İstanbul’da haftanın kültür ve sanat etkinlikleri
Macar etno funk grubu Kerekes Band’in Türkiye’deki ilk konseri, 20 Ekim’de Grand Pera Alternatif Sahne’de düzenlenecek.
İstanbul bu hafta geniş bir yelpazede birbirinden farklı etkinliklerle yerli ve yabancı sanatçıların katıldığı konser, sergi, tiyatro ve performanslara sahne olacak.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Şehir Tiyatrolarında, bu hafta 10 farklı oyun sahnelenecek.
Program kapsamında 20-24 Ekim arasında;
1. Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde “Tatlı Kaçık“,
2. Fatih Reşat Nuri Güntekin Sahnesi’nde “Çın Sabahta”,
3. Sadabad Sahnesi’nde “Veba“,
4. Üsküdar Musahipzade Celal Sahnesi’nde ise “Hayat Der Gülümse“
5. Ümraniye Sahnesi’nde, “12. Gece”
6. Gaziosmanpaşa Sahnesi’nde, “Matruşka”
7. Sultangazi Hoca Ahmet Yesevi Sahnesi’nde, “Hastalık Hastası”
8. Üsküdar Kerem Yılmazer Sahnesi’nde, “İfigenya”
9. Kadıköy Gazhane Müze’de “Sen İstanbul’dan Daha Güzelsin“
10.Kadıköy Gazhane Müze’de “Kimse Öyle Şeyleri Konuşmuyor Artık”
oyunları sahnelenecek.
Düğün kâbusa döndü! Patlayan bomba gelini hastanelik etti, kardeşini ise öldürdü
İngiltere’de yaşanan korkunç trajedi duyanları adeta şaşkına çevirdi. En mutlu günleri kâbusa dönen bir çift balayına gittikleri yerde yaşadıkları acıyla adeta yıkıldı…
Çok güzel bir ormanın içinde, kamp ateşinin etrafında oturup evliliklerini kutlayan çift, en mutlu günlerinin hayatlarının en büyük trajedisine dönüşeceğinden habersizdi.
31 yaşındaki Lidiia Makarchuk 43 yaşındaki Ukraynalı Norbert Varga ile evlendikten sonra Ukrayna’daki gözde tatil yerlerinden birine balayı kutlamaları için gitmişti. Yeni evliler ve yanlarındaki akrabaları ve dostları Macaristan sınırı yakınlarında, Karpat Dağları’nın eteğinde bir ormanın içinde kamp yapıyordu.
Bu mutluluk kamp yaptıkları yerde patlayan Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir Bomba yüzünden adeta kâbusa döndü.
Macaristan’da muhalefetin Orban’a karşı ortak adayı Peter Marki-Zay: Aday nasıl belirlendi?
Macaristan’da önümüzdeki yıl yapılacak genel seçimde Başbakan Viktor Orban’ın rakibi belli oldu. Muhalefet, ortak aday olarak Peter Marki-Zay’ı seçti.
Peter Marki-Zay, muhalefet partilerinden hiçbirinin üyesi değil. Bir süre ABD ve Kanada’da yaşamış, ardından Macaristan’a dönerek iktidar partisi Fidesz’in kalesi sayılan Hodmezövasarhely şehrinde, yine tüm muhalefet partilerinin desteği ile belediye başkanı seçilmişti.
Muhafazakâr görüşlere sahip Marki-Zay, ön seçimlerde sol partilerden Demokratik Koalisyon’un adayı Klara Dobrev’le yarışarak muhalefetin ortak adayı oldu.
Son 30 yıla damga vuran partilerden değil
49 yaşındaki Peter Marki-Zay mühendis ve tarih öğretmeni. Eşi ve yedi çocuğuyla birlikte küçük bir Macar şehrinde yaşarken birden ülkenin siyaset sahnesinde Orban’ın rakibi olarak yer alması ilk bakışta sürpriz olarak değerlendirilebilir.
Ancak yorumcular Marki-Zay’ın başarısının ardında, ulusal politikaya “dışarıdan gelmesinin”, yani son 30 yıla damgasını vuran sağ ya da sol siyasi partilerden olmamasının önemli bir faktör olduğunu düşünüyor.

Milliyetçi sağdan radikal sola, yeşil hareketlerden liberallere ve sosyalist partiye kadar bütün muhalefet partileri 2022’deki seçimlerde Orban rejimini değiştirmek için ittifak yaparak katılmak üzere anlaşmışlardı.
Bu güçlü ittifak şimdi bir partiye bile sahip olmayan Marki-Zay’a seçimi kazanma şansı sunuyor.
Birleşik Muhalefet nasıl oluştu, aday nasıl belirlendi?
Ülkede Birleşik İttifak’ın özü, muhalefetin Viktor Orban’ın karşısına tek bir başbakan adayı çıkarması ve her seçim bölgesinden de o bölgede hangi parti en güçlü partiyse diğerlerinin ona destek vermesi yolundaydı.
Peki ama kimin başbakan adayı olacağına nasıl karar verilecek ve seçim bölgelerinde hangi milletvekili adayının en güçlü olduğu nasıl ölçülecekti?
Bunun yolu da ön seçime gitmekti.
Birleşik muhalefet her seçim bölgesinde “ön seçim büroları” oluşturdu. Burada bir hafta boyunca isteyen her seçmen, kimlik ve adres kartı göstererek, yani o bölgede oturduğunu kanıtlayarak oy kullandı.
Bu oylama ikiliydi. Muhalif seçmen hem o bölgede kimin ortak aday olacağına ve hem de muhalefetin ortak başbakan adayının kim olacağına karar veriyordu.
Bu ön seçimle her seçim bölgesindeki en güçlü aday saptandı. Muhalefet partileri de bu adayları kampanyalarında destekleme konusunda anlaştı.
Başbakan adayının kim olacağı konusunda ise ön seçim iki kademeli oldu. Önce her partinin başbakan adayının katıldığı birinci tur seçimleri yapıldı. Bu seçimde 5 başbakan adayı yer aldı. Sonra da ikinci turda en çok oy alan iki aday arasında ön seçime gidildi.
Marki-Zay, Orban’a karşı başarılı olabilir mi?
Siyaset yorumcuları, ilk başlarda hiç şans tanımadıkları, 45 bin nüfuslu küçük bir taşra şehrinden kopup gelen bir siyasetçinin artık nihai zafer şansının da olduğunu düşünüyorlar.
Kampanyasının başından beri ceketinin yakasında “yolsuzluk karşıtı” olmayı ve temizliği simgeleyen mavi bir kurdele taşıyan Peter Marki-Zay tam da insanların birbiriyle didişen ve çekişen partilere karşı “yeter” dediği bir anda siyaset sahnesine çıktı.
Marki-Zay rejimin klasik yapılanmasına ve elitlere karşı dünyada da var olan seçmen eğiliminin Macaristan’daki temsilcisi rolünde görünüyor. Bu nedenle de 2022 yılının Nisan ayında yapılacak seçim sonrası başbakan olabilir.
Orban’ın kendi deyimiyle “liberal olmayan rejimini” devirmek için yola çıkan birleşik muhalefet şu an itibarıyla kamuoyu yoklamalarına bakılırsa birkaç puan önde görünüyor.
Başbakan Orban da bu gelişmelerden gerekli mesajı almış olmalı ki, devlet mekanizmasının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurumu, Medya Konseyi, Sayıştay gibi pek çok önemli temel kurumuna yeni başkanlar atama planları yapıyor ve bu atamaların anayasaya göre 7 yıl boyunca değiştirilmesi de mümkün değil.
Muhalefet ise Orban rejimini adım adım da olsa değiştirmekte, parlamenter demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığı prensibini toplumda yeniden inşa etmede kararlı.
Bunun için de, seçim sonrasında yeni bir anayasa taslağı hazırlayarak referanduma gitme ihtimalinden de söz ediliyor.
Tarık Demirkan – BBC
Peri masallarının başkenti Budapeşte
Kalesi, görkemli parlamentosu, Tuna Nehri üzerindeki köprüleri, tarihi sokakları, termal hamamları, parkları, adaları, müzeleri ve oya gibi işli mimari yapılarıyla masal gibi bir şehir Budapeşte. Uzun süre Doğu Bloku’nun bir parçası olması nedeniyle pek de bilinmeyen şehir, günümüzde dünyanın yıldız kentlerinden biri haline geldi. Etkisinde kaldığım bu güzel kentin önemli noktalarını birlikte gezelim.
Televizyon programım ‘Ayrıcalıklı Rotalar’ın Macaristan bölümünü çekmek için gittiğim Budapeşte ister özlemden deyin ister büyüsünden yine beni etkisi altına aldı. Şehri başka bir gözle görmemi sağlayan ve açılmayan kapıları açtıran bir desteğim de vardı bu yolculukta. Türkiye ile ticaret ilişkilerini canlı tutan Macaristan İhracat Teşvik Ajansı’nın (HEPA) ilgisi ve yardımları da şehrin büyüsünü bambaşka bir boyuta taşıdı benim için.
Gündüz güzel ama asıl…
Tuna Nehri’nin iki yakası üzerine kurulmuş Budapeşte. Budin ve Peşte’ymiş bu iki yakanın adları. Görkemli zincirli köprülerle birbirlerine bağlanmışlar. Tuna Nehri’nin bir tarafında, yemyeşil bir yamacın tepesine konumlanmış Buda. Bu yaka, geçmişte devlet idarecilerine ve soylulara ev sahipliği yapmış. Diğer taraftaki Peşte ise önce tüccarların bir araya geldiği, daha sonra da sanayinin geliştiği bölüm olmuş. Buda, hükümdarlığı temsil ederken Peşte anayasal rejimlere ait kurumların merkezi haline gelmiş.
Macaristan: Teknik olarak TürkAkım’dan daha fazla gaz alabiliriz
Macaristan Dışişleri Bakanı Peter Siyarto, ülkesinin TürkAkım boru hattı üzerinden daha fazla doğalgaz almak için gereken teknik imkanlara sahip olduğunu, ama henüz arzda artışın söz konusu olmadığını belirtti.
Rusya Enerji Haftası Forumu’nda konuşan Siyarto, TürkAkım’dan yapılan sevkiyatın artırılmasıyla ilgili Gazprom’la yeni anlaşma olasılığına ilişkin soruya, “Sevkiyatın artırılması için teknik tüm imkanlar var, çünkü Sırbistan’la olan ara bağlantı 8.5 milyar metreküp kapasitesine sahip. Gazprom, bu dönem için kapasitenin yüzde 32’sini rezerve etti” ifadesini kullandı.
Siyarto, sevkiyatın artırılmasıyla ilgili görüşmelerin yapılıp yapılmadığı sorusuna, “Hayır, henüz yeni yeni 15 yıllık bir anlaşma imzaladık” dedi.
Yeni anlaşmadaki gaz fiyatının, 1996’da varılan ve süresi 30 Eylül’de dolan fiyata göre çok daha uygun olduğunu kaydeden Macar bakan, fiyatın Hollanda TTF endeksine bağlı olduğunu belirterek, “15 yıllık sözleşme imzalarsanız asla bugüne odaklanmazsınız. Uzun vadede fiyat çok iyi olacak” diye konuştu.
Rusya’nın Gazprom ve Macaristan’ın MVM CEEnergy enerji şirketleri eylül ayında, Sırbistan’a biri TürkAkım diğeri Avusturya üzerinden doğalgaz sevkiyatıyla ilgili iki uzun vadeli anlaşma imzalamıştı.
Macaristan’da Kur’ani el yazmalar ve İran minyatürleri sergileniyor
Halılarla başlayan “Kair” koleksiyonu, giderek seramiklerle, özellikle Mezopotamya’dan nadide avizeler, İran ve Moğol minyatürleri, İtalya ve Fransa’dan heykeller ve tekstillerle zenginleştirildi.

IQNA’nın raporuna göre, genişliği ve çeşitliliği nedeniyle İslam sanatı, dünyadaki birçok müzenin her zaman ilgisini çekmiştir ve çoğu müze, İslami eserler için ayrı bir bölümü olmasa bile, onu tarihsel statülerini geliştirmek için kullanmaya çalışıyorlar.
Ancak İslam sanatının ilgi odağı sadece devlet müzeleri değil. Özel koleksiyonerlerin topladığı koleksiyonların bir kısmında İslami eserler özel bir yere sahiptir. Bu, Doğu ve İslam medeniyetlerinin içsel gizemi nedeniyle Batılılar için çok ilginç ve önemlidir.
Edmund de Unger, kişisel koleksiyonunda birçok İslami eseri bulunan özel koleksiyonculardan biridir. Unger 6 Ağustos 1918’de Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de doğdu ve 25 Ocak 2011’de Londra yakınlarındaki Hamm bölgesinde öldü.
Edmund Unger, sanatçı bir ailede doğdu. Babası özel bir halı koleksiyoncusuydu ve bir başka akrabası Macaristan Ulusal Müzesi’nin mimarıydı. 1934’te İngilizce öğrenmek için Londra’ya taşındı ve daha sonra Kiel Ekonomi Enstitüsü’nde ekonomi, Budapeşte Üniversitesi’nde hukuk ve Oxford’daki Hertford Koleji’nde tarih okudu.
Banktaki kadın: “Bir an bakışlarımız kesişti. Bir rakunun mor gözleriydi bunlar”
Eylül’de 15 günü bir arkadaşımızın, o sırada boş olan Dohány utca, 68 numara, ikinci kattaki dairesinde geçirdik. 20. yüzyıl başında yapılmış, ortası geniş avlulu görkemli Budapeşte apartmanlarından biri; hani şu dışı seni yakar içi beni denilen binalardan.
20. yüzyıl başında burjuva aileler için inşa edilmiş geniş dairelermiş, zamanla ufalmışlar. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’nda, bir hayli tahrip olan kentte konut sorunu baş gösterdiğinde, komünist rejim bu büyük daireleri ortak banyo-mutfağın olduğu ve her odasında bir ailenin yaşadığı komünal mekanlara dönüştürmüş. O günün şartlarında, insanları sokakta bırakmak yerine sıkış-tıkış da olsa bir çatının altına yerleştirmek hiç de saçma değil. Saçma olan bunu bir ideolojiye dönüştürüp onda ısrar etmek. Sürmemiş zaten ve 1960’lardan sonra (kabaca), yeni bir bölümlemeyle 30 ile 50 metre kare arasında daireler çıkmış ortaya. Ama o aradaki 15 yıl, komünistlerin günah keçisi oldukları bir efsaneye dönüşmüş, bugün hala anlatılıyor: “O canım daireleri, parça pinçik ettiler.”
Geri dönüşü olmayan bir süreçten söz ediyoruz. Miskolc’daki bahçeli evimizi sattık ve Budapeşte’de küçük bir daire almak için mesai harcıyoruz. “ingatlan.com” en yakın arkadaşımız. Gece onunla yatıp sabah onunla uyanıyor, kahvaltıdan sonra emlakçılara mesaj atıyor, hızla toparlanıp VI., VII., IX., XIII. ve XIV. bölgelerde keşif gezilerine çıkıyoruz. Beğendiğimiz sokakların tabelalarını çekiyoruz cep telefonuyla. Sonra eve dönüp sanal alemde kayboluyoruz.
Ne yalan söylemeli, eski ev seviyoruz. Paramız sınırlı, isteklerimiz bir hayli, eski evler pek harap, pek ışıksız, pek küçük. Bizim onca uğraştan sonra bulup gönül indirdiklerimiz ise ya satılmış ya da teklif almış oluyor. Binalar semtine göre alt ya da alt orta sınıfa, çoğunlukla da öğrencilere hitap eden daireler haline gelmiş ve aralarında şaşmaz bir hiyerarşi var: alt ve üst katlar, avluya-caddeye bakanlar, asansörlü ya da asansörsüz olanlar, doğalgaz sobalı ya da kaloriferli olanlar, yenilenmiş ve yenilenmemiş olanlar gibi. Şanslıyız, kaldığımız dairenin sokağa bakan kocaman bir camı var. Sabahları odayı havalandırmak için ilk iş camı açıp, şöyle bir kafamı dışarı uzatıyorum. Gün içinde ışık yavaş yavaş çekildikçe ara sıra gidip camın önünde durmak ve üstünkörü de olsa dışarıya bakmak bir ritüele dönüşüyor kısa sürede; ışığa uzanmaya çalışan bitkiler gibi, evin loşluğundan aydınlık tarafa doğru yavaşça hareketleniyor, etli pervaza bütün üst gövdemle abanarak dışarı sarkıyorum ve bu her seferinde eski İstanbul evlerindeki pencere önü yastıklarını hatırlatıyor; nereden nereye.
Evdeki ikinci pazar sabahı karga bokunu yemeden kalkıp camı açtıktan sonra, kahvaltılık bir şeyler almak için Blaha Lujza metro istasyonundaki fırına gittiğimde, merdivenlerden inerken önce meydana sonra metro istasyonuna adını veren ve zamanında “ulusun bülbülü” olarak nitelenen Lujza’nın kemikleri sızlıyor mudur acaba, diye düşünüyordum. Burası sabahın erken ve gecenin ilerleyen saatlerinde sarhoşların, evsizlerin ve yurt dışından dağıtmaya gelmiş gençlerin arenası hanidir. Rákóczi caddesi ile József Körút’ün birleşme noktasında duran meydan komünist dönem Budapeşte’sinin en gözde yeriymiş. Keza insanda sonsuzmuş izlenimi bırakan Rákóczi caddesi de… İntikam bir şuursuzluk ifadesidir. Bu düzeyde olanına askeriyede sık sık rastlanır. Ateş almamış bir tankı, patlamamış mayını, komutanın ayağını vuran postalı ya da rejimi eleştiren yazının yazıldığı daktiloyu cezalandırırlar. Koca bir meydanı ve şehrin en parlak caddesini otuz yıl boyunca unutuluşa terk etmek, bunları da aşan bir fenomen.

O sabah Blaha Lujza metrosunda uyuyanlar kadar, son içkilerini bitirmeye çalışanlar ve arkadaşlarını beklerken birbirine uçan tekme atarak eğlenen gençler vardı. Fazla göze batmamaya çalışarak, merdivene yakın fırından kruvasan ve pogácsa alıp caddeye döndüm. Sabah serinliğinde durup, karşıdaki New York Cafe’nin giderek yitik bir kalyonu andıran binasına baktım ama aklımda devasa lambaları sırtlamış silenosların vadettiği dünyevi nimetler vardı. Sola döndüm, yol boştu, yine de doğrudan karşıya geçmek yerine 74 numaralı troleybüs durağına kadar ilerledim. İşte o zaman gördüm banktaki kadını. Sabahın bu saatinde sokakta başka kimsecikler olmadığı için bir an bakışlarımız kesişti. Bir rakunun mor gözleriydi bunlar. O kısacık anda görebildiğim kadarıyla elinde, içinde teneke bira kutuları olan bir naylon poşet tutuyordu. Aceleyle karşıya geçip, apartman kapısının şifresini tuşladım. Ağır kapı ardımdan kapınca girişte, asırlık küf kokusu sinmiş loşlukta durdum ve bu bana çok daha eski bir apartman boşluğunu hatırlattığı için derin bir nefes alıp sakinleşmeyi bekledim. Onu görmeye başlamam tam olarak ne zaman gerçekleşmiştir, bilmek imkansız. Çünkü eve girip çıkarken, bazen günde birkaç kez, onu görmeden gelip geçtiğim zamanlar olmuş olmalı. Görmüşümdür ama bakışım üzerinde oyalanmamıştır. Tıpkı cadde boyunca gördüğüm birçok şey gibi: Çöp tenekeleri, banklar, boş bira kutuları, sidik lekeleriyle bezeli kapı eşikleri ki bu Peşte’nin merkezine sirayet etmiş durumda.
Sadece kentin turistik VII. bölgesinin değil, Dohány sokağının da açık ara en gürültülü noktası burası, çünkü bankın hemen arkasında sabaha kadar açık bir Nemzeti Dohánybolt (tekel büfesi) var ve gece insanlarını sinek gibi kendine çekiyor. Pencere açık uyumak neredeyse imkansız. Ama gün genellikle sakin. Ta ki çingene elektro gitarcı gelip 74 numaralı troleybüs durağının sağ arka çaprazında, duvar dibindeki yerini alana kadar. Elektro gitar severiz, aslında çoğu klasik parçayı da severiz ama öyle bir gürültü çıkartıyor ve öylesine tarzdan yoksun ki. Sibel “Herhalde daha önce bir orkestrada çalıyormuş” diye akıl yürütüyor. Genellikle camı kapatmak kesmiyor, dolaşmak ve bir-iki akşam birası içmek için çıkıyoruz. Kapıdan çıkarken bakıyorum, banktaki kadının gitarcıdan şikayeti yok. Hatta sanırım en derin uykularını o gürültüye borçlu. Uyumadığında ise şaşmaz biçimde, bankın sağ köşesinde oturuyor.

Bir süre sonra kadın hep oradaymış, bankın sağ köşesinden hiç ayrılmıyormuş gibi geliyor bana. Ama bir hikayeye ortasından daldığınızda böyle kafa karışılıkları kaçınılmazdır. En azından son birkaç gündür orada, biliyorum; geceyarısı gidip sabahın körü dönmüyorsa eğer. Budapeşte’de bu zamanda ender rastlanan ılık bir yaz havası da destekliyor bu fikrimi. Sıcaklık geceyarısı bile 18-19 derecelerde seyrediyor. Belki, diyorum kendi kendime bunca kıpırtısız olmasının sebebi gözlerindeki morluklardır. Belki şu anda gitmek istemediği daha korunaklı bir yeri vardır. Evsiz olmasından ya da bir bankta yaşıyor olmasından daha çok, bütün gün orada kıpırdaman durması büyülüyor beni. Halbuki çok da üzerinde durulacak bir şey değil düşününce. Küçük esnaf dediğimiz tür de gün boyu tezgahın arkasında oturup duruyor ve para alıp vermekten başka bir şey yapmıyor. Kadın da belli ki elinde tuttuğu o plastik bardakla para talep ediyor. Sonra o parayı verip bira ve sigara alıyor. Bardakta bira oluyor -kısa bir süre- ve bankın altında boş bir teneke kutu. Sonra bardak ve kadın, yeni bir bira için içine düşecek metelikleri beklemeye başlıyorlar. Hep o aynı bardak mı acaba? Yoksa iki bardağı mı var?
Hangi gün bilmiyorum artık. Bir öğleden sonra camdan baktığımda, bankın sol tarafında şişman beyaz saçlı bir adam oturuyordu. “Aa, misafiri var,” diye seslendim odaya. Adam elindeki torbaları karıştırıp, kadına bir kutu bira ikram etti. İçkilerini yudumlarken birer sigara tüttürdüler. Sonra kadının kafası önüne düştü ve sohbetin ortasında uyuklamaya başladı. İlk kez o zaman, aklıma fotoğraf çekmek geldi. Bu aynı zamanda banktaki kadına olan ilgimin daha profesyonel bir hal almaya başladığının da göstergesiydi. Çünkü fotoğraf çekme edimini, genellikle çantamdan pek ayırmadığım bir deftere notlar alma faslı izledi. Bir şeye uzun süre, çevresinden ayırarak, dikkatle bakmanın böyle yan etkileri oluyor. Bu durumda evsiz kavramı üzerine düşünürken buldum kendimi. Dolaptaki soğuk Çek biralarından birini açtım, masaya oturdum ve kimi başka notlar aldım:
Kent içindeki dolaşmalarımızda başka evsizlere de rastlıyoruz. Bazılarının sadece “yatakları” duruyor bir girintinin içinde. Adamı ya da kadını biraz ileride çöpleri karıştırıp, teneke kutuları toplarken görüyoruz. “Evsiz” daha çok postmodern çağa özgü bir niteleme. Eskiden işsiz, parasız, dilenci, serseri, ipsiz sapsız gibi sıfatlar vardı. Küreselleşmeyle birlikte, bütün bunları kapsayan tek bir sözcük üzerinde mutabık kalındı: Homeless. Ama adres meselsinden daha derin bir şey var burada. Yoksa, banktaki kadının adresi resmi olarak şöyle kayıt altına alınabilirdi. Dohany utca, VII. kerület, 74 numaralı tramvay durağının yanındaki bankın sağ köşesi. Postacı evrakları getirdiğinde onu eliyle koymuş gibi oracıkta bulurdu; üstelik evi olanlardan çok daha garantili biçimde. Çalışma saatleri birebir örtüşüyor ne de olsa. Homeless’in bence tam karşılığı, kayıt altına alınmaya değer bulunmayan kişi. İnsanın ıskartası. Oysa Saint Simon’un tüneğinde durduğu zamanlarda, banktaki kadın da rahatça azize payesiyle taçlandırılabilirdi.
Dün sabah yedi sularında baktım ve neredeyse bir haftadan sonra bank ilk kez boştu. Toparlanmış olmalı diye düşündüm. Ya da dün gece on derecenin altına düşen hava sıcaklığıydı buna sebep. Yine de evden biri eksilmiş gibi hissettim kendimi. Neyse ki çok uzun sürmedi. Kahvaltıdan sonra baktığımda mutat tahtına kurulmuştu. Sabah 11’e doğru ise bağırtısıyla sokağı inletmeye başladı. Meğer başka biri, otuzlu yaşlarının başında genç bir oğlan gelmiş ve tekel dükkanının hemen bitişiğindeki kaldırıma serdiği yeşil bir örtünün üzerine, çantasından çıkardığı kimi ıvır-zıvırı dizerek satış hazırlığına geçmiş. Vay, sen misin burada mal satmaya kalkan. Banktaki kadın delirmişti. Rakunun karşılığında, “yırtıcı bir memeli cinsi” diye yazıyordu wikipedia’da. Uzun uzun söylendi önce, daha sonra bayağı sövme faslına geçti -öyle anlıyordum- kurmalı bir oyuncak gibiydi ve zembereği boşalmadan durmayacaktı besbelli. Buna karşın tezgahını yerleştiren adam hiç tınmıyor, dönüp ondan yana bakmıyordu bile. Bu banktaki kadını daha da çileden çıkartıyordu. Hemen koşup birkaç fotoğraflarını çektim. O sırada biri polis, biri asker üniformalı, bilemedin 20-22 yaşında iki genç geldi. Kadın yere tezgah kuran adamı göstererek uzun uzun şikayetçi oldu. Ne diyor olabilirdi ki, yukarıdan nutkum tutularak izledim bu sahneyi. Zaten üniformalı tipler de söyleyecek bir şey bulamadan rahatsızca dikildiler bir süre. Sonra hiçbir şey demeden karşıya geçerek olay mahallinden uzaklaştılar. Banktaki kadın için bir evsel aidiyetten söz edilebilir mi, diye düşünüyordum hanidir. Böylece sorumun yanıtı almış oldum.
Son olarak pencereden aşağı bakmak için eğildiğimde, tam o sırada banktaki kadın da neredeyse içgüdüsel diyebileceğim bir biçimde eşzamanlı kafasını kaldırıp yukarı doğru baktı. Bu belki de benim bir vehmimden ibaretti. Yine de sonuç değişmedi. Çünkü gözetleme ediminin olmazsa olmazı, gizliliktir. Yoksa işin bütün esprisi kaçar. Büyü bozulur. Tam da öyle oldu, bir daha pencereden aşağı bakmak gelmedi içimden. Zaten bu arada, aradığımız daireyi bulup almış, dönüş hazırlıklarına başlamıştık.
Serhat Öztürk – Türkinfo
































