Budapeşte merkezli otonom araç girişimi AImotive, Lead Ventures tarafından yönetilen yeni yatırım turunda 20 milyon dolar yatırım aldı.
Budapeşte merkezli otonom araç girişimi AImotive, Lead Ventures tarafından yönetilen yeni yatırım turunda 20 milyon dolar yatırım aldı. Yatırım turuna katılan diğer isimler Robert Bosch Venture Capital, B Capital Group, Prime Ventures, Inventure, Samsung Catalyst and Draper Associates olarak açıklandı. Otonom araçlar ve gelişmiş sürücü yardımı için yazılımını daha da geliştirmeyi hedefleyen AImotive’in 2 yıl önce 38 milyon dolar yatırım aldığını da sizlerle paylaşmıştık. Girişimin bu turla birlikte aldığı toplam yatırım miktarı ise 70 milyon doların üzerine çıktı.
Unu irmikle ve sütle iyice karıştırıyoruz. En az bir saat bir kenara bırakıyoruz. Karışımı beklettikten sonra yumurta sarısını şeker ve limon kabuğu ile çırpıyoruz.Yumurta akına bir tutam tuz serperek onu mikserle yüksek devirde kabartıyoruz. Tüm malzemeleri dikkatlice harmanlıyoruz.
Geniş bir tencerede tereyağı eritiyoruz. Hamuru üstüne döküyoruz. Kıvamı sertleşmeye başladıktan sonra bir tahta kaşığı yardımıyla küçük parçalara ufalıyoruz. Kızarana kadar pişiriyoruz.
Kayısı reçeli ile, üstüne pudra şekeri serperek sıcak servis yapıyoruz.
Jó étvágyat! / Afiyet olsun!
Not: İsteğe göre bir avuç kuru üzüm de eklenebilir.
UEFA,11 Haziran-11 Temmuz 2021 tarihlerinde oynanacak 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın (EURO 2020) daha önce açıklanan 12 ülkede düzenleneceğini duyurdu.
İstanbul
UEFA Yönetim Kurulunun video konferans yoluyla yapılan ve iki gün sürecek toplantısının ilk gününde yeni tip koronavirüs (Kovid-19) salgını nedeniyle ertelenen organizasyonlarına ilişkin kararlar alındı.
Toplantıda, 12 farklı ülkenin ev sahipliğinde düzenlenecek şampiyonada maçların oynanacağı şehirlerde değişiklik olmamasına karar verildi.
UEFA, 12 Haziran-12 Temmuz 2020 tarihlerinde düzenlenmesi planlanan şampiyonayı 11 Haziran-11 Temmuz 2021 tarihlerine ertelemişti.
ANKARA (AA) – Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Vişegrad Dörtlüsü (V4) ülkeleri Slovakya, Çekya, Macaristan ve Polonya’nın Dışişleri Bakanları…
ANKARA (AA) – Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Vişegrad Dörtlüsü (V4) ülkeleri Slovakya, Çekya, Macaristan ve Polonya’nın Dışişleri Bakanları ile video konferans toplantısına katıldı.
Çavuşoğlu, toplantıya ilişkin Twitter hesabından yaptığı paylaşımda, V4 ülkelerinin Dışişleri Bakanlarıyla video konferans toplantısına katıldığını belirterek, “Yeni tip koronavirüs (Kovid-19) son gelişmeleri, ülkelerimiz arasında başta normalleşme, turizm ve sağlık olmak üzere iş birliği olanaklarını, Türkiye-AB ilişkilerini, göç meselelerini ele aldık.” ifadesini kullandı.
Maçları üçer koltuk boşlukla seyircili olarak oynatan Macaristan hükümeti, bu kuralı da kaldırdı. Bu hafta itibarıyla ülkede, statlar tamamen dolacak.
Koronavirüs salgınının ardından Almanya ile başlayan futbol heyecanına ikinci olarak eklenen lig olan Macaristan, seyirci sınırını tamamen kaldırdı.
Avrupa’da futbol maçlarını seyircili bir şekilde oynatacak ilk ülke Macaristan olmuştu.
Macaristan’da salgın nedeniyle mart ayında askıya alınan lig yeniden, geçtiğimiz haftalarda başlarken, futbol maçlarının sağlık önlemleriyle birlikte seyircili bir şekilde oynanmasına karar verilmişti. Ancak stadyumlarda sosyal mesafeye uygun bir şekilde, taraftar arasında 3 koltukluk bir boşluk bırakılarak sosyal mesafeli oturuyordu.
Şehirde bir çingene nüfus olduğunu biliyordum elbette. Merkezde dolaşırken görüyordum onları, genellikle yanıbaşlarında bitiveren polislerle birlikte. Hafta sonu tramvayda kontrollerin sıklaşmasının sebebi de onlardı. Avas tepesinde çingenelerin oturduğu binaların değerinin düştüğünden söz etmişti, ilk kez ev aramaya çıktığımızda bir emlakçı. Kültürel bir uyuşmazlık vardı söylediğine göre. Gürültücü ve hırsızdılar.
İlkbaharda ya
da sonbaharda, kentin parklarında, merkeze yakın bol ağaçlı sokaklarda da
görüyordum onları kalabalık gruplar halinde; geçici işçi olarak yaprak temizliğinde
çalışıyorlardı. Bazen merkezde gün ortasında, erkenden sarhoş olmuş birinin
figanına da tanık oluyordum. Arabayla şehrin dışına çıkıp tali yollara saptığımızda
da onların, yoksulluklarını hemen dışavuran köylerinden geçiyorduk.
Ama ne zaman
hasbelkader tanıştığım Macar dostlarımızla bir araya gelsek ve Çingene bahsi açılsa
ortalık buz kesiveriyordu. Ne bir sınıfsal fark, ne kültürel aidiyet, ne
entelektüel birikim o buz kütlesini dağıtmaya yetmiyordu. Belki ancak bir buz kıracağı!..
Teselli olsun
diye söylemiyorum, Walter Benjamin bile, Çingeneler üzerine yaptığı radyo konuşmasında
“İmparator II. Joseph’in, Çingenelerin hayat şartlarını, daha insani
yöntemlerle iyileştirmeyi denemesi”nden söz ediyordu.
Bir keresinde, yürüyüşe çıktığımda, Szinvapark tramvay durağındayken, ani bir esinle ilk gelen tramvaya atlamıştım. Epey boştu tramvay, cam kenarına kurulmuş ve hep yürüyerek geçtiğim güzergahı bu kez biraz başka bir açıdan seyretmenin keyfini çıkartmıştım. Hedefim son durak Felsö-Majláth’dı. Orada inip, eve doğru 13 kilometre geri yürümeyi hedefliyordum. Meğer yanlış tramvaya binmişim. Zaten iki hat var 1 ve 2 numara. İnsan nasıl yanlış tramvaya binebilir ki, diye düşünebilirsiniz. Çok kolay oluyor. Eğer tramvayın numarasına bakmak yerine hemen gelmesine ve boşluğuna tav olduysanız.
Tramvayda,
bir yandan da elektronik tabeladan durakları takip ediyordum. Ujgyöri piac’a
gelmeden önce koca tramvay sola saptı ve ana cadde kayboldu. Orada bir tramvay
yolu olduğunu bilmiyordum. Bu durumda 1 ve 2 numara üzerine hiç düşünmemiş olduğum
da utanç verici bir biçimde ortaya çıkıyordu elbette. Tramvay o kadar yavaşlamıştı
ki mesafe duygumu tamamen yitirmiştim. Uzun, çok uzun bir süre boyunca sağımızda
yemyeşil bir boşluk aktı, solumuz ise biteviye duvardı. Szinva deresinin
üzerindeki köprücükten geçerken o kadar yavaşladık ki bir an için durduk gibi
geldi. Belki de ben durur diye ummuştum, ama sonra bir o kadar daha gittik.
Derken sağ gösterip sol vurarak hedefe vardı. Sonradan öğrendim burası Vasgyari
Evangelikus Templom durağı imiş. Sanki kurtuluşum Evangelistlerin elindenmiş
gibi, bir an evvel canımı dışarı attığımı hatırlıyorum. Meğer boşunaymış telaşım,
sabretsem, tramvay iki durak sonra, yeniden merkeze gitmek için ana caddeye
dönecekmiş.
Böyle
durumlarda hep, her şeyin hayırlısı, diyen bir toplumdan gelmenin mükafatını
gördüğümü itiraf edeceğim. Duvar dibini tutturup bir ayak evvel yanlışlıkla ana
caddeden koptuğumuz yöne doğru yürümeye başladım. Gördüğüm duvar Nestle fabrikasınınmış
ama kalanı gerçek bir vahaydı.
Hatta Szinva
deresinin üzerindeki minicik köprüye geldiğimde, korkuluklara yaslanıp, o
muazzam yeşilliğe ve şırıldayarak akan dereye uzun uzun baktığımı da hatırlıyorum.
Ballagi Károly utca’nın devamında adımlarımı yavaşlatan ve beni o saçma telaştan
kurtaran da o kısa soluklanma oldu. Yoksa ana caddeye yaklaşırken,
birbirlerinden epey uzakta, kadın ve erkek, ellerinde şarap şişeleriyle duvar
dibine çökmüş, karşılarındaki sınırlı yeşil alana bir vaat gibi bakan
Çingeneleri göremezdim. Bana öyle geldi ki, sırtlarını duvara vererek
çömeldikleri güneşin altında, kadim bir zamana bakıyorlardı. Tıpkı Amerika’da
iyice sınıra sürülmüş, doğal yaşamlarından koparılmış ve neredeyse unutulmuş kızılderililerin
torunlarının torunlarının torunları gibi.
Felsö-Majláth’dan
yürüyerek dönerken de imgeleri bırakmadı peşimi. Belirli bir noktadan sonra adımlarım yavaşlamaya
başladığında, ben de eski zamanlara doğru savruldum zihnimde. Bazen annemle,
çekirdek ailemize epey sonra esmer teniyle katılan kız kardeşimi kızdırmak ve
elbette eğlenmek için: “Seni Çingenelerden aldık.” der ve tava geldiğini
görünce, eğlenceyi taçlandırmak için o meşum tekerlemeyi terennüm ederdik.
Çingene çıt,
çıt
Arkası pıt,
pıt.
Bir süre
içimden, “ne eğlenceymiş ama…” diye söylenerek yürüdüğümü hatırlıyorum.
Városház’da, Petit Cafe Miskolc’un önündeki ağaç altı masalardan birine oturmuş
Borsodi’mi yudumlarken, tekerlemenin anlamını ilk kez kavradım. Başı bitli götü
osuruklu (ya da boklu) Çingene, gibi bir şeydi sözü edilen. Biz, bütün bunları,
ne ara öğrenmiştik?
Çingeneler
hakkında okumaya başladım. Böylece siz okurlar için, adına tarih denilen
olaylar silsilesinden meşrebimce bir buket derledim. Buyrun!
Çingenelerin
kesin olmamakla birlikte, dilleri üzerine yapılan araştırmalar sonrası
Hindistan kökenli oldukları savlanıyor. Ama bunun uydurma olduğunu düşünenler
de var. Ermenistan topraklarında görülmüşler, Çanakkale üzerinden Yunanistan’a
geçip oradan Balkanlar ve Macaristan üzerinden önce bütün Avrupa’ya sonra İngiltere
ve Amerika’ya yayıldıkları düşünülüyor.
İddia o ki
Avrupa’ya girişleri bir hile ile olmuş. Yunanistan’daki Venedik kolonisi
Modon’da yaşarlarken burası aynı zamanda, o dönem Hristiyan hacıların göç
duraklarından biriymiş. Burada edindikleri bilgileri kullanarak, Batı Avrupa
topraklarına geldiklerinde Mısır’dan kovulmuş ve yedi yıl dolaşmaya mahkum
edilmiş hacılar oldukları hikayesini uydurmuşlar.
Çingenelerin
Macaristan’daki varlığının kağıt üzerinde kayıtlı tarihi 1260’da Bohemyalı II.
Ottokar’ın Papa IV. Adrian’a gönderdiği bir mektuba dayanıyor. II. Ottokar mektubunda, IV. Bela’ya karşı
kazandığı zaferi anlatırken, Bela’nın ordusu içinde yer alan halklar arasında
Cingari’leri de sayıyor.
Demek ki en
geç o tarihten beri Macaristan’daydılar.
1411’de kendisine Almanya tacının bağışlanmasıyla fiilen Kutsal Roma İmparatoru olan Macar Kralı Sigismund zamanında, kraldan Avrupa’da serbestçe dolaşmak için mektup almışlardı. Macaristan’ın ötesindeki Avrupa topraklarına sızmaları bu süreçten sonra başlamıştır denilebilir. Örneğin 1422 yılında Bologna’ya ulaşan bir grup Çingene oradaki yetkililere, Macaristan Kralına ait olup bu yedi yıl boyunca gittikleri her yerde istedikleri gibi hırsızlık yapabileceklerine, bunun için adalet karşısına çıkarılamayacaklarına dair garip bir kararnameyi göstermişlerdi. O dönem İsviçre’ye gelen Çingeneleri anlatan, Zürich’li tarih yazarlarından biri, bazılarının İgritz’li olduğuna dair iddialarını aktarmıştır ki bu dönemin kaynaklarına göre Macaristan’da, Miskolc yakınlarındaki küçük bir kasabadır (günlerimizde Miskolc çevresinde böyle bir yerleşim yerinin izine ulaşamadık).
Kalabalık
halde bir kasabaya ya da şehir kenarına geldiklerinde orada kamp kuruyorlardı.
Liderleri kendini Küçük Mısır Kontu ya da dükü olarak tanıtıyor ve hac yolcuları
olduklarına söylüyordu. Burada ağırlanıyor, yedirilip içiriliyor ve sonra aldıkları
hediyeler ve paralarla ve çaldıkları mallarla bir sonraki hedefe doğru
ilerliyorlardı. Bu taktiğin 50-60 yıl kadar işlediği anlaşılıyor. Ama bir süre
sonra aynı yerlere ikinci-üçüncü kez gelmeye başladıklarında, homurdanmalar da
başlamıştı.
1500’ten
itibaren düşmana casusluk suçlamasıyla itham edildiler. Almanya topraklarını
terk etmeyenlere şiddet uygulayacağını bildiren bir kararname yayımladı. Ama
pek fazla yaptırımı olmayan şeylerdi bunlar.
Avrupalıların
çingeneler tarafından kandırıldıkları bir yere kadar doğrudur, ama bu kandırılmada
bir gönül rızası olduğu da inkar edilemez. Avrupalıların kandırılmış olmaları,
başlangıçtaki kısa süreci gözardı edersek, kandırılmayı arzu etmiş olmalarından
kaynaklanır. Çingenelerin üst sınıflar arasında dostları vardı. Bunlar hem
çingene kadınlarının cazibelerine kapılmışlardı hem de çingene erkeklerin ahırlarında
olağanüstü atlar yetiştirmelerine bayılıyorlardı. Ayrıca Çingene müziği olmadan
bir eğlence düşünülemezdi bile.
Aşağı tabaka
ise falcıların ağzının içine bakıyordu ve berber, nalbant ve kalaycı olarak
ihtiyaçları vardı onlara. Kaldı ki Çingeneler hakkında sürekli kararnameler yayımlayan
otoriteler için de geçerliydi bu: Bir yandan metal üretiminde ve silah yapımında
başarılı işçiler, dayanıklı askerler, ulaklar ve cellatlardı Çingeneler.
Anlaşıldığı
kadarıyla işin rengi 16. yüzyılın ikinci yarısından sonra değişmeye başlamış.
Avrupa’da protestanlığın hızla yaygınlaşması, çok üreten, az tüketen ve sermaye
biriktirip yatırım yapan ve kapitalizmi müjdeleyen yeni bir insan tipinin
ortaya çıkmasıyla birlikte, toplumu düzenlemek ve işgücünü kontrol altında
tutmak gibi bir devlet misyonu belirmiş. Denetimden uzak yaşayanların,
göçerlerin, aylakların kurulmakta olan bu yeni toplum için bir tehdit olarak
algılanmaya başlandığı zamanlar gelmiş.
Angus
Fraser “Çingeneler” kitabında şöyle
yazar: “16. yüzyıldan 18. yüzyılın son dönemlerine kadar Avrupa’nın tüm otoriteleri Çingeneler
konusunda aynı tepkiyi vermişlerdir.
Irkçılık temelli önyargılar sürdüğü gibi, kafirlik ve büyücülük olarak
görülen bazı alışkanlıklarına karşı dini bir düşmanlık gelişmiştir. Otoriteler,
kökleri ve efendileri olmayan, belirli bir yere yerleşmemiş ve işgücü olarak işe
yaramaz gördükleri bu insanları kabullenememişlerdi. Onların gözünde
Çingenelerin çalışmaması kurulu düzene aykırı, hatta anormaldi ve prangalara
vurmayı gerektirse dahi, zorla düzeltilmeliydi.”
1636’da Birleşik
Krallıkta yüksek memurlara erkekleri asmak, çocuksuz kadınları suda boğmak ve
çocuklu kadınları kırbaçlayıp tek yanaklarını yakmak için” Danışma Meclisi
tarafından izin verildi. Fransa’da yakalanan Çingeneler kraliyet donanmasına
kürekçi olarak gönderiliyorlardı. 1700’lerin başında sınırlara, kırbaçlanan
Çingene resimlerinin yer aldığı
“Zigeuner Etraf” (Çingene Cezası) tabelaları asıldı ve Almanya’da kelle
avcılığı devreye girdi: “Onları vurabilen ya da tutsak alabilen herkes, ödül
olarak hem eşyalarına el koyabilecek hem de Çingene başına altı Reichstaler
alacaktı.” 18. yüzyılın ortalarında İspanya’da VI. Ferdinand dönemine ait bir
belgede “düzeltilemeyecek bir ırk oldukları gerekçesiyle, Çingenelerin neslinin
tüketilmesinden” bahsediliyordu. Giderek vilayetler arasında Çingenelere zulm
etme konusunda ortaklaşa çalışma antlaşmaları imzalandı.
Bu süreçte
Macarlar (ve Habsburg Hanedanı) Çingeneleri anlamak ve dönüştürmek için en çok
uğraşan ulus olmuştur denebilir. Çingenelerin yaşam tarzları üzerine, kapsamlı
bir araştırma yapan ilk kişi Macar bir bilim insanıydı. Bu, 1775-76’da, Almanca
yayımlanan bir Macar gazetesi olan Wiener Anzeigen’de çıkan ve kırk anonim
makaleden oluşan bir incelemeden ibaretti. 1760’larda önce Maria Teresa, sonra
oğlu II. Joseph bir entegrasyon politikası izlemişlerdi. Ana-oğul Çingeneleri
asimile etmeye kararlıydı. Çingene sözcüğünün Ujmagyar (Yeni Macar) kelimesiyle
değiştirilmesini bile emretmişlerdi. II. Joseph’in yeğeninin çocuğu Arşidük
Josef Karl Ludwig (1833-1905) Romani dilini ve Çingenelerin yaşam şeklini araştırmış,
anadili Macarca’da, Avrupa’daki lehçelerin birkaçını kapsayacak bir Romani
dilbilgisi kitabı yazmakla kalmamış, dönemin ütopyacıları gibi, Budapeşte’nin aşağı
yukarı 40 mil güneybatısında bulunan Alcsúth’daki malikanesinin arazisine bir tane büyük ve başka dört yere de küçük Çingene kolonisi
kurmuş, onlara evler yaptırmış, topraklarında iş vermiş ve çocukları için okul
açmıştı.
Ancak, hep
söylendiği gibi Çingeneler bir türlü asimile olmuyor, ilk fırsatta yine eski
göçmen hayatlarına kaçıyorlardı. Neden acaba? Nedeni basitti çünkü bir yandan
herkesin nefret ettiği bir söylemin nesnesiydiler. Edebiyat eserlerinde kötülüğün
simgesi olarak kullanılıyorlardı. Gazetelerde ve fısıltı gazetelerinde yamyamlıkla,
ensestle ve dinsizlikle itham ediliyorlardı. Kimse çocuklarını Çingenelerle aynı
okula göndermek istemiyordu ve üretim sürecinde daima en dipte yer alan en düşük
ücrete çalışmak zorunda olan onlardı. Eskaza belli bölgelerde güç kazandıklarında
ise pogrom’a uğrayıp, kovuluyorlardı.
Çingenelerin bir türlü sosyal hayata uyum sağlamadıkları savı, bütün bunları
örtmek için uydurulmuş büyük bir yalandı.
Gül Özateşler
“Çingene” araştırmasında kurulan söylemi şöyle anlatıyordu: “Burada şeytanileştirme
ve romantikleştirme söz konusudur, çünkü Çingeneler genellikle ya başıbozukluk,
hırsızlık ve ahlaksızlık gibi nahoş özelliklerle damgalanır ya da sözde keyifli
hayatları nedeniyle kendilerine gıpta edilir. Dahası Çingenelerin dışlanmasında
bu iki durum birbirini güçlendiren niteliklerdir.”
19. yüzyılın
sonundan itibaren ırkçılık temelinde teoriler şekillenmeye başlamış, suçlu
insan tipolojisiyle ilgili kitaplar yayımlanmış, sosyal Darwinizm ortama hakim
olmaya başlamıştı.
Prusya İçişleri
Bakanlığı tarafından 1906’da yayımlanan Bekampfung des Zigeunerunwesens
(Çingene illetiyle mücadele) kararnamesi, Avusturya-Macaristan, Belçika, Danimarka, Fransa, İtalya,
Lüksemburg, Hollanda, Rusya ve İsviçre’yle yapılan karşılıklı anlaşmalarla
perçinlenmişti.
Bavyera
1920’lerden itibaren Avrupa’da Çingeneler’e karşı atılan adımların merkez
üssüydü. Şunu doğru anlamak gerekir, Nasyonal Sosyalizm ne Yahudilere ne de
Çingenelere karşı asla yalnız yürümemişti.
II. Dünya
Savaşı döneminde sayısal olarak en büyük kayıplar Yugoslavya, Romanya, Polonya,
S. Birliği ve Macaristan’da yaşanmıştı. Nazilerin istila edilmiş bölgelerde
uyguladığı politika Çingeneleri kamplarda toplamak ve oradan, köle işçiler
olarak kullanılmak üzere Almanya ve Polonya’ya naklettirmekti.
Sırbistan Ağustos
1942’de Yahudi ve Çingene sorunun “çözüme kavuştuğu” ilk ülke ilan edilmişti. Müthiş
bir kıyım. Hırvatistan’da da öyleydi.
Macaristan’da
ülke bağımsız kaldığı sürece, Yahudilerle Çingenelere aktif bir şekilde
zulmetmek yasaklanmıştı. Burada, büyük harekat 1944’te başlamıştı. Alman
istilasının sürdüğü birkaç ay içinde 30.000 Çingene götürülmüş, bunların sadece
onda biri geri dönebilmişti. Bu dönemde bütün Avrupa’da yarım milyon
Çingene’nin öldürüldüğü tahmin edilmekte.
Çingenelerin
kendi içlerinde feodal bir düzen sürdürdükleri doğrudur. Kapalı ve lidere bağlı
bir topluluktur bu. Büyüye, kirlenmeye, hurafelere inanırlar. Polonya’nın
Çingene şairi bilici kadın Papuzsa‘nın yaşam hikayesinin anlatıldığı filmdeki
gibi sınırı ihlal eden, afaroz edilir ve bu dışlanma geri dönüşsüz bir yalnızlaşmadır.
Genel ahlak ilkelerine ve yasalara uymayan farklı bir ahlak anlayışları vardır.
Gururlu olmakla dilenmek arasında ilişki kurmayan bir ahlak. Çok şikayet edilen
hırsızlıkları da bunun bir parçasıdır. “Papuzsa”da anne çocuğunu yetiştirirken şöyle
diyordu: “Suyu çalabilir misin? İşte aynı şey tavuk için de geçirlidir. O Tanrı’ya
aittir ve kim isterse alabilir.”
Kabul etmesi
kolay değil, biliyorum. Ama aynı şeyi siyasetçiler yaptığında pek fazla kişinin
sesinin çıkmadığını da hatırlamak gerekiyor. Çingeneler’den korkmak ve onlardan
nefret etmek daha kolay tabii. Gettonun
duvarına yaslanmış sabahın körü kendini şaraba vurmuş bu biçare adamdan mı
korkuyoruz? Yoksa bu korku bizi daha büyük, asıl korkulması gereken şeyden uzak
tuttuğu için mi, hangi meşrepten olursak olalım, hepimize cazip geliyor Çingene
düşmanlığı? Korkumuzla yüzleşemediğimiz için korkumuzun gölgesiyle mi dövüşüyoruz?
II. Dünya
Savaşı’nda önce Belçika’daki direniş hareketine katılmış, sonra SS’in işkence
tezgahından geçmiş ve nihayet İngilizler tarafından kurtarılana kadar
Auschwitz-Monowitz toplama ve imha kampında kalmış Jean Améry’nin bir kitabını
okumuştum. Alt başlığı “Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri” olan “Suç
ve Kefaretin Ötesinde” adlı bu olağanüstü manifestonun bir yerinde, Améry,
toplama ve imha kamplarında Naziler’in kurduğu bir hiyerarşiden söz ediyordu.
Aynen aktarıyorum:
“Bizzat kampın
içinde olduğu kadar, çalışma alanındaki sözde özgür işçiler arasında da,
Nazilerin bize dayattığı katı bir etnik hiyerarşi hüküm sürüyordu. Reich
kökenli bir Alman, doğudaki ülkelerde yaşayan Alman kökenlilerden daha üstün
görülüyordu. Flaman bir Belçikalı bir Valondan daha değerliydi. İşgal altındaki
Polonya’dan gelen bir Ukraynalı, Polonyalı vatandaşından daha yüksek bir konuma
sahipti. Doğu Avrupalı bir kürek mahkumu, aynı durumdaki bir İtalyandan daha aşağı
görülüyordu. Merdivenin en dibindeki basamakta toplama kampı tutukluları vardı
ve onlar arasında da Yahudiler en alt kademeyi oluşturuyorlardı.”
Neredeyse yüzyıllardır, üzerleriden alıştırması yapılan soykırımın olağan kurbanları Çingenelerin adına, orada bile rastlanmıyordu.
Siyah giyimli ve bir yüz maskesi giyen dansçı, Budapeşte’nin ıssız merkezi Kahramanlar Meydanı’ndan koronavirüsün moleküler yapısını yansıtan bir melodinin suşlarına sıçrar ve pirouetler.
Dünya Dans Günü’nü kutlamak için Zsolt Vencel Kovacs, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü bilim adamları tarafından bu ay oluşturulan kompozisyonun bir kısmını yorumladı.
21 yaşındaki Reuters, “Benim için bu müzik melankolik getiriyor, monotonluğu bana gerginlik veriyor ve müzik ilerledikçe daha ritmik ve agresif hale geliyor ve sonunda sakinleşiyor. Bana ilham verdi.”
MIT ekibi, SARS-CoV-2 yapısının bir modelini – COVID-19’a neden olan virüs bilindiği için – proteinin amino asitlerinin her birine farklı bir not atayarak iç içe melodilere dönüştürmek için bir bilgisayar kullandı.
Litvanya Ulusal Opera ve Balesi’ne sahip bir dansçı olan Kovacs, Avrupa sınırları kilitlendiğinde eve dönmek zorunda kaldı ve Macar vatandaşları için Budapeşte’ye son uçuşu yakaladı.
Şimdi evde pratik yapıyor ve kısıtlamalar hafifledikten sonra Litvanya’ya dönmeyi umarak bir fırında çalışıyor.
Bu arada, diğer koreograflara diğer ünlü mekanlarda “COVID melodisi” ile ilgili kendi yorumlarını yapmalarını ve gelecekteki ziyaretçilere güzelliğini gösterme konusunda meydan okuyor.
“Amaç, koronavirüs nedeniyle boşaltılan kareleri ve bölgeleri popüler hale getirmektir. Şu anda heykeller bile yalnız hissediyor” dedi.
“Böylece bu salgın sona erdiğinde, bu meydanlar tekrar insanlarla doldurulabilirdi.”
Kompozisyonun tamamı yaklaşık 1 saat 50 dakika sürer.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.