2026. Ağustos 7.
Türkinfo Blog Oldal 396

Macar Devlet Bursları – Gecikmeden başvurun

Temel bilgiler:

– Burs, ücretsiz yüksek eğitim bedeli, aylık burs, konaklama desteği ve sağlık sigortası içermektedir. Net meblağları burs başvuru detaylarında bulabilirsiniz.

– Her aday en fazla 3 yer seçme hakkına sahiptir. Bu yerler öncelik sırasıyla belirlenmelidir. Başvuru koşulları kurum ve fakültelere göre değişkenlik gösterir. Başvurular seçilen bölümlere, belirtilen koşullara göre ulaştırılmalıdır.

– Birinci lisans (BA, one-tier master) için başvuran adayların lise mezuniyet belgelerini takdim etmeleri yeterlidir. Diğer seviyeler için gerçekleşen başvurularda bir önceki seviyenin mezuniyet belgesi takdim edilmelidir.

– Talep edilen herhangi bir belgenin başvuru bitiş tarihine kadar tedarik edilememesi durumunda (örneğin devam eden eğitim süreci veya hazır olmayan dil sınav belgesi vb.) aday 1 Ağustos 2018 tarihine kadar söz konusu eksik belgeleri temin edilmesi konusunda beyannamede bulunabilecektir.

– Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının başvuruları Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı’nın onayıyla gönderilecektir. Bu onay süreci dahilinde adaylar 2018 ilkbahar döneminde bir mülakata katılacaklardır.

– Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için belirlenen eğitim programlarını buraya tıklayarak bulabilirsiniz.

Orijinal belgeye alttaki linkten başvuru tanımı ANNEX 1 –e tıklayarak ulaşabilirsiniz:
http://studyinhungary.hu/study-in-hungary/menu/stipendium-hungaricum-scholarship-programme/call-for-applications-2018-2019.html

– Adayın eğitim alacağı dil bilgisini doğrulaması gerekmektedir (örneğin İngilizce gerçekleşecek eğitim programı için uygun seviyedeki İngilizce dil bilgisi). Dil gereksinimleri kurumlar tarafından belirlenmektedir.

– Yabancı dil bilgisine sahip olmadan da başvuru yapılabilir. Böyle durumda aday Macarca gerçekleşecek eğitim programlarına başvuru yapabilir ve bunun için 1 senelik Macarca hazırlık için de başvuru yapılmalıdır. Hazırlık sene kontenjanı 20 kişidir.

– Başvuru için gerekli olan belgeler:
1. online başvuru formu
2. motivasyon mektubu
3. dilbilgisini doğrulayan belge
4. okul mezuniyeti doğrulayan sertifika (seçilmiş olan eğitim diline olan çevirisiyle)
5. Alınan notları doğrulayan not dökümü belgesi (transcript) (seçilmiş olan eğitim diline göre olan çevirisiyle)
6. Genel sağlık raporu (çevirisiyle) – standart form yok, detaylar başvuru bilgilendirmesinde belirtilmiştir
7. Kimlik belge kopyası (taranmış olan pasaport veya kimlik)
8. “Statement of Application” ın kabul beyannamesi

– Doktora için başvuranlar için buna ilaveten:
9. Araştırma planı
10. 2 adet imzalı referans

– Sanatsal ve müzik bölümlere aday olanlar için:
11. Portföy
12. Audio portföy

– Vize başvurusu burs kazanmadan sonra, bursa kabul belgesinin eşliğinde gerçekleşebilir.

– Başvurular İngilizce verilmelidir, başvurularla ilgili tüm detayları alttaki linke tıklayarak bulabilirsiniz:

http://studyinhungary.hu/study-in-hungary/menu/stipendium-hungaricum-scholarship-programme

– Macaristan yüksek eğitimiyle ilgili birçok bilgi için buraya tıklayınız:

www.studyinhungary.com

– e-mail: STUDYINHUNGARY@TPF.HU

 

Savaşın çocukları

“Bazı çocuk kitaplarına da konu olur savaş. Pal Sokağı Çocukları’nın meşhur arsa için Kızıl Gömlekliler’le yaptığı savaşı hatırlayalım. Herkesin arsaya sahip olmak için kendince sebebi vardır. İki grup çocuk o arsa için savaşırlar.”

Bugün savaş, gündelik hayatımızın içinde sıklıkla bahsedilen, haber niteliği olan bir gerçeklik halini almıştır. Akşam televizyonda herhangi bir kanalda onunla ilgili bir haber, oturum, söyleşi görmemek işten bile değil. Peki acaba çocuklar tüm bu savaş ortamından nasıl etkileniyor?

Bazı olaylar vardır, başımıza gelmese de yaşayanların neler hissettiğini az çok tahmin edebiliriz. Empati kurmak böyle durumlarda karşımızdakinin neler yaşadığını anlamak açısından geliştirilmesi gereken en önemli becerilerden biridir. İş hayatında çalışanlara en sık verilen eğitimlerden biridir, “Nasıl Empati Kurulur?” Aslına bakarsak her meslek grubunun ihtiyacı olan bir beceridir empati; öğretmenin, gazetecinin, memurun, hakemin, doktorun… Empatinin işe yaramadığını düşündüğümüz durumlar olsa da zararlı olduğunu gördüğümüz durum yoktur.

Bazı olaylar ise başımıza gelene kadar ne olduğu anlamamız zordur. Örneğin çok sevdiğimiz birini kaybetmenin acısını, çocuk sahibi olmanın mutluluğunu ya da her an zarar görebileceğini düşünmenin korkusunu anlamak hiç de kolay değildir. Başımıza gelmeden anlamakta zorlanacağımız bir diğer durum ise savaştır. Savaşın içinde yaşamanın ne olduğunu anlamak yetişkin için de çocuk için de oldukça zordur. Savaştan doğrudan etkilenenlerin yanı sıra, savaşın varlığından/ihtimalinden etkilenenlerin sayısı da az değildir.

İşte doğrudan ya da dolaylı yoldan etkilendiğimiz bu olayların her birinin travmatik etkileri olmaktadır. Travma; günlük rutini bozan, ani ve beklenmedik bir şekilde gelişen, dehşet, kaygı ve panik yaratan, kişinin anlamlandırma süreçlerini bozan olaylar ya da travmatik yaşantılar olarak tanımlanabilmektedir. Yaşanmış bir trafik kazası, bir doğal afet (deprem, sel, vb.), taciz, daha zorlayıcı bir yaşantı, en güvendiğiniz dostunuzdan gördüğünüz bir ihanet, travmaya örnek oluşturabilmektedir.

Çocukların dünyasında bazen bizim hiç tahmin etmediğimiz olaylar travmatik etkiler yaratabilir. Kimi zaman da çok kötü etkileneceklerini düşündüğümüzde sapasağlam çıkıverirler o kötü anının içinden. Savaşın adını duyan çocukların neler düşünüp hissettikleri de bu açıdan önemlidir. Bugün savaş, gündelik hayatımızın içinde sıklıkla bahsedilen, haber niteliği olan bir gerçeklik halini almıştır. Akşam televizyonda herhangi bir kanalda onunla ilgili bir haber, oturum, söyleşi görmemek işten bile değil. Peki acaba çocuklar tüm bu savaş ortamından nasıl etkileniyor?

Savaşın içinde yaşayan çocuklar için cümleler kurmak hiç de kolay değildir. Amin Maalouf, Doğu’dan Uzakta1 kitabında şöyle der: “İnsan geçmişin yok olması karşısında kolay avunur; asıl kaldırılamayan, geleceğin yok olmasıdır.”
Maalouf’un cümlesi, savaşın içinde yaşayan çocukların önündeki en acı tehlikelerden biridir. Savaşı çıkartanlar kendi gelecek planlarını inşa ederken, çocuklar bugünün anlamını dahi çözmekte güçlük çekebileceğini hiç düşündünüz mü?
Onların oyunlarında yer alır bazen savaş. Gerçek hayattan gördüklerini oyunlarına yansıtırlar. Askerlerini mevzilere çekip, bombardıman için fırsat kollarlar. Ellerindeki plastik oyuncaklarla yaparlar bunları. Gerçekte kimseyi öldürmeden, kimsenin canını yakmadan. Sonra bazen kar yağar, kartopu savaşı yaparlar, yaz olur denize girer su savaşı yaparlar. Çocuklar böyledir, en acı olayları bile “oyun” yapabilecek hayal gücüne sahiptirler.Bazı çocuk kitaplarına da konu olur savaş. Pal Sokağı Çocukları’nın meşhur arsa için Kızıl Gömlekliler’le yaptığı savaşı hatırlayalım. Herkesin arsaya sahip olmak için kendince sebebi vardır. İki grup çocuk o arsa için savaşırlar. Kitabın başlarında savaşı başlatan Kızıl Gömlekliler’den bir çocuk şöyle der: “Kıskançlıktan yapmıyoruz bunu, biliyorsunuz… Çünkü top oynayacak yerimiz yok!”2

Evet, gerçek askerleri savaşa götüren nedenler gibi onları da savaşa götüren gerekçeleri vardı.

Fakat kitabın çarpıcı kısmı, savaşı haklı olanın kazanmasına rağmen en sevdikleri arkadaşları Nemecsek’i kaybetmeleridir. Arsa için verdikleri savaş gerçekten ölüm kalım meselesine dönmüştür. Sonunda ise kazandıkları arsa, kaybettikleri dostlarının yanında anlamını yitirmiş, kuru ve yavan bir sonuçtur. Oynadıkları savaş oyunundan geriye, yüreklerine kazınmış bir dost acısı kalır.

Oyunlarda ya da kitaplarda kalmayan gerçek savaşın etkileri ise Pal Sokağı’nda yaşananlardan daha ciddi boyutlara ulaşmaktadır. Savaşın kendisi ve hatta ihtimali dahi çocuklardaki endişe, korku ve tedirginlik duygularını canlı tutar. Sorular sormaya başlarlar kendilerine: Savaş çıkarsa annem ölür mü? Babamı ya bir daha hiç göremezsem? Onlara bir şey olursa ben ne yaparım?

Bu soruları aklından geçiren çocuğa savaşın haklı gerekçelerinden bahsetmenin ne kadar anlamlı olacağı tartışılmalıdır. Onlara güvenli, yaşam haklarının korunduğu bir dünya sunmamız gerekirken anlaşmazlıkların sebep olduğu tehlikeleri açıklamak için uzun ve dikkatli konuşmalar yapmamız gerektiği açıktır.

Kim bilir, sorulacak sorulara verilebilecek en iyi yanıt William Golding’in Sineklerin Tanrı’sında çocukların arasında geçen şu diyalogda verilmiştir belki de:

“(Simon) Duraksaya duraksaya, ‘Belki’ dedi, ‘bir canavar vardır belki.
…. ‘Demek istediğim şu… Bizden başka canavar yok belki…”3

1 Maalouf, A. (2012) Doğu’dan Uzakta. Ali Berktay (Çev.). Yapı Kredi Yayınları
2 Molnar, F. (2017) Pal Sokağı Çocukları. Tarık Demirkan (Çev.) Yapı Kredi Yayınları
3 Golding, W. (2008) Sineklerin Tanrısı. Mina Urgan (Çev.) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

CEMRE SOYSAL – Birgün

Fazıl Say Budapeşte’de müzikseverlere unutulmaz bir gece yaşattı

Türk müzik hayatının dünyaca ünlü temsilcisi Fazıl Say geçtiğimiz Cuma akşamı Budapeşte’de verdiği bir konserde, Macarlara unutulmaz bir müzik şöleni sundu.

MÜPA’nın (Sanat Sarayı) hıncahınç dolu görkemli salonunda bir piyano resitali veren Fazıl Say’ın programında Chopin, Beethoven, Satie ve “yürüyen köşk” adlı kendi eseri vardı.

Say’ın etkileyici sunumu, sadece piyanoyla değil, tüm varlığıyla icra ettiği eserler müzikseverler tarafından ayakta alkışlandı.

MÜPA sarayının Türk bayraklarıyla da süslendiği konserde çok sayıda Budapeşte’de yaşayan Türk de vardı.

Fazıl Say 23 Şubatta Budapeşte’de bir konser daha verecek.

Türkinfo

 

Mesleki Ve Teknik Anadolu Lisesi Öğrencileri Avrupa’da

Bilecik’in Bozüyük ilçesindeki Mesleki ve Teknik Anadolu Lises,i Avrupa Komisyonu tarafından destekleniyor. 2016-2020 yılları arasında başarılı öğrenciler Avrupa ülkelerine giderek eğitim alanında yeni uygulamalar öğreniyorlar.

 

Kültürler arası etkileşimi arttıracak olan uygulamalarla hem öğrencilere hem de eğiticilere katkı sağlanıyor. Özenle seçilen öğrencilere program kapsamında aldıkları belgelerle Avrupa Birliği üyesi ülkelerde iş imkanı sağlayacağı belirtildi.

Proje kapsamında bu yıl Metal Teknolojileri alanı öğrencileri ve refakatçı öğretmenleri Almanya’ya gittiler. Üç haftalık eğitimlerinin ardından yurda geri dönecek olan öğrencilerin yanında 5 eğitici de Portekiz’e gitti. Avrupa’ya giden öğrenciler kendi alanlarından başarılı olan öğrencilerden seçiliyor. Öğrencilerin ders başarılarının yanı sıra disiplin suçu işlememiş, önceki sınıf başarı ortalamaları, ingilizce ders notu ortalaması takdir, teşekkür ve onur belgesi ile Bozüyük Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’ni sosyal alanlarda başarı ile temsil eden öğrenciler arasından özenle seçiliyor.

Devamı

Dünyanın nüfusu en hızlı azalan ilk on ülkesi Doğu Avrupa’da

Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan bir araştırma, dünyada nüfusu en dramatik bir şekilde azalan ilk on ülkenin Doğu Avrupa’da olduğunu ortaya çıkardı.

 

Bu araştırmaya göre söz konusu ülkelerin nüfusu 2050 yılına kadar şu an sahip oldukları nüfustan yüzde 15 ile 23 arasında değişen oranlarda daha az olacak.

Bu ülkeler şunlar:

Uzmanlara göre, Doğu Avrupa ülkelerinde durdurulamayan, hatta giderek hızlanan nüfus düşüşünün ekonomiden sağlığa pek çok nedeni var.

Doğum ve ölüm oranları

Doğum oranlarındaki düşüş, bu bölgede insanların hayata ve geleceğe pek iyimser bakmadıklarını ortaya koyuyor.

İntihar oranlarının da genel Avrupa ortalamasının üzerinde olması bunun bir kanıtı olarak değerlendiriliyor.

Yüksek ölüm oranları ise sağlık hizmetlerindeki eksiklikleri ve bölge insanlarının sağlıklarına çok önem vermediklerini kanıtlıyor.

Bölge ülkelerinde içki ve sigara tüketme oranlarının yüksek olması da bunun göstergesi.

Batıya göç

Nüfustaki hızlı azalmanın bir başka önemli nedeni de göçler. Bir kısmı artık Avrupa Birliğine katılan, bir kısmı da özel anlaşmalar nedeniyle komşu ülkelere vizesiz seyahat etme ve çalışma hakkına sahip olan bu ülkelerin vatandaşları refahın daha yüksek olduğu başka ülkelere çalışmaya gidiyorlar

Ukrayna’da göç dalgası savaş nedeniyle arttı. Moldova, Romanya, Bulgaristan’da ve Doğu Macaristan’ın bazı illerinde ise hızla artan göçlerin nedeni işsizlik ve ekonomik sıkıntılar.

Küresel rekabet ve işsizlik

Uzmanlara göre bunun nedeni bölgenin 1990’lı yıllardan sonra denetimsiz bir şekilde piyasanın etkilerine terk edilmesi. Bu bölgelerde fabrikaların küresel rekabete dayanamaması neticesinde arka arkaya kapanması nedeniyle işsizliğin % 50’ye vardığı bölgeler bulunuyor.

Bu ise bu yörelerden Avrupa Birliği’nin gelişmiş ülkeleri istikametinde durdurulamaz bir göç başlatıyor.

Birleşmiş Milletler raporu, nüfusun azalmasını Avrupa’nın doğusunda bulunan ülkeler açısından en önemli sorun olarak tespit ediyor.

BBC Türkçe

7 perc

yesyes – I let you run away feat. MC Fantom, Baranyi Zoltán

MACAR GYULA GERMANUS’UN ÇANAKKALE SAVAŞI İLE İLGİLİ ANILARI

 

Türk-Macar İlişkileri özellikle XIX. yüzyılın sonlarında başlayan iyi ilişkilerin, bir sonucu olarak, XX. yüzyıl başlarında oldukça gelişmiş durumda idi. Osmanlı İmparatorluğunun I.Dünya Savaşı’nda müttefik olarak Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun yanında yer alması dostluk bağlarını güçlendirmiş; siyasetten kültüre, kültürden ekonomiye kadar bütün alanlarda ilişkiler canlanmıştır.

Bu savaş sırasında, 1916 yılında Türk tümenlerinin Doğu Galiçya cephesinde Ruslar’a karşı kahramanca mücadelesi Macaristan’da muazzam coşku uyandırmış; diğer taraftan Avusturya-Macaristan ordusunun Macar topçu ve takviye kuvvetlerinin Gelibolu yarımadası ve güney cephelerinde aktif olarak yer almaları, Türklerde sempati uyandırmıştır.Özellikle 1915 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile irtibatın sağlanmasından sonra müşkül durumda olan Türk müttefikinin yardımına Avusturya-Macaristan topçu bataryaları yetişmiş, Macar askerler askeri malzemelerin taşınmasında ve özellikle havan topu kullanımında bir hayli yardım etmişlerdir.

1915 yılında Macaristan’da, Türklerin müttefiklerini savaşta yardım etmeye çağıran Macar Kızılay Komitesi ( A Magyar Félhold Bizottsága ) kurulmuştur5.Oryantalist ve yazar Gyula Germanus (Bkz.Ek:II) bir Macar Kızılay Görevlisi sıfatı ile Macaristan’dan Türkiye’ye gönderilen malzemenin nakliyesinden sorumlu bir irtibat subayı olarak yer almıştır. Macaristan’da geçen meraklı bir çocukluk (Bkz:Ek.I) ve ilk gençlik çağından sonra, Germanus’un İstanbul ve Osmanlı topraklarına, oradan birçok Arap ülkesi ve Hindistan’a kadar uzanan hayatıyla ilgili anıları “Tények és Tanúk, Germanus Gyula Kelet Varázsa” adlı kitapta toplanmıştır.

Bu kitapta yer alan “A Vörös Félhold Szolgálatában” adlı bölüm Çanakkale Savaşı ile ilgilidir.

Bu anıların ışığında “tanık” Gyula Germanus’u cepheye sürükleyen “olaylar” O’nun ifadesi ile şöyle başlamaktadır:

“Yıllar geçti, farkına varmaksızın, akıp gittiler(s.103)… Aydınlık gökten şimşek gibi, ansızın dünya savaşı başladı. Yüz binlerce asker savaşa gitti ve ben onlara üzgün bir şekilde baktım. Asker değildim. Ama bende yurt için savaşmayı ve ölmeyi diledim. Onların insanlığın gerçek davası için savaştıklarına inanmıştım… İngiliz ve Fransız askeri gemileri Çarlık ordusunun müttefiki olarak Çanakkale boğazına saldırmaya hazırlanıyordu Türkiye Balkan Savaşında ciddi zarara uğramıştı (1912-1913) ve hazırlıksız olarak yeniden silaha sarılmak ve toprağı koruması gerekiyordu… Fakat Türk milleti Kafkasya’da Suriye’de ve Boğazlarda kan ağladı. Biz Macarlar bu kanlı mücadeleden payımızı almalıydık. Kızılay beni seçti ve ben bu görevi memnuniyetle üstlendim.” (s.104)

Bundan sonra Viyana Büyükelçisi Hüseyin Hilmi Paşa ile yapılacak işleri konuşmak için Viyana’ya giden Germanus, yanına verilen üsteğmen Ömer Muhtar ile beraber malzemenin trene yüklenmesinden sonra Budapeşte’den, Doğu İstasyonundan ayrılır. (s.104-105)

“…Yük vagonunda tifüs ve kolera serumu vardı. Fakat diğer tehlikeli kimyasal maddeleri de içeriyordu. Kimbilir belki Çanakkale boğazının kaderi bu vagonda gizliydi… Yolcular savaş hadiselerini konuşurlarken tren engelsiz olarak ülke boyunca yıldırım hızıyla gitti…(s.105) Ertesi sabah Romanya sınırına Predeal’e geldik. Romanya o zamanlar savaş ve barış arasında bocalıyordu. Sırbistan yolu kapalıydı. İstanbul’a sadece Bükreş ve Bulgaristan üzerinden yolcu ulaşabilirdi. Predeal’de Romen görevliler istasyonda bizi karşıladılar. Evraklarıma şüphe ile baktılar. Bir Kızılay görevlisine Türk subayının eşlik etmesi niye gerekliydi? Şüphelendiklerini ve kargoyu daha ileriye göndermeyeceklerini hissettim…” (s.105)

Bu sıkıntılı durumdan Romanya’nın Macaristan Büyükelçisi Czernin Ottokár’ın yardımıyla kurtulan Germanus iki saat gecikme ile tekrar yola koyulur. Bükreş’e varınca sürpriz bir şekilde Romen memurların engellemesiyle karşılaşır: (s.105-106)

“…Nitrogliserinden şüphelendiler. Boşuna elçimizi öne sürdüm. Nuh deyip peygamber demediler. Macar olmama rağmen Türkçe bilmeme şaşırdılar. Garda yaz sıcağı vardı. Fakat kış olsaydı, o zaman da içimdeki telaş kızışırdı. Tartışmak, ikna etmek, konuşmak imkansızdı. Burada sadece uluorta davranış yardım edebilirdi. Bu dakikada acımsı bir tebessüm yüzüme yerleşti. Okul yıllarım aklıma geldi. İyi öğrenci değildim, fakat bazı belirli konular aklımda kalmıştı. Nitrogliserin en güçlü patlayan sıvılar, fakat şayet açık havada yanıyorsa, mavimtrak alevle yanar… kendileri bana, evraklarıma inanmıyorlar işte inansınlar olaylara!

Rasgele bir şişeyi arasından aldım, ondan bir bardağa koydum ve kibriti çıkardım. Ya gerçekten nitrogliserin ise? Ah sevgili kimya öğretmenim! Şayet iyi anladımsa sözlerini güleceğim, fakat anlamadımsa !… Düşünmek bile korkunç… Bükreş havaya uçacak!

–“Ne faites pas! (Dokunmayın!) diye bağırdı komisyon başkanı. Ve elimi kavradı. Biz sadece görevimizi yerine getiriyoruz, aslında katiyen kuşkulanmıyoruz. Defolun ,götürün bu ilacı hasta Türklere!… Belgeleri koydu tokalaştık ve komisyon ayrıldı, ben beti benzi atmış bir şekilde açılmış şişeyi geri koydum, vagonu kapattılar. Ömer ve ben halâ titreyerek şehre dinlenmeye gittik…” (s.106-107)

Ertesi gün başlayan yolculuk dört gün sürer. Nihayet İstanbul’a varırlar. Germanus değerli kargoyu teslim ederek yol arkadaşı Ömer’le vedalaşır. Ve Tokatlıyan Oteline yerleşir.(s.107-108)

Yazar, 1908’li yılların Türkiye’sinden ve Jön Türk Devriminden de etraflıca bahsetmektedir(s.108-109)

Ve Germanus’tan 1915 yılı Türkiye’sine ait çarpıcı bir tablo:

“Kararsızca sokaklarda yürüdüm. Avrupalı semtlerde hızla geçen arabalar, büyük lokantalarda gürültülü taverna. Sirkeci’de askeri taşımacılıktan zengin olan sonradan görmelerin caka satan müsrifliği,resmi dairelerin pek az ücretle çalışmaktan zayıflamış yüz ifadesi, ürkmüş ordusu ve sokak kaldırımında dahi, gece de yarı çıplak dilenci çocukların yalvarışı ,şehitlerin muhtaç, uçuk benizli dulları ki onlar eskimiş kilimlerini ekmek karşılığında veriyorlar…Öyle sarsıcı manzara idi ki içim sızladı ve gözlerim yaşardı. Ah sevilen Türk milletim! Neden bu kadar acı çekmek zorundasın?

Dayanamadım seçkin bir otelde kalmaya… Yoksulluğu, sade insanların onurlu çevresini arzu ettim.”(s.109)

Gerek İttihat Terakki liderleriyle gerekse saray ve çevresiyle yakın ilişkide olduğu anlaşılan ve devrin yaşlı sultanı Mehmet Reşat ile de görüşen Germanus’un cepheye gidişi:(s.109-110)

“Türkiye’de eski arzumu gerçekleştirebildim. Tarihçi gibi savaşlar hakkında o kadar çok okudum ki, tarihin bu kadar belirleyici olaylarına kişisel olarak tanık olmaya ve görmeye meraklıydım. Sık sık hayal bile edemiyordum ki barışçı insanlar, onları birbirlerine karşı kışkırtılırlarsa öldürmeye muktedirler! Bunu görmeyi istedim. Evde de cepheye gitmek için izin istemiştim fakat yalnızca cephe gerisi için izin vermişlerdi. Burada, Türkiye de seçkin konuktum ve arkadaşım Harbiye vekili Enver Paşa, ricamı yerine getirdi. Benim için öyle evrak düzenledi ki onunla canım nasıl isterse her yere gidebilirdim; İster siperlere; hiç kimse alıkoyamazdı hatta herkesin beni desteklemesi zorunlu. Asker değildim . Cephe için hazırlanıyordum. Spor elbise giyindim sol kolumun üzerinde beyaz bir şerit içinde Kızılay gösteriliyor ki savaş birliğine dahil değilim?” (s.110)

Germanus bundan sonra İtilaf devletlerinin Boğazlar üzerindeki emellerinden ve İngilizlerin boğazı geçemeyişinden uzun uzun bahsediyor: (s.110-111)

“…Denizde İngilizler böyle yenilgiye asla uğramamışlardı. Çanakkale Boğazını işgal etmek mümkün olamadı. Kıyıya çıkmaya ve Türk güçlerine karada arkadan saldırmaya karar verdiler.Çok sayıda nakliye gemisi İmroz adasında toplandı ve Avustralyalı,Yeni Zelandalı,İngiliz askerlerini,imparatorluğun en dayanıklı, vuruşkan savaşçılarını getirdi.Onlar fazlasıyla alkol içerek,bilincini hemen hemen kaybetmiş durumda sığ sahil suyunda bata çıka yürüdüler ve Nisan sonunda yüzü koyun sürünerek, her tümsek arkasında bir anlık siper arayarak öne kitleler halinde ilerlediler,kuruyarak,sertleşmiş taşlı sahilde, Helles Burnuna Türk ateşinde. (s.111)

“…Suvla körfezinde tekrar büyük kurbanlar pahasına sahile çıktılar ve şiddetli savaşlarda Kaba tepe ve Tuzlu Göl kıyısında siperlendiler. Bu Ağustosun ilk günlerinde oldu,çılgınca merakla bende cepheye ulaştığım zaman…İçler acısı manzara önüme serildi.Çanakkale Boğazının kayalık, inişli-çıkışlı arazisinde su yok.Yiyecek ve içeceği uzak yerden, gemi ile katır ve eşeklerle taşımak gerekiyor.Kıyıya çıkarılmış İngiliz bölükleri akşam geç saatlerde ortalık kararınca gemilerden beslendiler.İstihkamların Alman komutanı Limon von Sanders Paşa gemilere ateş ettirmek istedi; zira o zaman savaş olmaksızın da siperlere girmiş ordu susuzluktan ölüyordu fakat Enver Paşa yasakladı:

– “Kutsal Cihad ilan ettik” dedi. “ve Cihad’da düşmana karşı her aracı kullanabiliriz fakat su kaynağını kapatamayız. Bu peygamber geleneği.Ve biz bunu sürdürmeliyiz ki Allah kutsal cihadımıza zaferle yardımcı olsun.”

“General Limon von Sanders tepindi. O Müslüman değildi. Strateji kurallarını Clausewitz’den öğrenmişti. Boşuna! Enver’in iradesi galip geldi. O, askerleri yalnızca Allah ve Kuran sözleriyle savaşa götürebileceğini biliyordu. Allah kabul etmezse herkesin sonu!(s.112)

Çanakkale Savaşında Türk askerinin zor koşullar altında,Mustafa Kemal’in önderliğinde yazdığı destanı10,Germanus anılarında şöyle ifade etmektedir:

“Bizim yiğit Türk askerlerimizin paşası Suvla körfezi arkasındaki Anafartalarda uzun boylu, sırım gibi, kemikli yüzlü bir kişiydi…(s.112)

O, Yıldırım Orduları Kumandanı Mustafa Kemal’di”.NOT

“O da kutsal savaşı yönetti. Orada ilk sırada idi, tehlike tehdit ettiği takdirde tek sözü, cesur bakışı güç verdi ümidi kırılana, can çekişene.”(s.113)

“…Türk askerlerinin ayaklarında çarık, elbiseleri yıpranmış, tüfekleri ip ve gövdelerine sicimle sabitleştirilmiş on iki şişede içme suyu. Ayağı takılıp düşer ve yere kapaklanırsa bir iki şişe kırılıyor,su akıp gidiyor ki onunla susuz vücudu beslemek gerekir, kayalara uzanarak cayır cayır yakan güneş ve düşmanın ölüm yağdıran ateşi altında.Böyle gittiler savaşa Türkler!…(s.113)

Germanus’un savaşın bizzat “tanığı” olarak izlenimleri ise şöyledir:

Arzum yerine geldi. Savaşı gördüm.Bir çalı arkasına saklanarak, silahsız olarak baktım;insan ve insan çarpışıyor;ister İngiliz, ister Türk gene de insan; süngüyü saplıyor Avustralyalı, şehitliği bekleyen Türk’ün kalbine;bir Hintli bıçağıyla Türkün başını kesiyor;bir Türk dipçiğiyle hasmının kafatasını ikiye bölüyor.(s.113)

Bu korkunç cehenneme baktım, baktım ve sinirlerim o kadar bozuldu ki ne korku ne yılgınlık hissettim. Sadece baktım oyuncuları diri ve ölü insanlar olan ihtimal dışı bir film gibi. Arada bir göğe baktım, can çekişme hırıltıları, haykırışlar ve tüfek çatırtıları üzerinde beyaz bulutlar yüzüp duruyordu. Bizde bodur ağaççıkların dallarının hışırdadığı ve ufak böceklerin yerde süründüğü gibi.Gözledim bir tutam çimene nasıl çıktıklarını, çimenin bu yük altında nasıl eğildiğini! Sanki yeryüzünde tam bir barış hüküm sürüyormuş gibi!..(s.113-114)

…Yaralı taşıyanlar savaşın cereyan ettiği yere koşuyorlar, onlarla gittim. Yerde, çalılarda ağaç dallarında vücut parçaları, ayaklar, eller…(s.114) Aynı şekilde taşıdık yaralıları, ölüleri, Türkleri, İngilizleri, Gurluları. Savaş alanı gece yarısına doğru sessizleşti, insan hareketinden kötülüğünden. Ve tabiat itiraz kabul etmez kanununu yazdı… Başıboş köpekler, yaban kedileri, porsuklar ve kargalar, insan kalıntılarının onlara servis yaptığı bu yerde kavgaya tutuştular.

Bu günlerce böyle sürdü. Yeterli su olduğu zaman yüzümü ara sıra yıkadım ve kimi zaman yatakta bile uyudum da. Bazen toprak da ısıttı beni. Çünkü topların boğuk gümbürdeyişi dindiği zaman toprağın kalbinin atışını hissettik”.(s.114)

Ve esir düşüş! Bu olayın Türk askerinin geri çekildiği bir dönemde cereyan ettiğini görüyoruz:

“…Bağırışlar, naralar beni korkuttu. Türkler ansızın duraladılar sonra karmaşık bir şekilde koşmaya başladılar. Çok defa işittim “hücum” sesini ileri atıldıkları zaman…(s:114)

…Anafarta savunma hattı düşüyor herkesin sonu…!(s:115) Koşanlara duygusuzca baktım, sanki bunlar beni ilgilendirmezmiş gibi. Türk askeri değilim, sivilim neden koşayım? Hiç kimsenin canını acıtmadım, neden benim canımı yaksınlar? Aklımı kaybetmiş gibi uzanmış vaziyette bir çalının dibinde kaldım. Türkler tüfeklerini sallayarak gruplar halinde geriye doğru çekildiler. Koşmam için bana bağırdılar, kaçmam için el kol işaretleri yaptılar. Kendime gelmiştim. Cepheyi yardılar, İngilizler geliyor. Her direneni bıçaklıyorlar. Güçlükle ayağa kalktım ve bende koşmaya koyuldum. Arkaya da bakmadım, içime ölüm korkusu düştü. Soluk soluğa koştum. Bir kez başımda güçlü bir darbe hissettim, sonra hiçbir şey!(s:115)

Uyandım, gözümü açtım… İngiliz yaralıları taşıyanlar etrafımda duruyorlardı. Genç bir subay bir iki yudum içki döktü ağzıma, yavaşça kendime geldim… Çizmemi kestiler kan oturmuş ayağımı bağladılar.

Genç subay sordu ben cevapladım:

“– Savaşçı değilim, Kızılay baş yetkilisi olarak buraya geldim, uzun zaman İngiltere’de yaşadım, hocayım ve Macar’ım. Birçok dili konuşurum. İngilizce’yi de”.

“– I see (görüyorum)” dedi subay. Kim olduğumu bunun için bilebildiniz. O da tanıştırdı kendini.(s:116)

– “Lieutenant Cameron 18. İskoç alayının teğmeniyim. Kafanıza vurdular, ayağınızın üzerinden de bir teker geçti…

… Samimiyetle söyleyin bizimle kalmak ister misiniz? Malta adasına götürelim mi, yoksa burada Türklerin yanında mı kalmayı istesiniz?… Biz yaralı ve esirlerle geri çekiliyoruz. Şayet burada kalırsanız, birkaç saat sonra Türkler elbette sizi hastaneye nakledeceklerdir.”

Cevap için çok zamanım yoktu. Malta’ya götürürlerse vatanımdan ayrılacağım, belki hiçbir haber alamam anne-babamdan… Türklerin yanında kalırsam oradan herhangi bir zamanda yurduma dönebilirim.… Böyle karar verdim. Cevabım şaşırtıcı bir şekilde memnun etti teğmen Cameron’u. …”Erkek kardeşim” dedi. “Yaralı olarak Türklere esir düştü, hakkında haber yok. Belki bir hastanede veya esir kampında tutuyorlar.”(s:116)

Bundan sonra teğmen, kardeşinin adını ve alayını Germanus’a verir. Çok geçmeden Türkler terkedilmiş mevziileri işgal ederler ve bir çalının gölgesine sedye ile bırakılmış Germanus’u bulurlar. Germanus cepheden, gemi ile İstanbul’a, hastaneye gönderilir. Kısa sürede iyileşerek Kızılay aracılığı ile Cameron teğmenin kardeşinin Kütahya esir kampında olduğunu öğrenerek parayı ona gönderir.(s:116-117)

Ve savaşın diğer bir yüzü hastalık!…Bu dönemde tifüs,lekeli ve raci humma, dizanteri, malarya gibi bulaşıcı hastalıkların çok yaygın olduğu bilinmektedir.11

Germanus da bu hastalıklardan birine yakalanır :

“Buraya kadar bütün heyecan ve yorgunluğa sağlıklı bir şekilde dayanmıştım.. Başım ağrıyordu ve her gece ateşim vardı. Onu önemsemedim. Aspirin aldım ve başıma pansuman yaptım. Hayatımın bu dönemine kadar tek ilacım buydu… Arkadaşlarımın tavsiyesiyle bir Alman askeri doktora gittim. Malaryaya mı yakalanmıştım?..”

Alman doktor Germanus’u malarya olmadığı konusunda rahatlatır. Fakat:

“…birkaç gün sonra ateş şimdi daha güçlü bir şekilde yeniden belirdi… Kendimi çok kötü hissettim. Sendeleyerek Türk doktoruna gittim. Alman doktorun tavsiyesi sonrası, çok güvenmemiştim Türk bilimine ve Türk doktoru bende malaryayı teşhis ettiği zaman başımı salladım. Düşüncemi okudu:

“– Almanlar tıp biliminin en seçkin teorisyenleri” dedi. “fakat Almanya’ da malarya yok, bizde var. Bu hastalığı biz Türkler daha iyi biliriz.”

Kinin verdi ve eve gitmemi tavsiye etti… Arkadaşlarımla, mavi boğazla, ahmak ıslatan yağmurla vedalaştım ve eve döndüm. Ana babam mutlu bir şekilde bu başıboş oğullarını kucakladılar.”(s:122-123)


Sonuç:

XX.yüzyıl başlarında oldukça gelişmiş durumda olan Türk- Macar ilişkilerinin bir sonucu olarak ,1915 yılında Macaristan’da Türklerin müttefiklerini savaşta yardım etmeye çağıran Macar Kızılay Komitesi kurulmuştur. Macar oryantalist ve yazar Gyula Germanus bu komitede, Türkiye’ye gönderilen malzemenin nakliyesinden sorumlu bir irtibat subayı olarak yer almış, İstanbul’a gelmiş, buradan bir ölüm kalım mücadelesinin verildiği Çanakkale Cephesine gitmiştir.

Çanakkale Savaşına bizzat tanık olan yazarın Türk ordusu, İttihat ve Terakki, Mustafa Kemal Paşa, İttifak ve İtilaf Devletleri ve savaşın seyri hakkındaki izlenimleri ; sadece bir savaş tanığının ağzından devrin atmosferini yansıtması açısından değil, I. Dünya Savaşı yıllarındaki Türk ve Macar ilişkilerinin değerlendirilmesi açısından da son derece önemli veriler sunmaktadır.

Bu nedenle Gyula Germanus’un Çanakkale Cephesi ile ilgili izlenimleri önemli bir hatırat olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bir Macar filmi yine Oscar adayı

Kadın yönetmen İldiko Enyedi’nin “Beden ve Ruh” (Body and Soul) filmi  en iyi yabancı film dalında resmen aday olan beş film arasına alındı. İldiko Enyedi aynı zamanda bu beş film arasındaki tek kadın yönetmen.

“Beden ve Ruh”,  yönetmenin on sekiz yıl aradan sonra çektiği ilk sinema filmi. İldiko Enyedi bu filminde  bir kesimhanede çalışan otistik bir kalite kontrol uzmanı ve müdür arasında yaşanan ilginç ve çok boyutlu ilişkileri ele alıyor.

İldiko Enyedi Berlin Film Festivalinde de büyük ödülü kazanmıştı

 

Film 2017 yılında Berlin Film Festivalinde büyük ödülü kazanmış ve ardından da filmin kadın oyuncusu Alexandra Borbely Avrupa Film Ödüllerinde yılın oyuncusu seçilmişti.

Macaristan son yıllarda arka arkaya Oscar ödülleri kazandı.

2017’de   Kristof Deak’ın “ Herkes” filmi ve 2016’da da Laszlo Jeles Nemes’in “Saul’un Oğlu” Oscar’da en iyi yabancı film ödülüne layık görülmüşlerdi.

Türkinfo

 

Tuna dalgalarında vals ve romantizm

Avrupa’nın, belki dünyanın en ünlü, adına efsaneler üretilen, valsler yazılan, bazen uğruna dökülen kanla boyanan, kıyısındaki her şehir kalelerle kuşatılmış, kahramanlık hikayelerinin ve romantizmin membaı Tuna Nehri’nde yola düştüm bu kez. Viyana’dan başlayan turumuz Bratislava, Budapeşte çizgisinde, orta çağdan kalma mimari dokusu iyi korunmuş kaleleri, şatoları, kiliseleri, masalsı evleriyle bir düş yolculuğuydu sanki..

Çiçek Pasajı’nda çok yıllar önce Madam Anahit’in akordeonundan dinlediğim Valurile Dunarii bestesi, ‘Tuna Dalgaları’ sürükledi beni bu romantik sulara. İstanbul’dan Viyana’ya uçtuk, kısa bir yolculuğun ardından Tuna Nehri’nde sırtı geniş bir semendere benzettiğim, üç katlı, şirin Fidelio adlı gemimize ulaştık. Yolculuğumuz boyunca aç-kapa yapmayacağımız bavullarımızla, açılır pencereleri Tuna sularına bakan loş kabinlerimize yerleştik. Büyük gemilerin kalabalığından, gürültüsünden, telaşından eser yok.

Devamı

16,474FansLike
639FollowersFollow