2026. Haziran 20.
Türkinfo Blog Oldal 189

Almanya 4 ülkeyi daha ‘Yüksek riskli’ ilan etti

Alman Robert Koch Enstitüsü 4 ülkeyi daha yüksek riskli ülkeler grubuna ekledi.

Enstitü, vaka sayılarının hızla arttığı Laos, Avusturya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan’ı da yüksek riskli bölgeler listesine alındı.

ABD listeden çıktı

Enstitü, ABD’yi ise yüksek riskli ülkeler listesinden çıkardı.

Robert Koch Enstitüsü listesindeki değişiklikler 14 Kasım Pazar yürürlüğe girecek.

Almanya’daki uygulamaya göre son 7 gün içinde 100 kişide 50 kişinin üstüne çıktığı ülkeler ” Riskli” olarak kabul ediliyor. 200 vakadan itibaren ve tehlikeli varyantların hızla yayıldığı ülkeler ” Yüksek risk” bölgesine dahil ediliyor.

turizmajansi.com

Erdoğan-Orban görüşmesinde Türkiye-Macaristan ‘stratejik ortaklık’ projesi için hangi kararlar alındı?

“Eğer etrafında koruyucu bir siper olmazsa Avrupa çöker! İşte Türkiye, Avrupa ve Macaristan için kaçak göçün engellenmesi için böyle bir savunma siperidir.”

Macar basını, Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile görüşmesinin ardından ortak basın açıklamasında sarf ettiği bu sözleri başlıklara taşıdı.

Viktor Orban, Türkiye ve Macaristan arasında yıllardır geliştirilen “stratejik ortaklık” projesinin beşinci toplantısına, iki ülke arasındaki işbirliğine verdiği önemi hissettirircesine çok kalabalık bir heyetle ve beş bakanını yanına alarak gitti.

Görüşmeler çok kapsamlıydı. Ekonomiden savunma sanayiine, kaçak göçe karşı alınacak tedbirlerden Avrupa Birliği ile olan ilişkilere, Türk Konseyi’nden kültürel ilişkilere kadar pek çok konu ele alındı.

Orban, Avrupa’nın istikrarı açısından Brüksel’in Türkiye’ye göçmenler konusunda kullanılmak üzere daha fazla ve sistemli maddi yardımda bulunması gerektiğini vurguladı.

Türkiye’nin güney ve doğu sınırlarına kaçak göçmenlere karşı duvarlar çekilmesi, Kuzey Suriye’de istikrarın sağlanması ve mülteciler sorunun genel bir çözüme kavuşturulması için Avrupa Birliği’nin (AB) Türkiye’ye yardım etmesinin zorunlu olduğunu söyledi.

Orban mültecilerin Akdeniz, Balkanlar ve Belarus üzerinden Avrupa’ya yönelik akımının durdurulmasının Türkiye’nin katkısı olmadan mümkün görünmediği ve AB’nin bunu kavraması gerektiğini de sözlerine ekledi.

Savunma sanayiinden kültüre her alanda işbirliği

Zirve toplantısında masaya yatırılan iş birliği konuları çok kapsamlı projeler içeriyor. Bunlar arasında belki en çok ses getirenler savunma sanayiinde atılacak ortak adımlar ve kültürel iş birliği konuları.

İki ülke savunma bakanları arasındaki toplantıda hangi konuların gündeme geldiği tam olarak basına yansımasa da, Macaristan’ın son dönemde Türkiye ile olan askeri işbirliği kapsamında adından söz ettiren iki önemli proje var.

Bunlardan biri Nurol şirketi tarafından Macaristan için üretilen ve geçtiğimiz aylarda teslimatı da yapılan 40 zırhlı araç projesiydi.

Ejder tipi zırhlı araçların bundan böyle, Alman teknolojisi de devreye sokularak Macaristan’da da üretileceği ve üçüncü dünya ülkelerinesatılacağı basına yansımıştı.

Savunma sanayiindeki diğer işbirliği alanı ise insansız hava araçları (İHA). İki ülke arasında bu alanda da bir iş birliği süreci başladığı geçtiğimiz günlerde Vestel tarafından üretilen bazı İHA’ların Macaristan’da denendiği haberleri ile duyurulmuştu.

Türkiye’nin askeri alanlarda adından söz ettiren yüksek teknolojiye dayalı ürünleri, son dönemlerde Viktor Orban tarafından gündeme getirilen askeri yatırımlar ve ordunun modernizasyonu düşünceleriyle birlikte ele alındığında, iki ülke arasında gelecekte bu alanda ciddi ortaklıklar gündeme gelmesi beklenebilir.

‘2024, TürkiyeMacaristan Ortak Kültür yılı olacak’

Erdoğan-Orban görüşmesinde açıklanan bir diğer önemli gündem maddesi de 2024 yılının iki ülke arasında ortak bir kültür yılı olarak kutlanacağı idi.

2024’te, Türkiye ve Macaristan arasındaki imzalanan ikili anlaşmanın 100. yıldönümü “ortak kültürel etkinlikler yılı” olarak kutlanacak.

Kültürel işbirliğini vurgulamaya özen gösteren Orban, Türkiye ziyaretine Türkiye kökenli 101 kültürel eseri iade etmek amacıyla Türkiye’ye götürerek başlamıştı.

Bu eserler değişik yıllarda tarihi eser kaçakçılığı ile Türkiye’den çıkarılan ve Macaristan’da ele geçen eserler. Orban bu eserleri “gerçek sahibi” olan Türkiye’ye iade ederek Macaristan’ın iyi niyetini de ifade etti.

Kültürel alandaki işbirliği kapsamında iki ülkenin ortak üniversiteler kurma projesine de başlayacakları duyuruldu.

‘Türk Konseyi’nden Vişegrad Ülkeleri’ne kadar uluslararası işbirliği’

İki ülke arasındaki uluslararası işbirliği gerçekten de çok yoğun ve çok yönlü ilişkileri kapsıyor.

Türkiye açısından Macaristan, AB’de en güçlü müttefik.

Macaristan açısından da Türkiye hem Orta Doğu’ya ve hem de Orta Asya ülkelerine uzanan bir köprü işlevi görüyor.

Macaristan, Türkiye’nin tam desteği ile Türk Konseyi’ne “konuk ülke” statüsünde dahil edildi. Macaristan, Türk Konseyi’ni Orta Asya’nın muazzam coğrafyasına ulaşmak için çok önemli bir kapı olarak görüyor.

Macaristan’ın Türk Konseyi’ne ne kadar değer verdiğinin bir kanıtı da, Türk Konseyi’nin Avrupa’daki temsilciliğinin Budapeşte’de olması.

2019 yılında açılan Türk Konseyi Budapeşte Ofisi, Macaristan devletinin ciddi maddi ve diplomatik desteğiyle AB içinde önemli bir mevzi olarak çalışıyor.

Viktor Orban tarafından gündeme getirilen bir diğer işbirliği alanı ise V4 ülkeleri olarak anılan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile Türkiye arasındaki ilişkilerin bir üst düzeye taşınması.

Macaristan, Polonya, Slovakya ve Çek Cumhuriyeti’nin oluşturduğu Vişegrad Grubu, AB içinde olmakla birlikte kendi aralarında da ciddi bir koordinasyon içinde çalışan ve zaman zaman da Brüksel’le ciddi çıkar ayrılıkları yaşayan ülkeler.

Viktor Orban Türkiye’nin bu ülkeler grubuyla ilişkilerini de güçlendirmek istiyor. Ankara zirvesinde Vişegrad Grubu’nun dönem başkanı olarak şimdi Macaristan’ın görevi devralacağını ve bunun Türkiye için de önemli bir fırsat olacağını da vurguladı.

Tarık Demirkan – BBC

Macaristan Başbakanı, Türkiye’ye ait tarihi eserleri Erdoğan’a iade etti

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ı resmi törenle karşıladı. Orban, Macaristan’da 2016 yılında güvenlik güçleri tarafından ele geçirilen ve Türkiye’ye ait olduğu belirlenen 101 parça tarihi eseri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a iade etti.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Macaristan Başbakanı Orban’ı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde resmi törenle karşıladı. İki ülke marşlarının okunmasının ardından Orban, tören kıtasını “Merhaba asker” diyerek selamladı. Liderler, daha sonra heyetlerinde bulunan bakanları tek tek tanıttı. Tanışma sırasında Orban, Türk bakanlarla Erdoğan ise Macar bakanlarla tokalaştı. Türk heyetinde Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank, Milli Eğitim Bakanı Mahmut Özer, Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Kasapoğlu, Savunma Sanayii Başkanı İsmail Demir, İletişim Başkanı Fahrettin Altun ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın yer aldı. İki lider, karşılama töreninin ardından hatıra fotoğrafı çektirdi.

101 PARÇA TARİHİ ESER İADESİ

Macaristan Başbakanı Orban, daha sonra 29 Eylül 2016 tarihinde Macaristan’da güvenlik güçleri tarafından ele geçirilen 101 parça tarihi eseri Cumhurbaşkanı Erdoğan’a iade etti. Budapeşte Sanat Müzesi’nde muhafaza altına alınan eserler, Van Müzesi uzmanlarınca görselleri üzerinden incelenmiş, güvenlik güçlerinin 2015 yılında Ağrı Patnos’ta gerçekleştirdiği operasyonda ele geçirilen bazı eserler ile Macaristan’da bulunanlar üzerinde benzer sarı tortunun yer aldığı ve bu durumun, eserlerin aynı gruba ait olduğunu gösterdiği tespit edilmişti. Büyük çoğunluğu bronzlardan oluşan eserlerin, Urartu dönemine ve Türkiye’ye ait olduğu anlaşılmıştı. Macaristan’dan Türkiye’ye iadesi sağlanan buluntu grubu arasında, benzeri Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergilenen boğa başlı kazan, çeşitli silahlar ve taşıt aksamları ile at koşum takımları bulunuyor. Urartulu krallar veya yüksek sınıflara ait olduğu düşünülen eserler gerek buluntu durumu gerekse çeşitliliği açısından Urartu arkeolojisi için sıra dışı buluntu grubu olarak değerlendiriliyor.

Öte yandan daha önce Macaristan’dan 25 Şubat 2021’de, aralarında savaş arabası parçaları, mobilya aksamı, mermer figürün ve sikkelerin yer aldığı, Anadolu kökenli 413 eserin iadesi de gerçekleşmişti. 

Milliyet

Erdoğan: Stratejik ortağımız Macaristan

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’ye resmi ziyaret gerçekleştiren Macaristan Başbakanı Viktor Orban ile bir araya geldi. Türk ve Macar girişimlerinin önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, ‘stratejik ortak’ olarak tanımladığı Macaristan’la ilişkileri daha da ileri seviyeye taşıyacaklarını söyledi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarından önemli satır başları şöyle:

“Türk ve Macar girişimcilerin Afrika kıtasındaki yatırımlarını büyük takdirle karşılıyoruz. Ülkelerimiz arasındaki dostluk anlaşmasının yürürlüğe girişinin 100. yıldönümü münasebetiyle 2023 yılını Türkiye-Macaristan Kültür Yılı olarak kutlayacağız.

Konsey toplantımız 2016 yılında Macaristan’da yakalanan 101 parça tarihi eserin bugün yeniden Türkiye’ye kavuşmasına vesile oldu. Sayın Başbakanın karşısında Macar makamlarına şahsım ve milletim adına teşekkür ediyorum.

“Stratejik ortağımız Macaristan…”

Yarın İstanbul’da ev sahipliği yapacağım Türk Konseyi zirvesine Sayın Orban da iştirak edecek. Stratejik ortağımız Macaristan’la diğer uluslararası platformlarda yürüttüğümüz işbirliğini daha ileri taşımaya kararlıyız.

Bizim için yaslı ada olan şimdi ise Demokrasi ve Özgürlükler Adası olarak ismini koyduğumuz A’dan Z’ye yenilediğimiz bu güzel adamızda yarın ilk toplantımızı yapacağız. Yarınki toplantıya çok büyük önem veriyoruz. Bunu bu konsey toplantısıyla başlatmayı iftihar vesilesi olarak görüyoruz.

Türkiye-AB ilişkilerinin önemini bize her an gerekli desteği veren Sayın Orban’a, Macaristan’a şahsım, milletim adına teşekkür ediyorum. Üyelik sürecimize verdiği güçlü desteği her zaman anacağım, anmaya devam edeceğim. Sağladıkları katkıların güçlenerek sürmesini diliyorum. Konsey toplantımızın hayırlara vesile olmasını diliyorum.”

Erdoğan’ın konuşması sonrasında sözü alan Macar Başbakan Orban, şu ifadeleri kullandı:

“ilk defa 2000 yılında tecrübe edebildim. Üst düzey iki ülke hükümetinin ilişkilerine dinamik kazandırmak için geldim. Sayın Demirel o zaman Cumhurbaşkanıydı. Çalışmaya başladık. Kardeş ilişki sistemi üzerine. 20 yıldır bu süreci görüyorum. 2013’te Sayın Cumhurbaşkanı ilk Budapeşte ziyaretiyle şeref verdi.

“Macar-Türk hacmi artıyor”

Salgın döneminde Macar Türk hacmi gerilemedi. Belki de yüzde 30’dan daha da arttı. Bizim hesaplarımıza göre 4 milyar dolara yaklaştı. Bu da Sayın Cumhurbaşkanının 2013’te kazandırdığı ivmeyle sürdürülmektedir. Bu tarihi eserleri iade ettik.Bizim de çok hoşumuza gitti ama maalesef bizim değiller. Kendimize ait olmayan şeyi iade etmek gerekirdi, biz bunu yaptık.

Maske gerekli olduğunda Türk dostlarımız hiç düşünmeden Macaristan’a naklettiler. Yarın da Macaristan önemli miktarda aşıyı Afrika’ya bağışta bulunacaktır. Ekonomik kriz bağlamında Macarlar salgın nedeniyle ancak yatırımlarla bunun üstesinden gelebiliriz diye düşündük.

Bizim yönetimimizde ekonomiyi canlandırmak gerekiyor. Onun için yabancı yatırımları gerekmektedir. En büyük yatırım 70 milyar forintlik (2.17 milyar lira) yatırım bir fabrika kurularak Türk yatırımı gerçekleşti.

Akdeniz Batı Balkan yönünden ve Belarus yönünde göçmen baskısı vardır. Avrupa’nın bu durumda müttefiklere ihtiyacı vardır. Savunma korunma çemberi oluşturulmazsa Avrupa zor durumda kalacaktır, dağılacaktır. Anlaşmaya vardık ki 40 sınır muhafızı polisler görev yapacaklardır. Göç konusunda Türk dostlarımıza yardımcı olmalıyız. AB olabildiğince yüksek miktarda Türkiye’ye destek vermelidir.

“Türk akımı için teşekkür ediyoruz”

Bunu parça parça değil doğrudan mali olarak destekleyelim. Güney ve doğu sınırlarının korunma hatları desteklenmelidir. Sadece bizim sınır korumamızı ve çiti finanse etmelidir. Bu AB’nin lehinedir. Enerji kriziyle ilgili olarak iki alanda işbirliği yapıyoruz. Birisi güneyden doğalgaz boru hattı Macaristan’a gaz taşımaktadır. Sayın Cumhurbaşkanına Türk Akımı’ndan gelen doğalgaz için teşekkür ediyoruz. Nükleer enerji alanındaki ortak yatırımlara devam ediyoruz.

Bu yıl yüzde 50 burs veriyoruz Türk öğrencilere. 1824 başvuru oldu. Bunu 200 daha arttırıyoruz. Bunun belli miktarını nükleer enerji eğitimine ayıracağız. Askeri işbirliği konusunda yeni perspektifler, yeni adımlar ve Bosna konusunu görüştük. Her iki taraf için anlaşılabilir sebep Bosna’da barış ve istikrar önemli.”

Gazetecilerin sorusuna Orban, “Macaristan’da piyasa dostu hükümetiz. Firmaları bizim hükümetimiz kadar destekleyen bir hükümet olduğunu sanmıyorum. Durumu şubat sonunda tekrar değerlendireceğiz. Bu büyük enerji firmaları için yük getiriyor. Macar ailelerinin ekonomik güvenliği için bunu yapmak gerekiyor.” cevabını verdi.

“‘Mülteci krizi sorumlusu Türkiye’ demek nankörlük”

Cumhurbaşkanı Erdoğan da bir gazetecinin sorusuna, “Öncelikle mülteci krizinin Türkiye tarafından kaynaklandığını söylemek gerçekten nankörlüktür. Zira şu anda Türkiye’de toplam mülteciye baktığımızda yaklaşık 5 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyoruz.Bunun 4 milyona yakını sadece Suriyeli. Irak, Afganistan var vesaire. 5 milyona yakın mülteciyi ülkesinde ağırlayan bir ülkeye mülteci sorunu Türkiye’den kaynaklanıyor demek nankörlüktür. Eğer biz kapıları açacak olursak Yunanistan ne yapar bilemem.

Hepsinden öte Ege’de, Akdeniz’de mültecilerin botlarını şişleyerek onları ölüme mahkum eden ülke Yunanistan’dır. Elimizde bütün belgeler var. Çoluk çocuk demeden o botları şişleyerek bazen kendi kıyı emniyeti, oradan süratle geçmek suretiyle o botları devirerek batıran, o insanları ölüme mahkum eden yine Yunanistan.

Neyi konuşuyor bunlar? Ne yazık Miçotakis ve avanesi yalanla gün geçiriyorlar, dürüst davranmadıkları için de bölgede güven telkin etmiyorlar. Şu an itibariyle elimizde bütün belgeler, video kayıtları var. Nasıl Ege, Akdeniz’de bu düzenli düzensiz göçmenleri, mültecileri o sulara gömdüklerinin belgeleri var elimizde. Bunu dünyaya anlatmak suretiyle dünyayı aldatabilirsiniz ama Türkiye’yi aldatamazsınız.

“Yunanistan ABD üssü haline geldi”

Maalesef Dedeağaç ile ilgili konuda aslında sadece Dedeağaç bir üs değil, Yunanistan’ın kendisi şu anda Amerika’nın bir üssü durumuna gelmiştir. Şu anda Yunanistan’ın içerisinde Amerikan üslerinin sayısını ben saya saya bitiremedim. O denli Yunanistan’ın içinde Amerika’nın üsleri var. Ortaya öyle bir tablo çıkıyor ki, Yunanistan’ın kendisi adeta Amerika’nın bir üssü gibidir.

Dedeağaç bunların içinde sadece ufak bir bölge. Şu anda bütün bunlar neden yapılıyor? Biz bunu tabii gerek Biden’la gerek ilgililerle Savunma, Dışişleri Bakanım yaptıkları görüşmelerde sorduklarında kaçamak cevap veriyorlar, dürüst davranmıyorlar. Kendilerine seçtikleri komşu yanlış bir komşu. Üs olarak Ege’de Yunanistan’la takındıkları tavır doğru değil.

Biz, Amerika, Yunanistan NATO üyesi. Ama NATO üyeleri olarak Amerika en çok destek veren olduğuna göre biz niye birbirimize düşüyoruz. NATO içerisinde asker sayısı, mali destek itibariyle Türkiye Amerika’dan sonra ilk 7 içerisinde yer alan bir ülke. Yunanistan çok gerilerde. Biz kendimize inanıyoruz. Kendimize güveniyoruz. Bu bölgenin biz sigortasıyız. Teşekkür ediyorum.”

bloombergh

Haysiyetin ayaklanması

65. YILDÖNÜMÜNDE 1956 MACAR İSYANI

65 yıl önce, kasım ayı boyunca bütün dünyanın gözü kulağı Macaristan’daydı. Sovyetler Birliği’ne başkaldıran Macaristan halkı “sosyalizmde devrim” yapıyordu. 1956’nın 23 Ekim’inde başlayan, 12 upuzun gün süren ayaklanma SSCB ordusunun 4 Kasım’da yaptığı kanlı müdahaleye bir hafta dayanabildi. 11 Kasım’a gelindiğinde “sosyalizmde devrim” son bulmuştu. O tarihi günleri ve mirasını ‘56 isyanının öncülerinden biri, Macaristan’ın Roman halkı için verdiği mücadele nedeniyle Alternatif Nobel’le ödüllendirilen yazar ve aktivist András Bíró anlatıyor. Ayaklanmanın 60. yıldönümü münasebetiyle yaptığımız söyleşiyi Express’in Kasım 2016 tarihli 146. sayısından naklediyoruz.

1956 ayaklanmasını gözünüzün önüne getirdiğinizde beliren ilk görüntü ne?

András Bíró: Sokaktayım, Peşte’nin büyük bulvarındayım, devrimin dördüncü ya da beşinci günü…

27 Ekim ya da 28…

İkisinden biri, tam olarak hatırlamıyorum. Bir ekmek kamyonu yavaşlıyor, bir ara sokağa sapıyor. Genç bir adam kamyonun kasasına çıkıyor ve ekmekleri sokaktaki insanlara atmaya başlıyor. İnsanlar kamyonu durduruyor ve aralarından biri o gence bir tokat aşkediyor: “Burası Rusya değil, ekmekleri geri koy.” Gözümün önüne gelen ilk görüntü bu. O genç adam bir dayanışma jesti yapıyordu, iyi niyetli olduğu aşikârdı. Ekmeği sokağa atmıyor, insanlarla paylaşmak istiyordu. Ekmek bulmanın zor olduğu günlerdi, fırınların önünde kuyruklar eksik olmazdı. Buna rağmen kendilerine ekmek atan genci durdurdular, azarladılar. “Burası Rusya değil, biz de beleşçi değiliz.”

Bir haysiyet ayaklanması…

Tastamam öyle! İki görüntü daha anlatayım. Budapeşte’nin merkezinde küçük bir çukur açılmıştı –belediye bir sebeple açmış, sonra öyle kalmıştı. O çukurun önüne bir yazı konmuştu. “Hayatını kaybeden kahramanların aileleri için ne kadar verebiliyorsanız o kadar verin –Macaristan Yazarlar Sendikası.” Çukur banknot doluydu –madeni para değil. Ve çukur çevresinde hiç kimse yoktu, kimse paralara yan gözle bile bakmıyordu. Üçüncü görüntü: Bir dükkân vitrini. Çatışmalarda camı çerçevesi kırılmış. Vitrine asılan bir bezin üzerinde şu yazıyordu: “On adet kolye, şu kadar yüzük, vs. bekçiye teslim edilmiştir.” Bir kuyumcunun vitriniydi. İki milyon kişinin yaşadığı bir başkentte, otobüse ya da tramvaya binmek için insanların birbirini itip kaktığı, ayağına bastığı bir şehirde, genel ahlâki standart 24 saat içinde zirveye çıkmıştı. 1956’nın benim gözümde temsil ettiği budur –hissiyat anlamında. Anlattığım bu küçük hadiseler muazzam bir enerjinin ortaya çıktığı atmosferi karakterize ediyor. Daha iyi ücret, daha yüksek yaşam standardı; böyle bir gündem yoktu. Bu arada, yaşam standardı –Stalin’in 1953’teki ölümünden itibaren komünist rejimlerin sert ekonomik kemer sıkma politikasında yumuşamaya gitmeleriyle– zaten birkaç yıldır yükselmişti, daha çok emtiaya erişmek mümkün olmuştu. Dolayısıyla, o kaba materyalist açıklama, yani insanların daha iyi maddi şartlar, daha müreffeh bir hayat için ayaklandıkları tamamen yanlış bence. Çünkü temel motivasyon etik, ahlâk, haysiyet. Devrim bir haysiyet ânı, bir kitlesel haysiyet ânı.

O kaba materyalist açıklama, yani insanların daha iyi maddi şartlar, daha müreffeh bir hayat istedikleri için ayaklandıkları tamamen yanlış. Çünkü temel motivasyon etik, ahlâk, haysiyet. Devrim bir haysiyet ânı, bir kitlesel haysiyet ânı.

O günlerde ne iş yapıyordunuz, mesleğiniz neydi?

Gazeteciydim, sendikanın gazetesinde çalışıyordum. Uluslararası Politika bölümündeydim –bildiğim yabancı diller nedeniyle. Ayaklanma başladığında, gazetede bir “devrim konseyi” seçimi yaptık, ben de seçilenler arasındaydım. Ve devrim konseyi olarak gazetenin ismini değiştirdik. Sebep şuydu: 75 yıllık mazisi olan bu gazete, vaktiyle Sosyal Demokrat Parti’nin yayın organıydı ve komünist rejim döneminde sendikaya geçmişti. Sosyal Demokrat Parti yeniden kurulmuştu, dolayısıyla gazetenin ismini partiye iade etmek durumundaydık. Ama matbaa elimizin altındaydı, kadromuz hazırdı, yeni bir gazete çıkarmaya karar verdik, adını Halkın Umudu koyduk.

Sizi o günlerde en çok heyecanlandıran, mutlu eden neydi?

En heyecan veren, mutlu eden hadise İşçi Konseyleri’nin kurulmasıydı. Bu bir “cephe” durumuydu. Çünkü 24 Ekim gecesinde ilk Sovyet işgalini yaşamıştık. Çatışmalar olmuştu, fakat öyle çok dramatik bir boyutta değildi.

Çatışmalar kimler arasındaydı?

Sokaklarda silahlanmış insanlar vardı. Kendiliğinden bir araya gelmiş gruplardı bunlar. Bir kısmı silahlanmış devrimcilerdi, bir kısmı hükümeti destekleyen, polisin rolünü üstlenip düzeni sağlamayı, rejimi korumayı görev edinmiş gruplardı. Onlar bize göre karşı devrimciydi, biz de onlara göre karşı devrimciydik. Hapishaneler boşaltılmıştı, siyasi mahkûmlar serbest kalmıştı. Kentlerde, köylerde Devrimci Konseyler, fabrikalarda İşçi Konseyleri mantar gibi bitiyor, yeni siyasi partiler kuruluyordu. Beni en çok heyecanlandıran, ilgilendiren İşçi Konseyleri’ydi.

İşçi Konseyleri sizi niye o kadar heyecanlandırmıştı?

1956’nın bir devrim olduğunun kanıtı İşçi Konseyleri’ydi çünkü. Yaratıcılık tavan yapmıştı. Fabrikalardaki İşçi Konseyleri kendiliğinden demokratik seçimle kuruluyordu. Önemli bir nokta şuydu: Bu konseylerde kaçınılmaz olarak bir mühendis ve bir yönetici de yer alıyordu. Çünkü işçiler kendilerini fabrikaların sahipleri olarak görüyordu, dolayısıyla fabrikayı işletecek profesyonel know-how’a ihtiyaçları vardı. Dolayısıyla sadece romantik, duygusal bir durum değil, gerçekçi bir yaklaşımdı. Yeni bir işletmecilik anlayışı hayata geçiriliyordu. O güne kadar bilenen yegâne örnek Tito Yugoslavya’sındaki konseylerdi. Fakat arada çok önemli bir fark vardı: Oradaki konseyler yukardan aşağıya, parti vasıtasıyla şekillenmişti. Burada ise aşağıdan yukarıya şekilleniyordu. Yerel konseyler Budapeşte’deki diğer konseylerle eşgüdüm içindeydi. Ve bu konseyler direnişin yürütme organı oldular. Budapeşte Merkezi İşçi Konseyi bütün konseylerin çatısıydı. Bir devrim aynı zamanda sembolik bir hadisedir. Birçok sembolik olay vuku bulur, gerçek şeylerin yanısıra. Örneğin, Stalin’in şehrin kuzeyindeki Városliget parkındaki devasa heykeli –yüksekliği 25 metre– dizlerine kadar kesilmiş ve paramparça edilmişti. İnsanlar heykelin parçalarını almıştı. Heykelin başı bizim büronun önüne getirilmişti, beş-altı kilometre taşınarak. (gülüyor)

Kentlerde, köylerde Devrimci Konseyler, fabrikalarda İşçi Konseyleri mantar gibi bitiyor, yeni siyasi partiler kuruluyordu. Beni en çok heyecanlandıran, ilgilendiren İşçi Konseyleri’ydi. 1956’nın bir devrim olduğunun kanıtı İşçi Konseyleri’ydi çünkü.

Ayaklanmanın başlangıç ânına dair neler hatırlıyorsunuz?

23 Ekim’in ikindi vaktinde ilk büyük gösteri başladı. Aslında yasal bir gösteriydi, Ernö Gerö (1898-1960) hükümeti önce izin vermişti, sonra içişleri bakanı geri adım attı, yasakladı. Ama yasağı kimse dinlemedi. Yüz binlerce kişi Petöfi Meydanı’ndan parlamentoya doğru yürüyüşe geçti. İlk sembolik işaret, Macar bayrağının ortasındaki kızıl yıldızlı armanın kesilip çıkarılmasıydı. 200 bin kişi mi, 300 bin mi, parlamentonun önünde toplandık. Unutmadığım bir andır: Tam Imre Nagy’nin (1896-1958) çıkıp konuşacağı balkonun önündeydim. Meclisin tepesindeki kızıl yıldızın ışığı yanıyordu. İşçi mahallesi olan Csepel’den gelen gençler yanımda slogan atmaya başladı: “Yıldızın ışığını kapat, yıldızın ışığını kapat…” Onlara dönüp dedim ki, “yıldızın nesi var?” Cevapları şuydu: “Onu Ruslar getirdi buraya.” “Peki” dedim, “o yıldızın neyin sembolü olduğunu biliyor musunuz? Uluslararası işçi sınıfının, beş kıtanın işçilerinin sembolü.” Kızıl yıldız hakkında en ufak bir fikirleri yoktu. On dakika sonra, yıldızın ışığı kapatıldı. Csepelli işçi çocuklar benimle dalga geçme başladı, “e, ne diyorsun amca şimdi?”(gülüyor)Az sonra Imre Nagy parlamentonun önündeki yüz binlere hitap etmek üzere balkona çıktı. “Sizleri selamlıyorum yoldaşlar” diye başladı söze. “Yoldaş” kelimesi ağzından çıktığı anda ıslıklar başladı. Artık yoldaş yoktu. O güne kadar sokakta herkes birbirini yoldaş diye selamlardı, herkes yoldaştı. O 200-300 bin kişinin birkaç saat sonra devrimin başlayacağına dair en ufak bir öngörüleri, tahayyülleri yoktu.

Birkaç saat sonra ne oldu?

Nagy parlamento önünde toplanan kalabalığa konuşma yaparken, radyoda parti genel sekreteri Gerö’nün göstericileri karşı-devrimci olarak yaftalayan beyanatının yayınlandığı haberi geldi. Bunun üzerine kitlenin bir kısmı radyoevi binasına doğru yürüyüşe geçti. Radyoevi binasının önündeki gösteride öğrenciler –öğrenci komiteleri, başını Teknik Üniversite öğrencilerinin komitesi çekiyordu– 12 maddelik taleplerini okudular.

Neydi o talepler?

Parlamentoya yapılan yürüyüş öncesinde Petöfi Meydanı’nda okunan taleplerdi. Sovyet ordusunun Macaristan’dan çekilmesi, Imre Nagy’nin yeniden hükümet başına geçirilmesi, katılımcı bir yönetim, işçilerin fabrikalarda daha fazla söz sahibi olması, ücretlerin ve toplumsal refahın yükseltilmesi, Rusça eğitime son verilmesi… İşte o anda siyasi polis öğrencilere ateş açtı. Ve bu provokasyon bir iç savaşın başlamasına yol açtı. İsyancılar da silahlanmaya başladı. Silahlar iki kaynaktan geliyordu: Csepel ve Ujpest’teki silah fabrikalarındaki işçilerden ve kışladaki askerlerden. Ayrıca, Csepel ve Ujpest’teki silah fabrikalarındaki işçiler de silahlanarak göstericilerin yanında yer aldı. Ayaklanma Budapeşte’nin her tarafına yayıldı, Miskolc, Gyor, Szolnoc, Pecs, Debrecen gibi sanayi kentlerine de sirayet etti.

Petöfi Meydanı’na dönelim, 12 maddelik talep listesinin okunduğu âna. Öğrencilerden biri elinde Macar bayrağıyla şair Petöfi’nin heykeline tırmanıyor…

Biliyorum, oradaydım. (gülüyor) Ve meclise doğru yürümeye başladık. O yürüyüş esnasında, daha önce bahsettiğim gibi, bayraktan rejimi temsil eden simgeler kesiliyordu. Saat 15’ten 18’e kadar parlamentonun önündeydik.

Imre Nagy parlamentonun önündeki yüz binlere hitap etmek üzere balkona çıktı. “Sizleri selamlıyorum yoldaşlar” diye başladı söze. “Yoldaş” kelimesi ağzından çıktığı anda ıslıklar başladı. O güne kadar sokakta herkes birbirini yoldaş diye selamlardı. O 200-300 bin kişinin birkaç saat sonra devrimin başlayacağına dair en ufak bir öngörüleri, tahayyülleri yoktu.

Devrimin işaret fişeği Petöfi Meydanı’ndaki o sahne miydi?

Evet, fiziksel olarak öyle. Ama o ânın hazırlığı başka bir şey. Toplum için için kaynıyordu. Genel bir hareketlenme vardı, özellikle üniversitelerde. Petöfi meydanı bir buluşma yeriydi. Ayrıca, adını 1848 devriminin önde gelen simalarından şair Sándor Petöfi’den (1823-1849) alan Petöfi Çevresi diye bir oluşum vardı. Nisan 1956’da üniversite öğrencileri, entelektüeller, yazarlar, gazeteciler tarafından kurulmuştu, Yazarlar Sendikası’nın desteklediği, partinin resmî organı Genç Komünistler’in de içinde yer aldığı bir çevreydi. Çok kısa bir zaman içinde, Petöfi Çevresi’nin düzenlediği toplantılara binlerce insan katılmaya başladı. Bu toplantılarda rejim sert biçimde eleştiriliyor, başka türlü bir sosyalizm için ne yapılması gerektiği tartışılıyordu. Çok canlı, dinamik bir ortamdı. Sadece orada değil, çeşitli üniversitelerde tartışma kamusaldı ve kitleseldi. Hazırlanan 12 maddelik talep listesinin esin kaynağı 1848 devrimindeki 12 maddelik talep listesiydi. 1956 devrimi bir süreçti, ani bir patlama değildi. ‘56 yazında başlayıp büyüyen ve yoğunlaşan bir muhalefet dalgasıydı. Bütün bunların Stalin’in 1953’teki ölümünden sonra Sovyetler’deki ve onun uzantısı olarak Varşova Paktı ülkelerindeki vidaları gevşetme yaklaşımının sağladığı görece serbestlik ortamında olduğunu unutmayalım. 1956’ya giden yolda 1953 çok önemli bir dönüm noktası. Stalin’in ölümünden sonra, Macar Komünist Partisi’nin liderliğine “insan yüzlü sosyalizm” diyebileceğimiz bir çizgide olan Imre Nagy getirilmişti. Fakat çok geçmeden Stalinist Mátyás Rákosi (1892-1971) iktidarı aldı. Gevşeyen vidaları sıkmaya başladı. Ve bir “beyaz ayaklanma” vuku bulduğu takdirde ezileceğini ilan etti.

Ne zaman oldu bu?

‘56 Temmuz’unda. Çünkü bir şeylerin kaynadığını hissediyorlardı. 1953’te siyasi mahkûmlar serbest bırakılmıştı. Birçoğu komünistti. Artık kral çıplaktı. İnsanlar Stalin döneminin yargılamalarının ne olduğunu öğrenmişti. Arkadaşlarımızdan biri partinin resmi toplantılarının birinde, ‘56 Mayıs’ında, Rákosi’ye, “yoldaş Rákosi, istifa etmelisiniz” demişti. Böyle bir şey o güne kadar görülmüş, duyulmuş değildi. O arkadaşımız tutuklanmadı bile. Ama Rákosi ‘56 Temmuz’unda istifa etmek zorunda kaldı. Yerine gelen Ernö Gerö reformcu çizgiye taviz verilmeyeceğini ilan ederek işbaşı yaptı. Bütün bunlar giderek büyüyen muhalefet dalgasını simgeliyor. Ve 23 Ekim’deki o gösteriye yol açan havayı…

Aynı günlerde Polonya da kaynıyordu, Poznan’da, Gdansk’ta işçiler greve gitmişti.

Zaten 23 Ekim’deki gösteri Polonya’daki muhalefetle dayanışma amacıyla düzenlenmişti. Yürüyüşün ilk durağı Josef Bém heykeliydi –Bém, 1848 devriminde Macarlarla birlikte Avusturya monarşisine karşı savaşan ünlü bir Polonyalı general. 

23 Ekim gecesine, Radyoevi’nin önüne dönelim. 12 maddelik talep listesini okuyan öğrencilere ateş açılmasından sonra neler oldu?

Gösteriler bir iç savaşa, rejime karşı silahlı bir ayaklanmaya dönüştü 23 Ekim gecesinde. Haber olağanüstü bir hızla yayıldı. Herkes her şeyi biliyordu. Ve daha o gece biz gazetemizin bürosunda devrimci konseyi kurmuştuk. Her şey çok hızlı cereyan etti, devrimci bir süreçte doğal olarak olacağı gibi. 24 Ekim sabahı Radyoevi devrimciler tarafından işgal edilmişti. Aynı gün Imre Nagy iktidara geldi. Parti taviz vermek zorunda kalmıştı. Bir önceki yılın nisan ayında tasfiye ettikleri adama, 18 ay sonra partiyi ve iktidarı teslim etmişlerdi. Unutmayın, her şey on gün içinde olup bitti. Hadiseler büyük bir hızla akıyordu. Nagy halkın silahları bırakması için çağrı yaptı, ama bir etkisi olmadı. Ertesi gün, 25 Ekim’de parlamentonun önünde büyük bir gösteri düzenlendi. Ve kalabalığa civardaki binalardan ateş açıldı. Hâlâ kimin yaptığı bilinmiyor. Onlarca insan hayatını kaybetti. Rejim bir direnç gösterdi, ancak genel olarak çökmüştü. Bu durum Sovyet ordusunun ikinci müdahalesini motive etti. O günlerin atmosferinin bir başka boyutunu imleyen dehşet verici bir örnek var. Partinin merkez komite binasının önünde insanlar toplanmıştı. Bazı devrimcilerin binada tutulduğuna dair söylenti yayıldı. Ve binaya saldırıldı, birçok insan öldürüldü, hemen orada asıldı. Onaylamak anlamında söylemiyorum elbette, böyle şeyler kaçınılmaz. Denetlenemeyen bir süreçte nefret dolu patolojik gruplar böyle noktalara gelebiliyor.

1956’ya giden yolda 1953 çok önemli bir dönüm noktası. Stalin’in ölümünden sonra, Macar Komünist Partisi’nin liderliğine “insan yüzlü sosyalizm” diyebileceğimiz bir çizgide olan Imre Nagy getirilmişti. Fakat çok geçmeden Stalinist Mátyás Rákosi iktidarı aldı. Gevşeyen vidaları sıkmaya başladı.

Kimdi o asılanlar?

Parti yetkilileri… Karmaşık bir durum aslında: Asılanlar rejimin icraatlarından sorumlu tutulabilecek düzeyde, unvanda, rütbede kişiler değildi. Muhtemelen masum insanlardı. Fakat üzerlerinde siyasi polis üniforması vardı. Birçoğu çarçabuk üniformalarını çıkarıp attı, ama o kadar hızlı davranamayanlar da vardı. Siyasi polis mensupları ordudaki askerler gibi mecburî hizmet yapan insanlardı. Orada olmayı seçmemişlerdi, oraya gönderilmişlerdi. Bazı durumlarda üniforma ve üniforma işaretleri cinayetleri motive etti. Sosyal infilak anlarında insanlar böyle davranabiliyor.

İki Sovyet müdahalesinden söz ettiniz. Aralarında nasıl bir fark vardı?

İlki 25 Ekim’deydi. Budapeşte civarındaki birlikler harekete geçti. İnsanlar tankların önünde durdular, üstüne oturdular. Sovyet askerleri tankların içindeydi. Budapeşte başta olmak üzere, birçok şehirde işçiler ve öğrenciler tren vagonlarından ve varillerden barikatlar kurmuştu. Sovyet tanklarının müdahalesi ayaklanmayı bastıramadı. Nagy hükümeti Sovyetler’le bir anlaşma yaptı, Sovyet ordusu başkentten çekilecekti. Nitekim öyle oldu. Budapeşte’yi terk ettiler. 2 Kasım itibarıyla Sovyetler’den özgürleşmiş olmaktan ötürü mutluyduk. Sonra haber aldık ki, sınırdan yeni birlikler geliyor. Macaristan’daki birlikler Sovyet yöneticilerinin gözünde güvenilmez unsurlardı. Hükümet heyeti Sovyetler’le masaya oturup Sovyet birliklerinin nihai çekilmesi üzerine müzakere etmeye gittiklerinde tutuklandı. Ve 4 Kasım’da ikinci müdahale başladı. Sabaha karşı…

Adını “Kasırga operasyonu” koymuşlar. Varşova Paktı ülkelerinin askerlerinden oluşan bir karma ordu, 80 bin asker…

İkinci müdahale gerçek bir savaştı. İlkinde, gençler molotof kokteyli atıyordu tanklara, tanklar da ateş ederek karşılık veriyordu. Fakat sokaklarda asker yoktu, tanklar vardı esasen. Bir şişeye benzin ve bez koyup ateşleyip tanklara fırlatılıyordu. Ya da sokaklara ip geriliyor, ipin üstüne benzin dolu şişeler asılıyordu. Tanklar gelirken o şişelere ateş ediliyordu. Böyle bir sürü teknik vardı. Ve bunların birçoğunu insanlar Sovyetler’in partizan direnişleri filmlerinde görüp öğrenmişti. (gülüyor)Askerlik zorunluydu ve üç yıldı. Dolayısıyla askeri eğitim almış insanlardık. (gülüyor) Tabii bütün bunların bumerang gibi kendilerine döneceğini düşünmemişlerdi. İkinci müdahale basbayağı bir savaştı. Ve tabii ki yine direniş oldu.

Direniş kahramanca olmuş” diyor Gabriel Garcia Marquez Doğu Avrupa’ya Yolculuk kitabında. “Gençler tankların üstüne tırmanıp alevler içindeki benzin şişelerini içeri atıyorlarmış.”

Evet, direniş kahramancaydı, ama o askerî güce karşı yapabilecek pek bir şey yoktu. Önce tanklar iki koldan girdiler şehre, arkasından zırhlı birlikler. Top ve tank atışlarıyla inliyordu ortalık. Havadan bombalar cabası…

Nagy hükümeti Sovyetler’le bir anlaşma yaptı, Sovyet ordusu Budapeşte’yi terk etti. 2 Kasım itibarıyla Sovyetler’den özgürleşmiş olmaktan ötürü mutluyduk. Sonra haber aldık ki, sınırdan yeni birlikler geliyor. Hükümet heyeti Sovyetler’le masaya oturup Sovyet birliklerinin nihai çekilmesi üzerine müzakere etmeye gittiklerinde tutuklandı.

Marquez şöyle diyor: “5 Kasım sabahı şafak vakti yerle bir edilmiş bir şehirle karşılaşılmış.” Ve rakamlar veriyor: “Beş bin ölü, 20 bin yaralı.” Ardından ekliyor: “Tahribatın boyutları kurbanların sayısının çok daha yüksek olduğunu akla getiriyordu. Sovyetler Birliği kendi kayıplarının sayısını vermemişti…” Çeşitli kaynaklar o sayının 700 civarında olduğunu belirtiyor. 

Rakamları bilemiyorum, farkı kaynaklar farklı rakamlar telaffuz ediyor. Her halükârda büyük bir katliam söz konusu. “Şehrin yerle bir edilmesi” çok doğru bir ifade, mecaz değil. Hiç ayırım yapılmadan bütün binalar top ateşine tutuldu. 4 Kasım sabahı, saat 8’e doğru direniş neredeyse tamamen kırılmıştı. Neredeyse diyorum, çünkü bazı bölgelerde direniş çok zayıflamış da olsa sürdürüldü. 10 Kasım’a, direnişin son kalesi Csepel teslim bayrağını çekene kadar. Bir rakam da ben vereyim. İnsanlar Avusturya sınırına akın etti, 150-200 bin kişi bir hafta içinde ülkeyi terketti. Bu, yakın tarihin en büyük iltica dalgalarından biri. Enteresan bir anekdot nakledeyim: İkinci müdahale için gelen askerler Süveyş’te, Mısır’da –o günlerde Süveyş Kanalı krizi vardı– ya da Berlin’de olduklarını sanıyorlardı. Anlaşılan onlara –en azından bir kısmına– öyle söylenmiş. (gülüyor)

Marquez’den devam edelim. Ayaklanmadan 10 ay sonra gittiği Macaristan’da korku içinde, suskunluğa gömülmüş bir toplumla karşılaştığını söylüyor ve şöyle devam ediyor: “İnsanlar sustukları zaman ne düşündüklerini anlamak için tuvaletlere girmek gerekir. Aradığımı orada buldum. Pornografik çizimlerin arasındaki protesto yazıları Macaristan’daki durum hakkında değerli bir tanıklık oluşturuyor: ‘Halk katili Kádár’, ‘Hain Kádár’, ‘Rusların av köpeği Kádár’.” Kádár ‘56’da ve sonrasında nasıl bir rol oynadı?

Janós Kádár (1912-1989) Nagy hükümetinin bakanıydı. Ayaklanma başladığında ortadan kayboldu. Ya Sovyet elçiliğine kaçırıldı ya kendisi gitti, hâlâ bilinmiyor. Ve akabinde Moskova’ya götürüldü. Bir alternatif olarak geri döndü! Kádár Stalinist Rákosi döneminde hapisteydi, bu bakımdan ideal bir alternatifti. 1950’lerin başında bir dizi klasik “Moskova duruşmaları” oldu. Bu mahkemeler Macaristan’daki Sovyet danışmanlar ve Macar siyasi polisi tarafından dizayn edildi. O dönemde Rákosi iktidarda. Ve Kádár hain olarak damgalanıp hapsi boyluyor. Rákosi hükümetinde bir dönem İçişleri Bakanı’ydı. “Tito’cu casus” olarak yaftalanan Lázló Rajk (1909-1949, 1946-48 arasında İçişleri Bakanı, 1948-49 arasında Dışişleri Bakanı) Kádár’ın İçişleri Bakanı olduğu dönemde infaz edildi. Kádár’ın Rajk’ı casusluk yaptığını kabullenmesi için ikna etmeye çalıştığı görüşmenin ses kaydı var. Rajk casusluk suçlamasını reddediyor, böylece ölüm hükmünü imzalıyor. Ve çok acı bir ironi: Son nefesini vermeden önce “Yaşasın Sovyet Komünist Partisi” diye slogan atıyor. Yani Kádár, Rajk’a yapılan Sovyet manipülasyonunun parçasıydı. Sonra aynı tuzağa kendisi düştü. Çünkü Rákosi bütün yerli komünist liderleri elimine etmek istiyor, sadece Moskova yanlılarını güvenilir buluyordu. Kádár, tıpkı Rajk gibi, kurmaca dosyalarla suçlu ilan edildi, hapse kondu, işkenceye uğradı. Fakat 1953’ten sonra, bütün bu mahkemeler revize edildi, “karşı devrim işbirlikçisi” olarak damgalananların itibarları iade edildi. Ve Kádár partiye geri döndü. Rákosi ise ihraç edildi. Gerö, İspanya savaşında anarşistleri katleden Gerö, partinin liderliğine getirildi. Bunlar Moskova tarafından alınan kararlardı. Kádár ‘56 devrimi öncesinde bir tür kült figürdü, Stalinizmin, ‘53 öncesinin mağduru, demokratik sosyalizm yanlısı! Ve Nagy hükümetinde bakan oldu. ‘56 ayaklanmasında ortadan kayboldu, soluğu Mokova’da aldı ve 10 Kasım’da Macaristan’a döndü. Ayağının tozuyla bir radyo konuşması yaptı, artık iplerin kendisinde olduğunu ilan etti. Sonra yaptıklarını, nasıl bir rol oynadığını Marquez’in naklettiği grafitiler özetliyor.

Imre Nagy nasıl biriydi size göre?

Çok ilginç bir kişilikti. Genç bir köylü, sonra işçileşiyor. 1915’te, Rusya’ya savaş esiri. Komünist oluyor, Kızıl Ordu’ya katılıyor. II. Dünya Savaşı sırasında Macaristan’a yapılan radyo yayınının editörü. 1945’te tarım bakanı oluyor, çok radikal bir toprak reformuna öncülük ediyor. Yoksul köylüler onun döneminde toprak sahibi oluyor. 1953-1955 döneminde başkanlığa getiriyor. Bir yandan çok Moskovacı, ama söylemiyle –ve şivesiyle– kültürel bir Macar kimliği var. 1953’te yaptığı bir konuşmada, eğitim üzerine konuşurken öğrencilerden “küçük Macarlar” diye söz etmesi herkesi şaşırtıyor ve o ifadesi iz bırakıyor.

‘56 ayaklanmasının talepleri arasında özel mülkiyet rejimiyle, piyasa ekonomisiyle ilgili tek bir madde yoktu. ‘56 ayaklanması ‘68 Prag Baharı’nın sloganı olan “insan yüzlü sosyalizm” talebiydi. Ve bu yukarıdan aşağıya bahşedilecek bir sosyalizm değil, aşağıdan yukarıya kurulacak bir sosyalizmdi. İşçi Konseyleri’nin mantar gibi bitmesi bu yüzdendi.

Ulusal kimliğin altını çizdiği için mi?

Evet. Ayrıca, “Yeni Yol” adını verdiği politika nedeniyle şimşekleri üzerine çekti ve neticede yerini Rákosi’ye bırakmak zorunda kaldı, partideki bütün ünvanları elinden alınarak tasfiye edildi. ‘56 devrimi esnasında kamuoyunun baskısı nedeniyle parti tarafından göreve çağrıldı, 24 Ekim’de başkanlığı üstlendi.

23 Ekim’deki konuşmasında ne demişti, “yoldaşlar” diye hitap ettiği için ıslıklandığı konuşmasında?

Yasallığı geri getireceğini, saf bir sosyalizmi kuracağını, bürokratik yozlaşmaya son vereceğini söyledi. Ve alternatif bir sosyalizm sözü verdi. Çok partili bir siyasal sisteme yöneldi. Geçmişteki siyasi partiler canlanarak iktidara ortak oldu ve Nagy esasen bir koalisyon hükümeti kurdu. 1 Kasım’da, Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan ayrılacağını ilan etti. BM’ye başvurarak büyük devletlerin Macaristan’ı korumasını ve bağımsız bir devlet olarak tanımasını istedi. Üç gün sonra, ikinci Sovyet müdahalesinde, Yugoslavya büyükelçiliğine sığındı. Kádár’ın kendisine güvence vermesi üzerine, 22 Kasım’da büyükelçiliği terk ederken tutuklandı ve Romanya’ya sürgün edildi. 1958’de Macaristan’a iade edildi, “vatana ihanet” suçuyla yargılandı. Mahkemede kahramanca bir tavır sergiledi. Özeleştiri yapması teklifini reddetti. Ölüm cezasına çarptırıldı ve asıldı. Macaristan’ın komünizm tarihindeki en trajik öykülerden biridir Nagy’ninki.

‘56 öncesinde ve sonrasında ve yargılanırken de hep Marksist olduğunu, Stalinizmin dogmatizmine karşı olduğunu, Marksizmin “statik kalamayacak bir bilim” olduğunu söylediği biliniyor.

Nagy’nin pozisyonunun özeti “alternatif sosyalizm”di. Sovyetler’de Lenin döneminde başlayan, Stalin tarafından son verilen NEP politikalarına yakın bir ekonomi anlayışı vardı. Küçük toprak sahiplerine özel mülkiyet hakkı tanınmasından yanaydı. Siyasal olarak da çoğulculuk taraftarıydı.

Bugün, 1956’nın 60. yıldönümünde, o 12 günlük devrimin bıraktığı miras ne?

Liberallere sorarsanız özel mülkiyet ve piyasa ekonomisi! Evet, bugünlerde 60. yıldönümü dolayısıyla ‘56’ya övgüler düzülüyor, bugünkü “özgürlüğü” ‘56’ya borçlu olduğumuz büyük bir koro tarafından söyleniyor. Ama ‘56 ayaklanmasının talepleri arasında özel mülkiyet rejimiyle, piyasa ekonomisiyle ilgili tek bir madde yoktu. ’56 ayaklanması ‘68 Prag Baharı’nın sloganı olan “insan yüzlü sosyalizm” talebiydi. Ve bu yukarıdan aşağıya bahşedilecek bir sosyalizm değil, aşağıdan yukarıya kurulacak bir sosyalizmdi. İşçi Konseyleri’nin mantar gibi bitmesi bu yüzdendi. Bugün tabii 60. yıldönümü anmalarında ne sosyalizmin adı anılıyor ne de İşçi Konseyleri’nin. Ve başımızda Orban var, sizin Erdoğan’ın ikizi.(gülüyor)

Express, sayı 146, Kasım 2016

Söyleşi: Yücel Göktürk

11 Kasım 2021

Haysiyetin ayaklanması


Polonya Başbakanı, sığınmacı krizinde Ankara’ya işaret etti: Belarus ve Rusya’yla tamamen senkronize ilerliyor

Kaynak: www.pikrepo.com

“Yardımlarımızın tek taraflı olduğunu gördük. Bundan hoşlanmadık”

Belarus’la aralarındaki sığınmacı krizine ilişkin konuşan Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, Türkiye’yi İstanbul ve Minsk arasında açık koridor bırakmakla ve Belarus’a sınıra binlerce sığınmacı götürmeye yardım etmekle suçladı.

Middle East Eye’da yer alan habere göre, Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, parlamentoda yaptığı açıklamalarda sığınmacı krizinden bahsetti.

Morawiecki, “Türkiye’nin eylemlerinin Belarus ve Rusya’yla tamamen senkronize ilerlediğini görüyoruz. Bizi rahatsız ediyor, bundan hoşlanmıyoruz” dedi.

Morawiecki, Ankara’ya suçlama yönelterek “Bir iki ay önce Türkiye bizimle yakın bir şekilde çalışmak istiyor görünüyordu. Yangınları söndürmek konusundaki yardımımız, Türk turizm sektörünü canlandırma konusundaki yardımlarımızın tek taraflı olduğunu gördük. Bundan hoşlanmadık.” dedi.

Avrupa Birliği’nden yetkililer, İstanbul’dan Minsk’e uçan Türk Hava Yolları uçakları ve Rusya’nın havayolu şirketi Aeroflot’un uçaklarının sığınmacılar ve mültecilerin geçişin görmezden geldiğini söylüyor.

THY söz konusu iddiaların temelsiz olduğu yanıtını verdi.

Kaynak: t24.com.tr

Macaristan Başbakanı Orban, Ankara’ya geliyor

Kaynak: flickr.com

Macaristan Başbakanı Orban, Türkiye-Macaristan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin beşinci toplantısı için Türkiye’ye geliyor.
Türkiye- Macaristan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin beşinci toplantısı, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ın başkanlıklarında 11 Kasım 2021 tarihinde (bugün) Ankara’da yapılacak.
İlgili bakanların katılımıyla düzenlenecek konsey toplantısında, Türkiye ile Macaristan arasındaki ilişkiler tüm veçheleriyle gözden geçirilecek; güncel, bölgesel ve uluslararası gelişmeler hakkında görüş alışverişinde bulunulacak.
Toplantı, Türkiye’nin stratejik ortağı ve müttefiki Macaristan’la ikili ilişkilerinin yanı sıra NATO, Avrupa Birliği ve Türk Konseyi başta olmak üzere çok taraflı platformlardaki iş birliğinin derinleştirilmesi yönündeki ortak iradenin teyidi niteliğinde olacak.

Kaynak: tr.sputniknews.com

5 soruda Polonya-Belarus sınırında göçmen krizi

Avrupa Birliği’nin (AB) yürütme organı olan Avrupa Komisyonu, Belarus lideri Aleksandr Lukaşenko’yu, göçmenleri kolay giriş vaadiyle AB sınırına toplamakla suçladı.

Komisyona göre Lukoşenko bu politikası kapsamında “insanlık dışı ve gangstervari” bir yaklaşım benimsedi.

Lukaşenko ise “sorunun mimarı olduğu” suçlamasını reddediyor.

Halen Polonya-Belarus sınırında en az 2 bin göçmen bulunuyor.

Son göçmen kriziyle ilgili merak edilen soruları yanıtladık.

1. Avrupa’ya yönelik yıllardır süren göçmen dalgasında rota neden kıtanın kuzeyine çevrildi?

2015 yılında başlayan son büyük göç dalgası Afrika, Orta Doğu ve Afganistan kökenlileri Avrupa Birliği (AB) ülkelerine yönelten bir göçmen akımıydı. O yılların ana göç rotası Akdeniz ya da Balkan ülkeleri üzerindendi. 2015 yılının Nisan ayında Akdeniz’de mültecileri taşıyan beş geminin batması ve 1200 mültecinin hayatını kaybetmesiyle göçmen krizi AB’nin de ana sorunlarından biri haline geldi.

Başta Macaristan olmak üzere, Slovenya, Slovakya gibi özellikle bazı Orta Avrupa ülkeleri Brüksel’le çatışmayı da göze alarak kendi sınırlarını dikenli tellerle göçmen akımına karşı kapatma yolunu izlerken, AB de Avrupa Sınır ve Sahil Koruma Teşkilatı’nın (Frontex) yardımıyla krize karşı merkezi önlemler almaya çalıştı. Öncelikli hedef Akdeniz’deki yasadışı geçişlerin engellenmesiydi.

İtalya’nın organizasyonuyla gündeme gelen ve askeri birliklerin görev yaptığı Poseydon Deniz Harekatı ve sonra da AB’nin Akdeniz’i kontrol almaya yönelik büyük yatırımlarıyla gerçekleşen Triton Deniz Harekatı’yla mülteci akımı büyük ölçüde engellendi.

Buna paralel olarak Frontex, Balkan ülkelerinde de önlemler aldı. Yunanistan-Türkiye ve Bulgaristan- Türkiye sınırlarına dikenli tellerle geçişleri kısmen engelleyen duvarlar çekildi. Adalar üzerinden geçişleri kontrol altına almak için AB fonlarıyla sahil güvenlik birimleri kuruldu, bu birimler zamanla genişletildi.

Ve son olarak burada anılması gereken önemli bir gelişme de AB ve Türkiye arasında 18 Mart 2016 tarihinde yürürlüğe giren “Göçmen mutabakatı” oldu. Bu anlaşma Türkiye topraklarına giren yaklaşık 3 milyon mülteciye bulundukları alanlarda barınma ve yaşama imkânları sunarak Türkiye üzerinden AB’ye yönelik göç dalgasının önünü kesti.

2020 yılından itibaren göç dalgası Akdeniz’den kuzeye, Belarus istikametine döndü. Bu gelişmenin gerisinde 2020 yılında çok tartışmalı bir seçimle ve muhaliflerini hapse atarak iktidarı elinden bırakmayan Belarus lideri Aleksandr Lukaşenko’nun olduğu söyleniyor.

2. Polonya ve Baltık ülkeleri kaçak göçmen akımına karşı ne gibi önlemler aldı?

Göç rotasının Avrupa’nın kuzeyine dönmesiyle, Belarus’la sınırları olan ülkelerin zor durumda kalacakları açıktı.

Polonya ve Baltık ülkeleri de önlemler almakta gecikmediler. Önce Polonya, ardından da Litvanya sınırları boyunca duvarlar ve dikenli tel örgülerden oluşan engeller inşa etmeye başladılar.

Polonya zaman geçirmeden sınır önlemleri alınması kapsamında bölgesel olağanüstü hal ilan etti. Sınır koruma birliklerinin yanı sıra, gerekirse ordu birliklerini de harekete geçireceğini açıkladı.

Bu süreçte ilginç noktalardan biri de, pek çok konuda Varşova yönetimiyle tartışmalar yaşayan AB’nin sınır güvenliği konusunda Polonya’ya tam destek vermesiydi.

Belarus sınırının kapatılması için gerekli olan 407 milyon dolarlık proje AB tarafından finanse edildi. AB eğer Polonya ihtiyaç duyarsa sınır güvenliğini sağlamak için Frontex örgünden kadro desteği de verilebileceğini açıkladı.

Polonya ve Baltık ülkelerinin aldıkları önlemler normal koşullarda sınır güvenliğinin sağlanması için yeterliydi. Ancak binlerce kişinin, Belarus topraklarında merkezi ve açık bir şekilde organize edilen göç dalgasını sorunsuz bir şekilde engellemek için yeterli değildi.

Buna rağmen Polonya ve Baltık ülkeleri sınırı tamamen kapatarak ve sınıra askeri birlikler göndererek mülteci akımını kontrol altına almayı başardılar.

3. Polonya’nın öncelikle Belarus’u ve bu ülkeyi desteklediği için Rusya’yı, “ülkeyi göçmen baskısı altında bırakmakla” suçlamasında gerçeklik payı var mı?

2020 seçimlerindeki tavrı nedeniyle çok eleştirilen ve ardından bir Ryanair uçağını muhalif bir gazeteciyi taşıdığı için zorla indiren Belarus, AB tarafından yaptırımlarla karşı karşıya bırakılmıştı.

Belarus lideri Lukaşenko ise AB’yi açıkça tehdit etmiş ve bu yaptırımlara karşılık olarak ülkenin mülteci politikasını AB’yi zor durumda bırakmak için değiştireceklerini ilan etmişti.

Belarus’un tavrı Rusya tarafından da destekleniyordu. Putin’in en önemli muhaliflerinden siyasetçi Aleksey Navalni’nin zehirlenmesinin ardından AB’nin yaptırım uyguladığı Rusya açısından da göçmen akımıyla AB’yi zor durumda bırakmak uygun bir taktik gibi görünüyordu. Rusya, Lukaşenko’dan bu konuda desteğini esirgemeyeceğini net bir şekilde ifade etti.

Lukaşenko’nun 2020 yılı başında “Göçmenlerin AB üye ülkelerine gidişi artık Belarus yetkilileri tarafından engellenmeyecek” açıklamasının ardından bu ülkeden Polonya ve Baltık Cumhuriyetleri, özellikle de Litvanya istikametinde harekete geçen göçmen sayısının artması arasında doğrudan bir bağlantı var.

Akdeniz ya da Ege Denizi üzerinden hem dalgalarla boğuşarak ve hem de AB sınır güvenlik muhafızlarına yakalanmamaya çalışarak süren zorlu mülteci akımı yerine bu tarihten itibaren mülteciler, pek çok ülkeyle vizesiz seyahat anlaşması olan Belarus’a gidip oradan karayolu üzerinden Polonya’ya ya da Baltık ülkelerine geçmeyi tercih eder duruma geldiler.

Litvanya’ya 2021’in sadece iki ayında gelen göçmen sayısı, 2020 yılında gelen tüm göçmenlerin sayısından 50 kat fazlaydı.

4. Avrupa Birliği son krizde nasıl bir politika izledi?

AB’nin merkezi göçmen politikasında 2015 yılındaki ilk göçmen akımından bu yana değişiklikler yaşandı.

İlk aylarda AB içinde özellikle Macaristan tarafından temsil edilen “ulusal sınırların korunması” politikasına karşı çıkan, AB’nin dış sınırların güvenliğine önem veren strateji, Akdeniz ve Ege Denizi üzerinden teknelerle devam eden göçman akımının bir türlü engellenememesi üzerine terk edildi.

Daha sonraki yıllarda AB bir yandan Schengen dış sınırlarını güçlendirmeye çalışarak, ama öte yandan zaman zaman üye ülkeler arasındaki sınırlarda da kontroller uygulayarak bir tür kademeli göçmen filtre sistemini devreye sokmaya çalıştı.

Öte yandan Türkiye ile olan göç anlaşmasının da yenilenmesiyle AB’ye yönelik göçmen akınının önüne geçilmeye çalışıldı.

Özellikle Almanya’nın, kontrollü bir şekilde ve çok sayıda göçmen kabul etme tercihi, diğer ülkeler tarafından izlenmedi. AB’nin mülteci kotası önerisi de bir türlü hayata geçmedi.

Vişegrad ülkeleri olarak adlandırılan dört Orta Avrupa ülkesinin (Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Slovakya ve Polonya) topraklarına Brüksel’in kesin tavrına rağmen mülteci kabul etmeyeceklerini ilan etmeleriyle “göçmen sorunu” AB’nin iç işleyişini ve istikrarını tehlikeye sokan en büyük risk faktörü haline geldi.

Bunun da etkisiyle 2021 yılında AB’nin göçmen politikasında değişiklikler gözlemlendi. AB, Polonya’da ve Bulgaristan’da göçmenlere karşı duvar ve tel örgüler inşasına onay ve hatta destek vererek göç politikasında yeni bir rota çizdi.

5. Avrupa’ya yönelik göçmen akımı, AB ülkelerinde siyaseti nasıl etkiliyor?

Gözlemciler ve siyaset uzmanları Avrupa ülkelerinde son 10 yılda giderek yükselen milliyetçilik ve bir türlü denetlenemeyen göç akımı arasında doğrudan bir bağlantı olduğu kanısındalar.

Başka ülkelerden, farklı kültürlerden insanların herhangi bir denetime de uğramadan Batı toplumlarında birden ortaya çıkmaları bu ülkelerdeki toplumsal mutabakat açısından bir risk olarak değerlendiriliyor.

Milli değerler doğrultusunda siyaset yapan partiler ülke sınırlarının kapatılmasını, yabancılara ülkede yaşama ve çalışma izni verilmemesini savunuyorlar.

Milliyetçi siyasetler denetimsiz bir şekilde ve zor kullanarak ülkeye girmeye çalışan yabancılara karşı duyulan korkuyu siyaset alanında oya tahvil etmeye çalışıyorlar.

Bu gelişme özellikle de ülkede yabancıların oranının az olduğu, dolayısıyla yabancı kültürlerin bilinmediği Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde çok daha belirgin.

Tarık Demirkan – BBC

Igal

Prove: Karambol

16,474FansLike
639FollowersFollow