2026. Ağustos 1.
Türkinfo Blog Oldal 247

Macaristan Dışişleri Bakanı Peter Szijjarto, Budapeşte’nin araştırma yapmak üzere Rus Sputnik V aşısının ilk numunelerini aldığını belirtti. Böylece Macaristan, Sputnik V’nin gönderildiği ilk Avrupa ülkesi oldu.

Facebook hesabından açıklama yapan Peter Szijjarto, “Rus yapımı aşının numuneleri Budapeşte’ye ulaştı. Artık Macar uzmanlar, azami ölçüde gerekçelendirilmiş bir karar almak için araştırmalara başlayabilir” dedi.

Szijjarto paylaşımında aşının tedarik sürecinin yer aldığı bir videoda paylaştı.

Devamı

2021-2022 Akademik Yılı Macaristan Devlet Bursları Açıldı

Devamı

Hentbol Kadınlar EHF Avrupa Ligi: Kastamonu Belediyespor: 31 – DVSC Schaeffler: 30

Kastamonu Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü Kadın Hentbol Takımı, Hentbol Kadınlar EHF Avrupa Ligi 3. Tur maçında Macaristan temsilcisi DVSC Schaeffler’i sahasında konuk etti. Zorlu karşılaşmada Kastamonu Belediyespor, Macar rakibini 31-30 mağlup ederek EHF Avrupa Ligi gruplarında mücadele etmeye hak kazandı.

Kastamonu Belediyesi Gençlik ve Spor Kulübü Kadın Hentbol Takımı, Hentbol Kadınlar EHF Avrupa Ligi 3. Tur maçında Macaristan temsilcisi DVSC Schaeffler’i sahasında konuk etti. Zorlu karşılaşmada Kastamonu Belediyespor, Macar rakibini 31-30 mağlup ederek EHF Avrupa Ligi gruplarında mücadele etmeye hak kazandı.

Devamı

Kapalıçarşı’daki bir atölyede sandıktan çıkanlar: Mücevherler, Macarlar ve Sabahattin Ali

Kurumsal hayatı bırakıp kendini Kapalıçarşı’da mücevher tasarımına veren İdil Laslo ile bu işe nasıl başladığını, ailesini ve dedesi büyük yazar Sabahattin Ali’yi konuşarak atölyede bir gün geçirdik.

BERNA ABİK

İdil’le arkadaşlığımız Asmalımescit’te Ece Aksoy’un nefis yemeklerini yerken başlamıştı. Sonra tatiller, büyüyen sofralar derken arkadaşlık giderek katlandı. Bir gün onun işi gücü bırakıp takı yapmaya başladığını duydum. İtiraf ediyorum; böyle nefis cevherler görmeyi beklemiyordum kendisinden. Instagram hesabında bana yaptıklarını gösterince utanmıştım. Zira yaklaşık 25 sene çalıştığı kurumsal hayatı -üstelik bunlar hepimizin bildiği köklü aile şirketleri- bırakıp ‘takı’ işine giren bir kadının Kapalıçarşı’da üç adamla birlikte  bir atölyede sabahtan akşama kadar bu işlere kafa patlatacağını düşünmüyor insan. 

Kurumsal hayatta hiçbir zaman kendini gerçekleştirmiş gibi hissetmemiş. “Vefasızlık da yapmayayım tabii bu arada” diyor, “Güzel paralar kazandım sonuçta oralarda  ama  sadece para kazanmaya yönelik yanlış bir seçimmiş benim için, hiçbir zaman kendimi o dünyaya ait hissetmedim. İşten ayrılınca ellerimle üretebileceğim bir şeyler yapmak istedim. Çocukluktan beri hep bir el becerim vardı benim. Bizim ailenin hepsi öyle; babaannem yanlışlıkla terzi olmuş mesela” diyor. Yanlışlıkla başka bir sokağa girebilir insan ama yanlışlıkla terzi nasıl olunur? Kendisinden dinliyoruz.

MACARİSTAN’DAN İSTANBUL’A…

Büyükbabam Jànos Hadi, 1929 yılında Macaristan’dan İstanbul’a geliyor. O sırada Avrupa’da büyük bir kriz var. Aslında Musul’a gitmek üzere buraya geliyor ama tifo ya da sıtmaya yakalanıyor İstanbul’da. Bu kadar hastayken oraya gidemeyeceğini düşünüp Türkiye’de kalmaya karar veriyor.

Burada iş bakınırken bazı Macarlarla tanışıyor; onlar da büyükbabamın mekanik denilen bir alandaki bilgisini görünce Cumhuriyet’in ilk yıllarında burada iyi bir iş bulabileceğini söylüyorlar. Eskinin mühendisi gibi ama tam değil; ara bir iş, teknik bilgi gerekli.

Karadeniz’de elektrik santrallarını yapıyorlar, sonra da Kastamonu Boyabat’ta bir çiftliğin mekanizasyonu için çalışmaya başlıyor. Derken epey bir para kazanıyor ve Macaristan’a geri dönüyor. Ailesine gönderdiği tüm parayı meğerse kız kardeşinin kocası kumarda yemiş bitirmiş hep. Bunu öğrenince o zaman ben de evleneyim, karımı da alıp Türkiye’ye gideyim, en azından paralarımı karım yer diye düşünüyor. O sırada Macaristan’da bir gecede para pul oluyor zaten, buhran var. Türkiye de yeni kurulmakta olan bir cumhuriyet ve Atatürk’ün ilk zamanları… Sanayi gelişiyor ve işgücüne ihtiyaç var. Bu da bu tür yabancılar sayesinde oluşuyor.

Babannemle evlenip Türkiye’ye birlikte döndüklerinde Kastamonu’nda çalışmaya başlıyor. Babamlar da orada doğuyorlar. O sırada II. Dünya Savaşı patlıyor ve tekrar  vatanlarına dönmek için İstanbul’a gidiyorlar. Ancak Macaristan Konsolosluğu güvenlik sebebi ile burada kalmaları gerektiğini söyleyip pasaportlarının sürelerini uzatmıyor.

SİRKECİ’DE BÜYÜK BEKLEYİŞ

Bir süre İstanbul’da kalıyorlar. Hatta Sirkeci’de bir otele yerleşiyorlar. Otelin adını da babam Balıkesir Oteli diye anlatmıştı ama bilemiyorum… Otelde yaşamak diye bir şey varmış o zaman…

Bir süre sonra paraları azalınca büyükbabam onları İstanbul’da bırakıp para kazanmak için Anadolu’ya dönüyor. Büyükbabamdan gelen mektuplar zaman içinde gelmemeye başlıyor ve uzun bir süre ondan haber alamıyorlar. Hatta babamlar her gün Sirkeci’de sahile inip iskeleye yanaşan vapurlara bakarlarmış, belki gelir diye.

Bunun üzerine üç çocukla kalakalan ve hiç Türkçe bilmeyen bir Macar kadını olan babaannem, el becerisi çok kuvvetli olduğu için terzilik yapmayı öğreniyor ve böyle para kazanmaya başlıyor.

BABAANNEM ÇOCUKLARIN OKUMASINI İSTEDİĞİ İÇİN, BABAMLARI MACAR BİR PAPAZIN YANINA VERİYOR. BİZİMKİLER ASLINDA PROTESTAN. AMA PAPAZ, CİZVİT PAPAZI OLDUĞU İÇİN HEMENCECİK BİR VAFTİZ TÖRENİYLE ÇOCUKLAR KATOLİK OLUYOR.”

PROTESTANLIKTAN KATOLİKLİĞE DÖNÜŞ

Sirkeci’den sonra Pera’ya taşınıyorlar, bu sırada büyükbabam hâlâ yok ortalıkta. Babaannem çocukların okumasını istediği için, babamları Macar bir papazın yanına veriyor. Bizimkiler aslında Protestan. Ama papaz, Cizvit papazı olduğu için hemencecik bir vaftiz töreniyle çocuklar Katolik oluyor.

Çocuklar neredeyse lise çağına geldiğinde, büyükbabamın bir kampa atıldığı haberi ulaşıyor. Ama bu kampın nerede olduğu bilinmiyor. Anadolu’da buna benzer enterne gayrimüslimleri tuttukları yerler var. Bize anlatılan hikâye şöyle; birlikte çalıştığı bir ortağı, nasılsa bu yabancı diye Alman ajanı olarak ihbar ediyor büyükbabamı ve onu kampa götürüyorlar. Ortağı da kazancın üstüne oturuyor. Büyükbabam kamptan döndükten sonra bir daha eskisi gibi olamıyor. Bedensel olarak da psikolojik olarak da tükenmiş durumda. Bu konu da hiç konuşulmuyor.

Hatta bu konuşmama olayı hakkında bir Macar esprisi vardır. Bir çoban var, çobanın yanında da bir çocuk. Çobanla birlikte koyunları yaymaya gidiyorlar. Çocuk sabah “Hava ne kadar güzel değil mi?” diyor çobana ama hiçbir yanıt alamıyor. Akşam oluyor, bu sefer çocuk dönüp “Hava ne kadar güzeldi değil mi bugün?” diyor. Çoban da “Ne çok konuştun sen de” diyor. Bizim aile de böyle, ne amcam ne babam hiç anlatmazlar bunları. Biz didikleyerek alabildiklerimizi aldık.

PARMAKLARINDAKİ AKLI KULLANMAK

Babam avukat, büyük amcam mimar oluyor. Diğer amcam ise 1956 senesinde Avustralya’ya gidiyor. O sırada 6-7 Eylül olayları da oluyor ve Türkiye’de bir fırsat görmüyor artık kendisine. Sonradan öğreniyoruz ki o da süper marangozluk yaparmış. Mimar amcam da mukavvadan heykeller, miğferler yapar. Onlara altın, gümüş yaldızlar bezer. Babam çok iyi resim yapardı. Babaannemden başlıyor ama herkeste süper el beceresi var yani.

Mimar olan bir kuzinim bana sürekli “Senin ellerinde akıl var. O aklı kullan” der. O beni çok cesaretlendirdi. Ben de İSMEK’in bir kursuna başladım. Orada kursiyer bir arkadaşım oldu. O da beni Kevork Usta’ya getirdi. Ve Kevork Usta benim için bu işin geleneksel tarafını öğrenebilmemi sağlayan ve bana el veren kişi oldu. O gün bugündür birlikteyiz.

Kevork Usta ile tartıştığınız oluyor mu çalışırken?
Evet, az önce tartıştık mesela. Mükemmele ulaşmak için uğraşıyoruz. Bazen olur dediğine olmaz, olmaz dediğine  de olur diyor, nasıl işine gelirse (gülüyor). Bana el verdiği için ben haftanın iki günü atölyedeyim. Hem buradaki muhabbeti çok seviyorum hem de bu fikir teatileri çok iyi oluyor. Onlar da kendi aralarında bazen tartışıyorlar. Çünkü burada takı değil eski anlamıyla mücevher; yani üstünde taşıdığın bir cevher yapılıyor. Biraz daha geleneksel teknikler kullanarak, bizim sadekârlık dediğimiz tekniği izliyoruz. Taşlı veya taşsız mücevherlerin değerli madenlerden (altın, platin gibi) yapılmış olan kısımlarını üreten kimse sadekâr denir. Tamamen el işçiliği olduğundan detaylı ustalık ister.  Taşları takılmamış ve cilalanmamış ürünlere ‘sade’ denir. Aslında inşaat, mimarlık ve tasarım gibi birçok şeyi barındırıyor içinde. Rönesans’taki meşhur ressamların birçoğu -Benvenuto Cellini gibi- öncesinde kuyumculuk yapıyor.

Kendi tasarımlarında öne çıkarmak istediklerin neler?
Henüz ‘tasarım’ tanımını kullanmak istemiyorum, çünkü henüz çok başındayım işin. Doğa beni çok etkiliyor ama hep görülmemiş bir şeyi görmek ya da yapılmamış bir şeyi yapmak benim arzum. Şu ana kadar öyle olmadı tabii ama isteğim bu. İçinde biraz hareket olan minimal, mekanizmalı, sürprizleri olan şeyleri seviyorum. Büyük şeylerden asla hoşlanmıyorum. Benim için ergonomi de çok önemli, taşıması rahat olmayan bir yüzük kesinlikle yapamam mesela.

Bir tasarıma başlarken satış odaklı mı düşünüyorsun?
Tabii ki satışı da düşünüyorsun ama genelde ben kendi takmayacağım bir şeyi yapmıyorum. Benim yaptığım şeyleri satın alacak insanlar da benim gibi el emeğinin değerini bilen insanlar olmalı diye düşünüyorum. Elbette satın alınabilen tutarda olmalı.

Satın alınabilir tutardan kastettiğimiz nedir?
Kullanılan taştan, malzemesine göre değişiyor tabii. 150 liralık da olabilir 2000 liralık bir işe kadar çıkabilir. Ne kadar uğraştığınla da ilgili bir durum.

Bu işe başlarken “Ne yapacaksın bu işi, boş ver” diyen oldu mu?
Hayır, herkes destekledi. Hatta annem de kendimi bulduğumu söyledi geçen gün bana.

Anne demişken, Filiz Ali (Sabahattin Ali’nin kızı) nasıl? Pandemide neler yaptı?Annem bir kitap yazıyor şu anda. Hiçbir yere gitmek istemedi kitap çalışmasını engellememek için. Hiçbir zaman boş duran bir kadın olmadı. Çok iyi bir arşivci. Dedem de çok iyi arşivci ama annem de anneannem de fena değilmiş anlaşılan. Sürekli sandıklardan bir şeyler çıkıyor.

Kitabın konusu ne?
Onu kendisi açıklasın (gülüyor). Üzerinde çalışıyorlar şu anda ama Cumhuriyet’in ilk yıllarını bize anlatacak olan bir kitap diyebilirim.

Sabahattin Ali olacak mı içinde?
Onunla ilgili belgeler de olacak sanıyorum ama onun üzerine bir kitap değil. Biraz konusu farklı yani.

70 yıl sonra Sabahattin Ali kitaplarının telifleri kalktı. Gidişat nasıl?
Telif bizdeyken -bu, işin maddi boyutuyla ilgili bir şey değil- bizim kontrolümüzde oluyordu her şey. Sonuçta Sabahattin Ali’nin kızı yaşıyor. Durum böyleyken bu işin annemin kontrolünden çıkmış olması Sabahattin Ali’nin kendisinin dahi onaylamayacağı kapaklar ve kitaplar basılmasına sebep oldu. Bu kadar kitaba değer veren bir insanın kitabı, 1 liraya mal edilip 3 liraya satılmamalıydı. Çünkü kitabın kendisinin bir değeri var. Bunun dışında “Biz dilini sadeleştireceğiz” diyenler oldu. Neden sadeleştiriyorsun ki? Edit edilmiş kitaplar var, altında da açıklamaları yazıyor zaten. Onun dilini ne hakla sen basitleştireceksin?

Bir de 70 yıl Sabahattin Ali için adaletsiz bir durum. Zaten öldürüldükten 15 yıl sonrasına kadar kitapları basılmıyor. ‘Sırça Köşkü’ toplatılmış bir kitap, o hiç basılmıyor. Komünist damgası yediği için hiçbir yayınevi basmıyor. Varlık, Bilgi, Cem Yayınevi’nden sonra da Yapı Kredi bastı. Sabahattin Ali’nin eserlerinden başka hiçbir şeyi olmamış. Malı mülkü yok, cesedinin yanından çıkan çantasına, meşin ceketine, fotoğraf makinesine bile haciz koymuşlar ve borçlarına istinaden anneanneme teslim etmemişler…

Esas gençler arasında tanınmasını sağlayan Milli Eğitim Bakanlığı’nın tavsiye ettiği 100 eser içinde gösterildiği için okullarda da okutuldu. Demek ki okullarda okutulunca bir yazar, gençlerin ulaşabileceği bir yazar olursa okunuyor. Anlattığı konular hâlâ geçerli ve güncel. 70 yıl öncesini okuyormuşsun gibi değil.

Dedenin öykülerinde ve romanlarında kendine benzettiğin bir karakter var mı?
‘Kürk Mantolu Madonna’daki Maria enteresan bir karakter. Başına buyruk bir hali var ama naif de bir yandan. İçine kapanık da bir kadın aslında. Çok kırılgan, narin ama bir taraftan da çok güçlü duruyormuş gibi… Paradoksların olduğu biri. Sabahattin Ali’nin böyle bir kadınla gerçek hayatta tanıştığı biliniyor zaten. Ama bu karakterin içinde belki anneannem de var, belki diğer kız arkadaşları da var. Kendisinin çok beğendiği, en parlak eseri olarak gördüğü bir eser değil bu arada.

Bir de Sabahattin Ali’nin bir dönem nikâhına talip olduğu Ayşe Sıtkı İlhan’la mektuplarının derlendiği ve pek bilinmeyen ‘İki Gözüm Ayşe’ kitabı var.
Dedem biraz çapkın… Çapkın değil aslında da şıpsevdi bir adammış (gülüyor). Aşktan uzak bir insan değil. Tabii Ayşe’ye olan aşkı çok bilindik. Evlilik teklif ediyor, kadın reddediyor ama hiç vazgeçmiyor.

Deden, Filiz Ali ve Aliye Hanım’a senin tasarımlarından birini almak isteseydi hangisini alırdı sence?
Henüz öyle bir mücevher yapmadım galiba (gülüyor). Alsaydı şimdiki tarzda alıştığımız şeyler değil de işçiliği yoğun olan, zarif bir şey tercih ederdi diye düşünüyorum. Bu soru ağır geldi, sanırım oturup yapmak zorunda kalacağım şimdi…

‘Başın öne eğilmesin’

İki Gözüm Ayşe’nin, Ataol Yayınları’ndan çıkan bir, Bilgi Yayınevi’nden çıkan iki baskısının tükenmesinden sonra kitap yeniden basılmadı. Mektupları derleyen gazeteci Doğan Akın’a bunun sebebini sordum:  “Temel nedeni; yayınevlerinin saçma sapan hükümlerle dolu matbu sözleşmeleri. ‘Kitabı istedikleri gibi kısaltabilirlermiş’, ‘istediklerine devredebilirlermiş’, ‘istedikleri biçimde promosyon ürünü olarak kullanabilirlermiş’. Ben de talip olan yayınevlerine, ‘Hayır, bunu yapamazsınız’ diyorum. Misal; Sabahattin Ali’nin temsil ettiği her şeyle savaşan bir zihniyetin gazetesinde, kitapları promosyon olarak pazarlanamaz! Özetle, Sabahattin Ali’nin edebiyatının kaynaklarını da içeren bu mektupların ‘ezber yayınevi sözleşmeleri’ne teslim etmek istemiyoruz. Mektupları kıymetini bilen bir yayınevince, uzak olmayan bir zamanda yayımlanacağını söyleyebilirim.”

Kevork Polatoğlu – Sadekâr

“Bir iş bittikten sonra uğraşmaya devam edersen güzelliğini bozarsın”

Kevork Usta, mesleğine Kapalıçarşı’da çıraklık yaparak başlıyor. Ancak kendisi kadar bu işe gönül verenler kalmamış artık. Sebebini ise “Zanaatkârlık bitti artık. Herkes fabrikalaşıyor, el sanatı yapanlar yok denilecek kadar azaldı. Atölyelerde doğru dürüst çırak yok. Çünkü artık herkes okumak istiyor” diyerek açıklıyor

Sohbet sırasında bir ara İdil’e “Güzeli sevmiyorsun sen, anlaşıldı” dediğini duyuyorum ve bunun ne demek olduğunu soruyorum. “Bir iş bittikten sonra uğraşmaya devam edersen, onun güzelliğini bozarsın. İdil de işin mükemmel olması için ne zaman duracağını bilmiyor henüz. Ama öğrenecek.”

Ustayı yakalamışken biraz da Kapalıçarşı dedikodusu yapalım istiyorum ve Sevan Bıçakçı’yı beğeniyor musunuz diye soruyorum. “Değişik bir kafa o da” diyor. “Gerçekten bazen çok iyi işler yapıyor ama bazen de olmuyor. Gerçi insanların zevki tartışılmaz.” Artık atölyeye girmiyor kendisi sanırım diyorum. “Eskiden de girmezdi. Yanında çalışanlara o taşı alalım, bu taşı alalım diyor, nasıl olacağını söylüyor ve artık işi o yapmış oluyor.” Etik olarak eserin kimin hakkı olduğu kafamı karıştırıyor bu sırada. “Kesinlikle Sevan Bey’in hakkıdır, çünkü ürettiren o. Bundan 20-30 yıl önce bize kataloglar gelirdi, biz de oradan yapardık. Ama benim adım geçmez”  deyip  Sezar’ın hakkını Sezar’a  veriyor kendisi.

istanbullife.com.tr

Erdal Şalikoğlu „Pro Cultura Hungarica” ödülüne layık görüldü

Macaristan kültürünü yurt dışında tanıtan sanat ve kültür insanlarına takdim edilen Pro Cultura Hungarica ödülü bu yıl Erdal Şalikoğlu’na verildi.

Ödül Macar ulusunun başka uluslarla olan kültürel ilişkilerini güçlendirmeyi amaçlıyor.

Aynı zamanda İstanbul Macar Kültür Derneği’nin kurucularından olan Dr. Erdal Şalikoğlu halk müziği çalışmalarıyla ve Macarcadan Türkçeye yaptığı kitap çevirileri ile de tanınıyor.

Pro Cultura Hungarica ödülü Şalikoğlu’na  Macaristan’ın Ankara büyükelçisi Viktor Matis tarafından takdim edildi.

Erdal Şalikoğlu ile gazeteci Adnan Genç tarafından yapılan röportaj:  

İlk kez bir şövalye ile röportaj yapıyorum

İstanbul Macar Kültür Derneği kurucu Başkanı Dr. Erdal Şalikoğlu’na Macar Devlet Ödülü Pro Cultura Hungarica verilecek… Bu vesileyle kendisiyle konuştuk:  

-Daha önce de İstanbul Macar Kültür Derneği üzerinden bir şövalyelik unvanınız olduğunu biliyorum. Lütfen söyleyebilir misiniz; bu ödül dernekçe veya şahsen, hangi çalışmalarınız için veriliyor? 

-Macar Devleti tarafından Macaristan Liyakat Şövalye Haçı yanı sıra, Macar Panorama Dünya Kulübü adlı sivil toplum kuruluşunca “Onursal Macar” ve Erdel Sekel Topluluğu sivil toplum kuruluşu tarafından da “Onursal Sekel” beratı ile ödüllendirildim. Tüm bu ödüllere, Macar-Türk kültürel dostluk, kardeşlik köprülerinin güçlendirilmesi, çoğaltılması yolunda gerek şahsi çabalarım, gerekse İstanbul Macar Kültür ve Dostluk Derneği olarak yaptığımız çalışmalar neticesinde layık görüldüm. Bu, en yüksek mertebede takdir ifadesidir ve Macar devletine şükran duygularımı ifade etmek isterim.  

Çalışmalarımız, iki kültür arasında karşılıklı tanıma, tanıtma faaliyetleri olmuştur. Müzik, folklor, edebiyat alanında Macar değerlerini ülkemize tanıtmanın yanında, kendi değerlerimizi de Macaristan’a tanıtabilmek her zaman büyük bir keyif ve mutluluk vesilesi olmuştur. 30 yıla yakındır, merhum dostum, kardeşim Kobzos (Kopuzcu) Tamas Kiss ile yaptığımız çalışmalar neticesinde bugün Macaristan’da onlarca “bağlama” icra eden sanatçıların var olması, attığımız tohumların meyve verdiğinin en önemli nişanesidir.

İki dilde müzik albümleri (Aşık Veysel, Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Balassi Balint), Macarcadan yaptığım 16 yayımlanmış kitap çevirisi, iki ülkede onlarca konser ve benzeri kültürel etkinliklerin takdiri sonucunda bu ödüllere layık görüldüğümü düşünüyorum.. 

-Macar kültürü ile olan ilişkinizin kökenini ve bugünlerini de anlatır mısınız, lütfen? Ne zaman başladı ve ne tür ilişkileriniz oldu? 

-1991’de eğitim amacıyla gittiğim Budapeşte’de, bilahare derneğimizi birlikte kuracağımız meslektaşım Dr. Sadreddin Apaydın sayesinde tanıştığım Kobzos Tamas Kiss, Macar kültürünü yakından tanımama vesile oldu, bendeniz de bu fırsatı geri tepmedim, elimden geldiğince iyi değerlendirdim ve meyvelerini de aldım. O günden bu yana sayısız Macar yetkilisi, misyon mensubu, sanatçısı, kültür kurumu ile tanışma fırsatım oldu ve bu etkinliklerde hepsinden yararlandım, samimi katkılarını hiç esirgemediler diyebilirim. Hepsiyle temasım hâlâ sürüyor, pandemi döneminde bile internet üzerinden etkinlikler planlayabiliyoruz. Derneğimizin kurumsal kimliğinin bu ilişkilerde başat rol oynadığını da ifade etmek isterim. 

-Bu anlattıklarınızdan anladığım kadarıyla çok sahici bir ‘Kültür Elçisi’ durumundasınız. Macar devletinin, çalışmalarınızı onurlandırmayı neredeyse görev bildiğini gözlemliyoruz. Acaba, bizim Dışişleri Bakanlığımız ve/veya Kültür Bakanlığımız böyle bir ‘karşılıklılık girişimini’ ödüllendirmeyi düşünmez mi?  

-Macar Devleti’nin yüksek takdirine, çabalarımı en üst mertebede değerli bulmasına ve bunu fiili olarak göstermesine karşı minnet duygumu ne kadar ifade etsem azdır. Söz konusu olan sadece Macar kültürünün ülkemizde tanıtımı değildir. Yukarıda sözünü ettiğim gibi, bizim öz kültürümüzü de Macar halkına tanıtmada kayda değer çabalar sarf ettik. Bu çabalarımıza birçok Macar sanatçı katıldı, katkı sundu, kültürümüzün Macaristan’da yaşatılmasını görev belledi. Bu insanların, kastettiğiniz “karşılıklılık” anlamında ve benzeri biçimde ödüllendirilmesi elbette ki en büyük arzumdur. Ama bunun takdiri ne yazık ki bize düşmüyor.

-Sayın Şalikoğlu, Macar kültürünü tanıtmak ve/veya karşılıklı kültürel çalışmaları geliştirmek adına ne kaldı acaba? Hayallerinizden de söz eder misiniz? 

-Yapmayı planladığım şeyler anlamında hayalim, bugüne dek yaptıklarımdan çok da farklı değil. Elde edilecek sonuç anlamında hayalim ise çok büyük. 

İki ülkenin, iki coğrafyanın tarihine baktığımda pek dikkat çekmeyen, dile getirilmemiş benzerlikler görüyorum.  

Hayatta kalma mücadelesi içinde, tehlikelerden kaçıp, can kaygısıyla gelip Anadolu’yu vatan edinen Türklerin burada bulunan ya da daha sonra buraya göçen diğer kültürlerle, inançlarla nasıl kaynaşabildikleri, aynı coğrafyayı nasıl barış içinde paylaşabildiklerine bakıyorum da (devlet aygıtlarının ilişkileri, hegemonya mücadeleleri başka bir analizi gerektirir, burada söz konusu sivil halk ve inanç topluluklarıdır), bir benzerini büyük Macaristan topraklarında görüyorum. Orta Çağ’ın ikinci yarısı boyunca Doğu Avrupa’nın önemli bir bölümünde egemen olan Macarlar, diğer Avrupa coğrafyalarında görülemeyecek derecede yüksek tolerans sergiliyorlar. Yahudilerin en sıcak vatan bulabildikleri coğrafya, Çingenelerin en geniş haklarla en erken dönemde yurt bulabildikleri coğrafya, Hristiyanlığın bütün yorumlarının (Batı’da olduğunun aksine ve Avusturya’nın sergilediği zulüm dışında) barış içinde bir arada yaşayabildiği coğrafya, Peçenek ve Kuman (Kıpçak) unsurların rahat rahat kaynaşarak bir arada yaşayabildiği coğrafya, Büyük Macaristan Krallığı tarafından davet edilerek şehirler kurmaları sağlanan Saksonların, İtalyanların kalabalık nüfuslar halinde yerleşip günümüze kadar kimliklerini kaybetmeden yaşayabildikleri coğrafya. Anadolu insanının rengine benzer bu rengi bir başka egemen, büyük Batı ülkesinde göremediğimi söyleyebilirim. Yukarıda saydığım özellikleri nedeniyle dostluk kardeşlik ilişkisi geliştirebilmeye en yakın gördüğüm bu iki halkın, bir gün her alanda gerçekten iki kardeş gibi hissedip iki kardeş gibi yaşayabildiklerini görmektir büyük hayalim.  

-Teşekkürler ve başarılar diliyorum… 

Hüzün ve komedi sahnede buluştu

Devlet Tiyatroları (DT) sahnesinde Macar yazar İstvan Örkeny’in ‘Totlar’ isimli oyunu ilk kez seyirciyle buluştu.

Oyunun yönetmeni Adnan Erbaş, “Yazar kendine has üslup oluşturmuş. Üzülüyor, sonrasında da gülüyorsunuz. Eserimizin türü kara komedi. Hepimizin yaşadığı acılara, biraz uzak bakış açısıyla gülen bir yorumu var. Oyunda hep umut var. Türünün tek örneği, özel bir yazar. Devlet Tiyatrolarında da ilk kez sahneleniyor” diye konuştu. Devlet Tiyatroları’nda 40’tan fazla oyunda oyunculuk ve rejisörlük yapan sanatçı Erbaş, “Pandemi döneminde insanlar içine kapandı, umutsuzluk yaşandı. Biz daha çok umut verelim istedik. Sanat hayatı güzelleştirir, renk, güzellik verir. Halkımız oyunlarımızın tamamına gönül rahatlığı ile gelebilir, tüm önlemleri aldık. Bizim bu dönemde tek bir amacımız var, buraya gelen seyircinin yüzündeki maskeyi unutturmak, sıkıntısını atmak” dedi. Oyunun dekor tasarımı Tayfun Çebi, kostüm tasarımı Gökçe Şener, ışık tasarımı Mustafa Bal, müzik Kemal Günüç, koreografi Özge Öztürk Ay imzasını taşıyor. Oyunda Tolga Tuncer, Elvan Eker, Şıvan Binici, Müjgan Aksoy, Ali Karaca, Murat Kesim, Onur Kayabaşı, Yağmur Evin, Akın Berk Sağıroğlu, Kadircan Şeren, Hakan Sağlam ve Begüm Sarp sahne alıyor. 

Devamı

Bakan Kasapoğlu ve Özdemir’den Budapeşte ziyaretleri

Gençlik ve Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu ile Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) Başkanı Nihat Özdemir, A Milli Takım’ın Macaristan ile oynayacağı UEFA Uluslar Ligi maçı öncesi başkent Budapeşte’de çeşitli ziyaretler gerçekleştirdi.

TFF’den yapılan açıklamaya göre, Kasapoğlu ve Özdemir’e ziyaretlerinde TFF 1. Başkan Vekili Servet Yardımcı, başkan vekili Mehmet Baykan, yönetim kurulu üyesi İsmail Erdem, genel sekreter Kadir Kardaş, TFF Dış İlişkiler Kurulu Başkanı Ali Güven, Bakan Kasapoğlu’nun eşi Betül Kasapoğlu, Türkiye’nin Budapeşte Büyükelçisi Ahmet Akif Oktay, Spor Toto Teşkilat Başkanı Bünyamin Bozgeyik, beIN Media Group CEO’su Yousef Al-Obaidly ve Galatasaray Kulübünün eski başkanlarından Adnan Polat eşlik etti.

Türk-Macar dostluğunun simgesi olan Gül Baba Türbesi’ni ve tarihi Budin Kalesi’ni gezen heyet, ardından Türkiye Büyükelçiliğini ziyaret ederek Oktay’ın ev sahipliği yaptığı yemeğe katıldı.

Devamı

Macaristan mağlubiyeti sonrası

A Milli Takımımız, Macaristan‘a 2-0 mağlup olarak grubu son sırada bitirdi ve UEFA Uluslar Ligi’nde C Ligi’ne düştü.

KÜME DÜŞTÜK! 

A Milli Futbol Takımı, UEFA Uluslar B Ligi 3. Grup altıncı ve son maçında deplasmanda Macaristan ile kozlarını paylaştı. Milliler, sahadan 2-0’lık mağlubiyetle ayrıldı ve UEFA Uluslar Ligi’nde C Ligi’ne düştü.

MACARİSTAN YÜKSELDİ 

Puskas Arena’da 57. dakikada David Siger ve 90+5. dakikada Varga’nın attığı gollerle ay yıldızlı ekibimizi 2-0 mağlup eden ve bu skorla 3 puanı alarak grubu 11 puanla zirvede tamamlayan Macaristan ise A Ligi’ne yükseldi.

2022 DÜNYA KUPASI PLAY-OFF’U İÇİN FIRSAT TEPTİK 

A Milli Takımımız, Sırbistan’ın Rusya’yı 5-0 mağlup etmesi sebebiyle kazanması halinde A Ligi’ne yükseleceği mücadeleyi kaybederek 6 puanla son sırada kaldı ve 2022 Dünya Kupası play-off hakkı için tarihi bir fırsat tepti.

16,474FansLike
639FollowersFollow