BUDAPEŞTE (AA) – Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto, 2023’ten itibaren Azerbaycan’dan Macaristan’a yıllık 1-2 milyar metreküp doğal…
BUDAPEŞTE (AA) – Macaristan Dışişleri ve Dış Ticaret Bakanı Peter Szijjarto, 2023’ten itibaren Azerbaycan’dan Macaristan’a yıllık 1-2 milyar metreküp doğal gaz ulaşabileceğini söyledi.
Szijjarto, Macaristan’a resmi ziyarette bulunan Azerbaycan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sahil Babayev ile ortak basın toplantısı düzenledi.
Azerbaycan gazının Avrupa bağlantısı olan Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı (TANAP) çalışmalarında sona gelindiğini belirten Szijjarto, Azerbaycan gazının Macaristan’a ulaşmasıyla ülkesinin doğal gaz tedarik güvenliğinin ciddi bir şekilde artacağını vurguladı.
Macaristan İhracatı Teşvik Ajansı HEPA Türkiye ve Macaristan İstanbul Başkonsolosluğu ev sahipliğinde Macaristan ve Türkiye start-up ekosistemlerinin önde gelen girişimci, yatırımcı ve kurumları İstanbul’da bir araya geldi.
Resepsiyonda konuşması yapan Macaristan İstanbul Başkonsolosu Laszlo Keller start-upların ve küçük girişimlerin ülke ekonomilerinin gelişimde oynadıkları önemli role dikkat çekerken, Macaristan hükümetinin son yıllarda bu alana daha fazla kaynak ayırdığını bildirdi. Keller, Macar start-up şirketlerinin global düzeyde rekabet edebileceklerine inandıklarını ve bu alana daha fazla yatırım yaptıklarını belirtti.
HEPA Türkiye Genel Müdürü Fikret Nas, Macaristan’ın tarih boyunca fizik, tıp ve kimya gibi alanlarda Nobel ödüllü pek çok bilim insanı yetiştirdiğine dikkat çekerek, Macaristan şirketlerinin yenilikçi ve girişimci bir gelenekten geldiğini vurguladı. Macar start-up girişimlerinin küresel pazarlara açılmaları için farklı ülke ekosistemlerinde birbirlerinin deneyimlerinden faydalanmaları gerektiğini söyleyen Nas, Macaristan İhracatı Teşvik Ajansı HEPA’nın bu amaçla hayata geçirdiği Startup Campus programı ile yeni girişimlere sermaye, üretim ve iş eğitimi gibi farklı alanlarda destek vererek hızlandırıcı görevi gördüklerini söyledi.
“L’Architecture Mobile” manifestosu ile tanınan Macar asıllı Fransız mimar ve teorisyen Yona Friedman, 96 yaşında vefat etti.
Friedman, 1923 yılında doğdu ve Nazi döneminde büyüdü. Budapeşte’deki üniversitelerin o zamanlar Yahudi öğrencilere karşı katı kabul kotaları koyması nedeniyle, Friedman gizli bir şekilde mimarlık eğitimi aldı. II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa’dan kaçtıktan sonra, 10 yıl boyunca İsrail’de yaşadı ve daha sonra 1966’da kalıcı olarak yerleştiği ve vatandaşlığa kavuştuğu Fransa’ya taşındı.
Yona Friedman, özellikle yoğun bir biçimde barınma probleminin yaşandığı ve kentlerin yeniden yapılandırılmasının temel konu olduğu İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından düşüncelerini ve manifestosunu geliştirdi. Friedman, geniş ölçekler ve hazır yapı çözümlemeleri öneren esnek yapı sistemleri üzerinde çalışmalar yaptı.
Yona Friedman 1960’ların başında “L’Architecture Mobile (Mobile Architecture)” adlı manifestosu ve “La Ville Spatiale (Spatial City)” adını verdiği çizimler ile ünlendi.
Budapeşte’nin en gösterişli caddesi
Andrássy’de, diğerlerine uymayan karanlık bir bina hemen göze çarpar. Burası
Terör Evi’dir (Teror Háza). 20. yüzyılda
faşist ve komünist diktatörlükler döneminin ortak sorgulama ve işkence merkezi.
2002’den beri müze olarak hizmet veriyor.
İçeriye girdiğinizde, üst katları gezerken
sıradan bir devlet dairesinde dolaştığınız izlenimine kapılırsınız. Köşede
amirin masası, üzerindeki tipik memurlara ait eşyalar. Belki de odada ki tek sıra
dışı şey, kenarda duran ufak gösterişsiz masa ve iki tarafındaki birer
iskemledir. Cezanne’ın kağıt onayan adamlarını mı bekliyor bu iskemleler ve
masa? Hayır, hemen anlarsınız ki sorgulama ve işkence bu basit düzenek içinde
gerçekleştirilmiştir. 20. yüzyılda işkence, eski zamanlardaki gibi uluorta yapılan,
insanın idrakini felce uğratacak tuhaf aletlere ihtiyaç duyulan vahşi bir
gösteri olmaktan çıkıp, karanlık bir binanın içindeki bu masa başına çekilmiş,
böylece insanın korkuyu kendi zihninde büyütmesi sağlanmıştır. Bu her zaman en
korkutucu olan şeydir.
İnsan, boş bir masa ve iki sandalyeye ne
kadar uzun bakabilirse o kadar uzun baktım sanırım, sonra bodrum kattaki karanlık,
nemli, mezarı andıran bildik hücrelere indik. Kafka’nın Dava romanını hatırladım.
Orada baştan itibaren neyle suçlandığını bilmeyen bir birey vardır. Suçlayanlar
da bir şey söylemekten imtina ederler. Büyük ihtimalle onların elinde de bir
suçlama yoktur zaten. Suçlananın kendi kendisini suçlayacak bir ortam hazırlayıp,
beklerler. Hukukun paçavralaştırıldığı bu düzenle, işkencenin bir masa başına
indirgenmesi arasında kusursuz bir paralellik olduğunu düşündüm orada. Bu
kavrayışı bozan şeyler, kurbanların duvarlardaki vesikalık fotoğrafları ve
zemindeki aydınlığa yerleştirilmiş o saçma sapan T 54 Sovyet tankıydı.
Caddenin ferahlığına çıkıp güneşli bir
bankta soluklanırken, meselenin sadece bir masa ve iki sandalyeden ibaret olmadığını
fark ettim. Hemen o masanın biraz gerisinde, gölgelerin arasında belli belirsiz
görünen bir sima daha vardı: Muhbir, diyorduk ona.
Istvan Szabó’yu ve o ünlü üçlemesini
(Mephisto -1981, Albay Redl – 1985 ve Hanussen’i -1988) hatırlamam böyle oldu.
Sonra zihnimde, usulca Taraf Tutmak’ı da (2001) onların yanına ekleyiverdim.
István Szabó
Üçleme kabaca 1915 ile 1935 yılları arasında,
modern Avrupa’nın en çalkantılı döneminde geçer. Szabó’nun, Klaus Maria
Brandauer tarafından canlandırılan üç karakteri de yetenekleri olan, yükselme hırsıyla
dolu, ezik kişilerdir. Belli noktalar üzerinde durur Szabó: Otorite karşısında
bireyin çaresizliği, taşralılık ve aşağılık kompleksi, arzu ve korkunun krallığı
ve hayati bir tercihte bulunma noktasındaki bireylerin davranışları.
Gitmek-kalmak; üçlemenin bütün
karakterleri bu ikilemle yüzleşirler. Bu aynı zamanda yönetmenin karakterin kırılma
anındaki davranışını sorgulamak için kullandığı eşiktir. Aynı oyuncu, hatta kimi zaman aynı sahneler,
aynı karakterler devinir perdede. Szabó’nun kahramanları, kazara bu yola girmiş
insanlar değildir. Onlar attıkları her adımda ne olduklarını bilirler ve
deklare ederler. Yine de arzularının ve korkularının önüne geçemezler ve onların
peşi sıra sürüklenirler. İlkinden başlayalım.
Mephisto: “İnsanların arasındaki bir maske olan” oyuncu Hendrick’in hikayesini anlatır film. Yükselme hırsıyla doludur ve bunun için dans dersleri alır. Dans dersi veren Alman zencisi Juliette, aynı zamanda sevgilisidir. Ama utanılan bir sevgilidir bu. Sadece Nazi döneminde Berlin’de değil, çok daha önceleri Hamburg’da da kadınla ilişkisi bir evin dışına taşmaz asla. Juliette onu şöyle tanımlar: “Sen sadece kendini seversin ama onu da çok fazla değil. Tek meselen insani ifadeden yoksun olan kendi yüzün.” Kendini sevmediğini, Hendrik de bilir. Kendi taşralılığından nefret etmektedir. Bu yüzden ona sıradan gelen adını (Heinz) değiştirmiştir.
Berlin’de bir partide tanışıp evlenme
teklif ettiği yüksek sınıftan Barbara ile açık havada gezinirken itiraf edeceği,
gibi taşralılık “hep utanç içinde yaşamaktır.” Ekler: “İçimde çok fazla kötülük
var.” Sürdürür: “Hatırlamak istemediğin anıların var mı? Sen hiç utanmadın,
bense hep utanç içinde yaşadım.”
Berlin’de Mephisto rolüyle zirveye çıkması,
Hitler’in ve Naziler’in yükselişiyle çakışır. Dostları, meslektaşları hatta karısı
gelmekte olan terörden kaçmaya çalışırlarken o kalmak için gerekçeler üretmeyi
sürdürür. Ufak ufak adımlar ve başlangıçta tehlikesiz gibi görünen akıl
yürütmelerle, otoriteyi önce onaylanma, sonra onun kuklası haline gelme
sürecini, olağanüstü anlatır Szabó.
Almanca konuşan bir aktör olarak başka
yerde geleceği olamayacağını ileri sürer önce Hendrik, sonra birilerini ihbar
ettiğinde, başka birilerini (eski yoldaşını) kurtardığı tesellisiyle avunur,
Nazi başbakandan fırçayı yediğinde “Hepimiz istediklerini yapmak zorundayız,
aksini iddia eden yalan söyler”e sığınır.
Hendrick sahnede Mephisto’yu canlandırır,
ama gerçek hayatta sadece onun tarafından kandırılmış ve kölesi olmuş
Faust’tur: “Özgürlük mü? Ne için?”, diye sorar sonunda.
Albay Redl: Taşralılık, üçlemenin ikinci filmi Albay Redl’da
da belirgin bir izlektir. Annesi tarafından İmparator’un dostu büyükbaba
hikayeleriyle büyütülüp Habsburg ordusunda subay olmaya teşvik edilen, ailesi
Galiçya’dan gelmiş Yahudi kökenli Macar bir çocuğun hikayesidir bu.
Askeri okulda soylu aileden gelen Kubinyi
ile sıkı arkadaş olur. Onların o zaman gözüne büyük bir malikane gibi görünen
evlerine gider gelir. Bu onda büyük bir eziklik yaratır ve çocukça bir hayal
kurmasına yol açar: Yeterince çok çalışır ve hizmet ederse, sınıf atlayabileceği
yanılgısıdır bu.
Askeri okulda, Kubinyi’yi bir suçlamadan
kurtarmak için, okul müdürünün de teşvikiyle, suçsuz birini ihbar etmeye rıza
gösterir. Ne yaptığının kesinlikle farkındadır, odadan çıkışta “Ben hain bir
köylüyüm” der.
Babası öldüğünde -ki bir babanın varlığından
ancak ölümüyle haberdar oluruz-, okul müdüründen babasının cenaze töreni
yerine, İmparator Franz Joseph’in isim gününe katılmak için izin ister. Sadece
babasından değil geçmişindeki her şeyden ve herkesten utanır ve onları geride bırakmayı
arzular. Bir yandan da sürekli daha güçlü ve soylu bir baba arayışı içindedir:
Okul müdürü, general, Franz Joseph, ama bulduğunu sandığı bütün babalar, onu
önce ihanete zorlayacak sonra da ona ihanet edeceklerdir.
Eşcinseldir ama çocukluktan beri kendisini
seven Kubinyi’nin kızkardeşiyle de ilişkisini sürdürür, ancak onun birlikte
kaçma tekliflerini geri çevirecektir. En tepeye tırmanmak için yanıp tutuşur ve
sonunda askeri istihbaratın başına getirildiğinde adamlarına şöyle seslenir:
“Yalan görevimizdir!”
O noktaya vardığında kendi gizli raporuna
da erişecek hale gelmiştir. Yüksek sesle okur: “Hırslı, sadık, güce tapar.
Soylu sayılmaktan hoşlanıyor.” Kendisi bu tespitlere şunu ekleyecektir:
Samimiyetsiz!
Bu çıplak gerçeğe yaklaştığı andır aynı
zamanda: “Savunmak istediğim şeyler aslında yok.”
İmparatorluk çökerken, ufak politik
oyunlarla zaman kazanmaktan başka bir şey düşünmeyen İmparator tarafından
kurban olarak seçilir sonunda: “Kendi ikizini bul ve onu suçla.”
Filmin sonuna yakın, saraydaki maskeli
baloda umutsuzca dolanıp birini aradığı sahneler -kimi, kendini mi?- olağanüstüdür.
Ama zaten sahte bir maskeli balodur bu çünkü orada herkes yüzlerindeki
maskelere karşın kimin kim olduğunu gayet iyi bilmektedir. Yine de bir ritüel
olarak geceyarısından önce maskeler çıkartılmaz. Yalanın, yalan değilmiş gibi
yaşanıp, onaylanması. Çökmekte olan monarşi budur.
Sonunda, kapısında silahlı nöbetçilerin
beklediği bir odaya konup, eline şerefli ölüm için tabanca tutuşturulduğunda,
bütün imparatorluk, o cinnet odasından gelecek silah sesine kulak kesilecektir.
Tam bu noktada çiğ spot ışığını seyircinin yüzüne tutar Szabó. Onların hiç de
edilgen olmadıklarını, sahnede olup biteni yarı karanlıkta izlediklerini
(dikizlediklerini) bilir. Kamerasını, Mephisto’da ve Taraf Tutmak’da uzun uzun
seyirciler üzerinde gezindirmesi bundandır.
Hanussen: Birinci dünya savaşının sıradan neferi Schneider
(ki Almanca’da terzi demektir, tıpkı Szabo’nun Macarca’da terzi olması gibi),
başından yaralanır ve askeri hastanede tedavisini üstlenen Yahudi psikolog Dr.
Bettelheim’dan hipnoz sanatını ve birliğindeki kumandanı Kaptan Novotny’den ise
(yeni dünya düzeninin adamıdır o) bunu nasıl pazarlayacağını öğrenir.
Kariyerine hastanede el bombası patlatarak
bütün koğuşu havaya uçurmaya çalışan bir askeri ikna ederek başlar Hanussen. Şöyle
seslenir adama: “Bu dünya bize ait değil. Sen kurbansın, ben de öyle. Anlıyor
musun?” Sonra sırasıyla batacak bir transatlantiği, değeri yükselecek hisse
senetlerini, Hitler’in seçimi kazanacağını ve Reichstag yangınını önceden
bildirir.
Hanussen takma adıyla hipnozcu ve kahin
olarak ünlenir. Viyana’da başlayan kariyeri onu arzın değilse bile o sıradaki
Avrupa’nın merkezi Berlin’e sürükler. Kent her türden meczubu kendisine çeken
büyük bir mıknatıs, devasa bir kabare gibidir.
Baştan itibaren politikayla ilgilenmediğini
söyler gazetecilere. Ama çevresindeki ilgi halesi giderek büyümektedir ve
kalabalık bir basın toplantısında, gazetecilerin kışkırtması üzerine, hırsına
yenilip Hitler’in seçimi kazanacağı ile ilgili öngörüsünde bulunduğunda,
apolitik konumunu yitirir.
Kaptan Nowotny, yanlış yaptığını söyleyip
gemiyi terk ettiğinde hemen savunmaya geçer: “Ben benim ve öyle kalacağım.”
Kurduğu cümlenin fazlasıyla iddialı olduğunu kendisi de fark eder belli ki, bu
yüzden aceleyle ekler: “Onun kazanmasını istiyorum demedim, kazanacağını
görüyorum dedim.” Aklın beyhude manevralarıdır bunlar. Ama bir kere salt akılla
ilerlemeye başladığında gerisinin gelmesi kaçınılmazdır: “Almanya’nın özgürlüğe
değil, düzene ihtiyacı var ve bu da Hitler’dir.”
Filmin başlangıcında doktora yanan bir
eczane, uçarak oradan uzaklaşması ve kurşuna dizilmesiyle ilgili bir rüya
anlatan Schneider, aslında kendi sonunu da görmüştür. Yine de ormanda Nazilerin
kurşunlarına hedef olduğunda, son nefesini verirken bile, başına (başımıza)
gelenleri anlamlandıramayacaktır: “Neden?”
Taraf Tutmak: Szabó
1988’deki Hanussen’den 13 yıl sonra bir kez daha gözde konusuna döner. Sanatçı,
sanatını icra ettiği sırada politik olarak kime hizmet ettiğini de düşünüp ona
göre karar vermek zorunda mıdır? Yer yine Berlin’dir. Bu kez İkinci Dünya Savaşı’nın
hemen bitimine kurulmuştur sahne. Amerikalı bir askeri savcı (H. Keitel) Berlin
Filarmoni’nin efsanevi şefi Wilhelm Furtwangler’i (S. Skarsgárd) Nazilerle işbirliği
içinde olduğu iddiasıyla sorgulayıp, mahkum ettirmeye çalışır, çünkü üstleri
tarafından bu yönde talimat verilmiştir. “Bütün Nazilerle tek tek uğraşamayız,
büyük başları yakalayıp içeri tıkmamız lazım.”
Filmin ikilemi tam da buradadır. Askeri
savcı orkestra şefini devlete hizmet etmekle suçlar, ama kendisi de -eşi
benzeri görülmemiş bir önyargıyla üstelik, neredeyse bir taşralı hıncıyla
diyeceği geliyor insanın- bir başka devlete hizmet etmektedir. Ama o tipik bir
orta sınıf Amerikalı olarak iyi ve kötü devletler olduğuna inanır. 2001 yılında
çektiği Taraf Tutmak’da uzun yıllardır üzerine kafa yorduğu meselede, artık son
noktayı koyar Szabo: Politika ve sanat ayrı ayrı şeylerdir.
Ama sanatta işleyen hayatta da işler diye
bir kural yok. 2006 yılında Macar gazetesi Élet és Irodalom, Szabó’nun komünist
rejimin gizli polisine muhbirlik yaptığını öne sürdüğünde küçük çaplı bir şok
yaşanır. Söylendiğine göre Szabó 1957 ile 1961 yılları arasında, Tiyatro ve
Sinema Sanatları Akademisi’nde, çoğu sınıf arkadaşı ve hocaları olan 72 kişi
hakkında 48 rapor hazırlamıştır.
Tarihçi István Deák, Szabó’nun verdiği bu
bilgilerin sadece tek bir zarara yol açtığını ve ihbar edilenlerden birine
pasaport verilmediğini öne sürer. Sanki bu tartışmada en önemli şey, kar-zarar
hesabı tutmakmış gibi.
Makale yayımlandıktan sonra yüzden fazla
entelektüel -ki bunlar arasında Szabó’nun ihbar ettiği söylenen kimi insanlar
da vardır- yönetmene destek veren,
kamuya açık bir mektup yayımlarlar.
İddiayla ilgili Szabó’nun ilk tepkisi “Bu
bilgi verme bir cesaret işiydi, çünkü böylece eski arkadaşım Pal Gabor’un hayatını
kurtardım” şeklinde olur. Ama sonra yönetmen bu iddiasının gerçek olmadığını,
akademiden uzaklaştırılmasını engellemek ve kariyerini korumak için muhbirlik
yaptığını kabul eder.
İhbarcılık, muhbirlik kişisel olarak bence
düşülebilecek en sefil konumlardan biridir. Ama insanlığın büyük çoğunluğunun
meseleye böyle yaklaştığını söyleyemem. Tam tersine hiçbir toplumda muhbir
vatandaş sıkıntısı çekilmemiş, hele totaliter rejimlerde bunlar örümcek ağları
gibi, dört bir yanı sarmışlardır. Yine de bu muhbirleri, oldukları şey olmaya
iten ya da zorlayan süreç nedir diye düşünen insan sayısı çok azdır.
Szabó, her biri apolitik olduğunu idda
eden karakterleri aracılığıyla, birey-iktidar ilişkisini sorgulamış ve onları
oldukları yere getiren içsel ve dışsal süreçleri olağanüstü bir yetkinlikle
anlatmıştır. Bu kendi hikayesiyle de yüzleşme çabasıdır kesinlikle.
Yine de bağışlanmaz bir günah işlediğini
söyleyecek bir kalabalık hep olacaktır. Buna sebep, herhalde Fransız İhtilali’nden
bu yana ortalığı kasıp kavuran şu aydın mitolojisidir. Toplumun başka hiçbir
kesiminden (pastacılar, kuyumcular, modacılar vs.) beklenmeyen bir ahlaki
bütünlüğü, sanatçılardan beklemek, bir alışkanlık haline gelmiştir. Kabul
edelim birçok sanatçı da iktidar uğruna teşvik etmiştir bu beklentiyi. İşini iyi
yapan bir sanatçı (Borges, Celine, Handke, Ezra Pound vb.) olmak yetmez,
politik olarak da doğru yerde durman gerekir. Yoksa, mazallah!
Doğrusu bu durum bana ne gerçekçi ne de
adil görünüyor. İnsan olmak demek, arzularınız ve korkularınızla olduğu kadar,
tepenizde devinip duran o saçma, devasa aygıtla da baş etmek demek ve bu herkes
için olağanüstü zor. Adı Amerika’da McCarthy, Rusya’da Stalin, Almanya’da
Hitler vs. olabilir. Ama bu kadar totaliter olmayanları da muhbir kullanır,
insanları muhbir olmak için sıkıştırır, kabul etmeyenleri rahatlıkla yok
edebilir.
Bu noktada, direnenleri alkışlayıp
direnemeyenlere sövmek üzerine kurulu bir reaksiyon, Flaubert’in Yerleşik Düşünceler
Sözlüğü’ndeki budala maddesi altında kendine kolayca yer bulabilir, diye düşünüyorum.
.
Macaristan’dakiler – 7 ya da 70 yaşında da – bu müziği duyunca ya da bu resmi görünce hemen tanırlar: Magyar népmesék, yani Macar Halk Masalları. Bu çizgi film serisini 1980’den 2012’ye kadar Macar Televiziyonun’da izleyebilirdik. Bugün ne zaman istesek Youtube videolarında bulabiliriz.
Nerden gelmiş bu masallar? Nasıl bu kadar popüler olmuşlar?
Halk masalları – bütün Dünya’da olduğu gibi – Macaristan’da da ağızdan ağıza, birbirlerine anlatan insanlar tarafından yayılmışlardır. Kelimeler her zaman biraz eklenmiştir, ya da biraz çıkartılmıştır.
Neredeyse her hikayede Macarlar için önemli olan üç sayısı ile karşılaşabiliriz. Üç prenses ya da prens, üç deneme, üç fakir adam ya da üç iyi eylem gibi ve yine devler, cüceler, ejderhalar, cadılar da bulunmaktadır, bu da hikayelere oldukça heyecan katmaktadır.
1800’lerde bazı yazarlar ve halk araştırmacıları bu masalları toplamaya ve yazmaya başlamışlardır. Bir çoğu daha sonra masallardan kendi hikayelerini yazan ünlü yazarlardır. En önemli isimler: Elek Benedek(1859-1929), János Kriza (1811-1875), László Arany (1844-1898), Ferenc Móra (1879-1934), Gyula Illyés (1902-1983). En ünlülerden biri Elek Benedek’tir, 2005 yılından beri her sene 30 Eylül’de onun doğum gününde Macar halk masalları gününü kutlamaktayız.
1 of 3
Hemen hemen her Macar çocuk bu kitaplardan duyduğu ya da okuduğu masallarla büyümüştür. Sonra televizyonda izlemiş ve o devler, cüceler, ejderhalar, cadılar prensesler ve prensler renkli renkli ekrana çıkmışlardır. Masalları anlatan ses de cok sevdiğimiz, ünlü bir aktör Gyula Szabó’dur. Müziği bugün de sahnelerde olan Kaláka müzik grubunundur.
Macarca bilmeyenlere, masalları sevenlere film yapım şikerti (Kecskemét Film Stúdió) ayrı bir – Hungarian Folk Tales isimli – Youtube kanalı . Tam 100 filmi orijinal animasyonla, ama inglizce sesle izleyebilirsiniz.
Merak ettiğiniz, ama ne macarca ne inglizce bilmiyorsanız, size iyi bir haberim var. 2014 yılında Marifetli değirmencik ve diğer masallar adlı bir kitabı Türkçe, ama macar bir yayınevi tarafından yayınlandı. Bu gerçekten olaganüstü kalitede hazırlanan kitapta macar halk masallarından 9 tane okuyabilirsiniz ve filmlerden rengarenk kareler de görebilirsiniz. Tercümesini Emel Dev yapmış.
Kötü bir haber de var: bu kitap raflara hiç konmamış, ticari amacla yayınlanmamıştır. Ama internet sayfalarında araştırmakta fayda var, ben kendim de böyle – ikinci el kitabları satan – bir türk internet sitesinden buldum ve aldım.
Şimdi sizinle Kuzgun Yanko isimli hikayenin bir bölümünü paylaşıyorum.
Yanko bu zor görevden çok korkmuş. Ne yapsın? ……
– Ne oldu Efendim? demiş yardım ettiği karınca.
– Başım büyük belada karınca arkadaşım, diyerek başlamış yakınmaya.
– Bunun için sakın üzülme sen, demiş karınca Yanko‘ya, bak görüyorsun arkadaşlarım da burda, şimdi biz bu işi güzelce yapıp sana teslim edeceğiz.
Öyle de olmuş. Sabah gün doğduğunda darı ayrı yığında darının otları ayrı yığındaymış.
AB-Türkiye Kültürlerarası Diyalog programı kapsamında Macar Kültür Merkezi önderliğinde Romanya’nın başkenti Bükreş’te 17-22 Şubat tarihleri arasında Bükreş’te “Bükreş Tuna Haftası Etkinlik Programı” düzenleniyor.
AB-Türkiye Kültürlerarası Diyalog Programı desteğiyle devam eden “Birlikteki Çeşitlilik: Tuna Dalgalarında Kültürlerarası Diyalog” projesi kapsamında 17-22 Şubat tarihlerinde Romanya’nın başkenti Bükreş’te “Bükreş Tuna Haftası Etkinlik Programı” düzenleniyor.
Eşsiz Tuna kültürünü, nehir boyunca uzanan ülkelerde tanıtılması ve kültürlerarası diyalogun artırılması için düzenlenen etkinliklerden biri olan Bükreş Tuna Haftası Etkinlik Programı, 4 gün boyunca devam edecek. Etkinlik programı Bükreş Macar Kültür Merkezi’nde Tuna Fotoğrafları Sergi Açılışı programı ve Macar Halk Müzik Grubu “Babra” Balkan Müzikleri Konseri dinletisiyle başladı.
Etkinliğin ikinci gününde yazar Ece Erdoğuş, geçtiğimiz yıl Macar Kültür Merkezi ve Kalem Kültür Derneği ortaklığıyla düzenlenen öykü yarışması sonucu oluşturulan “Tuna Öyküleri Kitabı”nın tanıtımını Bükreş Üniversitesi Tarih Fakültesi Türkiye Araştırmaları Merkezi, Bükreş Maarif Koleji ve Bükreş Yunus Emre Enstitüsü’nde gerçekleştirecek. Programın üçüncü ve dördüncü günlerinde ise Bükreş Yunus Emre Enstitüsü’nde Kültür Operatörleri Kapasite Gelişim Eğitimi gerçekleştirilecek.
AB-TÜRKİYE KÜLTÜRLERARASI DİYALOG PROGRAMI
AB-Türkiye Kültürlerarası Diyalog Programıyla, Türkiye ve Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasındaki toplumların farklı kültürlerini anlaması, toplumsal gelişmeleri farklı açılardan deneyimlemesi, çeşitli kültürel etkinliklerin hazırlanması ve kurumlar arasında kalıcı diyaloğun kurulması hedefleniyor.
Birlikteki Çeşitlilik: Tuna Dalgalarında Kültürlerarası Diyalog (Diversity in Unity: InterculturalDialogue Through theWaves of Danube) projesi Sivil Toplum Diyaloğu programı kapsamında İstanbul Macar Kültür Merkezi önderliğinde Türkiye Avrupa Vakfı ve Kalem Kültür Derneği ortaklığında gerçekleştiriliyor.
Projenin önemli bir başka etkinliğini ise Ankara’dan başlayarak, Tuna nehri haritası üzerinde yer alan Bulgaristan, Romanya, Sırbistan, Macaristan, Avusturya ile Almanya’da birçok noktada düzenlenecek ve Brüksel’de son bulacak aktiviteler zincirinden oluşan ‘Kültür Sokak Gösterileri’ oluşturuyor.
Avusturya’da Türk ürünleri satan süpermarketin açılması engellendi.
VİYANA – Avusturya’nın Yukarı Avusturya eyaletine bağlı Wels kentinde Türk ürünlerinin yanı sıra helal et satışının da yapılacağı Alman-Türk gıda işletmesinin yalnızca Türklere hitap ettiği gerekçesiyle açılmasına izin verilmedi.
Aşırı sağcı Avusturya Özgürlük Partisinden (FPÖ) Belediye Başkan Yardımcısı Gerhard Kroiss, Oberösterreichische Nachrichten (ÖON) gazetesine yaptığı açıklamada, Freshland süpermarketin Türk toplumuna hitap ettiğini ve Wels haftalık pazarı gibi hassas bir yere yakışmadığını ileri sürdü.
Ayrımcılık suçlamalarını kabul etmeyen Kroiss, yalnız bir gruba değil, herkese hitap eden bir market istediklerini söyledi.
Kroiss, süpermarketin açılacağı gayrimenkulün sahibi Markus Fehringer ile söz konusu yerin Freshland’a kiralanmaması hususunda uzlaşıya vardıklarını da dile getirdi.
Belediye hakkında suç duyurusu
Olaya tepki gösteren Yeşiller Partisi, Wels Belediyesi hakkında “Anti Ayrımcılık Kanunu”na muhalefet nedeniyle suç duyurusunda bulundu.
Yeşiller Milletvekili Thomas Rammerstorfer, konuya ilişkin yaptığı açıklamada, Belediye Başkan Yardımcısı Kroiss’in keyfi bir karar aldığını belirterek, “Bu keyfilik kabul edilmemelidir ve Kroiss görevinden istifa etmelidir.” dedi.
“Wels’te siyaset ekonomiye müdahil oluyor”
İşletmenin yöneticisi Eren Soyulmaz da Der Standard gazetesine yaptığı açıklamada, kira, yapılacak tadilat ve gerekli tüm diğer konularda mal sahibiyle uzlaşıya varılmışken birden ret cevabı geldiğine dikkati çekerek, “Wels’teki gibi siyasetin ekonomiye bu kadar müdahil olduğu başka hiçbir yer görmedim.” şekilde konuştu.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.