Tiyatro Bozok’tan Yeni Oyun “PAL SOKAĞI ÇOCUKLARI”
Tiyatro Bozok’un 10. Yılına Özel Yeni Oyunu “Pal Sokağı Çocukları” Sizlerle…
Ferenc Molnar’ın yazdığı, Filiz Bozok’un uyarlayıp yönettiği Oyunda;Nemecsek, Boka ve Pal Sokağı’nın öbür çocukları 1907 yılında Budapeşte’nin yoksul Józsefváros semtinden yola çıktılar. Bugün artık bütün dünyada tanınıyorlar. Bugüne kadar her yaştan milyonlarca insan onların dokunaklı hikâyesini okudu; tıpkı Budapeşteli çocuklar gibi onlar da Boka’nın cesaretine hayran oldu, Nemecsek’in ürkek ama kararlı kahramanlığı karşısında gözyaşlarını tutamadı.Şimdi artık Pál Sokağı Çocukları’nın Arsa’sında kocaman çok katlı evler var…
Sonuç değişmez,“Dünyanın bütün çocuklarıPál Sokağı’ndandır!”
Eser: Ferenc Molnar
Uyarlayan-Yöneten: Filiz Bozok
Çeviren: Ezgi Özel
KaraçayYapımcı: Metin Bozok Organizasyon: İlhami Akcan
Ses Ve Işık: Batuhan AksuDekor Kostüm: Gökhan Soykök
Oyuncular: Yasin Güleryüz, Altay Aksu, Barış İmrak, Batuhan Ekelik

Prömiyer 14.01.2023
Oyun Tarihleri
– – – – –
4 Şubat Cumartesi / 13.00 – 15.00
Ataşehir Watergarden Duru Sahne
– – – – –
5 Şubat Pazar / 14.00 – 16.00
Bursa Podyum Sanat Mahal
Kaynak: Tiyatro BOZOK Facebook sayfası
Şefler olimpiyatında altın Danimarka’nın
Lyon’da düzenlenen Bocuse d’Or Gastronomi yarışmasının galibi şef Brian Mark Hansen liderliğinde Danimarka oldu. İkinci sırayı Norveç, üçüncülüğü Macaristan aldı. En genç yarışmacı 25 yaşındaki Fransız kadın şef Naïs Pirollet ise beşincilikte yetindi.
Dünyanın en prestijli şef yarışmalarından biri olan Bocuse d’Or dünya finalini Danimarka kazandı. Adını efsanevi Fransız şef Paul Bocuse’den alan dünya şefler şampiyonası Bocuse d’Or, Fransa’nın Lyon kentinde SIRHA fuarı çerçevesinde iki yılda bir düzenleniyor. 1987 yılından beri verilen ödüller için önce ülke ve bölge yarışmaları yapılıyor, elemeleri geçen 24 takım dünya şampiyonasına katılabiliyor.

Son yıllarda İskandinav ülkeleri üst sıraları kimselere kaptırmıyordu. Nitekim bu yıl da ikinci Norveç. Ancak bu yıl Macaristan kimilerince beklenen bir sürpriz yaptı ve bir anlamda İskandinav ligine girdi ve şef Bence Dalnoki ile bronz madalyayı kaptı. Bu da şaşırtıcı sayılmaz. Macaristan yıllardır çok sıkı bir çalışma içinde. İlk parlayan Macar şef Avrupa birincisi olan Tamás Széll olmuştu. O zamandan beri Macaristan sıkı çalıştı ve artık dünya gastronomisinde kalıcı yeri olduğunu kanıtladı.
Replika Sanılan Kılıcın 3.000 Yıllık Olduğu Anlaşıldı
Müze deposunda duran ve replika olduğu sanılan bir kılıcın çekilen röntgeni, eserin aslında Tunç Çağı’na ait olduğunu ortaya koyuyor.

Pulled from the Danube River in Budapest, Hungary in the 1930s, it came to the Field Museum from the Hungary National Museum.
Küratörler, yakında açılacak olan “Avrupa’nın İlk Kralları” adlı sergiye hazırlanırken şok edici bir keşifte bulundular. Field Museum temsilcilerinin yaptığı açıklamaya göre, 91 santimetre uzunluğundaki bronz kılıç, 1930’larda Macaristan Budapeşte’de Tuna Nehri’ndeki bir kazı sırasında ortaya çıkarıldıktan sonra müze koleksiyonuna eklendiğinden beri depoda tutuluyordu.
Detaylar arkeofili.com
Liszt Enstitüsü İstanbul Macar Kültür Merkezi Müdürü Sayın Gábor Fodor ile Söyleşi
Liszt Enstitüsü İstanbul | Macar Kültür Merkezi Müdürü Sayın Gábor Fodor ile Macar Kültür Günü vesilesiyle bir röportaj gerçekleştirdik.
– Sayın Fodor, öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Macaristan Milli Marşı’nın yazılışının 200. yıl dönümünü kutluyoruz. Duygularınızı alabilir miyim?
Bu teklifi getirdiğiniz için ben teşekkür ederim.
Macar şair, eleştirmen, politikacı ve düşünür Ferenc Kölcsey, daha sonra Macaristan Milli Marşı’nın sözlerini oluşturan şiiri “Hymnus”u 22 Ocak 1823’te tamamladı. “Hymnus, a magyar nép zivataros századaiból” (“Macar halkının fırtınalı yüzyıllarına ait ilahi” şeklinde çevrilebilir) başlıklı el yazması bugün Macaristan Ulusal Müzesi’nde sergileniyor. Tarihi bir perspektiften bakarsak, eserin yazıldığı dönem ve bunu takiben 1848-49 yıllarındaki Macar İhtilali ve Özgürlük Savaşı, Macar kimliğini savunmak, korumak ve sürdürmek adına önemli bir süreçtir. Habsburg İmparatorluğu’nun baskısına ve boyunduruğuna büyük bir başkaldırı gerçekleştiren siyasi liderler, şairler, düşünürler ve tabii ki halk, günümüze kadar uzanan Macar kimliğinin oluşmasında baş rolü oynadılar. Bu anlamda bu eser ve bu tarihi süreç bizi biz yapan temel unsurlardandır.
– Macaristan Kültürü ve Türk Kültürü arasında benzerlikler var mı? Varsa nelerdir?
Macarların kökeni Orta Asya’ya kadar uzanmaktadır ve burada Türk boylarıyla komşu olmuştur. Macarlar Türklere birçok açıdan yakın durmuş, dost olmuştur. Her ne kadar iki farklı kültür olsa da Macaristan’ın Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altında bulunduğu yıllar içerisinde dil, yemek, mimari anlamında birçok iz kalmıştır. Günümüzde Macarca’ya Türkçe’den geçmiş birçok kelime; Macaristan’da Osmanlı döneminde inşa edilmiş birçok cami ve hamam; Macar mutfağına tamamen Osmanlı döneminde giren kırmızı biber en güzel örnekler.
Diğer taraftan, Niyazi Berkes’in Türkiye’de Çağdaşlaşma kitabında savunduğu üzere, Osmanlı döneminde çağdalaşma hareketinin tetikleyicilerinden birisinin Macar asıllı İbrahim Müteferrika’nın yazdığı risale olmuştur. Berkes, Müteferrika’nın kişisel çabalarının ve eserlerinin çok önemli olduğunu, Osmanlı’da bilim ve teknik anlamında ilerlemenin onun fikirlerine dayandığını savunur.
“Bir kış yolculuğu”
Pencerenin önünde durmuş, zamanın geçmesini bekliyordum. Karşıki çatıların üzerinden, şehri kuşatmış gri bulutlar görünüyordu. Gökyüzünü herkes sever, ben çatıları niye severmişim onu düşünüyordum. Cep telefonu o kendine has hödüklüğüyle öttü. Bu öyle tuhaf bir ötüştür ki, sizi benliğinizin içinden çekip çıkartır, tıpkı derisi soyulan bir yılan balığı gibi. Mesaj Tarık’tan geliyordu: “Nasıl geçiyor soggguuukk Budapeşte’de hayat?”
Aslında ben de, belki tam o cevaba doğru yaklaşmaya çalışıyordum. Dikkatim dağılmıştı ama karşıdaki apartmanın üst katında, cama yapıştırılmış kardan adam çıkartmasını görmem de, bu sayede mümkün oldu. Orada yaşayan bir çocuk var, dedim kendi kendime; kara ve Noel Baba’ya inanan bir çocuk, eğer bu hala mümkünse.
Aslında mümkün olduğunu biliyordum, bunu böyle dile getirmem daha çok kendi inançsızlığıma bir payanda oluşturmaktan ibaretti. Kısa, çok kısa bir süre, o çocukla artık bütün bütüne yabancısı olduğum bir başka çocuk arasında bir geçişkenlik kurulabilir mi diye tarttım zihnimde: İki apartman arasındaki mesafesel yakınlık ile zamansal uzaklık gibi basit şeyler üzerine düşünüyordum: Bazıları çocukluğa tutunmaya çalışır dönüp dolaşıp. Onlar çocukluğun vahşetini anımsamıyorlar bence, sadece bugünkü can sıkıntılarından kaçmaya çalışıyorlar.
Ama tam da bunlar üzerine kafa yorarken, beni asıl etkileyen şeyin, ne cama yapıştırılmış o kardan adam çıkartması ne de karşıdaki hayali varlığıyla öteki çocuk olduğunun ayırdına vardım. Arzumu tetikleyen kaç gündür bakmakta olduğum taşları kararmaya yüz tutmuş 20. Yüzyıl başından kalma o binaymış. Berlin’de Görlitzer Bahnhof metro istasyonunun arkasından biliyordum o binayı. Daha sonra bir dergide fotoğrafına da rastlamış ve yıllarca benimle o odadan bu odaya sürüklenen mantar panoya asmıştım. Bir taşınma sırasında yitmiş olmalı. İstasyonda, eğitimli kurt köpeğiyle yürüyen, siyah giysiler içindeki kör adamın arkasında duruyordu bina.

Günün ilerleyen saatlerinde Jászai Mari tér geldim. Keskin bir ayaz vardı ama beklentilerin aksine havada kar kokusu yoktu. Tuna kıyısından, Ujlipótváros’a ve Margit Adası’na paralel yürüdüm. Nehir kıyısındaki en güzel eski binalar buradadır. Biraz fazla yürürseniz ilerde yeni yapılan apartmanlar var, nereden nereye geldiğimizi daha iyi anlarsınız. Yürüyüş yapan birkaç kişiyi saymazsak genellikle boştur burası. İnsanın düşüncelere dalması için uygun bir alan. Ben de, bir tempo tutturmuş giderken bu eski bina takıntımın kökeni üzerine düşünüyordum, acaba bunun kendimi bildim bileli bana eşlik eden kar ve kış tutkusuyla da bir bağlantısı var mıydı?
Ayvalık’tan yola çıkarken yanıma François Walter’in “Kış: Bir Mevsimin Tarihi” kitabını da almıştım. Bir haftadır yatmadan önce ya da erken kalktığımda onu okuyup duruyordum. Gelmekte olan Peşte kışı, gelmiş olan mesaj, karşı camdaki kardan adam… Belli ki bir kış yazısı toplamaya başlamış zihnin ama sen ancak şimdi fark ediyorsun, diyordum kendi kendime. Böyle bata çıka giderken bir süre sonra şairin o dizeleri, usul usul bütün ufkumu kapladı:
“Kar yağıyor ve ben hatırlıyorum.”
Aslında hep tekrarlanan bir sahne bu, yaşantımızda. Genellikle hikayelerimizi böyle kurarız. Hatırlamak bir provadır sonuçta ve zamanı eğip bükmek, ona kendimizce bir şekil vermekle doğrudan alakalıdır. Hatırlıyorum derken tekil bir şimdiki zamandan bahsettiğimiz yanılsaması yaratmak isteriz. Oysa zamanın kendisi gibi, çoğuldur o da. Demek ki o pencereden karşı ki binaya bakarken zamana bakıyordum. Benim zihnimin çoğul zamanlarına. Bu durumda karmış, binaymış, çocukmuş diye tek tek ayırmanın anlamı yoktu. Hepsi aynı zamanın parçalarıydılar.

Peki o halde niye sürekli zamanı bölüp duruyoruz? Yılı aylara, haftalara, günlere. Günü saatlere, saniyelere, saliselere kadar parçalamakta amaç nedir?
Bütün bunlar baştan beri bir düzen yaratmak içindi. Paganlar yerleşik hayata geçtiklerinde, Hesiodos’un takvimi devreye girmişti. Çiftçi ve Şair Hesiodos’un “İşler ve Günler” kitabı, MÖ 7. yüzyılda yazılmıştı ve burada her şeyin bir mevsimi ve zamanı vardı. Ahlak (iş ahlakı elbette) üzerine kurulu bir tür çiftçi takvimiydi ve gökyüzündeki dönemsel değişimlerle toprağı ekip biçmek arasında bir çizelge oluşturmak üzerine kurulmuştu. O yaşam biçimine göre iki mevsim yeterliydi: yaz ve kış. Neden sonra mitolojik isyankar Prometheus, sıcak dönemin başlangıcından meyvelerin toplandığı zamana uzayan bir ilkbaharı araya katarak, üçlü ritmi başlattı. Kutsal şarap yani bağ bozumu zamanıyla kuartet tamamlandı.
Sonrası büyük ölçüde siyasaldır. François Walter’den aktaralım: “Einstein kadar Hz. İsa’da takvimi etkiledi. Jül Sezar, Charles Darwin. Papa XIII. Gregorius ve Aristotales takvimin oluşum sürecinde rol oynadı. Bireylerin yanısıra büyük toplumsal hareketler de; Rönesans’ın özgür düşünce ruhu, Ortaçağ tüccar sınıfının yükselişi, Marksizm, evrim ve varoluşçuluk teorileri ve deneysel bilim gelişimi zaman kavramımızı şekillendirdi.” Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, Çinli hükümdarlar mevsimlerin düzenlenmesini kendi görevleri sayarlarmış.
Aynı şey yönler ve haritalar için de geçerlidir. “Kuzeyin, kuzeyde olduğunu nereden biliyoruz”, diye sormuştu Ece Ayhan. Avrupalı haritacılardan biliyorduk elbette. Eskiden güneyin yukarıda olduğu haritalar vardı. Ancak 16. Yüzyıldan sonra, emperyal Avrupa’nın kendini dünyanın merkezine yerleştirmesiyle birlikte, kuzey haritalarda tahta çıktı.
Akşam alacasına doğru, Szent István Bazilikası’nın önündeki Noel pazarına varmıştım. Sibel’i beklerken o donmuş zamanı ve içimi ısıtmak için, bir tezgahtan sıcak şarap aldım. Kilisenin merdivenlerinde durmuş, pazar yerine bakıyor ve kışın nasıl bir klişeler yığını olduğunu düşünüyordum: Kış, bir ölüm kalım meselesi olarak konur daima önümüze. Sertleşmiş toprak, donmuş sular, çıplak ağaçlar, uğultulu rüzgarlar… Hep uzak ve soğuk bir zamanı, adeta öte dünyayı hatırlamaya yakındır imgelemimizde. Mitolojik olarak da böyle kurulmuştur zaten. Onun şiirsel yanını, oradaki saflığı ancak çocukken kısa bir süre algılar, sonra klişelere teslim oluruz. Beyaz kar ,“dağınık pazar yerleri”nin çamurunda kaybolur.
Claude Levi Strauss, Kuzey Amerika yerlilerini anlatırken, mevsimlerin bazen 16 parçaya bölündüğünden söz eder ve yıl içinde görülen bir otun, zamanın akışına göre bazen yüz farklı ismi vardır. O zenginliği çoktan yitirdik. Bugün zamanla olan ilişkimiz tıpkı mevsimlerle ve hava durumuyla olan ilişkimiz gibi histerik bir hal almış durumda. Takvime bakan, orada rakamlar ve günler gören ama bunların ne anlama geldiğiyle bağı kopmuş bir insanlıktan söz ediyoruz. Bu fırtına da nereden çıktı, diye soran bir dil. Zamanla mekan arasındaki bağ yitimi korkunç boyutlara ulaşmış durumda ve o olağanüstü boşluğu, sürekli hava durumunu konuşarak örtmeye çalışıyoruz.

“Kaçta yağacakmış?”
Tek çare anlatmayı sürdürmektir belki de. Bir ömür boyunca anlattığımız, anlatırken başkalaştırdığımız, eğip büktüğümüz hikayeler, ısrarla anlatmaya devam edersek ve yeterince uzun yaşarsak elbette, kar altındaki çıplak bir ağacın o yalın görkemine kavuşurlar sonunda.
Yazın da ölündüğünü anlarız!
Serhat Öztürk
serhatozturkyazilari.com
Macaristan Bosna Hersek’in AB üyeliğini destekliyor
Macaristan Cumhurbaşkanı Katalin Novák, ülkesinin, Bosna Hersek’in Avrupa Birliği (AB) üyeliğini desteklediğini kaydetti.
Novak, resmi ziyaret kapsamında Budapeşte’de bulunan Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyinin Sırp üyesi ve Başkanı Zeljka Cvijanovic ile görüştü, ikili daha sonra ortak basın toplantısı düzenledi.
Macaristan’ın Batı Balkan ülkelerinin en iyi dostu olduğunu kaydeden Novak, Bosna Hersek’in Aralık 2022’de AB aday ülke statüsünü almasının sevindirici olduğunu ve sürecin yavaşlamadan sürmesi gerektiğini söyledi.

Batı Balkan ülkelerinin her zaman Macaristan’a güvenebileceğini belirten Novak, “Macaristan’ın hedefi, Bosna Hersek’in AB üyelik sürecini hızlandırmak ve bir an önce tam üye olması. Bosna Hersek’e AB içinde ihtiyacımız var. AB’nin de Batı Balkanlara ve Bosna Hersek’e ihtiyacı var.” dedi.
Devamı (AA)
Macaristan’da orduyu ‘NATO’suzlaştırma’ hamlesi
Macaristan’da orduda ani bir müdahale yapıldı.
Macar haber sitesi Telex’e göre Savunma Bakanı Kristóf Szalay-Bobrovniczky tarafından 170’den fazla Macar general ve üst düzey subay erken emekli edildi. Yeni bir hükümet kararnamesi, Savunma Bakanı’na 45 yaşına gelmiş ve en az 25 yıl fiili hizmeti olan askerlerin hizmetini iki ay önceden haber vermek kaydıyla tek taraflı olarak sona erdirme yetkisi verdi.

Muhalefet milletvekili Ágnes Vadai yaptığı açıklamda, “45 yaşındaki subay ve generaller uluslararası deneyime sahip, dil bilen ve NATO’da sosyalleşmiş askerler.
Devamı
Wizz Air, İstanbul’a uçacak 83. havayolu olacak
Macar düşük maliyetli havayolu Wizz Air, mart ayından itibaren Avrupa’nın üç kentinden İGA İstanbul Havalimanı’na seferlere başlayacak.
Havalimanı’na seferlere başlayacak. Wizz Air, Macaristan Budapeşte’den, Romanya Yaştan ve İngiltere’de Londra’nın Luton ve Gatwick havalimanlarından İstanbul’a uçacak.
Wizz Air in uçuşlara başlayacak olması dolayısıyla İstanbul Havalimanı Dış Hatlar Giden Yolcu Terminalindeki otelde basın toplantısı düzenlendi. Toplantıda konuşan Wizz Air Bağlantı Planlama Direktörü Evelin Jeckel, 18 yıl önce faaliyete başlayan ve Avrupa’da hızlı büyüyen şirketinin bu yılın sonunda 20’den fazla uçağın filolarında yer alacağını belirterek, ” 54 ülkeden bin rotaya uçuyoruz. Düşük ücretli uçuşları Türkiye’ye getirmekten mutluluk duyuyoruz. İstanbul’a Avrupa’dan yeni bağlantı başlatacağız. Gittiğimiz her yerde trafiği arttırmaya başardık. Buradaki amacımız diğer hava yollarından yolcu almak değil, yolcu artırmak. Burada düşük ücretlerle trafiği artırıyoruz.
İGA Havacılık Geliştirme Direktörü Majid Khan da Avrupa’nın düşük maliyetli hava yolu şirketlerinden Wizz Air’in İstanbul’a sefer başlatmasının Türk sivil havacılığı için önemli bir adım olduğunu belirterek, “Avrupalı yolcular, bu sayede daha fazla bağlantıya sahip olacak. İstanbul Havalimanı, Avrupa’daki en büyük havalimanı. Buraya uçuş yapan THY dahil 82 hava yolu şirketi var. Wizz Air, İstanbul Havalimanı’na uçan 83. hava yolu şirketi olacak” dedi.
Kaynak: www.turizmgazetesi.com






























