkıştırıldığı kafesli arabalar getirilirdi. Oradan bir tavuk beğenirdiniz,
satıcı kadın onu kafesten çıkarır, arabanın kenarına çömelip kafasını kopartır
ve hızla tüylerini yolmaya başlardı. Kurban bayramlarında kocaman sığırların
dört beş kişi tarafından ayaklarına ip atılarak yıkılmalarını ve çıkardıkları
korkunç böğürtüleri, toprağın üzerinde bir süre canlıymış gibi durduktan sonra
çökerek soluklaşan kanı, boşluğu tekmeleyen ayakları hepimiz görmüştük. Sakalar
eşeklerle su taşırdı ve at arabalarına koşulu
kakidi çıkmış şiş göbekli atların hali
haraptı. Mahalle çocuklarının sapanla kuş avlama partilerini saymıyorum bile. İnsan
toplumuna aittik ve ilişki böyle kurulmuştu. Judith Schalansky “Ücra Adalar
Atlası” adlı şahane kitabında, 1908 yılında Norveç’in 390 kilometre kuzeyinde,
kuşlarıyla ünlü Ayı Adası’na gelen Alman kuş severleri anlatır. Sevgilerini
göstermek için tüfeklerini kullanırlar.
Bütün bunlar
Prof. Dr. Melek Çolak ve Dr. Levente Jávorka’nın birlikte hazırladıkları
“Cumhuriyetin Kuruluş Yıllarında Türkiye’de Hayvancılık Politikası ve Bir Macar
Uzman Oszkár Wellmann” kitabını
okurken geldi aklıma. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında çok sayıda Macar gelmiş
Türkiye’ye. Péter Móricz, 1929 yılında Turán dergisinde yayımlanan “A mai Törökország”makalesinde, sadece Ankara’da 600 Macar’ın çalıştığını bildiriyor. Mikusch von
Dagobert ise aynı tarihlerde 700-800’ü şeker sanayiinde olmak üzere Türkiye’de
yaşayan Macarların sayısını dört-beş
binle ifade ediyor. İnsan kendi kendine sormadan edemiyor, Oszkár Wellmann’ı
bunca isim arasında öne çıkartan meziyet neydi, diye. Albert Bartha var mesela,
dört yılını Türkiye’de geçirip atçılığımızın gelişmesine büyük katkı sağlamış.
Niye Bartha değil de Wellmann?
1876’da
Szászrégen’de dünyaya gelen ve 1943 yılında Budapeşte’de ölen Wellmann, 20.
yüzyılın başında Macaristan’da doktora ünvanı alan üç veterinerden biriydi.
Wellmann, bilimsel çalışmalarında biyolojik ve kalıtım bilimsel sorunların
çözümüne ağırlık verdi. Hayvanlar için soy kütüğü sistemi geliştirdi. “Büyükbaş
Hayvanların Eleştirisi ve Soy Kütüğünün Hazırlanışı” adlı çalışması hayvan yetiştiricileri
ve soy kütüğü kuruluşlarının yöneticileri için yeri doldurulmaz bir başvuru
kaynağı olmuştu. Bu sayede büyükbaş hayvanlar tüm ayrıntılarıyla tasvir
edilebiliyor ve en değerli olanları seçmek ve onları daha işlevli hale getirmek
için çalışmak kolaylaşıyordu. “Otuz yıl boyunca birbirini izleyen veteriner kuşaklarını
zootekni konusunda bilgilerle donatmış ve eğitmişti. Binlerce veterinere meslek
yaşamlarında yol gösterici nitelik taşıyan zengin bilgiler aşılamış ve önemli
görevlerinde onlara temel oluşturacak deneyimler kazandırmıştı. Wellmann daha o
zaman hayvan ürünleri üretimi hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmanın ve
veterinerlik faaliyetlerinin zootekninin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendirilmesinin
iyi bir veterinerlik eğitiminin vazgeçilmez koşulu olduğunu anlamıştı. Onun
hocalığı döneminde zootekni eğitiminin sınırları geçmişe oranla önemli ölçüde genişlemişti. Çalışmaları
zootekninin tamamını kapsamakla birlikte Wellmann, özellikle her bakımdan üstün bir uzmanlık
sahibi ve bilgesi olduğu sığır yetiştiriciliği alanındaki çalışmalarıyla tanınmıştı” Öyle ki 2. Dünya
Savaşı’ndan önceki yıllarda, Macar Soy Kütüğü ve Ürün Denetim Sistemi Avrupa
çapında örnek bir sistem olarak anılır olmuştu.
Oszkár Wellmann
Yani Wellmann
çok önemli bir adamdı, çünkü öküzün boynuzları üzerinde duran et sanayiinin 20.
yüzyılda yaptığı niteliksel sıçramada müthiş bir rol oynamıştı. “Sığır yetiştiriciliğinini
bilgesi” kolay hak edilecek bir ünvan olmasa gerek.
Büyükbaş
hayvanlar üzerine fikrim daha çok kovboy filmleri tarafından şekillendirildi
dersem yalan olmaz. Uçsuz bucaksız çayırlarda dolaşan hayvan sürülerinin yer aldığı
fonda, ne çok sığır çobanı hikayesi izledim. Doğa içindeki yaşama ve göçebe
hayata methiyeydi bu filmler. Cennet bahçesiyle özdeşleştirilen kurucu atalar
hikayesinin kovboylar üzerinden yeniden pişirilmesi. İyi-kötü adamlarla tanımlanan
siyah-beyaz bir dünyanın hayvanları vardı. Sanki tek bir varlıkmış gibi tanımlanan
kovboy ve atı. Sahibinin damgasını taşıyan sığırlar ve kızılderililerle özdeşleştirilen ve o yüzden eğlencesine öldürülebilen
bizonlar. Sığır tüccarları ise şimdi olduğu gibi o filmlerde de opaktı.
Doğrusu,
Wellmann üzerine yazılan kitabı okuyana kadar büyükbaş hayvan yetiştiriciliği
konusunda en ufak bir fikrim yoktu. Meğer ne incelikleri olan, dallı budaklı
bir işmiş. İyi damızlık hayvanın olacak, mera ve çayırları ıslah edeceksin, hayvan
gıdası için ekim işlerini düzenleyeceksin, halk kitleleri arasında ziraat
kültürünü yükselteceksin, fenni baytarlar yetiştireceksin, veteriner
fakülteleri kuracaksın, mezbahalardaki bant akışını planlayacaksın, kesilen
etlerin parçalanması ve ayrıştırılması, paketlenmesi… Hayvanlardan ürün diye
bahsedildiğini ve zootekni diye bir uzmanlık alanı geliştirildiğini de
bilmiyordum. Belli ki bir çok kişi için geçerliymiş bu. Yoksa klonlanan ilk
hayvan olan koyun Dolly ortaya çıktığında, İbrahim Peygamber’e gökten koç
indirilmiş gibi, ağzımız bir karış açık kalmazdı.
Wellmann’ın
çalışmaları tam da Dolly’e giden yolun kilometre taşlarını döşediği için bunca
önemliydi. Macar Milli Soy Kütüğü Kurulu’nun başkanı Wellmann hayvan genetiği,
üremesi, beslenmesi, sağlığı ve ekonomisinden oluşan bütünlüklü zootekniyi en
önemli şey olarak merkeze aldığı dönemde (kabaca 1920 ve 30’lar) zaten Ari ırk
tartışmaları da almış başını gidiyordu. Nazilerle birlikte bu tartışma büyük
ölçüde sönümlendi ama belli ki hayvanlar söz konusu olduğunda hiçbir fren
mekanizması yoktu. Böylece modern mezbahalara geldik. Sadece öldürmek için yetiştirilen
ve minimum sürede maksimum verimlilik elde edilecek hayvan türleri yarattık ki
biz de rahat rahat obezitenin nimetlerinden yararlanabilelim! (Konunun detaylarına
vakıf olmak isteyenler “Earthlings” ve
“Seaspiracy” belgesellerini izleyebilirler.)
Sodom ve
Gomora insan kibrinin yarattığı simge kentlerdi. Bütün kutsal kitaplarda insan
kibrinin yol açtığı yıkımlardan söz edilir. Birçok romanda ve hikayede de öyle.
Belli ki yazının pek bir faydası olmuyor, çünkü aradan geçen binlerce yıla karşın,
insan kibrinin yarattığı bir cehennemde yaşamayı sürdürüyoruz. İlk bakışta
sadece hayvanlar için yaratılmış bir cehennem gibi görünüyorsa da, görünüş çoğu
zaman aldatıcıdır. Hayvanları canlı birer varlık olmaktan çıkartıp ürüne
indirgedik. Türleri yok ettik ve etmeye devam ediyoruz. Dünyadaki ekolojik
felaketin yüzde 50’si hayvancılık sanayiinden kaynaklanıyor. Yani yemek için
hayvan beslerken, dünyadaki su kaynaklarını tüketiyor ve ekilebilir alanların
çoğunu hayvan yemi için kullanıyoruz. Temel fıkrasındaki gibi, bindiğimiz dalı
kesiyoruz şuursuzca. Neyse ki dalda hep başkasının oturduğunu sanmak gibi Tanrısal
lütufla donatılmış bir türün ahfadıyız.
Şunu hatırlamaya
çalışıyorum: “Mad Max” filmlerinde hayvan var mıydı?
Macaristan, Balkan ülkesi Bosna Hersek’e 200 bin doz “Sinopharm” aşısı gönderdi.
Uluslararası Saraybosna Havalimanı’na aşılarla birlikte gelen Macaristan Dışişleri ve Ticaret Bakanı Peter Szijjarto’yu Bosna Hersek Bakanlar Konseyi Başkanı Zoran Tegeltiya ile Bosna Hersek Federasyonu (FBIH) Başbakanı Fadil Novaliç karşıladı.
Tegeltiya, gazetecilere yaptığı açıklamada, bunun şimdiye kadar Bosna Hersek’e yapılmış en büyük aşı bağışı olduğunu belirterek, Bosna Hersek hükümeti ve halkı adına Macaristan’a teşekkür etti.
Bugüne dek Bosna Hersek’e 918 bin Kovid-19 aşısı ulaştırıldığını aktaran Tegeltiya, vatandaşları yeni salgın dalgalarından korunmak için aşı olmaya davet etti.
Macar bakan da son 1,5 yılın tüm dünya için zor bir yıl olduğuna dikkati çekerek, “Eğer Batı Balkanlar’da durum iyiyse o zaman Macaristan da iyi olur. İşte bu nedenle büyük bir memnuniyetle bu bölgeye yardım ediyoruz. Eğer Batı Balkanlar’ın korunması başarılı olursa işte o zaman Macaristan da güvende olur.” dedi.
Küçükçekmece Belediyesi Atakent Kültür ve Sanat Merkezi, AB-Türkiye Kültürlerarası Diyalog Programı desteğiyle gerçekleşen Tuna’nın Dalgaları projesi kapsamındaki “Tuna – Tarihle Akan Nehir” isimli fotoğraf sergisine ev sahipliği yaptı. Macaristan Başkonsolosu László Keller ve Macar Kültür Merkezi Müdürü Dr. Gábor Fodor, Macaristan Başkonsolosluğu Kültür Ateşesi Balazs Szöllössy, Küçükçekmece Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Güney Özkılınç ve sanatseverlerin katılımıyla gerçekleşen açılışta, dostluk ve işbirliği mesajları verildi.
Tuna Nehri kıyısında geçen 100 yıllık anılar sergileniyor
Sergideki fotoğraflar, Fortepan Fotoğraf Arşivi’nden seçilmiş toplam 80’den fazla analog fotoğrafla Tuna Nehri’nin kıyısında, son 100 senede yaşanan olayları, eğlenceli anları, acılı zamanları gözler önüne seriyor.
Güney Özkılınç: İşbirliğimiz açısından sergi bir başlangıç
Sergiye ev sahipliği yaptıkları için mutlu olduklarını ifade eden Küçükçekmece Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Güney Özkılınç, “Bu sergiye Macar Kültür Merkezi işbirliğiyle açtık ve ev sahipliği yapmaktan gurur duyuyoruz. Sergi bizim için bir başlangıç. Macaristan ve Macar kültürü ile işbirliğimiz artarak devam edecek” dedi.
Vişegrad Dörtlüsü dönem başkanlığının Polonya’dan Macaristan’a devredilmesi İstanbul’da düzenlenen organizasyonla kutlandı.
Kağıthanede’ki Macar Kültür Merkezi’nde Macaristan’ın İstanbul Başkonsolosu Laszlo Keller’in ev sahipliğinde düzenlenen etkinliğe, Polanya’nın İstanbul Başkonsolusu Witold Lesniak, Çekya’nın İstanbul Başkonsolosu Jiri Cistecky, Slovakya’nın İstanbul Başkonsolosu Vetonica Lombardini ve İstanbul Vali Yardımcısı Özlem Bozkurt Gevrek’in yanı sıra diplomatik misyon temsilcileri katıldı.
Etkinlikte Macaristan, Polonya, Çekya ve Slovakya’nın girişimleriyle 30 yıl önce kurulan Vişegrad Dörtlüsü’nün tarihi, yapısı ve etkinlikleri hakkında bilgi verildi.
Dört ülke Avrupa entegrasyonu ve ülkeler arasındaki iş birliklerinin yanı sıra ekonomik kalkınma, çevre, kültürel değişim gibi alanlarda ortak projeler yürütmeye devam ediyor.
10 Temmuz 2020’den 30 Haziran 2021’e kadar grubun faaliyetlerine başkanlık eden Polonya, görevi Macaristan’a devretti.
Dün resmi gazetede yayınlanan kararnameye göre Macaristan hükümeti, ilk aşısını olanların oranının % 55’e (5,5 milyona) ulaşmasıyla birlikte kısıtlamaları iyice azaltma kararı aldı. Perşembe günü bu rakama ulaşılması bekleniyor. Uygulamaya alınan yeni önlemlere göre:
-Hastane ve sosyal kurumların dışında, kamuya
açık alanların ardından ulaşım araçlarında ve marketlerde de maske zorunluluğu
kalkıyor.
-Restoranlarda, otellerde, dinlenme ve spor
tesislerinde, kültürel etkinliklerde artık aşı kartı sorulmayacak. Tiyatro ve
sinemalar da aşı kartı zorunluluğu olmadan seyircileri kabul edebilecek.
-Marketlerde ve kapalı alanlarda hizmet veren diğer dükkanlarda içeriye alınan müşterilerd için kişi başına 10 metre karelik alan zorunluluğu aranmayacak. Yani girişlerde kısıtlamalar tamamen kaldırılacak.
-Özel toplantı ve törenler 50 kişi yerine 100
kişiyle yapılabilecek. Düğünlerde ise sınırlama 200 kişiden 400 kişiye yükseltilecek.
-Üniversite ve diğer yüksek öğretim kurumları
sonbahardan itibaren normal eğitime geçecek.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.