2026. Ağustos 14.
Türkinfo Blog Oldal 67

Macaristan Büyükelçisi Mátis’ten Schengen vizesiyle ilgili açıklamalar: ‘Geri geldim’ kağıdının anlamı ne? “Aslında ret alacak kişilere…”

Macaristan’ın Ankara Büyükelçisi Viktor Mátis, Schengen başvuru sürecinde çok fazla kural olmasının Türk ve diğer Schengen vizesine tabi ülkelerin vatandaşları için yük oluşturduğunun farkında olduklarını ve empati kurduklarını ifade etti.

T24’e Türkçe bir söyleşi veren Mátis, kendilerinden vize alan bazı kişilere Türkiye’ye döndüklerinde büyükelçiliğe gelmeleri yönünde bir kağıt verilmesiyle ilgili olarak, aslında vize reddi alacak kişilere Schengen uygulamasındaki bu düzenleme sayesinde seyahat şansı tanıyabildiklerini söyledi.

Fotoğraf: Porapak Apichodilok: https://www.pexels.com/tr-tr/fotograf/kahverengi-pasaport-346798/

Bunu Türkiye’de başka AB ülkelerinin temsilciliklerinin de uyguladığını söyleyen Mátis, Türkiye’de Macaristan’dan vize alıp başka AB ülkelerine gidenlerin sayılarının arttığını, bunun için emin olamadıkları başvurularda bir uyarı mahiyetinde bu uygulamaya geçtiklerini bildirdi. Büyükelçi, Türkiye’den Macaristan’a yapılan başvuruların sadece yüzde 2’sine bu kağıdın verildiğini belirtti.

Türkiye’de artan Schengen vize retlerine dair de değerlendirmelerde bulunan Mátis, AB ülkelerinin Schengen vizelerini Türkiye’ye karşı bir ceza aracı olarak kullandığı iddialarına karşı çıktı. Mátis, “Schengen vizesi sistemini kötüye kullanan hiçbir AB ülkesi kesinlikle yoktur” dedi.

Devamı

Budapeşte’de “bir” Osmanlı Şehzadesi

Budapeşte’de bir Osmanlı Şehzadesi’ni farklı kılan Dr. Tarık Demirkan’ın Macar diline egemenliğiyle çalışmasını özgün belgelere dayandırması. Bu eseri okuyunca demokratik bir cumhuriyetin bir erdem olduğunu bir kez daha anladım.

BUDAPEŞTE’DE bir Osmanlı Şehzadesi, inceleme, çocuklara masallar, büyüklere meseller ve BBC’deki Orta Avrupa üstüne yetkin değerlendirmelerinden tanıdığımız yazar Dr. Tarık Demirkan’ın son çalışması.

Eser, Dr. Ali Suat Ürgüplü’nün titiz editörlüğünde Yapı Kredi Yayınları’ndan çıktı. Eseri farklı kılan Dr. Demirkan’ın Macar diline egemenliğiyle çalışmasını özgün belgelere dayandırması. Bu eseri okuyunca demokratik bir cumhuriyetin bir erdem olduğunu bir kez daha anladım.

Abdülkadir Efendi, Abdülhamit’in oğludur ve Osmanlı saltanat mensuplarını sürgüne yollayan yasa kapsamındadır. 8 Mart 1924’te Budapeşte Doğu Garı’na “yeni şehir, yeni yaşam ve yeni umut” içinde iner. Bir cebinde salt bir seyahat belgesi, diğer cebinde

2 bin pound vardır. Yanında onun ilgisini oluşturan bir keman ve otuz müzik aleti ile

hareminden üç kadın ve üç çocuk bulunmaktadır. Bristol Oteli’nin 301-302 no’lu odasına yerleşir. Bu “ilk günler” için basının ona dönük ilgisi büyüktür. Ama sonsöz’ü söylemek için “son günler”ini bekleyelim.

Macar dostlarımızın kaydetmesi için, şehzadenin Budapeşte tercihinde onun ifadesiyle “Macar’ların dürüstlüğü ve bize sevgi ve samimiyeti…” etkendir.

“İlk günler”inde, şehzademiz Budapeşte gece hayatının renkli simasıdır. Oysa çok değil, sekiz gün sonra otel değiştirilecek, daha “mazbut” bir mekâna taşınılacaktır.

Osmanlı’nın yaşam tarzı burada da uzantısını verecek ve şehzademiz 17 yaşındaki bir Macar kızına âşık olacak ve ona bir “garsoniyer” açacaktır. Ama bu parasızlık içinde eşlerden biri yaşam sıkıntısıyla güzellik salonu açmak zorunda kalacak, bu iş tutmayınca, film yıldızı olmayı deneyecektir.

Eş para getirmeyince, bu kez şehzadenin “Şehzade Caz Band” adıyla bir orkestra kurduğuna tanık olacağız. 1929 Dünya Buhranı şehzadenin sahne yaşamını sonlandıracaktır.

“Paralar Suyunu Çekince” şehzademiz Osmanlı’dan kalma gayrimenkuller üstünde varolan hakları (???) için TC Maliyesine karşı aymazlıkla dava açacaktır. Bununla kalmayacak, şehzade Enver Paşa ile “dostluk” kuracak, Musul Petrolleri üstündeki hakkı (???) için 200 pound karşılığında “ferağname” imzalayacaktır.

“Münfesih” şehzade için Budapeşte’den kaçış zorunlu olmuş ve Sofya Günleri başlamıştır. Burada “işbirlikçi” portresi içinde şehzadenin Hitler’in Türkiye’yi işgal projesine nasıl ortak olduğunu göreceğiz. Anlaşılan, Alman Nazizmi “B Planı” olarak Türkiye’yi işgali “düşlemekte” ve bunu için yeniden bir Osmanlı haritasının oluşmasını öngörmektedir. Dr. Demirkan’ın sözleriyle “tekrar Halifeliğin ilanı ile Osmanlı tahtına bir Alman kuklası rolündeki Abdülkadir’in oturtulacaktır.”

Budapeşte’ye dönelim… 1933’teki “Son Günler”inde

artık evinin kirasını bile ödeyemeyen Abdülkadir Efendi’nin basının nezdinde artık gözden düştüğü, 30 Kasım 1929’da şu ilanından çok açıktır:

Sultan babamın halılarını ‘acil’ satıyorum…

“Sonsöz”ü, olayı bütüncül gören eserin yazarı Dr.

Demirkan’a bırakmayı yeğliyorum, şöyle diyor:

“Şehzade Abdülkadir’in belki de en büyük bireysel trajedisi Doğu ve Batı kültürü arasında tam olarak nereye ait olduğunu bir türlü bulamaması, yaşadığı tarihsel dönemin fırtınaları içinde bir türlü

kök salamadan birhazan yaprağı gibi savrulmasıydı. Tutunabileceği ne bir ülke kalmıştı ve ne de maddi yada manevi destek alabileceği bir ulus. Osmanlı Devleti çökmüştü ve onun enkazı üzerinde yükselen yeni devlet açısından ise o bir şehzade olmadığı gibi sıradan bir vatandaş bile değildi. Böylesine derin yalnızlığın belki de panzehri olabilecek sevgiye ve güvene dayalı bir aile mefhumu ise ona çok uzaktı. Kendini kadersiz, yalnız bırakılmış ve çaresiz hissediyordu. Oysa savaşların, yıkımların enkazı altında kalan sadece bir zamanlar cihan imparatorluğu olarak üç kıtayayayılan ve ardından ‘Avrupa’nın hasta adamı’ haline gelen Osmanlı Devleti ve hanedanı değildi. İmparatorlukların yerle bir olduğu, hanedanların sadece tahtlarını değil memleketlerini de terk etmek zorunda kaldıkları, milyonlarcainsanın hayatını kaybettiği Birinci Dünya Savaşı sonrası yıllarında yepyeni birdünyadoğuyordu.

İkidünyasavaşı arasındaki bunalımlı yıllarda, siyasetten uzak durmayaçalışan, bohem ve sanatçı ruhuyla çevresinde olup bitenleri bir türlü anlayamayan, aile ilişkileri de dahil olmak üzere yaşamın önüne çıkardığı hiçbir soruyadoğru ve kalıcı bir yanıt bulamayan Abdülkadir Efendi’nin yaptığı tek şey günü kurtarmayaçalışmak oldu.”

Annalles Tarihçilik Ekolü’nün kurucularından Marc Bloch (1886-1944) tarihçilik mesleğinin karşılıklı toplum incelemesinin önemini irdeler. Toplumlar benzerlik ve farklılık üstünden incelenerek zihniyetin kolektif doğasının bulunmasını önerir.

Bir Osmanlı-Türkiye’nin kıyasi incelemesi, iki tarih dönemi üstünden nelerin “battığını” ve nelerin “doğduğunu” gözler önüne serecektir. Eser bu anlamda iyi bir “hafıza kütüğü” oluşturuyor.

1944’te bir Nazi Almanya saldırısında ölen şehzade Abdülkadir Efendi’nin yaşamı sadece bir “ibretlik” değil, aynı zamanda Osmanoğulları’nın değer yoksunu “süfli” yaşamını da gözler önüne sürüyor.

Neo-Osmanist’lere anlatılabilmesi için bu eserin “naçizane” mutlaka okunması gerekiyor.

Kenan Mortan

BUDAPEŞTE’DE BİR OSMANLI ŞEHZADESİ ,

Tarık Demirkan, Yapı Kredi Yayınları

Kitap Kültür Yaşam Dergisi Haziran sayısında yayınlandı.

Macaristan’da yerel seçimlerin ve Avrupa Parlamentosu seçimlerinin galibi Tisza Partisi

Macaristan’daki gelişmeleri yakından takip etmeye çalışanlarda bile şaşkınlık yaratan bir durum bu: Tisza Partisi mi? O da nereden çıktı? Kim onlar? sorularını duyuyor gibiyim.

Bu soruları soranlar haksız da sayılmazlar. İki ay kadar önce kurulan bu partinin henüz sadece 12 üyesi var ve lideri de, bu yılın başlarında Macaristan Cumhurbaşkanının istifasına kadar giden süreçte Adalet bakanı olan Judit Varga’nın eski eşi Peter Magyar.

Dünkü Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Macar seçmenden % 30 oy alarak ana muhalefet partisi haline gelen Tisza Partisi süre az olduğu için belediye başkanlığı seçimlerinde başkan adayı göstermedi, ancak belediye meclislerine kendi aday listesi ile katıldı ve Budapeşte Büyükşehir Belediyesi seçimlerinde neredeyse iktidar partisi kadar oy alarak kilit parti haline geldi.

Macar siyasetinin yeni yıldızı Peter Magyar

Herkesin merakla beklediği Budapeşte Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimleri ise nefes nefese geçti. Sonuçta seçimi Orban muhalifi Gergely Karacsony sadece 324 oy farkıyla kazandı! Oysa geçen seçimlerde muhalefetin ortak adayı olarak kazanan Karacsony’u devirebilmek,  Budapeşte Büyükşehir Belediyesi’ni geri alabilmek için Fidesz  çok büyük bir kampanya gerçekleştirmişti.

Karacsony  kampanya sürecinde güçlü bir performans göstermişti. Üç iddialı adayın yarıştığı seçimlerde favori gösteriliyordu.  Ancak Fidesz seçimlerden sadece iki gün önce sürpriz bir kararla kendi adayını geri çekip, Karacsony’a karşı liberal partinin adayı David Vitezy’yi desteklediğini açıklayınca  Budapeşte Belediye Başkanlığı seçimlerinin tüm dengeleri değişti. Seçim tahminleri altüst oldu. Kamuoyu yoklamalarına göre Karacsony’nun kaybetme ihtimali de belirmişti.

Budapeşte Büyükşehir Belediye başkanlığını tekrar kazanan Gergely Karacsony

Sonuçta sol ve yeşil siyasetlerin adayı Gergely Karacsony 2 milyon nüfusa sahip başkentte sadece 324 oy farkıyla tekrar belediye başkanı seçildi, ama belediye meclisindeki dengeler, mutlaka Macaristan siyasetinin yeni yıldızı Tisza Parti ile işbirliği yapmasını zorunlu kılıyor.

Tisza Parti siyasi olarak kendini merkez sağda tanımlayan, ama modern toplumu, hukuk devletini, yolsuzluklara karşı hoşgörüsüzlüğü, tarafsız yargıyı ve tarafsız medyayı savunan bir tepki partisi.

Orban hükümetinin 12 yıllık iktidarı döneminde ülkeyi alttan alta saran yolsuzluk ve adam kayırma, AB kaynak ve fonlarının israfı, sağlık ve eğitim sistemlerinin çökmesi süreçlerine tepki gösteren muhalif seçmeninin, Peter Magyar’ın açtığı bayrak altında iki ay gibi bir süre içinde saf tuttuğu tipik bir lider partisi.

Bir sağ parti olmasına rağmen, şimdiye kadar iyi muhalefet yapamayan diğer sol ve liberal partilerden bıkan seçmenin de oy verdiği parti. Hem Orban’a ve hem de sol muhalefete yönelik eleştirileriyle, uzun bir süredir beklenti içinde olan insanların güvenini kazanan bir oluşum. Bu nedenle de bu partinin  2026’daki sonraki genel seçimlerde Orban iktidarının en önemli ve en iddialı rakibi olacağı tahmin ediliyor.

Bu son seçimlerin diğer iki önemli gelişmesi de sol ve liberal Orban karşıtı muhalefetin büyük bir hezimete uğraması oldu. Demokratik Koalisyon Partisini (DK) , Sosyalist Parti’yi (MSP) ve Diyalog Hareketini bir araya getiren sol ittifak Avrupa Parlamentosu seçimlerinde sadece % 8 oy alabildi. Böylece bu ittifak Avrupa Parlamentosuna 2 temsilci gönderebiliyor. Oysa son AP seçimlerinde DK tek başına 4 temsilci göndermişti.

Ve bu arada Bizim Memleket Partisi adındaki radikal sağ da % 6,5 gibi ciddi bir oy oranına ulaştı ve Avrupa Parlamentosuna ilk kez parlamenter gönderme hakkını kazandı. Bizim Memleket Partisi, Avrupa Parlamentosunda aşırı sağcı Alman Afd partisiyle birlikte hareket edeceğini açıkladı.

İktidar  cephesine gelince:  Viktor Orban gece yaptığı konuşmada partisinin AP seçimlerinde % 44 oy aldığını ve bunun büyük başarı olduğunu iddia etti. Oysa siyaset analizcileri Fidesz’in şimdiye kadarki AP seçimlerinde hiç % 50’den az oy almadığını hatırlatıyorlar.

Fidesz Budapeşte’yi de geri alamadı. Belediye Meclisinde de çoğunluktan çok uzak.

Fidesz açısından tehlike çanlarının çalmasına neden olan gelişme elbette Tisza Parti’nin gösterdiği inanılmaz performans.  

Kendisiyle aynı kulvarda koşan, milliyetçi sağ ve merkez sağ seçmenine de hitap eden Peter Magyar bir zamanların genç Viktor Orban’ı gibi, Macar insanının ruhuna seslenen yetenekli bir siyasetçi.

Önümüzdeki yıllar bu ikilinin kıyasıya mücadelesinde yeni rauntlara sahne olacak.

 Tarık Demirkan

İSTANBUL’A EMNİYET MÜDÜRÜ YAPILAN YANOŞ BANGYA’NIN ESRARLI YAŞAMI

Tarih boyunca ülkemize Batı’dan Doğu’dan birçok yabancı iltica etti. Kimi yerleşti, kimi başka diyarlara göçtü. Gelişler her şeyden önce topraklarımıza güvenildiğinin bir göstergesiydi. Batı’dan gelenlerin toplumla kaynaşması diğerlerine göre daha kolay oldu. Ancak ilticalar Osmanlı’dan Cumhuriyet’e gündemi hep meşgul etti.

İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Avrupa’nın yaşadığı göç hareketleri, mülteci meselesinin uluslararası hukuka uygun bir düzenlemeye kavuşturulması gereksinimini de beraberinde getirdi. Bu amaçla 1951 Cenevre Sözleşmesi yapıldı. Bu Sözleşme,  mültecilere sağlık, eğitim, çalışma, ikamet, geldiği ülkeye zorla geri gönderilmeme gibi somut ve ileri haklar tanıdı. Bu olanaklar geniş bir alanı kapsıyormuş gibi görünse de, doğal olarak, seçme ve seçilme hakkı gibi anayasal güvencelere sahip “yurttaş”a sağlananlardan daha geride bir statü anlamına geliyordu.

Cenevre Sözleşmesinde Türkiye’nin de imzası var. Ancak, Doğu’dan gelenlerin ülkeyi göçmen deposuna çevireceğini önceden gören büyüklerimiz, 1951’de Cenevre Mülteci Sözleşmesini imzalarken, “Sadece Avrupa Konseyine üye ülkelerden gelen sığınmacılara mülteci statüsü veririz” diyerek coğrafi bir rezerv koymuşlardı. Bu nedenle bir Suriyeli ya da Iraklı sığınmacı, ülkemizde mülteci statüsü alamıyor. Onlara, asgari ölçülerde barınma güvencesi sağlayan, Birleşmiş Milletler deneyiminde de yeri olan “Geçici Koruma”  statüsü veriliyor. Diğer yandan, Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasasının 42nci maddesinin ikinci fıkrasına göre, Geçici Koruma statüsüyle gelmiş bu insanlara Daimi Oturma İzni verilemiyor. Diğer bir ifadeyle, yasa koyucu bu durumdaki yabancıların ülkelerine dönüşlerinin esas kabul edilmesini öngörüyor. Ancak, hal böyleyken, bir Suriyelinin iki basamak birden -geçici koruma ve daimi oturma iznini-  atlayıp doğrudan yurttaş yapılabilmesi, ayrı bir tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Bugün yaşadığımız sığınmacı problemlerinden farklı olarak, eskiden bizi böyle kara kara düşündürmeyen sığınmacılarımız da oldu. Örneğin, Nazi zulmünden kaçarak gelen, üniversitelerimize ve Anadolu aydınlanmasına ciddi katkılarda bulunan, toplumumuzla kaynaşabilen onlarca Avrupalı bilim insanını sayabiliriz. Bunlardan ilk akla gelenler arasında, şarkiyatçı Helmut Ritter’i, mimar Bruno Taut’u, Berlin Belediye Başkanı Ernst Reuter’i, besteci Paul Hindemith’i, iktisat profesörü Fritz Neumark’ı, tiyatro yönetmeni Carl Ebert’i anmak mümkün. Bu insanların birçok Avrupa ülkesi dururken neden özgürlükleri için o dönemin Türkiye’sini seçtiklerini de düşünmekte yarar var. Bu tercih Atatürk döneminin sağladığı güven ve ışığa susamışlık ortamını anlamaya da yardımcı olacaktır.

Cumhuriyet döneminde ayrıca Troçki ve İmam Humeyni gibi ilginç şahsiyetler de ülkemizde ikamet etmişlerdi.

Osmanlı’da ise, Batı’dan gelen, arkalarında unutulmaz izler bırakan hayli ilginç sığınmacılarımız oldu. Öyle olaylar yaşandı ki, insanın gerek iltica edenler, gerek Osmanlı Yönetiminin aldığı tutum karşısında, gerçekten “Nerde o eski mülteciler?” diyesi geliyor.

SIĞINAN GENERALLER, DEVLET ADAMLARI

Ondokuzuncu yüzyılda savaşta yenik düşen bazı Polonyalı ve Macar generaller Osmanlı İmparatorluğuna sığınmıştı. Bu askerlerden, kabul edenlere daha gelir gelmez orduda üst düzey görevler verildi. Sığınanlar inanç ve tercihlerinde serbest bırakıldı. Bunlardan Polonya asıllı Jozef Bem (1794-1850), Macar özgürlük ve bağımsızlık hareketinin Habsburg hanedanı tarafından 1849’da bastırılması üzerine Türk topraklarına sığınmış, kendi isteğiyle müslümanlığa geçmiş, Murat Paşa adını almış, o zamanki en üst rütbeyle hemen Halep’e atanmıştı. Macarlar seneler sonra Budapeşte’ye,  Dışişleri Bakanlığı binasının önündeki meydana, ulusal kahraman olarak gördükleri Bem’in büyük bir heykelini diktiler. Budapeşte’de Türkler ve Türkçe bilen Macarlar arasında o meydana “Murat Paşa Meydanı” diyenler vardı. 1956 yılı Ekim’inde Sovyet işgaline karşı direnişin ilk kıvılcımı, üniversite öğrencilerinin bu meydanda, Murat Paşa’nın heykelinin altında toplanmasıyla yakılmıştı. Paşayı bir  kolu sargıda canlandıran bu heykelin diğer kolu ise uzakları,  Doğu’yu gösteriyordu. Bir gün Osmanlı Paşası olacağını, hayata oralarda veda edeceğini nereden bilebilirdi?

Keza Genelkurmay Başkanı iken 1849’da Osmanlı’ya sığınan Macar generali Richard Guyon (1813-1856) da Müslüman olup Hurşit Paşa adını almıştı. Yine ihtida eden general Kmetty (1813-1865), İsmail Paşa adını almış, Osmanlı ordusuna çeşitli hizmetlerde bulunmuştu (İsmail Paşa daha sonra İngiltere’ye gittiğinde tekrar Kmetty adını kullanmıştı).

Yine Osmanlı devletine sığınan devlet adamlarından, Macar özgürlük kahramanı Lajos Kossuth (okunuşu Layoş Koşut) (1802-1894), kendisini Rusya ve Avusturya’nın baskılarına rağmen iade etmeyip iki yıl Kütahya’da misafir eden Türkler için, Londra’da kaleme aldığı anılarında şunları yazmıştı: “Türkler yüksek hislerle ve insan haklarına saygılı oluşlarıyla tehditlere boyun eğmediler. Türk milleti bu yönüyle üstün bir güce sahiptir… Türklerden gördüğüm lütuf ve saygının hatıralarıyla yaşayacağım.”

GELELİM KARABATIR MEHMET BEYE

On Dokuzuncu yüzyılda Osmanlı’ya sığınanlar arasında, hikâyesi belki de en gizemli, bir o kadar tartışmalı şahsiyet, İstanbul’a geldikten sonra Karabatır Mehmet Bey adını alan, 1864-1868 yılları arasında İstanbul Emniyet Amirliği de yapan Janos (okunuşu Yanoş) Bangya idi. Toprak sahibi soylu bir aileden gelen, 1817 Macaristan doğumlu Bangya, Avusturya ordusunda subay eğitimi aldıktan sonra terfi etmiş, 1849 yılında Albay rütbesiyle Macar bağımsızlık savaşına katılmıştı. Ancak Bangya yenilgiden sonra kaçarak Viyana’ya iltica etmiş, 1850’de Avusturya gizli polisi için çalışmaya başlamıştı. Aynı yıl Viyana’dan Paris’e giden Bangya, orada Macar, Avusturyalı ve Alman mültecilerden oluşan bir komitenin Başkan yardımcısı oldu. Ancak işin tuhaf tarafı, bu komitede görevli yedi kişiden beşinin ajan olduğu söyleniyordu.

Karabatır Mehmet Bey adını alan, 1864-1868 yılları arasında İstanbul Emniyet Amirliği de yapan Janos (okunuşu Yanoş) Bangya

Albay Bangya, bu sıralarda Paris’te faaliyette bulunan ve Alman mültecilerle siyasi nedenlerle yakından ilgilenen Alman düşünür Karl Marks’la (1818-1883)  ve onun güvendiği siyasi çevreyle, kolayca tahmin edilebilecek nedenlerle ilişki kurmayı başarmıştı. 1852 Şubat’ında Bangya kendini Macar devriminin sürgündeki lideri, yukarıda bahsigeçen Lajos Kossuth tarafından yetkilendirilmiş gibi göstererek Marks’a yaklaşmıştı. Marks ise bu dönemde arkadaşı Friedrich Engels (1820-1895) ile birlikte siyasi eleştiri yazıları kaleme alıyor, ancak yazıları bastırma işinde sıkıntılar yaşıyordu. Bu nedenle Proudhon’un kitabı hakkında yazdıkları eleştirileri yayınlatamamışlardı. Aynı şekilde Nisan ve Mayıs aylarında Alman “küçük burjuva” liderlerinin görüşlerine yanıt olarak kaleme aldıkları “The Sages of Revolution” (Devrimin Bilgeleri) başlıklı broşürü bastırmanın yollarını araştırırken, karşılarına Bangya çıkıyor. Bangya, Marks’a yazıları Berlin’e götürerek basılmasını sağlayabileceğini söyleyerek elyazmalarını alıyor.

Alış o alış; bir daha bu yazılardan haber alınamıyor. Marks ise Bangya’nın bunları Prusya polisine teslim ettiğini fark ettiğinde, hemen New York Kriminal Zeitung gazetesine bir açıklama yaparak Bangya’yı deşifre etmiş, ama iş işten geçmişti. Elyazmaları bir daha ortaya çıkmayacaktı. David Maclellan’ın Karl Marx, His Life And Thought adlı kitabının 219uncu sayfasında, Bangya için hiç de hoş olmayan bir ifade yer alıyordu: “Bangya en çok kim para veriyorsa onun hizmetine giren bir ajandır.”

KARABATIR’IN OSMANLI SERÜVENLERİ

Bu olayın Avrupa felsefe dünyasında nasıl bir etki yarattığı, Proudhon’un bu işten kazançlı çıkıp çıkmadığı araştırma konusu oldu mu bilinmiyor. Ancak bu gelişmeler üzerine Bangya, belki de Avusturya Polisiyle bağlantısı açığa çıktığından olacak, çareyi 1853 yılında Osmanlı İmparatorluğuna “geçmekte” buluyor. İstanbul’a gelir gelmez Osmanlı devleti onu albay rütbesiyle orduya kabul ediyor.

Bu sırada Kırım Savaşı (1853-1856) başlıyor. Habsburg Hanedanı Rusya’nın karşısında İngiltere ve Fransa’nın yanında yer alıyor. Osmanlılar savaşta Bangya’yı Kafkas cephesinde görevlendiriyor. Türk-Macar Dostluk Derneği tarafından 2010 yılında yayınlanan Türkiye’de Kendilerine Sığınma Hakkı Tanınan Macar Mültecilerin Özyaşamlarından Özetler başlıklı kitabın 33 ve 34üncü sayfalarında “Yanoş Bangya” başlıklı ayrıntılı bir madde yer alıyor. Bu kitapta, Kafkasya’da Çerkez savaşı sırasında Bangya’nın Çerkez kökenli Sefer Paşanın kurmay başkanlığına getirildiği, işin ilginç tarafı, 6 Eylül 1859’da Rus generali Baryastinskiy Kafkasya’nın özgürlük kahramanı Şeyh Şamil’i (1797-1871) baskın yapıp esir aldığında, onu Bangya’nın ele verdiği söylentilerinin dolaştığı kaydedilmiş. Tabii bunun doğruluğu kanıtlanmış değil.

Bangya’nın Kafkasya macerası gerçekten ilginç olsa gerekir. Şeyh Şamil’in Rusların eline geçmesinde onun bir rolü var idiyse bunu üçüncü bir devlet adına yapmış olup olmadığı da bilinmiyor. Yukarıda elyazmaları olayında kendisine yöneltilen iddiada olduğu gibi bunu maddi bir çıkar karşılığında mı yapmıştı? Bu da bilinmiyor, ama konuyu biraz daha kurcalayalım:

Balıkesir Üniversitesi öğretim üyesi Zübeyde Güneş Yağcı’nın “Kuzey Kafkasya’nın Uluslararası Lideri: Sefer Zaniko” başlıklı ilginç tarih araştırmasında, Kafkas cephesinde çarpışan Sefer Paşanın yanında Albay Karabatır Mehmet Beyin de görevli olduğu belirtiliyor. Bu makalede, Albayın bir süre sonra çift taraflı hareket ettiği, Rus generali Fillipson ile mektuplaştığının ortaya çıktığı, bu mektuplarda Karabatır’ın, Çerkezlerin Gürcistan gibi Rusya’ya bağlı yaşayabileceklerini yazdığının anlaşıldığı kaydediliyor. Bunun üzerine Karabatır 3 Ocak 1858’de hain ilan ediliyor. Özellikle ordudaki Rusya karşıtı Leh subaylar onun idam edilmesi için baskı yapıyor, ancak Sefer Paşanın müdahalesiyle idam edilmeyerek Istanbul’a gönderiliyor. Karabatır’ın 1858’de İstanbul’a gönderilmesi ile Kafkas Müslüman lideri Şeyh Şamil’in teslim olduğu 6 Eylül 1859 tarihi arasında uzun bir dönem olması, Şamil’i gerçekten onun ele verip vermediği konusunun tam aydınlanmadığını ortaya koyuyor.

Karabatır Mehmet Bey 1864’te İstanbul’a gelerek önce Emniyet Müsteşarı, sonra da vefat ettiği 1868 yılına kadar İstanbul Emniyet Müdürü oluyor. Osmanlı devleti ona bu önemli görevi verirken herhalde özgeçmişi ve kişisel özellikleriyle ilgili bir değerlendirmede de bulunmuş olmalı, ancak İstanbul’da görevli olduğu döneme ait maalesef pek fazla bilgiye ulaşılabilmiş değil. Sadece kendisine onur nişanları, armağanlar verildiği ve bir Tatar prensinin 15 yaşındaki güzel kızıyla evlendiği, bu evlilikten Hatice, Fadime ve Adile adlarıyla üç kızının, Mustafa Asım adıyla bir oğlunun dünyaya geldiği biliniyor. Bu bilgiler ışığında Karabatır ailesinin soyağacını araştırmaya merak duymak olağan gibi gelse de, böyle bir gayret, özel hayatın gizliliğine saygıda kusur etmek anlamına gelebilir. Onun için isterseniz elimizdeki verilere dayanan kısmıyla öykümüzü burada noktalayalım.

Siyasi sığınmacı olmak, vatanını terketmek zorunda kalmak kolay iş değil.  Ayrılırken mutlaka derinlere gömülmüş sırlar, gelinen ülkede ise atlatılacak sayısız badire, yaşanacak düzinelerce macera vardır. Yanoş Bangya’nın Avusturya ordusunda başlayan hayatı da serüven dolu dönemeçlerden geçmiş; ülkesinin bağımsızlık savaşına katılmış, Avusturya gizli polis teşkilatına girmiş, Londra ve Paris’te gazete muhabiri olarak çalışmış, bu dönemde Marks’tan el yazmalarını bastırma bahanesiyle alıp Prusya polisine teslim etmiş, sonra Osmanlı toprağına “geçmiş” veya sığınmış, orada din ve isim değiştirmiş, Osmanlı ordusunda albay rütbesiyle Kafkas cephesinde görev yaparken Şeyh Şamil’i ele verdiği ileri sürülmüş, orada hain ilan edilmiş ama arkasından İstanbul’a emniyet müdürü yapılmış. İstanbul’da evlenip çoluk çocuğa karışmış. Mülteci olarak geldiği Osmanlı toprağında ölümüne dek geçirdiği on beş senenin başka gizemleri var mıdır bilinmez.

Bize ne demek düşer?  Allah rahmet eylesin mi, yoksa toprağı bol olsun mu?

YAZAR

Şakir Fakılı

Mülkiye 1976 mezunudur. Batum (1992-1993) ve Nürnberg (1995-1999) Başkonsolosu, Kuveyt (2004-2009), Lefkoşa (2009-2010) ve Budapeşte (2013-2017) Büyükelçisi, merkezde Konsolosluk Genel Müdürü(2010-2013) görevlerinde bulundu. Kuveyt, Ankara ve Budapeşte’de yağlıboya, suluboya ve karakalem resimlerden oluşan üç kişisel sergi açtı. Dördüncü sergisi, düşünce kuruluşu Ankara Politikalar Merkezinde (APM) çevrimiçi ortamda düzenlendi. Emekliye ayrıldığı 2018’den sonra mesleki anılarını Bir Büyükelçinin Gözünden adlı kitapta topladı. İzmir Ekonomi ve Kâtip Çelebi Üniversitelerinde misafir öğretim üyesi sıfatıyla Diplomatik İletişim dersleri verdi. APM’de ve İzmir’de İlkses gazetesinde makaleleri vardır. Macaristan Devlet Liyakat Nişanı sahibidir. İngilizce ve Almanca bilmektedir. Evlidir.

(Araştırma Ankara Politikalar Merkezi’nde yayınlanmıştır.)

Masal Gibi Bir Şehir: Budapeşte | Ayrıcalıklı Rotalar

Ayrıcalıklı Rotalar, Macaristan’ın başkenti, Tuna Nehri’nin incisi Budapeşte’de. Saffet Emre Tonguç, bu masal gibi şehrin en ayrıcalıklı yönlerini izleyicileri için karış karış geziyor. 0:00 → Budapeşte’yi Geziyoruz 04:30 → Gellert Tepesi ve İlginç Hikayesi 06:27 → Balıkçı Tabyası ve Aziz Matthias Kilisesi 09:18 → Şehrin Simge Yapısı Zincirli Köprü 11:10 → Aziz Istvan Bazilikası 13:00 → Parlamento Binası 16:30 → Soykırım Anıtı 18:15 → Dohany Sokağı Sinagogu 19:53 → Kahramanlar Meydanı 21:34 → Andrassy Bulvarı 28:49 → Gül Baba Türbesi

Milli güreşçiler Macaristan’da

Milli güreşçiler, olimpiyatlar öncesi Macaristan’da düzenlenecek turnuvada mücadele edecek.

Başkent Budapeşte’de yarın başlayacak 9 Haziran’da sona erecek Polyak Imre ve Varga Janos Memorial Turnuvası’na Türkiye, serbest, kadınlar ve grekoromende toplam 10 güreşçi ile katılacak.

Serbestte İbrahim Çiftçi, kadınlarda Evin Demirhan Yavuz, Zeynep Yetgil, Nesrin Baş, Buse Tosun Çavuşoğlu, grekoromende Enes Başar, Burhan Akbudak, Alperen Berber, Ali Cengiz, Rıza Kayaalp minderde ter dökecek.

Kaynak

Macaristan’ın Budapeşte kentinde, 6-9 Haziran 2024 tarihlerinde gerçekleşen Polyak Imre&Varga Janos Memorial Ranking Serisi’nde, serbest stil 97 kilogramda ülkemizi temsil eden sporcumuz İbrahim Çiftçi, İranlı rakibi Abolfazl Davoud Babaloo’yu 4-3 yenerek bronz madalyanın sahibi oldu.

Kaynak: Türkiye Güreş Federasyonu Başkanlığı Facebook

Dunakiliti

16,474FansLike
639FollowersFollow