Bugüne dek yapılmış birçok çalışmanın sonuçlarına göre, antisemitik duyguların en yaygın olduğu ülkelerin İtalya ve Macaristan olduğu görülmüştü. Fakat ilk kez değerlendirmeye alınan çeşitli ve farklı kriterlerin de bulunduğu ve en son yapılan ankette, her şeye rağmen, bu iki ülkenin Avrupa´da Yahudilerin yaşayabileceği en iyi ülkeler oldukları sonucu çıktı.
Geçtiğimiz pazartesi günü sonuçları açıklanan araştırmada, kayda değer bir Yahudi nüfusuna sahip on iki adet Avrupa Birliği üyesi ülkede, hem genel anket soruları hem de politik veriler birleştirilerek Yahudi yaşamı için tek bir standart elde edildi. Brüksel merkezli Avrupa Yahudi Birliği tarafından, merkezi Londra’da bulunan Yahudi Politikaları Araştırma Enstitüsü’ne yaptırılan anketi yürüten ekibin başındaki Daniel Staetsky, Budapeşte’de gerçekleşen Avrupa Yahudi Birliği Konferansı’nda söz alarak, “Araştırmamızın amacı, Avrupa’da yaşayan Yahudilerin yaygın antisemitizme karşı çok iyi bildiğimiz hislerini, devletlerin ölçülebilir antisemitizm politikalarıyla birleştirmekti,” dedi. Staetsky, elde ettikleri verilerin Yahudi yaşamına en uygun Avrupa ülkeleriyle ilgili önyargıları yıkabileceğini, örneğin, Yahudi yaşamını koruma amaçlı yasaları en çok yürürlüğe koyan ülkelerden birisinin Almanya olduğunu belirtti. Diğer yandan, orada yaşayan Yahudiler kendilerini güvende hissetme derecelerini ‘zayıf’ olarak derecelendirdiklerinden, Almanya anket sonuçlarında ortalama bir puan alabildi.
Türk dizi ve sinema sektörü 14 firmayla NATPE Budapeşte Fuarı’na katılıyor
BUDAPEŞTE (AA) – Dizi, film, içerik, televizyon ve yapım sektörünün bir araya geldiği NATPE Budapeşte Fuarı’nda Türk stantları büyük ilgi görüyor.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de düzenlenen NATPE Budapeşte Fuarı’nda, 6’sı İstanbul Ticaret Odası’nın (İTO) organizatörlüğünde toplam 14 firma Türkiye’yi temsil ediyor.
İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen çim kort turnuvası, ilk gün sabah seansı maçlarıyla başlarken, yoğun yağış nedeniyle birçok karşılaşma ertelemeli olarak oynanıyor.
Ankara
Sona eren müsabakalarda, tek kadınlarda Jabeur, dünya 125 numarası İsveçli Mirjam Bjorklund’u 6-1 ve 6-3’lük setlerle 2-0 yenerek ikinci tura kaldı.
28 numaralı seribaşı ABD’li Alison Riske-Amritraj, İsviçreli Ylena In-Albon’u 2-0, 29 numaralı seribaşı Ukraynalı Anhelina Kalinina ise Macar Anna Bondar’ı 2-1’le geçerek tur atlayan isimler oldu.
Tek erkeklerde ise 23 numaralı seribaşı ABD’li Frances Tiafoe, İtalyan Andrea Vavassori’yi 6-4’lük setlerle, 30 numaralı seribaşı ABD’li Tommy Paul ise İspanyol Fernando Verdasco’yu 6-1, 6-2 ve 7-6’lık setlerle 3-0 yendi.
Karacabey Ortaokulu tarafından hayata geçirilen uluslararası Erasmus+ “Eğlenceli Matematik” projesi kapsamında Bursa’nın Karacabey ilçesine gelen Macaristan, Romanya ve Slovakyalı öğrenci ve öğretmenler, ziyaretler kapsamında Karacabey Belediyesi Ulubatlı Hasan Okçuluk Kulübünü ziyaret etti. Belediye Başkanı Ali Özkan’ın da yer aldığı etkinlikte yabancı öğrenciler, ok atışı da gerçekleştirdi.
BURSA (İGFA) – Karacabey Ortaokulu tarafından hayata geçirilen uluslararası Erasmus+ “Eğlenceli Matematik” projesi kapsamında Karacabey’e gelen Macaristan, Romanya ve Slovakyalı öğrenci ve öğretmenler, ziyaretler kapsamında Bursa’nın Karacabey Belediyesi Ulubatlı Hasan Okçuluk Kulübü’nü ziyaret etti.
Proje kapsamında Karacabey Ortaokul öğrencileri, daha önce Slovakya, Macaristan ve Romanya’da ziyaretler gerçekleştirmişti. Projenin son ayağında ise projede yer alan diğer ülkelerden öğrenciler Karacabey’e gelerek, 1 hafta süren bir programa dahil oldu. Proje kapsamında yurtdışından 12 öğretmen ve 20 öğrenci Türkiye’ye geldi.
Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vucic, ülkesinin ihtiyacı olduğu gazın yüzde 38’ini Macaristan’da depolamaya ilişkin anlaşmaya varıldığını açıkladı.
Başkent Belgrad’da basın toplantısını düzenleyen Vucic, ülke ve dünya gündemini değerlendirdi.
Rus enerji şirketi Gazprom ile yapılan anlaşmayla Sırbistan’ın ihtiyacı olan gazın yüzde 62’sinin sağlanacağına işaret eden Vucic, “Kalan yüzde 38’inin ise Macaristan’da depolanacağına dair anlaşmaya vardığımızı müjdelemek isterim. Gelecek iki ayda Macaristan’da 147 milyon metreküp gaz depolayacağız.” dedi.
Sırbistan’ın 1 Eylül’e kadar 400 milyon metreküp gazı rezerve edeceğini belirten Vucic, hedefin 700 milyon metreküp olduğunu söyledi.
Vucic, Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle dünya genelinde yaşanan gıda krizine ilişkin, “Şeker, un ve yağ yeterli miktarlarda var. Problem teşkil eden petrol ve gaz fiyatlarındaki artışlar. Bu artışların elektrik enerjisine en az şekilde yansıtmaya çalışıyoruz.” diye konuştu.
Elektrik enerjisinde fiyatların “korkunç” derece arttığını vurgulayan Vucic, Rusya-Ukrayna savaşının yeni bir ivme kazanmasıyla durumun çok daha karmaşık olacağını sözlerine ekledi.
Vucic, Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecinde kararlılıkla ilerleyen Sırbistan’ın aralık ayına kadar birçok sorumluğu yerine getirmesi gerektiğini belirterek Belçika’nın başkenti Brüksel’de gerçekleşen zirvede Balkanlar’ın temel konu olmadığını daha çok savaşın ele alındığını söyledi.
Rusya-Ukrayna savaşında taraf tutmayan Sırbistan’ın tutumuna ilişkin Vucic, şunları kaydetti:
“Kimseyi kızdırmak için bu şekilde konuşmuyoruz. Siyasette rasyonellik ve faydacı yaklaşım vardır. Çoğunluğunun AB yatırımı olduğu şirketlerde 300 bin insanımız çalışıyor. AB’nin bizim için ne kadar önemli olduğunu görmüyorsanız yapabileceğim bir şey yok. Ancak Rusya’ya yaptırım uygulayıp uygulamayacağımıza saygı duymanızı isteriz, zira Rusya ve Çin de bizim için önemli.”
21 Haziran 2022. Macaristan’daki ELTE Konfüçyüs Enstitüsü’nün kuruluşunun 15. yıl dönümü Salı gecesi Budapeşte’de kutlandı. Kutlamaya Macaristan Kültür ve İnovasyon Bakan Yardımcısı Eszter Vitalyos ve Macaristan’daki Çin Büyükelçiliği Maslahatgüzarı Liu Bo dahil yaklaşık 100 kişi katıldı.
Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de yer alan Eotvos Lorand Üniversitesi (ELTE) Konfüçyüs Enstitüsü’nün kuruluşunun 15. yıl dönümünün kutlandığı bir törende aslan dansı yapan sanatçılar…
MANYI –
Kulturális Műhely geçtiğimiz ay ilginç bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. Genç
ve adı duyulmamış görsel sanatçılardan alanında isim yapmış fotoğrafçılara pek
çok ismin işlerinin sergilendiği “Kitap formunda sanat[1]”
isimli ana serginin yanı sıra, yerel caz gruplarından dj’lere, vegan-dostu Türk
yemeklerin olduğu bir mutfağa, sanatçıların işlerini alıcıya sunabildiği bir
markete ve iki atölye etkinliğine yer verilen bu panayır-vari etkinlik her
yaştan ve kesimden “Budapeşteliyi” bir araya getirdi. Fiatalok Fotóművészeti Stúdiójának’ dan
(Genç Fotoğrafçılar Stüdyosu) Zsófia Puszt ve Gábor Dóka’nın başı çektiği
“Herkes için fotoğraf kitabı ve fanzini![2]”
ile Szilvia Hunyadvári’nin yönettiği “Ekolojik baskı ve mücellitlik[3]”
atölyeleri de sanatçılarla interaktif geçen serginin ana temasını tamamlayıcı
nitelikteydi- ikincisi özellikle çocuklar ve aileleri tarafından pek bir rağbet
gördü. MANYI’nin hoş bir köhneliği olan mimarisinin oda oda farklı duyulara
hitap etmeye yönelik organize edildiği, sergi için gelenin müzik için kaldığı,
müzik için geleninse (belki de ilk kez) mercimek köftesi tattığı(!) patchwork
bir panayırdı “Kitap formunda sanat”. Biz de bu tümleşik etkinliğin mimarları,
İzole ekibinden Cansu Sizgen ve İdil Emiroğlu’ ile bir söyleşi gerçekleştirdik,
onlardan zihinlerini biraz bize açmalarını, bu etkinliğin arka planını
anlatmalarını istedik.
Bir not:
Röportajda ayrımın elzem olduğu bir kısım hariç sorulara bir ağızdan cevap
verdikleri için kimin kim olduğunu özellikle belirtmedik.
Öncelikle İzole ismi ve konsepti nasıl oluştu
sormak isterim? Yola nasıl çıktınız?
İdil’in pandemiden çok önce düşünmeye başladığı bir konseptti bu. İkimiz de türlü sanat aktivitelerini takip eden ve sanat çevrelerine giren insanlarız. Kendi deneyimlerimizden yola çıkarak ihtiyaçlarımızı belirledik ve fikirlerimizden keyif alabilecek insanları düşünerek, bu insanları bir araya getirmek istedik. İzole kelimesinden başlarsak, bu şehirde birçok insan, farklı kültür, sanatçı ve sanat okulu/ekolü var ve bunlar genelde ayrı galeri ve okullarda, yani kendi bünyelerinde performans gösteriyorlar. Amacımız bunları kendi konseptimiz çerçevesinde “izole etme” fikriydi. Budapeşte gibi ulaşımın kolay olduğu bir şehirde pop-up etkinlikler oluşturarak insanları özel hayatlarından, rutinlerinden, günlük yaşantılarından çıkartıp tek bir konu üzerinde buluşturup diğer şeylerden izole edebilmek. Aslında pandemide negatif bir çağrışım kazanan “izole” kelimesine “sanat veya yaratıcılık için diğer şeylerden “izole olmak” anlamında tekrar pozitif bir anlam kazandırmaya çalışıyoruz gibi düşünebiliriz. Logoda da görüldüğü gibi beş farklı alan var (görsel sanatlar, mutfak sanatları, canlı performanslar, network kurma). Bunlar bir araya geldiğinde bir izole sağlanmış olunuyor, yani kendi içerisinde farklı alanların, farklı duyuların doyumunu tek bir etkinlikte sağlamayı hedefleyen bir konsept bicimi yaratmaya çalıştık. İki gün süren ilk etkinliğimizde diğer farklı dalları kullanarak esas serginin de daha fazla parlamasını sağlayabildik.
O halde biraz ilk etkinliğinizden biraz
bahsedelim. Organizasyonun arka planını biraz anlatabilir misiniz?
İlk etkinlikte beş
alanın beşi de tek tek organize edildi. Yemeği Vedat Akdağ, müzik kısmını David
Papp kürete etti. Serginin sanat küratörlüğünü ise İdil Emiroğlu ve Anita
Farkas yapti. Etkinlikte iki tane de kitap yapımı ile ilgili atölye çalışması
yaptık. Bu organizasyonların akışını ve katılımcıların davetlerini sosyal medya
üzerinden ikimiz yaptık.
Görsel, duysal, tatsal, sosyal, gerçekten farklı
duyulara hitap eden entegre ve ilginç bir etkinlikti. Mimari acıdan da ilginç
bir yer seçmişsiniz. Yas gurupları açısından da 7’den 70’ e bir kitle vardı.
Böyle bir şey hedeflediniz mi?
Aslında markamızın
kimliğinde ulaşılabilirlik ve çeşitliliği ön planda tutmaya çalışıyoruz. Hem
farklı sanat alanlarını hem de farklı yaş ve ilgi alanlarından insanları bir
araya getirmek ve kapsamak amacındayız. O yüzden ilk etkinliğimizin her yaş grubundan,
her kesimden insana hitap edebilir olmasını hedefledik. Amaçlarımızdan biri de
sanatın herkes için olduğu, herkesin söz hakki sahibi olabileceği bir ortam yaratabilmek.
Sergideki soru-cevap etkinliği de herkesin fikrini ifade edebilmesini amaçlıyordu.
Biz, sanat veya sanatçının sadece kendi içinde izole bir şekilde bulunmasını değil
oraya gelen herkesle ilişkide olması fikrini benimsiyoruz ve savunuyoruz. Bu 7
yaşında bir çocuk da olabilir 70 yaşında sadece sergiye gelen bir kişi de
olabilir. Soru-cevap kısmında sergideki kitapların yanındaki kavanozlara herkes
istediği soruları -anonim veya değil -yazıp bırakabiliyordu. Bununla amacımız
bu sanat izleyicilerinin daha sonra sanatçılarla bir araya gelerek kendilerini
rahat ve güvende hissettikleri bir alanda iletişime geçmesini sağlamak, sanatı
ve sanatçıyı ulaşılabilir kılmaktı. Biraz da hedefimiz sanatın sadece elit bir
zümrenin gittiği “sıradan” tabir edilen insanın girmeye bile çekindiği
galerilerden, daha ulaşılabilir daha rahat bir mekâna taşımaktı. Mekân
seçimimiz de bu yönde oldu. Sanatçılardan da daha önce böyle bir şey
yapmadıkları ve farklı görüşlerden farklı kimliklerden gelen yorum ve soruların
kendi sanatlarını geliştirmek ve farklı insanlar açısından nasıl görüldüğünü
anlamak açısından çok faydalı olduğu yönünde geri dönüşler aldık. Bu da
demektir ki bu bizim arabuluculuk rolünü üstlendiğimiz platform ve alışveriş
aslında sadece izleyiciye değil sanatçıya da yarar sağlıyor.
Sanatın ve
sanatçının korkunç bir şey olmadığı gibi bir bakış açısı getirmek için de
uğraştık diyebiliriz. Yani aslında daha kolay ve ulaşılabilir olmayı hem
mekanla hem konseptle kurmaya çalıştık. Aynı zamanda sergi kitlesiyle, müzik
kitlesi, market kitlesi ve atölye etkinliğine gelenler de birbirlerinin
alanlarına girebilmiş oldu. Yani sergi etkinliğini bizim yaptığımız gibi bütünleşik
bir formatta tasarlayınca aslında sadece atölye etkinliğine gelen, ya da sadece
müzik için orada bulunan insanlar da spontane bir şekilde sergiyi de görmüş,
oradaki müzisyenin icra ettiği müziğe de “maruz kalmış”, yabancı kültürden bir
mutfağı da tatmış oldu. Çünkü sanatı görmek rastgele de olabilmeli, ve bunu
biraz daha tesadüfileştirmek, plansız programsız ve spontane bir şekilde
sanatla buluşmayı sağlamakta amaçlarımızdan biriydi.
Yani amacınız ve rolünüz insanları bariyerler
olmadan otantik bir şekilde sanatla buluşturmak, ve sanatçılarla aralarında bir
bağlantı sağlamak; bu etkileşim için bir köprü oluşturmak ve arka planı,
güvenli alanı sağlamak diyebilir miyiz?
Evet iki günlük
bir etkinlik yapmak da buna bağlı, senin günlük hayatındaki gün boyunca gidip
istediğin saatte katılabilmek seçeneğini vermek de buna bağlı. Daha spontane,
ve kontrolün seyircide olduğu bir alan olduğunda korkunç olmayan, gergin
olmayan bir ortam oluşuyor, sanatçılar da bundan çok keyif aldılar. Bu tarz işlerde
olmak istediğini söyleyen çok fazla sanatçı oldu.
İlk serginin
fotoğraf kitabi üzerine olması da bu anlamda önemli! Bunun sebeplerinden biri
de sanatın dokunulabilir ve fiziksel bir şey olduğu, bağ kurulan bir şey
olduğunun görülmesi. Eğer duvara asili bir sanat formu olsaydı yine aramızda
mesafe olacaktı onunla. Bu formun seçilmesi seyirciyle eserin arasındaki
mesafeyi azaltmak, kendi isteği gibi kendi istediği süre etkileşebilmesini
sağlamaktı, esere dokunabilmek de bu anlamda önemliydi.
Biriniz görsel
sanatçı, diğeriniz sosyolog…. Bir yandan farklı gruplardan insanları, herkesin
en azından bir şey bulabileceği bir ortamda bir araya getirmek, entegre etmek,
bir yandan da bazı sınırlardan, bazı bariyerleri kaldırmaktan ve bir “izolelik”
halinden bahsettiniz. Siz Macaristan’da
iki Türk olarak bu etkinliği planlarken nasıl bariyerlerle karşılaştınız?
Bahsettiğiniz amaçların kendi kişisel geçmişinizle nasıl bir ilişkisi var?
Soldan, Cansu Sizgen ve İdil Emiroğlu
I:Cansu’yla,
farklı altyapılardan farklı geçmişlerden geliyoruz ama aynı ihtiyaçlara benzer
engellere varıyoruz.
C:Coğrafyaya özgü
engeller de, ihtiyaçlar da var. Sadece buraya ait olan. Örneğin İstanbul’da
olsa ne olur diye çok düşündük ve bambaşka sorunların karsımıza çıkabileceğini
konuştuk.
I: Ben 5 yıldır
Budapeşte’deyim ve grafik tasarım ve fotoğraf bölümlerini bitirdim. Burada
olduğum surece bu tarz sanat etkinliklerinde hep bulundum veya bu etkinlikleri
düzenleyen gruplara giremediğim de oldu. Öncelikle bir dil bariyeri var.
Macarca konuşmadan sergilerde interaktif olmak oldukça zor, haliyle bir yer
edinmek de zorlaşıyor. Bu yüzden çok-kültürlülüğe önem vererek yoğunlukla Macar
kitlesinin de İngilizceyi kullandığı bir ortam oluşturduk. Hedef kitle de böyle
bizim gibi burada yaşayan veya İngilizce konuşabilen sanatçılar oldu. Bir engeli
bu şekilde kaldırdığımızı düşünüyorum. Sanatçı soru cevaplarında sanatçılar
için hem İngilizce hem Macarca konuşan ve çeviri yapabilen bir moderatör
(Noemi) seçtik ve o alanı esnek bıraktık.
C: Bende 7 sendir
buradayım ve Egei Reggeli diye bir kahvaltı markası yaratmıştım birkaç sene
önce. Dili biraz konuşuyoruz ve sürekli öğreniyoruz ama yine de anadil
seviyesinde öğrenmesi hiç kolay bir dil değil Macarca. Pratik olarak sürekli
Macarca kullandık ama sosyal medyada yazı dilimizi İngilizce yapmaya karar verdik
çünkü
İngilizce’nin
enternasyonalliğini kullanmak vizyonumuza daha uygun geldi.
Zaten gerçekten
katılmak isteyen herkes bir şekilde dahil oldu ve onlarla Macarca iletişim
kurmak için elimizden geleni yaptık. Dolayısıyla kimse kendini dışarıda hissetmedi
bu süreçte. Bana kalırsa yerel insanların da burada İngilizce etkinlik
yapılması hoşlarına gidiyor, ülkelerini daha enternasyonal etkinlikler içinde
bulmak bence insanlara hoş geliyor.
I: Kimseye
dışlanmışlık hissi vermediğinizde birlikte çalışmak çok kolay oluyor. İngilizce
bilmeyenlerle de kâh kendi eksik Macarcamızla, kâh Macar arkadaşlarımız
sayesinde iletişim kurduk.
Peki İzole’nin geleceği ne? İstanbul’da bir şeyler
yapmak gibi planlarınız da var mı?
Budapeşte-İstanbul
konusunda, bu multi-kültürel havayı devam ettirmek istiyoruz ve İstanbul’da da
görülmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyoruz. İki kültüre de hâkim olduğumuz
için yarı yarıya iki şehirde çalışmak çok güzel olur. Sanatçılarda diğer
şehirde kendi kitlelerini yaratma şansına sahip olabilirler, Macar sanatçıları
Türkiye’de, Türkiyeli sanatçıları Macaristan’da tanıtabiliriz. Bu yüzden iş
birliklerine, ortaklıklara ve yatırımlara kesinlikle açığız ve bu şekilde
çalışabilmeyi çok istiyoruz.
Budapeşte Yunus Emre Türk Kültür Merkezi (YEE) tarafından, Macar Türkologlar, çevirmenler ve Macaristan’daki Türkoloji bölümlerinde okuyan öğrencilerin katılımıyla, Türkçe-Macarca-Türkçe uygulamalı çeviri atölyesi gerçekleştirildi.
Budapeşte Yunus Emre Türk Kültür Merkezi (YEE) tarafından, Macar Türkologlar, çevirmenler ve Macaristan’daki Türkoloji bölümlerinde okuyan öğrencilerin katılımıyla, Türkçe-Macarca-Türkçe uygulamalı çeviri atölyesi gerçekleştirildi.
YEE’den yapılan açıklamada, çevirmen Laura Pal ve Szonja Schmidt’in moderatörlüğünde, Türkçenin yazı dili birikiminin Macarcaya, Macarcada üretilen edebiyat eserlerinin ise Türkçeye daha nitelikli çevirilerle ulaştırılması, edebiyat çevirmenlerinin özendirilmesi ve Türkiye ile Macaristan arasında kültürel alışverişin yoğunlaşmasına katkı sağlanması amacıyla Türkçe-Macarca-Türkçe uygulamalı çeviri atölyesi düzenlendiği belirtildi.
Bir hafta süren atölyeye, Türkçeden Macarcaya, Macarcadan Türkçeye çeviri yapan çevirmenlerin katıldığı ifade edilen açıklamada, etkinlik kapsamında moderatörler kılavuzluğunda öykü ve deneme türünde metinlerin tüm katılımcılar tarafından okunup tartışıldığı ve uygulamalı olarak çeviriler de yapıldığı aktarıldı.
Açıklamada program sonunda aralarında Edit Tasnádi, Marietta Nagy, Nemes Krisztian ve Tarık Demirkan’ın olduğu Macaristan’da alanında uzman ve deneyimli çevirmenlerle bir toplantı gerçekleştirildiği ve toplantıda deneyimli çevirmenlerin bu alandaki teorik ve akademik bilgi, birikim ve deneyimlerini paylaştıkları belirtildi.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.