2026. Ağustos 4.
Türkinfo Blog Oldal 320

Ágnes Heller: “Modern tiranlar hiçbir şey vaat etmiyor, yol kesiyorlar”

25 Kasım 2018’de Médiapart’da yayınlanan Antoine Perraud’nun Ágnes Heller söyleşisini Haldun Bayrı çevirdi.

Kendilerini seçtirmek ve tekrar seçtirmek için tiranlar tarafından içeriden saptırılıp önceden hükme bağlanmış demokrasileri yeniden düşünmek, hatta onları yeniden adlandırmak… 89 yaşında hâlâ Viktor Orbán’ın başına bela olan Ágnes Heller’in kendine saptadığı görev bu. Paris’e uğrayan Macar filozofla söyleşi.

Fransız başkentinde 26 Kasım akşamına kadar onur konuğu Budapeşte olacak http://weekendalest.com/Macar yönetmen Árpád Schilling’in kefaleti altındaki bu kültür olayı çok zengindi – efsanevi sinemacı Bela Tarr, filmlerinden bazılarını takdim etti. Gelen sanatçı ve entelektüeller arasında Ágnes Heller de bulunuyor. Mayıs 1929 doğumlu, eleştirel Marksist filozof Georg Lukács’ın (1885-1971) talebesi ve destekçisi Ágnes Heller, sosyalizm fikrini yeniden düşünürken, Macaristan’da katılaşmış olan sözde halk demokrasisine zor zamanlar yaşatmıştı.

Kocası Ferenc Feher (1933-1994) ile beraber yazdığı canlandırıcı bir deneme kitabı, François Mitterrand’ın seçildiği 1981 yılında Fransa’da, Maspero’nun ufak dizisinde Michaël Lowy’nin bir sunuşuyla yayımlanmıştı: Marxisme et démocratie. Agnes Heller’in uzun süre boyunca didindiği cephe, bu iki ucu bir araya getirmek için olmuştu. 1977’de Macaristan’dan sürgüne gitmek zorunda kaldığında, önce Avustralya’da, 1986’dan itibaren ise New York’ta ders verdi. Sonunda Marksizmi yüzüstü bırakıp –liberal– demokrasi üzerinde yoğunlaştı. Bugün Budapeşte’de Victor Orbán’ın baş belalarından biri o: hem kadın, hem filozof, hem Yahudi, hem de demokrat…

Genellikle istirahatla geçirilen bir yaşta –89– benzerine az rastlanır bir aşırı etkinlik içindeki Ágnes Heller, vaktizamanında yazılarıyla Marksizmi öğrettiği bir gazetecinin sorularını muzip bir sabırla cevaplama nezaketini gösterdi.

Marx’ın dilediği sınıfsız toplumu hayata geçiren hiperkapitalizm olmadı mı?…

Ágnes Heller: Hannah Arendt SSCB’de toplumsal sınıfların imhasını tahlil etmişti. Bugün, kitle toplumlarımızın bağrında, toplumsal sınıfların imhası değil nâmevcudiyeti söz konusu artık.

Geçmişin kategorileriyle şimdiki zamanımızı tahlil edemememiz bu yüzden; dünya gözlerimizin önünde öyle hızlı dönüştü ki — hâlâ da dönüşüyor. Dünyayı olduğu hâliyle göz önünde bulundurmak gerek; eskiden olmuş olduğu ya da bizim sürdüğünü zannettiğimiz hâliyle değil. Bolşevizm, Stalinizm, Faşizm ya da Nazizm artık iş görebilir referanslar değil; her ne kadar biz bunları elden bırakmayıp, ortaya çıkmakta olan yepyeniyle karşılaşınca seferber ederek geri döndüklerini haykırsak bile!

O anlar ve o tecrübeler sınıflı toplumlardaki zor kullanımlarının sonucu olmuştu. Bugün, kılı kıpırdamadan tiranlığı/zorbalığı buyur eden kanı çekilmiş toplumlarda, demokratik rıza gibi beliren bir şeye tanık oluyoruz: Tiranlık/Zorbalık, seçim sisteminin lütfuyla yerleşiyor. Seçiliyor…

Dolayısıyla demokrasinin hâlâ ne anlam ifade ettiği üzerine düşünmemiz gerek. Ve de kuşkusuz onu yeniden adlandırmamız gerek. Postmodernliğimizde bu terim artık uygun değil.

Adeta bir tür arkaiklik iş başındaymış gibi…

Gerçekten de bir “yeniden feodalleşme” dönemi yaşıyoruz gibi geliyor bana; modern tiranların kendilerini seçtirdikleri ve tekrar seçtirdikleri Macaristan’da, Polonya’da, Türkiye’de, Mısır’da, Rusya’da ve başka yerlerde… Vaktiyle kapitalizm tarafından (toplumun en muhtaç katmanları için sosyal-demokrat yaklaşımla daha çok, muhafazakâr yaklaşımla daha az) paylaştırılan kârları –kendileri, kuklaları ve işbirlikçileri için– ranta dönüştürüyorlar. Bundan sonra, siyasî iktidar oligarşiye bağımlı olmuyor, oligarşi siyasî iktidardan kaynaklanıyor. İktidar oligarşiyi, öyle muazzam, öyle bütünsel, öyle ön planda bir kliyantelizm biçimiyle besliyor ki, bir “yeniden feodalleşme”ye tanık oluyoruz.

Bağlar demokratik iken, mafya bağları haline mi geldi?

Aralık 2013’te, entelektüeller ve araştırmacılar, Viktor Orbán’ın iktidarını bir devlet mafyasıyla karşılaştıran “Macar Ahtapotu” (Magyar Polip) adında bir deneme yayımladılar. Gerçekten de bir mafya babanız oluyor, ama bir seçim süreciyle mesh ediliyor. Toplumsal bünyenin haşin muameleye tâbi tutulması, bir tür gönüllü kölelik biçiminden geçiyor; bunun için ben –şedit göz korkutma yoluyla kendini dayatan– mafya imgesinden ziyade –yurttaşların yabancılaşmasına oynayarak mümkün kılınan– “yeniden feodalleşme” mefhumunu tercih ediyorum. Orta ve Doğu Avrupa’da bunun devamında, yolundan saptırılmış demokrasilerdeki zihinlerin yozlaşması geliyor. Henüz böyle bir hâdiseden esirgenen Batı Avrupa’da algılanması güç bir hâdise bu — her ne kadar İtalya, düşündürmesi gereken yeterince malzeme veriyor olsa da…

Yeniden feodalleşen devletler nasıl yönetiliyor?

Şehirleri kırsaldan tecrit ederek. Çok az şeyden haberdar olan, ya da tektaraflı biçimde haberdar olan bir memlekete bel bağlayarak — gazeteler, radyolar ve televizyonlar iktidarın denetimindedir; sosyal ağlar propagandanın içyüzünü açığa çıkaramaz, ya da aksine etkisini artırırlar. O derin memleket, dış dünyaya açık ve eğitimli olan kentsel nüfusu seçim sandıklarında silip süpürür. Azınlıktaki bu kesim boyun eğmek durumundadır –yenildiğini kabul etmeli, susmalı, hatta deliğine çekilmelidir–, ya da ülkeden ayrılarak istifa etmelidir.

İktidarın hâkimiyeti altındaki çoğunluk bir günah keçisi yaratılarak seferber edilir (Macaristan’da milyarder George Soros, Türkiye’de din adamı Fethullah Gülen). Özellikle de sürekli hatırlatılan bir dış tehditle. Herkesin kendine göre bir tehdidi vardır (mesela Polonya için, intikam peşindeki Rusya); ama şimdi, öne çıkarılan ortak bir tehdit de vardır artık: Göçmenler. “Göçmenler = İslam” denklemiyle, Orbán kendini Hıristiyan Avrupa’nın savunucusu ve kurtarıcısı gibi sunabiliyor…

“Sizi bir düşmana karşı savunuyorum (benim yarattığım bir düşman, ama çaktırmayın)” diyen negatif bir ideoloji, seçilmiş –dolayısıyla “demokratik”– bir tirana, seçim sandıklarında kitlesel olarak savunulmasını dayatma olanağı veriyor! Bütün bunlar da tepkisel bir biçimde, din kisvesi altında, her şeye etnik-milliyetçi açıdan bakarak oluyor; geçmişte Avrupa’yı kırıp geçiren, aynı anda yeniden şekillendiren de bunlar…

Burada bir nihilizm biçimi ayırt ediyorum. Tabii ki 20. yüzyılın bazı ideolojilerinde bulunan, halklara –istemediklerinde bile!– mutluluk getirme iddialı mesihçilik tehlikeliydi. Ama en azından yaratılacak bir altın çağ vaadi vardı orada. Kendini bunlara kaptıran entelektüeller olmuştu. Bugün, tiranlar ve onların kuşatmacı zihniyeti yurttaşları muhasara altına alıp, ağlarına hiçbir entelektüeli kabul etmeyen negatif bir ideolojiyle şekillendiriyor.

Yeniden feodalleşmenin bir Heidegger’i, ya da bir Lukács’ı olmayacak mı?

Heidegger IIIe Reich’a, bir şey vaat etmesi bakımından katıldı. Lukács da komünizme. Meymenetsiz postmodern tiranlar hiçbir şey vaat etmiyorlar, hiçbir gelecek yok: Yolu kesiyorlar, ayakta tutulması gereken muayyen bir geçmişten yana taahhütlerde bulunuyorlar.

Donald Trump’ı da bu sahtekâr otokratlara katıyor musunuz?

Donald Trump kaçık bir soytarılık hâdisesinden ibaret; onun dişleri, dayanıklı Amerikan demokrasisine geçmeyecektir. Amerikan Anayasası sarsılmazdır. O neler gördü, daha da neler görecektir. Buna karşılık, Avrupa ise kırılgandır. Şimdi çıkmakta olan İngiltere dışında, Avrupa’da demokrasi sapasağlam oturmamıştır. Fransa bile, 1940’ta, Avrupa’nın bu zâfiyetinin örneğiydi. Avrupa, öncelikle ve her şeyden önce, Amerika’nın kısmen esirgenmiş olduğu etnik-milliyetçi öcülerinin tehdidi altındadır. Ve Avrupa eski iblislerinin eline tekrar geçerse, AB’nin işi bitmiş olur. Dünya sahnesinde Avrupa’nın en ufak bir rol oynama şansı kalmaz: Uçsuz bucaksız bir müzeden ibaret olur. Barışın sürmesi koşuluyla. Oysa etnik milliyetçilikle, belki de muhtemelen Yaşlı Kıta’da barışın sonu gelecek…

Peki Avrupa kendisiyle yüzleşmeye kadir mi?

Avrupa, Rönesans’ın hümanizmidir, Aydınlanmacılar’dır, Fransız Devrimi’nin getirdiği insan ve yurttaş haklarıdır. Bununla birlikte, Avrupa aynı zamanda din savaşlarıdır da; 20. yüzyılın beter ideolojileridir (bunun sonucunda da 100 milyon ölü); sömürgelerdeki kitle katliamlarından ve zorlamalardan ise bahsetmedik daha!

1945’ten beri, Avrupa’nın ışıklı yüzü öyle bir mertebeye yükseldi ki, en karanlık tarafını hem kendine hem başkalarına unutturdu; geri dönebilecek o şiddeti Brüksel’deki bürokratların akılları da hayalleri de almaz.

Çözüm hümanizmle devrimci gerilim arasında süregiden bir diyalektiktedir, diye yazıyordunuz, bundan kırk yıl önce, “Radikal Bir Felsefe İçin” (Pour une philosophie radicale) adlı kitabınızda. Radikal/Köklü ihtiyaçlarımız üzerine kurulu o evrensel etik biçimiyle şimdi aranız nasıl?

Toplumlarımızın radikal/köklü bir biçimde dönüştürülmeye ihtiyaçları var mı? Hakikat anlaşmazlıktadır/ihtilâftadır, mutabakatta/konsensüste değil; önem verdiğim bir felsefî duruştur bu. Uzun süre tutunulabilecek bir tavır mıdır bu peki? Uzun zaman, genç Marx’ın fikirleri üzerine kurulu radikal/köklü bir dönüşüme umut bağladım; yabancılaşmayı eleyecek, mutlak özgürlük vb.. Vazgeçtim bundan. Bunlar benim değerlerim olmadığından değil, imkânsız olduğu için. Peki arzu edilesi bir şey mi bu bari? Yanlış ya da adaletsiz olduğunu artık hiç kimsenin söyleyemeyeceği bir dünyada yaşamayı hakikaten ister miyiz? Eninde sonunda umut da korku kadar hazin ve netâmeli bir tutku değil mi?

Müthiş post-ütopiksiniz!

Modern ütopya evrensel ilerlemeye bağlıydı; ki o da insanî yaşamlarımızı ancak iyileştirebilirdi. O çağın miadı doldu.

Fakat 1989’da tekrar özgürlüğe kavuştuğunuzda heyecanlanmadınız mı?

Özgürlük değildi o, bir kurtuluştu: Tahayyül edebileceğiniz tüm ürpertileriyle beraber, sözde “gerçek sosyalizm”in tiranlığının/zorbalığının sonuydu. Ama bu oldu diye özgürlüğe ulaşmadık. Daha önce, 1945’te, ailemi de yutarak ortadan kaybeden, Avrupa Yahudilerinin Naziler tarafından imha girişiminden ucu ucuna kurtarıldığım zaman, muazzam bir kurtuluş hissetmiştim. Ama Sovyet kuvvetleri tarafından bu kurtarılış, bildiğiniz gibi özgürlük anlamına gelmiyordu. Sizin “müthiş post-ütopik” diye adlandırdığınız hâle gelmeyi belki de bütün bu tecrübeler öğretmiştir bana…

https://medyascope.tv

Kasımpaşa hazırlık maçında Puskas’ı yendi

Süper Lig ekibi Kasımpaşa, Avusturya kampındaki ilk hazırlık maçında Macaristan temsilcisi Puskas’ı 3-2 mağlup etti.

 

 

 

Kulüpten yapılan açıklamaya göre, lacivert-beyazlılar sahaya Fatih Öztürk, Popov, Ben Youssef, Veysel Sarı, Veigneau, Pavelka, Khalili, Hajradinovic, Hafez, İlhan Depe, Mame ilk 11’i ile çıktı.

Yeni transferlerin de forma giydiği karşılaşmada lacivert-beyazlılarda Ramazan Köse, Onur Ural, Jorge Fernandes, Furkan Çetinkaya, Yusuf Erdoğan, Tobias Heintz, Uğurcan Yazğılı, Aytaç Kara, Çağatay Kurukalıp, Azad Toptik ve Fode Koita sonradan oyuna dahil oldu.

Devamı

Doğu Avrupa ülkeleri Türkiye’yi sollayıp nasıl geçti?

Dünyanın en büyük 10 ekonomisinden biri olma hedefiyle çıktığımız yolda ilk 20’den düşme noktasına gelmiş bulunuyoruz

 

 

 

1989: Berlin Duvarı’nın yıkılıp “Doğu Bloğu”nun çöktüğü yıl.

1989’dan bir yıl sonra, 1990 yılında Türkiye’de kişi başına gelir 2.794 dolardı. Aynı yıl Polonya 1.731 dolar, Romanya 1.680 dolar kişi başına gelire sahipti.

Aradan 30 yıl geçti.

Geçen yıl Türkiye’nin kişi başına geliri 9.324 dolar oldu.

Polonya’nın 15.424 dolar.

Romanya’nın 12.301 dolar.

Macaristan’ın 15.938 dolar.

Çek Cumhuriyeti’nin 22.973 dolar.

Devamı

Guiness rekoru: 24 saat içinde bisikletle 7 ülke dolaşmak

Macar David Kövari 24 saat içinde bisikletle 7 ülke sınırını geçerek yeni bir Guiness rekoruna imza attı.

Üniversite öğrencisi David Kövari yola Polonya’dan çıktı. Çek Cumhuriyeti, Slovakya ve Avusturya’nın ardından Macaristan üzerinden Slovenya’ya geçti ve yolculuğunu Hırvatistan sınırını geçerek tamamladı.

24 saat içinde 7 ülkeye giriş yapan Macar gencin yolculuğu 500 kilometreyi biraz aşan bir rota izledi.

Kövari gazetecilere yaptığı açıklamada aslında hedefinin Bosna olduğunu, ama Bosna’ya ulaşmak için zamanının ve gücünün kalmadığını söyledi.

Bisikletle 24 saat içinde en çok ülke rekorunu kıran genç yolculuk esnasında annesi tarafından hazırlanan sandviç ve suşi yediğini söyledi.

24 saat içinde bisikletle en çok ülke dolaşma rekoru şimdiye kadar bir Alman gencinindi. 2016 yılında kırılan bu rekor, 24 saat içinde İtalya, İsviçre, Liechtenstein, Avusturya ve Fransa sınırını geçerek girilen 6 ülkeyi kapsıyordu.

 

Azerbaycan ve Rusya’dan Türkiye’ye vize adımı: Vizesiz gidilebilecek 90 ülke hangileri?

Avrupa Birliği, vize başvuru ücretlerinin 60 eurodan 80 euroya çıkartılmasını öngören yasayı onaylaması ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının vizesiz gidebileceği ülkeler daha cazip hale geldi.

Bu kapsamda Azerbaycan Türkiye’ye vize mecburiyetini kaldırma kararı alan son ülke oldu. Rusya da artık yeşil ve gri pasaportu olan Türk vatandaşlarından vize istemeyecek. Azerbaycan için vizesiz seyahat ise 1 Eylül 2019 tarihinden itibaren geçerli olacak ve bu iki uygulama ile birlikte dünya üzerinde toplam 90 ülke 1 ve 3 ay arası turistik ziyaretlerde zahmetsizce gidilip görülebilecek.

Ayrıca 15 ülke sınır kapısında, 10 ülke de internet üzerinden Türkiye vatandaşlarına hızlı ve zahmetsiz şekilde turistik vize sağlıyor.

İşte vize sorunu yaşamadan gidip gezebileceğiniz ülkeler:

1 aydan kısa ülkeler:

Katar (14 gün), Bahreyn (15 gün), Dominika (21 Gün), Ermenistan (21 gün – Havalimanında), Irak (10 gün – Kapıda), Myanmar (28 gün, e-vize)

1 ay, 45 gün veya 2 aylık ülkeler:

Cook Adaları, Dominik Cumhuriyeti, Endonezya, Filipinler, Filistin (İsrail üzerinden geçiş dolayısıyla İsrail vizesi zorunlu), Güney Afrika, Kazakistan, Kosta Rika, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (TC kimliğiyle pasaportsuz giriş), Madagaskar (Havalimanında), Maka, Maldivler, Mauritius, Meksika (e-vize), Moğolistan, Niue, Özbekistan, Palau, Saint Lucia (45 Gün), Saint Vincent ve Grenadinler Adaları, Samoa (60 gün), Svaziland, Taylan, Tayvan (Havalimanında vize + 2 Fotoğraf), Trinidad ve Tobag, Tuvalu, Ukrayna (60 gün), Vanuatu, Brunei, Cape Verde (Havalimanında), Doğu Timor, Kamboçya (e-vize), Mozambik (Havalimanında), Ruanda, Sri Lanka (e-vize), Tacikistan (45 gün e-vize), Tonga, Zambiya (kapıda) ve Zimbabve (kapıda).

3 aylık ülkeler:

Andorra, (Coğrafi ve altyapı nedenlerinden ötürü bu mikro ülkeye ulaşmak için yine de Şengen vizesi gerekiyor) Antigua-Barbuda, Arjantin, Arnavutluk, Bahamalar, Barbados, Belarus, Belize, Bolivya, Bosna Hersek, Botswana, Brezilya, Britanya Virjin Adaları, Ekvador, El Salvador, Fas, Guatemala, Güney Kore, Haiti, Honduras, Hong Kong, İran, Jamaika, Japonya, Karadağ, Kolombiya, Kosova, Libya, Lübnan, Makedonya, Maldivler, Malezya, Moldova (TC kimliğiyle pasaportsuz giriş), Nikaragua, Paraguay, Peru, Saint Kitts ve Nevis Adalar, Seyşeller, Sırbistan, Singapur, St. Vincent-Grenadines, Suriye, Şili, Tunus, Turks ve Caicos Adaları, Uruguay, Ürdün, Venezuela, Cibuti (Havalimanında), Fildişi Sahili (e-vize), Kenya, Komor Adaları, Kuveyt (kapıda), Monako (Fransa üzerinden dolayısıyla Şengen gerekiyor), Nepal (kapıda), Pakistan (e-vize), Tanzanya (kapıda), Togo (kapıda), Uganda ve Senegal.

3 ayın üzerindeki ülkeler:

Fiji (120 Gün), Gürcistan (1 Yıl TC kimliğiyle pasaportsuz giriş), Kırgızistan (Süre Sınırı Yok- Kayıt Bürosu’na Kayıt Zorunlu), Panama (180 Gün)

 

euronews

Kristof Milak, 200 metre kelebekte dünya rekoru kırdı!

Güney Kore’de düzenlenen 2019 Dünya Yüzme Şampiyonası 200 metre kelebekte Macar yüzücü Kristof Milak, Michael Phelps’in 10 yıllık rekorunu kırarak altın madalyanın sahibi oldu.

Devamı

 

 

 

Ágnes Heller, bir düşünürü uğurlarken

Bize de çok tanıdık geleceği gibi; ekonomik olarak vaktiyle kapitalizm tarafından paylaşılan karlar bu iktidarlar tarafından kendileri, işbirlikçileri ve kuklaları için bir şekilde ranta dönüştürülüyor

“Bugün, kılı kıpırdamadan tiranlığı/zorbalığı buyur eden kanı çekilmiş toplumlarda, demokratik rıza gibi beliren bir şeye tanık oluyoruz. Tiranlık/Zorbalık, seçim sisteminin lütfuyla yerleşiyor. Seçiliyor… Dolayısıyla demokrasinin hala ne anlam ifade ettiği üzerine düşünmemiz gerek. Ve de kuşkusuz onu yeniden adlandırmamız gerek. “

Bu sözler, geçtiğimiz günlerde 90 yaşında Balaton nehrinde yüzerken boğularak yaşamını kaybettiğini öğrendiğimiz Macar felsefeci ve muhalif Agnes Heller’e ait. Bu sözlerin de içinde yer aldığı, Paris’te 89 yaşında Antoine Perraud’a verdiği ve dilimize Haldun Bayrı tarafından çevrilen röportaj, dünyanın ve memleketimizin durumunu anlamak ve üzerine düşünmek için adeta işaret fişekleri çakıyor bize.

1929 yılı Macaristan doğumlu Heller, Yahudi olduğu için Nazi zulmünü bizzat yaşıyor, babasını öldüren Nazilerin elinden annesiyle birlikte kurtulmayı başarıyorlar. Savaş sonrasında fen bilimleri okurken marksist Georg Lukacs’ın derslerinden çok etkilenip felsefeci olmaya karar veriyor. O yıllarda üye olduğu komünist partiden 1949 yılında karşıt düşüncelerinden dolayı ihraç ediliyor. 1955 yılında ders vermeye başladığı Budapeşte Üniversitesinden ise aynı gerekçeyle bir yıl sonra atılıyor. 1977 yılında felsefeci eşi Ferenc Feher ile ülkesini terk etmek zorunda kalan Heller, ancak Macar komünizmin yıkıldığı 1989 yılında ülkesine geri dönebiliyor. Türkçe’de üç kitabı yayınlanan ve ilerleyen yaşına rağmen aktif politikadan hiç kopmayan Heller, günümüz Macar diktatörü Viktor Orban’ın da ensert muhalifi olarak öne çıkıyordu.

Dünyanın değiştiğini ve artık eski dünya olmadığını sıkça dile getiren Agnes Heller, “aynı nehirde iki kere yüzülmez” diyen Herakleitos’u bizlere hatırlatırcasına bir nehirde yüzerken öldü. Yaşayan en önemli düşünürlerden olan Heller’e veda ederken, yukarıda söz ettiğim röportajında dile getirdiği düşüncelerini biraz açmak, bazı noktalarını yeniden vurgulamak ve yaptığı saptamalar üzerinde başımızı ellerinizin arasına koyup biraz düşünelim istedim.

Ne diyor Heller yukarıdaki alıntıda? Bir zamanlar Naziler de seçimle işbaşına gelmemişler miydi? Söz konusu problem Platon’dan bu yana anılan bir demokrasi problemi değil mi zaten, öyleyse şimdi farklı olan ne? Heller’e göre her şeyden önce, sınıf savaşlarının belirlediği bir dünya siyasal ortamında değiliz artık. Ya da o eski nitelikleri üzerinde barındıran sınıflar yok artık. Geçmişte bu sınıfsal çatışma toplumlarında Bolşevizm, Stalinizm, Faşizm iktidarlarını temelde zor kullanarak kurdular. Oysa “modern tiranlar” olarak adlandırdığı Macaristan, Polonya, Rusya, Türkiye, Mısır gibi ülkelerde iktidarlar kendilerini yeniden ve yeniden seçtirebiliyorlar. Bu nasıl oluyor?

Bize de çok tanıdık geleceği gibi; ekonomik olarak vaktiyle kapitalizm tarafından paylaşılan karlar bu iktidarlar tarafından kendileri, işbirlikçileri ve kuklaları için bir şekilde ranta dönüştürülüyor. Bu mafyavari bölüşümün asıl önemli sonucu ve önceki iktidarlardan farkı ise Heller’in sözleriyle, “Bundan sonra, siyasi iktidar oligarşiye bağımlı olmuyor, oligarşi siyasi iktidardan kaynaklanıyor. İktidar oligarşiyi, öyle muazzam, öyle bütünsel, öyle ön planda bir kliyantelizm biçiminde besliyor ki, bir “yeniden feodalleşmeye” tanık oluyoruz. “

Basın bütünüyle iktidar tarafından ele geçiriliyor ya da çok sıkı bir biçimde kontrol ediliyor, susturuluyor. Muhalefetin beslendiği şehirler kırsal bölgelerden koparılıyor Son seçime kadar bizim de bizzat yaşadığımız gibi kırsaldan gelen oyların şehirler üzerinde üstünlük kurması amaçlanıyor. Bizim 31 Mart seçimlerinde yakaladığımız farklı bir gidişatın işaretlerini, nereye gideceği henüz belli olmadığından ayrı tutarsak, kırsalın oylarıyla böylece şehrin muhalefeti susturmuş oluyor.

İktidar kendisine oy veren çoğunluk için sürekli olarak iç ve dış düşman/düşmanlar söylemi üretiyor. Bizde, içerde yaratılan FETÖ ve bölünme korkusunu, dış politikada her gün soyunulan cengaverlikleri bu çerçevede yorumlamak mümkün. Her durumda dine ve geçmişe sırtını dayamak suretiyle, etnik milliyetçi bir perspektiften bakılarak güncel politika üretilmesi de yaşadığımız bir gerçeklik.

Bu politikalar orta Avrupa, Rusya ve bizim benzerimiz ülkelerde iktidarda zaten. Avrupa sağının da hayallerini süslediğini söylemek mümkün, bu ülkelerin sağ politik söylemleri, Heller’in “modern tiranlık” dediği rejimlerim söylemleriyle bire bir çakışıyor.

Agnes Heller, röportajın sonunda Marksist düşüncelerinden neden vazgeçtiğini çarpıcı bir şekilde dile getiriyor: “Toplumlarımızın radikal/köklü bir biçimde dönüştürülmeye ihtiyaçları var mı? Hakikat anlaşmazlıktadır/ihtilaftadır, mutabakatta/konsensüste değil; önem verdiğim bir felsefi duruştur bu. Uzun süre tutunulabilecek bir tavır mıdır bu peki? Uzun zaman, genç Marx’ın fikirleri üzerine kurulu radikal/köklü bir dönüşüme umut bağladım; yabancılaşmayı ekleyecek, mutlak özgürlük vb. Vazgeçtim bundan. Bunlar benim değerlerim olmadığından değil, imkansız olduğu için. Peki arzu edilesi bir şey mi bu bari? Yanlış ya da adaletsiz olduğunu artık hiç kimsenin söyleyemeyeceği bir dünyada yaşamayı hakikaten ister miyiz? Eninde sonunda umut da korku kadar hazin ve netâmeli bir tutku değil mi.”

Sözün özü, “devrim” gibi sonu nereye gideceği belirsiz, toplumu ideal bir kalıba sokma düşünceleri bir kenara bırakılmalı ve artık anlaşılmalı ki “ideal” olan, ideal olan üzerine anlaşamama üzerine kurulu bir ortamda özgürce söz söyleme ve siyaset yapmaktır. Heller’e “anti komünist, dönek” diyerek bir kenara koyacak çok kişi olacaktır. Ama dünyayı yaşadıklarımızı anlamak için “dönmek” ve başka taraflara da bakmak gerekmez mi?

Yılmaz Murat Bilican – T24

Komádi

16,474FansLike
639FollowersFollow