UEFA Uluslar B Ligi 3. Grup’ta mücadele edecek Türkiye ile karşılaşacak Macaristan Milli Futbol Takımı’nın aday kadrosu belli oldu.
Türkiye–Macaristan karşılaşması, 3 Eylül Perşembe günü Sivas Yeni 4 Eylül Stadı’nda oynanacak ve saat 21.45’te başlayacak. Macaristan, bu müsabakanın ardından 6 Eylül’de Rusya’yı evinde konuk edecek.
Tablo, Vezir-i azam Lala Mehmet paşa, Macar Prensi Boçkays’a kraliyet tacını giydirmesi konu ediliyor.
Sivas Valisi Salih Ayhan’ı makamında ziyaret eden Macaristan Büyükelçisi Viktor Matis, makam odasında gördükleri tablo karşısında şaşkınlığını gizleyemedi.
A Milli Futbol Takımı, UEFA Uluslar Ligi’nde B Ligi 3. Grup’taki ilk maçında Macaristan’ı Sivas’ta konuk edecek. 3 Eylül Perşembe akşamı saat 21.45’te oynanacak müsabaka öncesi Macaristan Büyükelçisi Viktor Matis ve beraberindekiler, Sivas Valisi Salih Ayhan’ı makamında ziyaret etti.
Matis ziyareti sırasında, Sivas Valisi Salih Ayhan’ın makam odasında sergilenen 415 yıllık tabloyu görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Tablo hakkında Vali Ayhan’dan bilgi alan Büyükelçi bir süre tabloyu inceledi. Büyükelçi şaşkınlığını “Bunu Sivas’ta bulacağımı düşünmüyordum” sözleriyle dile getirdi.
Öte yandan tablo Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın bir Sivas ziyaretinde de dikkatini çekmişti. Tablonun önümüzdeki günlerde Sivas Valisi Salih Ayhan tarafından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hediye edilerek Cumhurbaşkanlığı külliyesine gönderileceği belirtildi.
415 Yıllık Tablo
Ressamı belli olmayan tablo, Vezir-i azam Lala Mehmet Paşa, Macar Prensi Boçkays’a kraliyet tacını giydirmesi konu ediliyor. Kablonun hikayesi ise şu şekilde, “Erdel prensi Boçkay (Bosckay) Osmanlıların yardımı ile Avusturya kumandanı Basta’yı yenilgiye uğrattı. Vezir-i azam Lala Mehmet paşa, Estergon’u fethedip Budin’e döndükten sonra Peşte ovasında bütün ordu mensuplarının katıldığı bir törenle Erdel beyi Boçkay”a, Padişah 1.Ahmet’in Erdel krallığı tacını giydirip krallığını ilan etti.
Macaristan’da 1 Eylülden itibaren Covid salgınını önlemek amacıyla gündeme
gelen ve tüm ülkeleri kapsayan sınır kapatma önlemi, daha birinci gününde
değişikliğe uğradı.
Dün Slovakya’yı ziyaret eden Macaristan
başbakanı Viktor Orban, resmi görüşmeleri esnasında Slovak mevkidaşının
talebini yerine getirdi ve Eylül ayı sonuna kadar Slovakya vatandaşlarına, eğer
önceden gerçekleşmiş bir rezervasyonları varsa Macaristan’a giriş
yapabilecekleri sözü verdi.
Ardından Slovakya’ya yapılan bu jestin kapsamı
birkaç saat içinde genişletildi ve Çek Cumhuriyeti ve Polonya vatandaşları da
yasak kapsamından istisna tutuldu.
Bu durum, yani Macaristan sınırlarının tüm
dünya ülkelerine kapatılırken sadece 3 Vişegrad ülkesine açık tutulması Avrupa
Birliği içinde Macaristan’a karşı derhal sert eleştirilerin gelmesine neden
oldu.
AB içişlerinden sorumlu komisyon üyesi Ylva Johhansson
ve adalet işlerinden sorumlu komisyon üyesi Didier Reryners yaptıkları bir
açıklamayla Macaristan’ın bu uygulamasının Avrupa Birliği tarafından üye ülkeler arasında ayrımcılık yapan bir
uygulama olarak değerlendirildiğini söylediler
AB yetkilileri, salgın açısından sözü geçen 3
ülke ve diğer Avrupa ülkeleri arasında bir fark bulunmadığını, dolayısıyla uygulanan
önlemin, salgının yaygınlaşmasının engellenmesiyle açıklanamayacağı konusundaki
kuşkularını dile getirdiler.
Yetkililer Avrupa Birliği’nin schengen ülkeleri arasında böylesi bir
ayrımcılığa izin vermeme konusunda kararlı olduğunu saptadılar.
Avrupa Birliği yetkilileri Macar hükümetinin bu uygulamasının 23 AB ülkesi vatandaşlarının çıkarlarının ihlali anlamına geldiğini dolaysıyla konseyin Macaristan’a karşı yaptırım uygulanmasına neden olabileceğinin de altını çizdiler.
Corona virüsü dolayısıyla turizm ve seyahat kısıtlamalarının kalkmasının sonuçlarını Avrupa hissetmeye başladı… İspanya, Fransa, İtalya ve Almanya başta olmak üzere birçok ülkede vaka sayısının artmasıyla birlikte Macaristan’dan kritik bir hamle geldi. Macaristan kara sınırlarını 1 Eylül’den itibaren kapatma kararı aldı. Bu durum Türkiye’den kara yolu ile dönüş yapmak isteyenlerin güzergahının değişmesine neden olacak.
Corona virüsü salgınında toplam vaka sayısı 25 milyona yaklaşırken Asya’dan sonra Mart-Mayıs arasında salgının merkez üssü haline gelen Avrupa’da ikinci dalga paniği devam ediyor…
Başta Fransa, İspanya ve Almanya’da vaka sayısı hızla artarken Macaristan kritik bir hamle geldi. Mart ayı boyunca sınırları kapatan Macaristan, ülkede corona virüsü vaka sayısı artmaya başlayınca sınırları yeniden kapatacağını duyurdu. 1 Eylül’den itibaren tüm sınırlar, diğer ülke vatandaşlarının geçişlerine kapatılacak.
1984’te Macaristan’ın Budapeşte kentinde doğan Márton Borsányi, öncesinde Leipzig Müzik ve Tiyatro Yüksek Okulu’nda (Hochschule für Musik und Theater ‘Felix Mendelssohn Bartholdy’), sonrasında ise Nicholas Parle, Jesper Christensen ve Rudolf Lutz gibi isimlerle beraber Schola Cantorum Basiliensis müzik akademisinde klavsen, sürekli bas (basso continuo) ve tarihsel doğaçlama çalıştı.
Macar Klavsen virtüözü Márton Borsányi ve arkadaşları İstanbul Sakıp Sabancı Müzesi Fıstıklı Teras’ta müzikseverlerle buluştu. Borsányi’ye gecede İklim Tamkan (klavsen) ve Senem Demircioğlu (mezzosoprano), Özge Özerbek (keman), Billur Kibritçioğlu (keman), Dinç Nayan (viyola), Mehmet Gökhan Bağcı (çello), Deniz Yurdakul (kontrbas) eşlik etti. İstanbul Boğazı’nın yanı başında gerçekleştirilen konserde melodilerin arasına şehrin sembollerinden olan vapur sesleri de sızdı.
Türkinfo mart
ve nisan aylarında Budapeşte’de film gösterimlerine başlayacaktı ve bunun için
seçilen filmlerden biri de 1974 doğumlu Macar yönetmen György Pálfi’nin, 2002 yılında
28 yaşındayken çektiği ilk uzun metrajlı filmi “Hukkle”dı (Hıçkırık). Film,
küçük ama endüstriyel nimetlerle tanışmış bir kasabadaki insanların yaşantısı
üzerinden, insan-doğa ilişkisini sorguluyordu.
Sonra pandemi
geldi, film gösterimleri belirsiz bir zamana ertelendi. Hayatın gündelik akışı
sekteye uğradı. Sadece “Hukkle” yazısı değil, planladığımız bir çok şey
belirsiz bir geleceğe ertelendi. Durmuş bekliyorduk. Neyi? Alıştığımız hayatımıza
devam etmeyi herhalde.
Ölümcül bir
hastalıkla karşılaşan bireylerin ilk tepkileri de böyle olur genellikle. Bu da
nereden çıktı şimdi, diye düşünürler. Şimdi olması ne kadar anlamsız! Daha
yapmayı planladığım şeyler vardı!
Pandemiye
gösterilen toplumsal reaksiyonun da çok farklı olduğu söylenemez. Belki de tek
farkı ön alan insanların sağda solda konuşarak-yazarak, bizim kendi başımıza,
belki çok daha sonra kabulleneceğimiz gerçeği papağan gibi tekrarlamaları:
hiçbirşeyeskisigibiolmayacak!
Ah keşke, bir
de bu şaşırtıcı öngörüyle ne yapacağımızı bilebilseydik! Nüfusu mu azaltmamız
gerekiyor? Öyleyse belki de pandemi o kadar da kötü bir şey değildir! Yoksa
gelir dağılımını, pastadan alınan payı düzeltip, Asya’da doğum kontrolüne
geçip, Afrika kıtasını ortadan kaldırarak mı ilerlemeliyiz? Bu işlere karar
verecek bir bilim adamları konseyi mi kurulacak? Şirket temsilcileri mi olacak
içinde yoksa her ulus kendi delegelerini mi gönderecek? Belki de hiçbirşeyeskisigibiolmayacak’tan
murad, işlerin kendiliğinden başka bir noktaya evrileceği, insanlığın bir aydınlanma
yaşayacağı öngörüsüdür. Eğer buysa, Hukkle’ın bize anımsattıklarına daha yakından
bakmayı deneyebiliriz. En azından spor olarak.
Kayalıklar
içinde hareket eden ve en sonunda kafasını çıkartarak henüz uyanmakta olan
kasabaya bakan bir yılanın devinimiyle açılır Pálfi’nin filmi. O zaman biz de
oradan başlayalım. İnsanlık tarihinin kadim simgelerindendir yılan. Eski Yunan’ı
merkez alan Ege coğrafyasında evin koruyucusu olduğu düşünülür. Çocukluğumuzun İstanbul’unda
zamana direnen kimi bahçeli evlerin de yılanları ve dokunulmazlıkları olurdu.
Ama çok daha geniş bir coğrafyada, bütün insanlık tarafından benimsenen bir başka
özelliği daha vardır yılanın, deri değiştirdiği için, ölüp dirilmeyi temsil
eder. Hades’e açılan kapının anahtarıdır. Tıpkı kışın ölüp baharda dirilen doğanın
kendisi gibi. Büyüyle, mitolojiyle, dinle ilgili bir şeydir.
Yaşlı bir
adam, yüzü harita gibi olmuş yaşlı bir adam çelik bir güğüme süt boşaltır elindeki
kovadan, elinde güğümle birlikte kulübesinden çıkar ve kasabanın anayolu
üzerindeki evinin önündeki banka oturarak, hıçkırık tutmuş bir halde, yeni günü
seyreder mutlulukla: Hıçk!
Rilke’nin şiirindeki
adamdır o:
“Kayıp
giderken o an, dokununca bana
parlak
madeni bir vuruşla:
Titrer
duyularım. Duyumsarım: Muktedirim-
tüm
boyutlarıyla günü yakalamaya
Tamamlanmaz
hiçbir şey ben bakmadan,
durur tüm oluşumlar kıpırdamadan.”
Karıncalar, bir ördek, böcekler, sırtını kaşıyan bir kedi görürüz sonrasında, birkaç keçi geçer yoldan, bisikletiyle bir kadın ilerlerler ters yönde, tekerleğin plastik lastiği yakın planda yılanın devinimini anımsatır. Bir çingene, araba tekerlekleri taktığı at arabasıyla geçer. Arkada samanların arasında çelik güğümler ve bir su motoru parıldamaktadır. Kasabadan çıkıp düzenli bir koruluğun içinde durur araba. Adam güğümleri indirip, pompayı çalıştırır ve kuyudan su doldurmaya başlar. Filtreli sigarasını yakar çakmağıyla, ilerde yünleri kırkılacak ve günü geldiğinde kafaları kesilecek koyun sürüsü durmaktadır. Bir çoban kız, sırtını ağaca yaslamış walkman’inden müzik dinlemektedir. Kulaklığın kordonuna bir uğur böceği konar ve kordondan yukarı doğru tırmanır.
Kız eline alır onu ve parmaklarının ucunda dolaşmasını izler. Kamera ormanın içinde başıboş ilerleyen at arabasını izler bir süre ve sonra karanlığın içinde ilerleyerek hızla boy atan bitkilerin arasından yeryüzüne döner. Yaşlı bir kadın gelir ve koparır bitkinin çiçeklerini. Bir leylek ve bir tavşan tedirginlikle izlerler kadının devinimlerini. Kamera havadan, her tarafı ekilmiş, yolları düzenlenmiş muntazam kasabanın üzerinde gezinir. Leylek de oradan izlemektedir.
Söz yoktur
filmde. Sözün söyleyebileceği bir şey de yoktur belli ki. Film ilerledikçe daha
net anlarız bunu. İlk bakışta öyle görünse de doğayla barışık bir yer değildir
burası. Makinalar aracılığıyla araçsallaştırılmış ya da insanlığın kadim
arzusunu dile getirecek şekilde söylersek, “boyun eğdirilmiş” bir doğadır söz
konusu olan. O kendisi adına sözcüklerle konuşamaz, insanlar da -her ne kadar sık
sık buna niyetlenseler de- onun adına söz alacak konumda değillerdir aslında.
Zaten hıçkırık da biteviye sürüp durmaktadır.
Hukkle, olağanüstü
güzellikte geçişlerle yalın gerçeğimize odaklanıyor. İnsanlık, dünyanın geri
kalanına karşı örgütlenmiş bir topluluk besbelli. Doğa içindeki bu minik kasaba
bile onun işaretlerinden geçilmiyor: Dikiş makinalarının otomasyonu, ağır iş
makinalarının kapattığı yol, geceyarısı kalkıp kuluçka makinesinden civciv çıkartan
kadın…
Filmin sonlarına
doğru bütün kasaba sallanmaya başlar: güğümler titreşir, sütler dökülür,
hayvanlar korkuyla kaçışırlar. Bir doğa olayı olmalı bu diye düşünür insan
ister istemez. Besbelli deprem oluyor, der kendi kendine. Ama bütün o sallantının
sebebi; ağır çekimde, neredeyse zamanı durdurarak derenin üzerinden uçup,
köprünün altından geçerek uzaklaşan jet uçağıdır.
İnsanın doğayla
mücadelesi çok eski bir fenomen. Tarım alanları açmak, yerleşik hayata geçmek,
kasabalar, şehirler kurmak… Bütün bunlar olurken hep aynı insandan ve aynı ilişki
biçiminden söz edemeyiz. En azından binlerce yıl boyunca insanlar doğumla ölüm arasında, yemek, cinsellik,
oyun, düğün, yavrulama vs. gibi temel paradigmalar üzerine kurulu oldukça basit bir hayatı olduğunun farkındaydı.
Ya da öyle olduğunu umalım.
Peki tam olarak ne zaman bozuldu denge? Bir tahminde bulun deseler çoğu gibi
ben de Sanayi Devrimi’ne doğru sallarım zarları. Ama içten içe biliyorum ki
neredeyse koca bir 20. yüzyıl boyunca “makinalaşmak istiyorum” diye bağıran
büyük insanlık, sadece bir sonuç. Buzdağının görünen yüzü o.
George
Thompson “Tarih Öncesi Ege” kitabında “Büyü bir yanılsamadır (mimesis) – bir
prova ya da kendini inandırmadır”
diye yazmıştı. İnsan bir kendini inandırma ustasıdır. Belki de ayırt edici
özelliğimiz gülmemiz, düşünmemiz, ölüm bilincine sahip olmamız vb.’den çok,
kendimizi bir yanılsamaya inandırmak konusundaki eşsiz hevesimizdir.
Bana öyle
geliyor ki 21. yüzyılda bu yanılsamanın fevkinde vardık. Her şeyin insana tabi
kılındığı bir krallık kurduk: endüstriyel tarım, hayvan çiftlikleri, genetiğiyle
oynanmış canlılar… Doğa içinde bir ikinci doğa yaratmanın yanılsaması (büyüsü)
içindeyiz. Ah! Bir de bir de şu lanet hıçkırık kesilse, bütün sorunlarımızın
biteceğine inanıyoruz.
Sizin de başınıza gelmiştir, hıçkırığa tutulan insan, kültürel olarak öğrenilmiş belirli hareketleri tekrarlar; nefesini tutmak, biri tarafından korkutulmayı ummak gibi. Ölümcül devinimlerdir bunlar. Yine de çaresi bulunmadığında ve hıçkırık sürmeye devam ettiğinde kendini lanetlenmiş gibi hisseder. Öte yandan herkesin başına gelebilecek, büyütülmemesi gereken bir lanettir bu. Çünkü o sırada yanındaki insanlar, onun lanetini gereksiz tavsiyeler, kahkahalar ve acıma nidalarıyla komikleştirmektedirler. Lanetlenmiş ve çaresiz olma halidir, hıçkırığa tutulmak ve öylesine önemsiz bir şeydir ki, insan dönüp de şöyle ağız tadıyla kendine acıyamaz bile.
Macar hükümetinin 28 Ağustos Cuma günü aldığı “sınırların kapatılması” kararı beklendiği gibi tartışmalara ve farklı yorumlara neden oldu.
Avrupa Birliği üyesi bir ülke sınırlarını tüm
yabancılara kapatabilir mi?
Evet, görünen o ki, Macar hükümetinin aldığı
karar bu anlama geliyor: Başbakanlıktan işlerinden sorumlu devlet bakanı
Gergely Gulyas tarafından açıklanan kısıtlama programına göre 1 Eylül
tarihinden itibaren ülkeye yabancı ülke vatandaşı giremeyecek.
Elbette her kararda olduğu gibi bu kararın da bazı
istisnaları var.
Örneğin çalışma amaçlı olmak üzere, bakanın deyimiyle –büyük şirketlerin kendi bünyesinde gerçekleştireceği eleman transferleri kapsamında yabancılara giriş izni verilebilir.
Ya da diplomatik kanallar çerçevesinde de yabancılar ülkeye gelebilir.
Macaristan’da üniversite eğitimi alan geçler de yasak kapsamı dışında tutulacak
Veya ülkeden transit geçişler için de imkân sağlanacak,
ancak bu geçişler daha önce de olduğu gibi belli güzergâhlarda ve konvoylar
halinde gerçekleşecek.
Askeri konvoylara da geçiş imkânı sunulacak.
Bunların dışında ülkeye yabancı giremeyecek.
Elbette, Macaristan’da oturum izni olan başka ülke vatandaşları yabancı sayılmıyorlar.
Bir soru üzerine bakan, 24 Eylülde Budapeşte’de düzenlenecek olan Süper Kıpa finali ilgili olara da açıklamalarda bulundu. Budapeşte’de Puşkaş Arena’da düzenlenecek olan Bayern München- Sevilla final maçına planlara göre 6500 kadar yabancı taraftarın gelmesi bekleniyordu. Onların durumu ne olacak? Bakan bir defaya mahsus olmak üzere yabancılara giriş izni verilebileceğini, ancak gelen taraftarların mutlaka iki negatif test getirmeleri gerektiğini ve taraftarların doğrudan havalimanından stada nakledileceklerini, maç sonrasında da aynı yöntemle geri gönderileceklerini söyledi. Ancak bakan eğer salgın yaygınlaşırsa taraftarlarada ülkeye giriş izni verilmeyeceğinin altını çizdi.
Macar hükümetinin sert önlemleri Macar
vatandaşlarını da kapsıyor.
Yurtdışından memlekete dönen Macarlar iki negatif
testşe hasta olmadıklarını ispatlamak zorundalar ve bu testlerin Macar laboratuarlarında
gerçekleştirilmesi gerekiyor. Eğer testler yapılmazsa ülkeye dönen Macar
vatandaşlarını iki hafta ev karantinası bekliyor.
Bu tür karantinalar bir tür ev hapsi gibi algılanmalı. Şimdi de uygulanan karantinalar çok ciddi bir şekilde kontrol ediliyor. Hem ülkeye dönüşte telefonlara yüklenen aplikasyonlarla karantinada olan kişinin hareketleri takip ediliyor ve hem de günde bazen 2-3 kez polis verilen adrese gidip, söz konusu şahsın o adreste olup olmadığını denetliyor.
Macar hükümeti bu önlemlerin korona salgınının ikinci dalgasının başlaması üzerine aldığını söylüyor. Artan vakaların, ve dolayısıyle çevre ülkelerde yükselen salgının Macaristan’a da girmesinin ancak bu yöntemle önlenebileceğini savunuyor.
Kovid salgının yeni dalgasını önlemek amacıyla Macaristan 1 Eylül tarihinden itibaren tüm sınırlarını kapatma kararı aldı. Bu tarihten itibaren Macar vatandaşı olmayanların, Macaristan’a girmelerine geldikleri ülkeye bakılmaksızın ancak çok özel durumlarda izin verilecek.
Bu tarihten itibaren Macar vatandaşları da dünyanın hangi bölgesinden gelirlerse gelsinler ya iki negatif test sonucunu resmi makamlara göstermek ya da 2 hafta karantina altında kalmak zorunda olacaklar.
Hükümetin başbakanlık işlerinden sorumlu devlet
bakanı Gergely Gulyas tarafından yapılan açıklamalar bunun dışında ayrıntılar içermiyor.
Ancak yeni sınırlama ve kısıtlamaların ülke hayatına hangi somut önlemlerle yansıyacağı
Cumartesi günü halka açıklanacak.
Bir soru üzerine yabancı öğrencilerin durumuna
da değinen devlet bakanı, Macaristan’da eğitim gören yabancı öğrencilere muhtemelen
iki negatif testin ardından ülkeye giriş izni verileceğini açıkladı.
Devlet bakanı yine bir soru üzerine testlerin ancak
Macar kurumları tarafından yapılabileceğini de söyledi. Yani Macaristan’a girmek
isteyen kişilerin geldikleri ülkede yaptırdıkları iki negatif test sonucuna
sahip olmaları yeterli görülmeyecek. Bu testlerin 48 saat içinde bir Macar
kurumunda gerçekleşmesi gerekiyor.
Bu konuda ayrıntılı önlemler programının ve yeni kısıtlamaların madde madde Cumartesi günü açıklanması bekleniyor.
Köpe ailesinin anılarına dayanan “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde” sergisi, 15 Eylül 2020 ile 27 Aralık 2020 tarihleri arasında Salt Beyoğlu’nda sanatseverlerle buluşacak. Nefin Dinç (James Madison University), Erol Ülker (Işık Üniversitesi) ve Lorans Tanatar Baruh (SALT) tarafından hazırlanan sergi, İstanbul’daki Macar Kültür Merkezi tarafından da desteklenmektedir.
Osmanlı’nın modernleşme sürecine ve I. Dünya Savaşı ile birlikte gelen yıkılışına tanıklık eden Köpe ailesinin anılarına dayanan “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde” sergisi, 15 Eylül 2020 ile 27 Aralık 2020 tarihleri arasında Salt Beyoğlu’nda sanatseverlerle buluşacak.
II. Meşrutiyet, I. Dünya Savaşı ve mütareke dönemine dair oldukça detaylı arşiv kayıtlarıyla görsel bir anlatı sunan “İmparatorluklar Arasında, Sınırlar Ötesinde”, bir ailenin tanık olduğu onca hadiseyi birçok açıdan bir imparatorluğun kaderiyle birleştiriyor ve ortaya oldukça uzun, karmaşık ve tarihi vesikalarla dolu zengin bir kayıt çıkarıyor. Köpe aile üyelerinin Braşov, İstanbul, Selanik, Edirne ve Konya gibi şehirlerde şekillenen hayatları, itinayla muhafaza edilmiş kişisel belgeler aracılığıyla siyasal, toplumsal ve diplomatik tarihin dönüm noktalarına ve bir toplumun nasıl değişebileceğine ışık tutuyor.
Transilvanya’nın Braşov şehri yakınlarında bir köyde doğup büyüyen Andras Köpe ile Breton bir aileden gelen Léocadie Tallibart’ın Tanzimat Dönemi’nde İstanbul’da kesişen yolları, zamanla bir aile olmaya doğru ilerler. 1842’de evlenen çift, ailenin zaman içinde genişlemesiyle o günkü Osmanlı topraklarının dört bir yanına dağılır. Aileden günümüze kalan mektuplar aracılığıyla izi sürülebilen Köpeler, zaman içinde geniş bir coğrafyaya yayılan bir imparatorluğun yıkım sürecine yakından eşlik eder.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.