Haritamdaki Budapeşte VII : Mester utca

Bazı sokaklar niye ötekilerden daha çok anlam ifade eder? Basit gibi görünen bu soru, hayatımıza ilişkin uzun soluklu ve hayli çetrefilli bir yolun başlangıcı olabilir. Mester utca’nın varlığıyla tanışmam, arabamı park edecek ucuz bir yer ararken oldu. Bin beş yüz kilometrelik yoldan sonra Suna’nın 7. bölgedeki akşam yemeğine yetişmek için park edecek bir yer ararken, ilk bulduğum otoparktan içeri dalmış ve tabeladaki günlüğü 30 bin forint yazısını ancak çıkarken göz ucuyla görmüştüm. Yemeğe oturduğumuzda, kafamın içinde matkap ucu gibi dönen soruyu sormadan edemedim; meğer hemen karşıda, New York Cafe’nin arkasındaki sokakta çok daha ucuz bir otopark varmış. Sofradan kalkıp bi koşu arabayı çektiğimi hatırlıyorum, günlük 22 bin forint kardaydım. Birkaç gün sonra, Mester utca’daki üç bin forintlik otoparka ulaşmıştım.

Yeni otoparkta her şeyi makinalar yapıyordu. Topu topu sekiz yıl sonra, şimdilerde hepimize normalmiş gibi gelen o zamanlar bir hayli tuhaftı, en azından benim için. Hatırlıyorum da, dönüş yoluna çıkmadan önce sabahın köründe arabayı almaya gittiğimde makine, ne kredi kartı ne de kağıt para kabul etmiş varsa yoksa bozukluk, diye tutturmuştu. Umutsuz adımlarla caddeye döndüğümde orada yardıma hazır Mester utca esnafıyla tanışmıştım. Devasa çınarlar da o sabahın koşuşturması içinde zihnime nakşolmuş olmalı. Ne de olsa bol çınarlı bir şehirden geliyordum ve burada hala varlığını koruyan kırmızı tuğla binalara da çocukluğumun Berlin yıllarından aşinaydım.

Mester utca’yı bir kere sevdim ya, Budapeşte’ye her gelip gittiğimde güzergahlarımdan biri olarak belledim diyeceğim ama hepsi bu kadar da değil. Şehirdeki daimi duraklarımdan Tarık ve Maria’nın evine varmak için de bu güzergahı kullanıyordum. Nedenini hala bilemesem de, bir yere zamanında gitme konusunda evvel ezel takıntılı olmuşumdur; bu yüzden onlara gideceğimde Mester utca’ya genellikle vaktinden önce geliyor, caddede oyalanıyor ve böylece daha önce görmediğim yerlerin farkına varıyordum. Sonraki Budapeşte ziyaretlerimde, haftanın bir-iki günü sokaktaki gözdelerimden Picnicseg’de kahvaltı eder ya da kahve içer oldum. Böyle böyle Mester’in insanları da radarıma girmeye başladı: sabah ve akşam orada olanlar orta sınıf aileler ve onların mektebe gidip gelen çocuklarıydı belki, ama sair zamanlarda çok farklı milletlerden insanlar, farklı amaçlarla burada zaman geçiriyorlardı. Köpek gezdirenler, işten kaytarmış gibi görünen Asyalılar, kafelere çöreklenip internette kaybolmuş Afrikalılar, aşağı yukarı piyasa yapanlar, benim gibi şehrin yabancısı olup çınarların gölgesine sığınanlar, firardaki yaşlılar…

Akşamları eve dönüp de rakısız çilingir soframı kurduğumda, bir yandan Mester utca’nın tarihine çalışmaya başladım doğal olarak. Zaman nasıl geçecek ki? Budapeşte’nin 23 semtinden IX.’su olarak bilinen Ferencváros’un sınırları içindeydi sokak. Bugünkü Kálvin Meydanı ile Ferenc Meydanı arasındaki alan, semtin çoğunlukla bahçeli evlerden oluşan ilk yerleşim yeriymiş. 18. yüzyılda her taraf mera, çiçek ve sebze bahçeleriymiş; halen Mester’i adımlarken gördüğümüz kimi sokak isimleri, Liliom (zambak), Viola (menekşe),  Bokréta (buket) o dönemden yadigar.

1799 ve 1838 sel felaketlerini yaşamış bir bölgeden söz ediyoruz. Bu yüzden 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yapılan inşaatlarda kerpiç yerine taş ve tuğla kullanılmış. Bölgenin sanayileşmesi de bu dönemeçte gerçekleşmiş. 1870’lerde beş büyük değirmen faaliyet gösteriyormuş; 1902’de Macaristan’ın en büyük mezbahası burada kurulmuş, Yahudi gemi işletmecisi Herz Armin de İtalyanlardan öğrendiği salam yapma inceliklerini sergilediği, sonradan dünya çapında ünlenecek fabrikasını, 1888’de burada açmış.

Sokak Habsburg krallığında Gottesacker Gasse (Mezarlık sokağı) olarak adlandırılıyormuş. O sıralar şehirde çok sayıda mezarlık sokağı olduğundan, 1874’te  buraya yeni bir ad verilmesi düşünüldüğünde bölge sakinleri, sokağa şair, yazar, tarihçi, Macaristan Bilimler Akademisi üyesi ve bölge milletvekili Kálmán Thaly’nin (1839-1909) adının verilmesini istemiş ama belediye yönetimi bunu kabul etmemiş. Sebebi siyasal çekişmeler midir, yoksa sonrasında Kálmán Thaly’nin adıyla birlikte anılan sahte tarih yazıcılığı daha o zamanlardan mı kuşku yaratmıştı bunu kestirmek zor.

19. Yüzyıl sonuda buranın Kálmán Thaly yerine, Almanca’da usta anlamına gelen mester adıyla anılması, kolayca tahmin edilebileceği gibi zaman içinde çok sayıda zanaatkar atölyesine ev sahipliği yapmasıyla ilgili. 

Bütün bu geçmiş zaman hikayelerini anlatıyorum çünkü bunlar benim gözümde sokağa başka boyutlar katıyor; örneğin bazen cadde boyunca yürürken, kanlı önlükleriyle mezbahanın önüne çıkmış, üstlerinden bir başka canlıyı boğazlamış olmanın efsunu tüterken, sigaralarını tellendiren iri yarı adamlar görür gibi oluyorum ve artık modernleştiğimize dair bütün o yeni zaman palavraları bir anda ıskartaya çıkıyor.

Sokağın ötelerine, Haller utca’ya uzanmam daha sonradır. Meydancığa doğru, sağda Dandar utca’nın girişindeki antikacıyla tanışmam da o döneme rastlar: Antik Odeon Recipiac Bazarruház. Dışardan çok şey vaat eden bir dükkandı ama içerisi efemera takıntılı benim gibi biri için neredeyse çöl manzarasıydı. Yine de Mester utca’ya her yolum düştüğünde kapısından içeri girmeye devam ettim, çünkü içerde çok farklı iki dünya dip dibe yaşıyordu ve bunun her hangi bir arızaya uğramadan sürüp gittiğini görmek beni hem şaşırtıyor hem de rahatlatıyordu. Kabaca kapıdan girince sağdaki genişçe bölüm tam karşıdaki tezgahın arkasında pinekleyen adamın kontrolündeydi. Aslında kontrol lafın gelişi, çünkü bu bölümde her şey karışık bir biçimde ve gelişigüzel yerlere, masaların üzerlerine ve raflara atılmış ya da yığılmıştı. Eşelenmek koleksiyoncuların ortak hastalığıdır, adam da bunu biliyor olmalıydı ama üstüne bundan zevk aldığını da fark ediyordunuz. Çünkü tozun toprağın içinden ne bulsanız, yüzünde o tuhaf sırıtışla, külçe altın bulmuşsuzunuz gibi bir fiyat söylüyordu. Buna mukabil soldaki daha ufarak oda, karısının kontrolündeydi. Burada her şey yerli yerindeydi. Güleryüzle karşılanıyor, bir tabureye buyur ediliyor ve önünüze yığılan mallarla baş başa bırakılıyordunuz; üstelik fiyatlar da üç on paraydı.

Şehri köyden ve kasabadan ayıran onun kozmopolit yapısıdır. Bu sadece insanlar için değil binalar, eşyalar, işyerleri için de geçerlidir. Zaman durmuyor malum, eski ile yeninin harmanını tutturmak önemli. Şehirlerde giderek daha çok bölgenin tek tipleşmeye başladığına tanıklık ediyoruz. Sanırım Budapeşte’de bu harmanın -şimdilik- iyi tuttuğu yerlerden biri Mester utca ve civarı. Ferenc Körút tarafından girilince yeni binaların çoğu ve dükkanlar daha çok caddenin sol tarafına yaslanmış durumdalar; berber, gözlükçü, pizzacı, dönerci, Çin marketi, uzak doğu fast food lokantaları, manavlar, çorbacı, kahvehaneler, pastaneler, lotocu, cep telefoncu vb.

Bütün bu cümbüşün karşı sırasında, 51 numaralı tramvayın başlangıç durağı olan sağ koldan ilerlendiğinde eski apartmanlar ve onların zarif balkonlarının vakur sessizliği ağır basıyor. Bir zamanlar can simidim olan otopark şimdi sokağın bağrına saplanmış hançer gibi, ama bundan kaçış yok. Büyük ölçekli konut yenileme ve ardından gelen “soylulaştırma çalışmaları”yla -ne laf ama!-, işçi sınıfının yaşadığı Ferencváros, son 15 yılda orta sınıf çekirdek ailelere uygun bir yer haline geldi. Civardaki öğrenci kafeleri ve turistik alanlar da cabası.

Haller Meydanı benim için yolun sonu olsa da Mester utca bu kadarla bitmez. Bir keresinde meraktan ve birazda ayaklarımı açmak için sonuna kadar gitmiştim, o kadarı yetti. Saint Vincent de Paul Kilisesi’ni geçince sol tarafta uzun bir park başlar. Sağ taraf, eski ve yeni binaların harmanıyla oluşturulmuş konutlardan ibarettir. Buralar artık, Kós Károly’un cümleleriyle söylecek olursak, insanların konduğu kafesler, olarak nitelenebilecek yapı bloklarıdır. Obi sapağını geçtiğinizde ise doğrudan toplu konutlara ve yenilerini bekleyen boş arsalara varırsınız. Yolun sonu devasa Praktiker ve Lurdy Ház binalarının öpücükleri arasında boğulur.

Yine de bitmez Mester utca biraz daha yürüyüp, tren alt geçidine de batıp çıkmanız ve Külsó Mester utca’nın neredeyse kırsal peyzajına yüz sürmeniz gerekir.

Serhat Öztürk – Türkinfo

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here