2026. Nisan 9.
Türkinfo Blog Oldal 624

Macar Sanatçı Hannah Berger İle Söyleşi

hannahbergerUrfa aşığı Macar Sanatçı Hannah Berger’le sizler için çok özel bir röportaj gerçekleştirdikMüzik hayatından, Urfa türküleriyle tanışmasına, hayran olduğu sanatçılardan, ilk defa bir Kürtçe parçayı seslendirmesine, gerçekleştirmek istediği projelerinden, son seslendirdiği Fadil’e parçasına, Gelip İstanbul’a yerleşmesine, çalıştığı yeni grupla ilgili ne varsa sorduk o da açık yüreklilikle sorularımızı cevaplandırdı. Türkçesinin iyi konuşamamasından dolayı bir eziklik yaşasa da, sorularımızı gayet güzel bir şekilde cevaplandırdı. Bizde Rehavisanat olarak noktasına virgülüne dokunmadan, bu söyleşiyi aynı açık yüreklilikle sizlerle paylaşıyoruz.

ARE : Müzikle ile ilk tanışmanız kaç yaşında oldu?

HHB: Müzik ile ilk önce çocukken tanıştım, çünkü 7 yaşındayken piyano çalmaya başladım
Macaristan’da. Klasik piano dersler aldım 6 yıla kadar, çok değerli Budapeşte’deki Hocalardan. En meşhur Macar bestecilerin parçaları seslendirdim, Bela Bartok, Zoltan Kodaly ve başka klasik parçaları. Bela Bartok macar bestecisi, pianocusu ve Doğu Avrupa halk müziği derleyici-sidir. Bela Bartok 1936 yılındaki Türkiye gezisinde Aydan Saygun ile birlikte Anadolu’yu dolaşmış ve özellikle Osmaniye yöresindeki türküleri birlikte notalamışlardır, çünkü Bela Bartok Macar ve Türk halk müziğinin ortak olduğunu fark etmiş. Bunun yanında ilk olarak gençlik yıllarımda doğuya, direkt olarak Türkiye’ye yolculuklarım başladı. Bu yolculuklar sonraki yaşantımı belirledi.’’Eve varmıştım’’ diyebilirim. Türkçeyi öğrendim ve Türkiye’nin sahip olduğu çok zengin müzik kültürü hakkında bilgi sahibi olmuştum, özellikle Türk halk müziği ve Türkiye’deki geleneksel müzikler hakkında.
1996 yılında, Budapeşte’de, Türk halk müziği ve doğu müzikleri seslendirmek için, grup çalışmalarına başladık. Yaklaşık on yıl süren bu çalışmalar esnasında ’’Aşkın şarabı’’ ve “Ne olursan ol” isimli iki albüm yaptık, bunun yanında Irak’lı besteci, ut ve kemanustası Moofed Alnasih’le çalışmalarım esnasında Türkiye’ye en güzel ziyaretlerimi gerçekleştirdim.
2006 yılında, Türk halk müziğinin yanında, Slav, Bosna, Sırp, Balkan ve Roman halk müziği çalan ‘’Dilber Orkestrasını’’ kurdum ve bu grubun şarkıcısı oldum. Bu ülkelerin kültür ve müzikal köprülerle birbirlerine çok yakın olduklarına hep inanıyordum. İran kökenli dilber ismini seçerken de bu inancım doğrultusunda hareket ettim. (Güzel kadın, aşkı getiren, sevgili, birleştiren ) Anadolu ve Balkanlar son derece renkli ve muazzam bir müzik ve kültür dünyasına sahip. Birçok ortak karakteristiğin yanında heyecan verici farklılıkları da var, buna da her zaman inandım… Müzikle birlikte her zaman çok özel yolculuklar yapabileceğimi biliyorum. Doğunun o çok derin, sert ve hüzün dolu melodilerinin yanı sıra, Karadeniz bölgesinin tatlı ve coşku dolu horonlarına kadar… Sonra bir bakıyorum ki Bosna’nın mistik dünyası içimde parıldamaya başlıyor ezgilerde ve her şey bir roman şarkısının ateşle geceyi süslemesi kadar güzel oluyor… Anlıyorum ki bu yolculukta ilerliyorum ve artık biliyorum ki, bu yerleri görüyorum ve hissediyorum, çünkü müziğin beni götürdüğü yere gidiyorum.
ARE : Sizi ilk etkileyen parçalar hangisi?

HHB : Beni ilk etkileyen parçalar aslında Urfa türküleri, Kürtçe ve Ermeni parçalardı, uzun havalar ve Doğu Türkiye’nin derin, muhteşem parçalarıydı…

ARE : İlk söylediğiniz parçayı hatırlıyor musunuz veya sizi ilk etkileyen parçayı hatırlıyor musunuz?

HHB : İlk söylediğim parça sahnede balkan bir ünlü parçasıydı, ismi: Rumelaj, 1996 yılında Macaristan’da. Şimdilik de seve seve okuyorum, Macarlar ve balkanda yaşayan insanların en sevdiği parçalarından birisi bu parça.

ARE : Urfa adını ilk defa nerde duydunuz, nasıl duydunuz?

HHB : Urfa’nın adını ilk önce çocukken duydum, eski Mezopotamya da ki ”UR” şehir gibi, Hz. İbrahim’in şehri olarak aslında. Her zaman çok merak ettim bu şehri ama aslında asla düşünmedim çocukken bu güzel şehirde ziyaretçi olduğumu ve konser vereceğimi.
1996 yılında Budapeşte’deki grubum ile Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar adlı parçayı seslendirdim ve o zaman Macaristan’da gelen Türk televizyon içinde okuma fırsatım oldu. Sonra grubum ile hep çalıştık, sahnedeydik ama 2009 yılında Şanlıurfa’ya davet edildim, Urfalı müzisyenlerle birlikte meşhur Balıklı gölde konser verdim.
Bu benim için ne büyük bir mutluluktu. Urfa’yı ilk kez gördüğümde kendimi hemen kendi şehrimde hissettim, duygularıma göre yabancı değildim. Şanlıurfa ve Doğu Türkiye sıcak yürekli insanlarıyla güzel ve değerli arkadaşlık ettim.

ARE : Asıl mesleğiniz nedir?

HHB : Asıl mesleğim Macaristan’da: grafoloji, ve ünlü bir magazin için şifalı otlar hakkında yazıyorum, -grafoloji konuda ise öğretmenlik yapıyorum.

ARE : Sizin ilk Türkçe parçanız “Urfa’nın etrafı dumanlı dağlar” mı, bu türküyü söyleme fikri sizde nasıl oluştu?

HHB : Gerçekten ilk önce bu meşhur parçayı okudum Macaristan’da, orada yaşayan arkadaşlarımdan duydum, bu parça sözlerini ve hicaz makamın güzelliğini hemen fark ettim ve çok hoşuma gitti.

ARE : Bu türkünün ardından hangi Urfa parçalarını seslendirdiniz sıra da başka var mı?

HHB : Biraz sonra başka güzel Urfa türküleri öğrenmeye başladım: Kara üzüm habbesi, Urfa’ya paşa geldi, Fadile, Lorke …. Ve başka parçalar öğrenmeye başladım, ama Urfa türküleri çok zengindir, yıllar gerekiyor onların iyi anlamaya ve öğrenmeye.

ARE : Bir de bu son zamanlarda Kürtçe parça “Were Rınde” yi seslendirdiniz, Kürtçe zor bir dil mi çünkü gayet güzel yorumlamışsınız bu parçayı?

HHB : 2010 yılında İstanbul’a gelirken müzisyen arkadaşlarımla beraber meşhur, aslında Konyalı Kürtçe parçayı ”Were Rinde”-yi de okudum, Kürtçe söylememi artık eskiden istedim, sadece bu günlerde fırsatım oldu. Gerçekten Kürtçe kolay bir dil değil ama umarım telaffuzum iyi olmuş. Ware Rinde muhteşem bir parça! .

ARE : Kürtçe parçayı seslendirmeniz hayranlarınızı şaşırtmadı mı, nerden çıktı bu Kürtçe parça diye…?
HHB : Sanırım hayranlarımı şaşırtmadım, o kadar çok dilde parçalar okuyordum, Kürtçeyi de çok istedim. Kürtçe müzik çok derin ve zengin, Civan Haco, Kardeş Türküler, Aynur albümlerini ve başka güzel kürtçe parçalar yıllardan beri dinledim ve çok sevdim. Ve Kürt kültürü, Kürtçe dil ve müzik Doğu Türkiye’nin çok önemli yeri. Urfa’da üç dili konuşuyorlar: Türkçe, Kürtçe, Arapça, -bu dillerin ne zengin olduğunu ve bu şehir ve oradaki şehirlerin kültürünün ne zengin olduğunu gösteriyor. Urfa’da birçok eski ermeni evler de gördüm, sanırım eskiden Ermenice dil de oradaymış.

ARE : Şimdiye kadar kaç dilde şarkı söylediniz sanırım en son Kürtçe söylediniz, Kürtçeyi de repertuarınıza kattınız doğrumu, peki başka diller var mı sırada?

HHB : Şimdiye kadar balkanlı şarkıcı olduğum için birçok dilde parçalar seslendirdim, çünkü balkan ülkelerinden dilleri de çok zengindir.
Bosna’ca, Sırpça, Makedonca, Rumca, sonra Türkçe, Arapça ve Kürtçe de söyledim.

ARE : İstanbul’a yerleşmişsiniz galiba, Batıdan doğuya bakarken nasıldı, şimdi Doğudasınız, Batıya nasıl bakıyorsunuz İstanbul’dan?

HHB :İstanbul’dayım 4 aydan beri gerçekten, ama Avrupa’dan geldim. Avrupa çok merak ediyor Doğu’yu, çok enteresan herkes için zengin ve eski kültürü için, tanıdığım insanlar hepsini ziyaret etmek istiyor Doğu’yu. Batıya İstanbul’dan da zevk ile bakıyorum, her yerin farklı kültürü ve değerleri var, aslında bambaşka kültürler ama çok şanslı bir şey dünya vatandaş gibi uzun bir yolda olmak. Ama Batıdan doğuya bakarken duygularım eski gibiler, benim dünyam Doğu Türkiye ve onların güzel şehirleri: Urfa, Diyarbakır, Mardin…

ARE : Seslendirdiğiniz parçalardan dolayı iyi-kötü ne gibi tepkiler alıyorsunuz?

HHB : Avrupa’da, Macaristan’da birçok dilde okumak çok alışkın bir şey, çünkü çok merak ediyorlar farklı kültürlerin müziklerini ve parçalarını. Umarım bu günlerde artık Türkiye için de kabul edilmiş.

ARE : Müziğin dili evrenseldir, siz bu dille konuşurken özellikle birileri sizi anlamak mı istemiyor acaba?

HHB : Olabilir, ama bu benim problemim değil. Sahne benim içinkutsal bir yer, insanlık, sanat’ın yeri, müzik ise evrensel bir dil, bunu belki herkes biliyor. Neden bu çok dilde parçalar okuyorum çünkü insanların arasında bir köprü olmak istiyorum, farklı kültürlerimizi bağlamak ve göstermek istiyorum. Ne iyi ki varsınız… Ben uzak, küçük bir ülkeden geldim, sizleri tanımak istiyorum, sizin için dünyamı göstermek istiyorum, sahnede, şarkıcı olarak. İçimde başka bir şey yok, bu benim yolum. Sanatlar, müzik insanların arasında her zaman bir köprü bir ip gibi…
ARE : En son Fadil’e parçasını yorumladınız, çok güzelde yorumlamışsınız, bu parçayı yorumlama fikri sizde nasıl oluştu, bu parçaya klip çekmeyi düşünmüyor musunuz?

HBB : En son İstanbul da müzisyen arkadaşlarla Fadil’e parçayı seslendirdik, ama gerçekten çok enteresan farklı şekilde, jazz-blues olarak. Müzisyenlerle muhabbet ederken aklımıza geldi bu parçanın güzel ve derin sözleri, bunun için şimdi halay gibi değil, daha yavaş olarak söyledik.
Planlarımıza göre bir klip çekmeyi istiyoruz, Şanlıurfa’nın özel ve muhteşem yerleri göstererek, biraz tanıtmak ta istiyoruz bu şehri.

ARE : Saygı duyduğunuz, örnek aldığınız, beğendiğiniz, müzisyenler var mı, varsa hangileri?

HHB : En sevdiğim müzisyenler o kadar çok var Türkiye’de… Söylemem biraz zor bunun için. Musa Eroglu, Hüsnü Şenlendirici, Yorum Grup, Kardes Türküler, Civan Haco, Aynur, Cengiz Özkan, Taksim Trio, Selda Bağcan, Erkan Oğur …-o kadar çok var.

ARE : Urfa ya özlem duyuyor musunuz, özlem duyuyorsanız bu özleminizi ne şekilde gidermeye çalışıyorsunuz?

HHB : Urfa’yı çok özlüyorum, değerli arkadaşlarım oradadır, umarım Fadil’e parçadan klip çekebiliriz ve aynı zamanda konser fırsatlar bularak yine ziyaret edebilirim gönlümün en güzel şehrini: Urfa’yı…

ARE : Eski grubunuz Dilberle çalışıyor musunuz yoksa İstanbul’da yeni bir gurup mu oluşturdunuz, yeni müzisyenler varsa, kim bu müzisyenler?

HHB : Bu aylarda İstanbul’dayım, buradaki müzisyen arkadaşlarla kayıtlar yapıyoruz, bunu için şimdi Macaristan’daki Dilber grubumdan biraz ayrılmak zorundaydım, ama çok özlüyorum onları. Ama bu aylarda ve gelecek yılda burada çalışmak istiyorum biraz, bu çalışmaların vakit ihtiyacı var, bunun için Türkiye’deyim ve çok umarım ki Urfa’da ve doğu şehirlerde yine konser verebilirim. İstanbul’da ki müzisyenlerim Urfalılar ve birisi Sivaslı. Onlarlar beraber çalışmak ban büyük bir onur veriyor.

ARE : Son olarak bizlere, okuyucularımıza neler söylemek istersiniz?

HHB : Sizlerle düşüncelerimi ve duygularımı büyük bir mutluluktu, fırsat için teşekkür etmek istiyorum. Herkes için en içten sevgilerimi ve selamlarımı gönderiyorum İstanbul’dan.
Söyleşi : A.Rezzak ELÇİ /

2014-05-09
http://rehavisanat.com/

Bosnalı Emekli ahşap kaplama Vosvos yaptı

Bosnian pensioner cleans his wooden Volkswagen Beetle car in front of his home in Celinac71 yaşındaki Bosnalı Volkswagen hayranı Momir Bojiç iki yıllık bir uğraş sonucunda kendisine içi dışı tamamen ahşaptan bir kaplumbağa Vosvos yaptı.

50 bin parça küçük çınar ağacı ahşap parke kaplamayla oluşan araç herkes tarafından hayranlıkla izleniyor.

Banja Luka şehrine yakın Calinac kasabasında yaşayan Momir Bojiç ahşap kaplama aracını her gün fırçalayıp parlattığını da söyledi.

2014-04-29
Türkinfo/Budapeşte

Macar şairi György Faludy neden Türkiye’ye göçmek istemişti?

urban_adam21910 doğumlu şair uzun hayatı boyunca 1938’de ve 1956’da 2 kez Macaristan’ı terk etmiş, siyasi göçmen olarak dünyanın değişik yörelerinde yaşamıştı.

2006 yılındaki ölümünden bir süre önce, hayatının son demlerinde 3. kez yine ülkeyi terk etmeye hazırlanıyordu. Ve bu kez “Türkiye’ye gitmek, orada sakin bir köyde yaşayıp ölmeyi düşünüyorum” diyordu.

Ancak bu kez onu bıktıran ve ülkesini terk etme kararı aldıran, maddi sorunları, çevresinde sanat çevrelerinin geçimsizliği ve toplumun tutucu kesiminin onu bezdiren dedikoduculuğu olmuştu. 2002 yılında 92 yaşındayken yeniden evlenmişti. Karısı 28 yaşındaki Fanny Kovács’tı.

György Faludy toplumun genel geçer değer yargılarına göre yaşamak istemediğini asla gizlememişti. Komünist, biseksüel ve radikal kimliğini de hiç saklamamıştı.

Kendisinden 65 yaş genç karısıyla çektirdiği çıplak fotoğraflar olay olunca da, kızgınlıkla “bu toplum benim yaşayabileceğim bir yer değil, gidiyorum, sizi terk ediyorm” demişti.

Sonuçta ülkesini terk etmedi.

2006’da maceralı ve neredeyse bir asra varan hayatını, yine doğduğu topraklarda sonlandırdı.

https://www.youtube.com/watch?list=UUVrPMea2sJwC_qfofreYK_g&v=7yBlC02x1-8&feature=player_embedded#t=0

2014-03-23
Türkinfo/Budapeşte

İnsan ve köpek arasındaki dostluğun gerisinde beyinlerindeki benzerlik mi yatıyor?

Birkaç yıl önce “köpek sözlüğünü” geliştiren Macar bilim adamları bu kez de yine köpekler üzerine ilginç bir araştırmayla kendilerinden söz ettirdiler.

İnsan ve köpek beynini, faaliyet esnasında kıyaslamaya ve beyin faaliyetleri arasındaki benzerlikleri araştırmaya yönelik proje önemli saptamalar yapıyor.

Araştırma, insan ve köpek beyninde hangi tür seslere beynin hangi bölgesinin nasıl tepki vereceğini saptamayı amaçlıyordu.

Araştırma sonuçlarına göre köpek beyninde de, aynen insan beyninde olduğu gibi, kendi türdeşlerinin sesini algılamaya ayrılmış özel bir bölüm bulunuyor.

İnsan beyninde, kendi türdeşlerinin sesini duyduğunda harekete geçen geniş bölgeler var. Yani, insan beyni öncelikle kendi türdeşlerinin sesini algılamaya formatlanmış durumda. Başka seslere bu önemi vermiyor, insan seni duyduğunda diğer tüm sesleri ihmal ederek, oraya odaklanıyor.

Bu durum köpeklerde de böyle. Onlar da köpek sesi duyduklarında aynı şekilde beyinlerinin çok önemli bir kısmını bu sese odaklıyorlar.

İnsanlar ve köpekler üzerinde MR çekimlerle yapılan araştırma bir önemli gerçeği daha ortaya çıkardı. İnsan beyninde, insan sesi duyulduğunda harekete geçen merkez, insan sesinin yanı sıra sadece köpek sesine karşı aynı duyarlılığı gösteriyor. Yani insan, bilinçaltında da köpeklere karşı özel bir önem veriyor. Köpek sesine gösterdiği ilgi, diğer tüm sesleri ihmal etmesine neden oluyor.

Ancak araştırma insan ve köpek beyni arasında seslerin algılanması esnasında önemli farklılıkların da olduğunu ortaya çıkardı. İnsan beyninin sadece % 3\’lük bir kısmı canlılara ait olmayan seslere ilgi gösteriyor. Köpeklerde ise beynin bu tür seslere ilgi gösteren kısmı % 48! Yani köpekler doğal süreçlerden, canlı olmayan nesnelerden çıkan seslere karşı insana göre kat kat daha duyarlılar ve belki de bu da insan ve köpek arasındaki dostluğun nedenlerinden biri.

MTA-ELTE Etoloji araştırma merkezi tarafından gerçekleştirilen projenin sürdürüleceği açıklandı.

2014-02-22
Türkinfo/Budapeşte

Macar parlamentosunda askerlerin nöbet töreni

Macar parlamentosunda şeref kıtasının nöbet değişim töreni turistler tarafından ilgiyle izleniyor.

Şeref kıtasının uzun, ve karmaşık hareketlerden oluşan nöbet değişim töreninin daha çok turistlere yönelik olduğu ve parlamentoya olan ilgiyi arttırdığı resmi makamlar tarafından vurgulandı.

Geçen yıl parlamentoyu 500 bin turistin ziyaret ettiği de açıklandı.

Şeref kıtası, parlamentonun ziyarete açık olduğu günlerde saat tam 12’de nöbet değişim törenini gerçekleştiriyor.

Parlamentonun şeref kıtası 349 askerden oluşuyor.

Aşağıdaki iki videoda Macar şeref kıtasının iki farklı seremonisi görülüyor.

 

2014-01-22
Turkinfo-Budapeşte

Nazım Hikmet’in Budapeşte’de Bıraktığı Anıları

nazim_ferihegyVe konuk şair, kentin her yerinden görünen Gelllert Tepesi’ndeki bu 106 metrelik dev anıtın önüne, ’’Halkım adına..’’ diyerek dost Macar Halkına elindeki kır çiçeklerini saygıyla bırakır…

Budapeşte’de son günüm. Yurdumun büyük şairi Nazım Hikmet’in yıllar önce bu güzel kentte bıraktığı anılarına ve şiirlerine dokunmak için bu sabah erkenden yollara düştüm…

Şandor Petöfi, Attila József, Mikloş Radnoti, Andre Ady… gibi devrimci Macar şairlerin anıtlarıyla donatılmış parklardan, yine onların adlarıyla anılan bulvarlardan, köprülerden geçtim. Kentin en güzel köşelerine dikilmiş bu anıtların önlerinde, ellerinden tuttukları küçük çocuklarına şairlerini tanıtan ve onları saygıyla selamlayan anne babalar gördüm. Ve yine Tuna boyunca sıralanan parkların çimenliklerine oturmuş, bu devrimci şairlerinin şiirlerini onların anıtlarının ayakucunda okuyan bilinçli Macar gençleri…

İçimi coşkuyla dolduran bu güzellikleri imrentiyle izledim…

Gericiliğin kara girdabından bir türlü kurtulamayan güzel yurdum, Tuna kıyılarında da düştü aklıma…

Genç yaşında katledilmiş, memleketlerinden ayrı bırakılmış, yaşamları zindan edilmiş kederli şairlerimizden buruk bir yürekle defalarca özür diledim. En başta, ’’Ülkeme dönmek için ölmek zorundayım’’ diyen Nazım Hikmet’ten…

Bu yakıcı sözleri bile ne kadar iyimsermiş meğer. ’Vasiyet’ şiirindeki o küçük dileğini bile yerine getiremedik. Yıllarca hasretini çektiği, şiirini yazdığı Anadolu’nun bir köyünde hala bir çınar altı bulamadık o koca yürekli şairimiz için…

Öldükten sonra bile dönemedi ülkesine…

Vefasızlığımız, duyarsızlığımız yalnız Nazım Hikmet’e mi?..

Trakya’nın bir fundalığında katledilen ve kırık gözlüğü, kanlı gömleğiyle hala gömütsüz yatan Sabahattin Ali…

Uzun hapisliklerin ve çektiği işkencelerin sızılarıyla Seyranbağları Huzurevi’nin yoksul odasından bu dünyaya küskün giden Enver Gökçe…

Yobazların ilkel naralarla ateşe verdiği bir otelin merdivenlerine çökmüş, umarsızca ölümü bekleyen Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar…

Ve daha niceleri…

Nazım Hikmet’in anılarını ve şiirlerini aradığım güneşli Budapeşte sokaklarından, Tuna’nın bulanık sularına hüzünlü şiirler okumaktan başka bir şey gelmedi elimden…

Ferihegy Havaalanı, Temmuz 1952

11 Temmuz 1952’de Budapeşte Ferihegy Havalimanı’na Berlin’den bir uçak iner…

Uçakta, Moskova’da yaşayan efsane bir Türk şair vardır. Macar şair Benjámin László’nun bir şiirinde onu betimleyişle söylersek: ’’Kocaman gülümseyişli bir Türk şair’’.

Havalimanı’nda onu Sosyalist Macaristan’ın ünlü aydınları, şairleri ve yazarları büyük bir gazeteci topluluğunun önünde çoşkuyla karşılarlar. Çünkü, ülkelerinde ilk kez ağırlayacakları bu ünlü şair, barış ve özgürlük şiirleri dünyanın her köşesinde coşkuyla okunan Nazım Hikmet’tir…

Budapeşte’de yayımlanacak Seçme Şiirler kitabı için Macar Yazarlar Birliği tarafından ülkeye davet edilmiştir. Bu kitap onun Macarcadaki ikinci kitabıdır. Şiirleri Macaristan’a kendisinden yıllar önce gelmiş şair, birkaç gün için geldiği bu toprakları çok sevecek ve dokuz gün kalacaktır…

Şairi uçaktan iner inmez ellerinde çiçeklerle karşılayanlar arasında, onun şiirlerini çeviren genç Macar şairleri Somlyó György ve Kuczka Peter de vardır. İlk kez geldiği Macar toprağındaki bu sevgi seli Nazım Hikmet’i çok mutlu eder…

Macar basınına verdiği ilk demeçte, yurdundaki hapislik günlerinde, serbest bırakılması için Macar halkının ve aydınlarının verdiği büyük desteğe içtenlikle teşekkür eder…

Bu ilk Macaristan gezisinde, 13 yıl hapisliğin ardından özgürlüğünü zorla etmiş bir şair olarak, Budapeşte’de seçtiği ilk ziyeret yeri çok anlamlıdır: ’Özgürlük Anıtı’.

Ve konuk şair, kentin her yerinden görünen Gelllert Tepesi’ndeki bu 106 metrelik dev anıtın önüne, ’’Halkım adına..’’ diyerek dost Macar Halkına elindeki kır çiçeklerini saygıyla bırakır…

Şimdi Gellert Tepesinde, Nazım Hikmet’in Budapeşte’de elinde kır çiçekleriyle ilk ziyaret ettiği yerdeyim… Yaz güneşinin ışıttığı Budapeşte ve Tuna köprüleri güzel bir tablo gibi duruyor karşımda…

Nazım Hikmet’e, ’’Dünyanın en güzel iki kenti Budapeşte ve İstanbul’dur.’’ dedirten, şimdi seyrettiğim bu güzellikler olmalı…

Özgürlük Anıtı’nın eşiğine, ’’Bu güzel kentte güzel anılar ve hüzünlü şiirler bırakıp geçen, dilimin büyük şairi Nazım Hikmet’e sevgilerimle…’’ diyerek bir dal karanfil bıraktım…

Ve yemyeşil bir parkın incecik, taş merdivenlerinden çıktığım bu tepede beni ılık rüzgarıyla kucaklayan Budapeşte’yi, büyük şairimizin bu toprakları coşkuyla selamladığı ’Macar Toprağı’ şiirinin ilk dizeleriyle selamladım…

’’Merhaba Macar toprağı

sen bu yaz vakitleri

fırından yeni çıkmış ekmek gibisin

kabarık,

yaldızlı, esmer

ve ekmek gibi sırlarınla dolu

ekmek gibi mübareksin…’’

SIRT ÇANTAMDAKİ KİTAP: ”NAZIM’IN MACAR TOPRAĞI”

Pusta Ovasında uçuşan akasya çiçekleri altında dolaşırken kendime bir söz vermiştim:

’’Halkının özgürlüğü için çarpışırken 26 yaşında at üstünde can veren yiğit şair Petofi’nin yaya yürüdüğü dikenli toprak yolları, halkına ve çok sevdiği karısı Julia’ya geceleri mum ışığında şiirler yazdığı eski hanı (Hortobágy Csárda) nasıl bulmuş ve onun eşsiz şiirlerini hanın bahçesinde okumuşsam, dilimin en büyük şairi Nazım Hikmet’in de Budapeşte’de bıraktığı şiirlerinin izlerini bulup, geçtiği yollardan onun şiirleriyle yürüyeceğim…’’

Bu sözümü yerine getireceğimden hiç kuşkum yoktu. Çünkü, sırt çantamda güvenilir bir rehberim vardı: Nazım’ın Macar Toprağı.

Bu kitap, Nazım Hikmet’in 1952-56 yılları arasında Macaristan’a yaptığı ziyaretleri ayrıntılarıyla anlatıyor. Şair’in Budapeşte’de kaldığı otelleri, katıldığı sanat etkinliklerini, Macar radyolarının, gazete ve dergilerin onunla yaptığı söyleşileri fotoğraflarıyla göz önüne seriyor…

Gezim boyunca elimden düşürmediğim bu kitabın her sayfası büyük bir emeğin ürünü. Yazarı Sunahan Develioğlu. Tanınmış Türkolog, Prof. Edit Tasnadi Hanım, hem sunuş yazısıyla hem de Macarcadan yaptığı olağanüstü güzellikte çevirilerle kitaba büyük destek vermiş. Yalnız Edit Tasnadi değil, Nazım Hikmet’in Macaristan’daki tüm sevenleri ellerinden geldiğince destek olmuşlar bu kitaba…

Şairin Moskova’da misafiri olmuş, ona Budapeşte’den ilaçlar götürmüş doktoruIstván Kunoş’un yaşlı eşi bayan Kunoş’tan, onun birçok şiirini çeviren ve Macaristan ziyaretlerinde şairimize eşlik eden Somlyó György’e; şairimizle söyleşi yapmış ünlü gazeteci Reti Erwin’den, Türkolog Gal Timea’ya (Ekim 2011’de genç yaşında yaşamdan ayrıldı.) kadar bir çok saygın isim var destek verenler listesinde…

Sunahan Hanım, onu bu olağanüstü kitabından dolayı kutladığımda alçakgönüllü sözler etti:

’’Ben değil, bu güzel insanlar ve Nazım’a duyulan sevgi seli yarattı elinizdeki o kitabı. Herkes elindeki bütün belgeleri, bilgileri sundu. Şanslı biri olarak yağı, unu, şekeri karıştırmak da bana düştü. Hepsi bu!..’’

Şairimizin çok az bilinen bazı şiirlerinin ve bu şiirlerin alt öykülerinin de sayfalara serpiştirilmiş olması ayrı bir güzellik katıyor kitaba…

Az bilinen bu şiirler, Nazım Hikmet’in, ’’Burada evimde gibiyim. Sanki kardeşlerimin, kuzenlerimin arasındayım.’’diyecek kadar yakınlık duyduğu Macarlara ve Macar toprağına adadığı duygulu şiirleri…

Bu kitabı bana, dostluğunu ve şiirlerini yüreğimin en güzel yerinde taşıdığım şair AğabeyimMetin Demirtaş, Macaristan’a gideceğimi duyunca Antalya’dan Frankfurt’a hızlı postayla yetiştirdi. Kitabın ilk sayfasına bir de not düşmüş:

’’Bu kitap Macaristan gezinde mutlaka elinin altında bulunmalı. İlkin 125. sayfadaki ’Kavanozdaki Yürek’ şiirini oku ve şiiri belleğine al! Tanrım, nasıl güzel bir şiir!.. Bu şiirin izini Budapeşte’de mutlaka sürmelisin! Bir de, bu şiiri bir bardak Macar şarabıyla tatlandırıp, sevgili ustamız Nazım’ı anarak yazıldığı yerde okursan…’’

Budapeşte’deki anılarımı varsıllaştıran bu güzel kitap için Sunahan Develioğlu dostumuza ve kitabı bana armağan eden Metin Demirtaş Ağabeyime, Tuna kıyılarından kanatlanıp masmavi gökyüzünde kaybolan kuşlarla teşekkürler ve selamlar yolladım…

TUNA’YA AKAN NAZIM HİKMET ŞİİRLERİ

Havalandık Pırağ’dan

indik Budapeşte’ye.

Kuş olmak güzel şey

hatta bulut olmak,

ama memnunum ben insan olmaktan.

Buda’nın sarmaşıklarla kaplı dar sokaklarından Tuna kıyısına indim. Bir sonraki durağım,Nazım Hikmet’in defalarca konakladığı Margit Adası (Margitszigeti).

Adaya gitmeden önce, Budapeşte’nin en eski, en güzel köprüsü olan Zincir Köprüsü’nün(Széchenyi lánchíd) demir korkuluklarına yaslanıp, Tuna’nın salına salına geçişini izledim bir süre…

Şu koca kenti ikiye bölen Tuna’nın, bu uzun yolculuğuna Kara Ormanlar’dan emekleyen bebekler gibi küçük bir dere olarak çıktığına kim inanır!..

On ülkeden devşirdiği sevinçleri, kederleri ve kendisine yakılan sevda türkülerini asırlardır usanmadan Karadeniz’e taşıyan Tuna’nın Estergon’da başlayan görkemi, Vişegrad’tan Budapeşte’ye doğru büküldükten sonra doruğa ulaşıyor. Ağırbaşlılığı ise tıpkı şair oğlu AttilaJózsef’in onu ’Tuna Kıyısında’ şiirinde betimlediği gibi:

’’Akıyor gibiydi sanki yüreğimden çıkıp da

Bulanık, bilge ve büyüktü Tuna.’’

Macaristan Parlamento’sunun Tuna’yla bütünleşmiş tarihi gotik taş binası, kentin simge eserlerinden biri. Attila József, bu binanın bahçesinde bronz anıtıyla oturmuş, dalgın bakışlarıyla akıp giden Tuna’yı seyrediyor…

Buda tarafındaki rıhtımdan Margit Adası’na doğru yol alırken, Peşte tarafındaki bu eşsiz yapıyı doya doya izledim. Bahçesinde oturan sevgili Attila Jozsef’i de, onun belleğime aldığım güzel şiirleriyle selamladım…

Margit Adası, ulu ağaçları ve rengarenk çiçekleriyle çok güzel bir doğal park. Tuna’nın iki koldan sarmaladığı adaya, kendi adıyla anılan Margit Köprüsü’nden ya da diğer uçtaki Arpad Köprüsü’nden iniliyor. Macar dostların, ’’Her mevsim ayrı bir güzelliğe bürünür.’’ dediği Margit, Nazım Hikmet’i 1954’ün ilkyazında tarihi bir otelinde konuk etmiş. Şairin daha sonraları da konakladığı bu ünlü otel, ’Büyük Otel’. (Nagyszálló).

Büyük Otel’in kuş sesleri altındaki geniş terası, şairin yaşadığı güzel bir anıya ve bu anının esinlettiği unutulmaz bir şiire tanıklık eder.

Budapeşte’nin değişik okullarından seçilen üçü kız, biri oğlan başarılı dört öğrenci okul yönetimi tarafından ödüllendirilir. Bu çalışkan öğrencilerin aldıkları ödül, sınıf arkadaşlarını kıskandıracak türdendir. O günlerde kentlerinde konuk olan ve Büyük Otel’de kalan ünlü Türk şairi Nazım Hikmet’le tanışacak, sohbet edeceklerdir. 16 Nisan 1954’te, sosyalist izci giyimli bu dört öğrenci heyecanla Margit Adası’na şairin ziyaretine gelirler. Nazım Hikmet’le tanışırlar, sohbet ederler, birlikte resim çektirirler. Akıl dolu sorular soran, sanata duyarlı öğrencilerin bu öğle sonu ziyareti şairi de çok mutlu eder. Çocuklarla sevinç içinde sohbet eder, şakalaşır…

Sohbet anında bir ara şairin aklına yine güzel İstanbul’u düşer…

O an içinden geçen hüzün dalgasını çocuklardan gizleyemez; duygularını onlarla paylaşır:

’’Bazı şehirler, içinde mutlu çocuklar yaşadığı için mutludur. Budapeşte de böyle mutlu bir şehir. Çünkü, içinde sizin gibi mutlu çocuklar yaşıyor. Fakat bazı şehirler de hüzünlüdür. Çünkü orada hüzünlü çocuklar yaşarlar. Benim şehrim İstanbul öyle bir şehir…’’

Ve öğrencilerden birisinin sorusu üzerine şair, o hüzünlü kenti İstanbul’da üç yaşında bir oğlu olduğunu, fakat onu yıllardır göremediğini anlatır…

Kimbilir, o gün küçük öğrencilerin şairden dinledikleri, belki de şairin ’Macaristan Notları’şiirinde dizeleşen sözleridir:

/…/

Yeşil gözlüm,

kucağında 3 aylık bıraktım Memed’imi,

gülmeyi az buz beceriyordu,

şimdi konuşuyordur.

’’Baba’’ demesini öğrettin mi?

Ünlü şairin anlattıklarına öğrenciler de çok üzülürler…

Vedalaşma vakti yaklaştığında öğrenciler, Moskova’daki yaşıtı öğrencilere önceden yazdıkları mektupları elden iletmesi dileğiyle şaire verirler. Kız öğrencilerden Julika, Nazım Hikmet’e ayrıca özel bir mektup uzatır. Zarfın üstünde, ’’Memet- Nazım Hikmet’in Oğlu – Türkiye ’’ yazmaktadır…

Nazım Hikmet, çocuklara duyguyla:

’’Bugün ülkeme, oğlum Memet’e bu mektubu götüremiyorum; fakat ülkem özgür olduğu zaman sizler de bize geleceksiniz ve bizimle beraber bahtiyar İstanbul’da mesut olacaksınız’’ der…

Ve öğrenciler, çok sevdikleri şair amcalarıyla kucaklaşırlar; mutluluk içinde vedalaşıp giderler. Ama arkalarında ölümsüz bir şiir bıraktıklarından habersizdirler…

Şaire, sevinci ve hüznü aynı anda yaşatan bu güzel buluşma, aynı gün Büyük Otel’in terasında bir şiire dönüşür: ’Postacı’…

Bu şiir, şairin yurduna ve üç yaşındaki oğluna duyduğu derin özlemin Margit Adası’ndan yankılanışıdır…

17 Nisan 1954 tarihli Nepszava Gazetesinde, Macar öğrencilerin Türk şairini ziyaretleri ayrıntılarıyla yer alır. Türk şairin İstanbul’daki küçük oğluna mektup yazan ve bu mektubuylaPostacı şiirinin esin perisi olan küçük Julika’nın, şairle yan yana fotoğrafı da yayımlanır.

Daha sonra Postacı şiiri, Gáspár Endre tarafından Macarcaya çevrilir. Nazım Hikmet’in 1956 yılında Budapeşte’de yayımlanan, Seçme Şiirler (Válogatott Versei) kitabına bu şiir de girecektir…

POSTACI

/…/

Çocukken postacı olmak isterdim.

Muradıma, Macaristan’da erdim, ellisinde.

Çantamda bahar.

Çantamda Tuna’nın pırıltısıyla,

Kuş cıvıltısıyla,

taze çimen kokusuyla dolu mektuplar.

Moskova’ya Budapeşte’den,

çocukların çocuklara mektupları.

Çantamda cennet…

Bir zarfın üzeri:

’’ Memet,

Nazım Hikmet’in oğlu,

Türkiye.’’

diye yazılı.

Moskova’da mektupları birer birer

Kendim dağıtırım adreslerine.

Yalnız Memed’in mektubunu götüremem yerine,

hatta yollayamam.

Nazım’ın oğlu,

haramiler kesmiş yolu,

mektubumu vermezler…

1954 yılındaki Macaristan ziyaretinde şairimiz, Macar ovalarının ve Anadolu ovalarının benzerliğini vurguladığı ’Akşam’ şiirini yazar. Bu şiirini de, şair Benjámin László, ’Macar Ovalarında’ adıyla çevirir.

Şiir o günlerde Macar gazete ve edebiyat dergilerinde yayınlanır. Fakat bu şiir, Seçme Şiirlerkitabına bir diğer tanınmış şair Eörsi István’ın, ’ Macar Ovalarında Akşam Oluyor ’ adıyla çevirdiği haliyle alınır…

AKŞAM

Anadolu ovalarındaki gibi tıpkı

havayi mavi

toz pembe

açık mor,

Macar ovasında akşam oluyor.

Ağaçlar bildik ağaçlar, bizim ovadakiler,

dibinde ağaçların

akşam serinliğinde

terli, sıcak

Asker kaputuna benziyor toprak.

/…/

*

Nazım Hikmet, 1955 yılında bir süre Macaristan’ın en güzel bölgelerinden birinde, Macar Denizi diye anılan Balaton Gölü kıyılarında konaklar. ’İki Ruh hali’ şiirini de bu ziyaretinde yazmıştır. Türkçesi bulunamayan bu iki bölümlük şiiri, Türkolog Edit Tasnadi Türkçeye kazandırır:

İKİ RUH HALİ

I

Mavi Balaton, kartpostal gibisin

Batan güneş, limona mı portakala mı benzeteyim

seni daha çok?

Hayretle andığımız o akşamdan kalan ne?

Titreşen renkler, sesler,

Belirsiz bir hüzün kalbimizde.

II

Keşke seni avucuma alabilsem,

parmaklarımı kapatabilsem,

ellerimi cebime soksam,

ve ’Ha bu diyar’ türküsünü ıslıkla çalarak

Peşte sokalarında ilkbaharda doyasıya gezebilsem…

*

Ve Nazım Hikmet, ’Macar Toprağı’ şiirinin son dizelerinde Macaristan’la vedalaşmıştır…

Ama bu vedalaşma, bu dost topraklara yeniden geleceği umudunu taşıyan bir vedalaşmadır…

Fakat, 1956 yılındaki halk hareketinin yarattığı olumsuzlukların da etkisinden olmalı, o yıllarda dış gezilerine devam etmesine rağmen, bu çok sevdiği topraklara bir daha gelememiştir…

Sözünü ettiğimiz şiirdeki veda dizeleri, şairimizin Macar Toprağıyla son vedalaşması olur…

/…/

Hoşça kal ,

Layık olmadığım kadar ağırladın beni.

Hoşça kal,

götürüp koydum Gellert Tepesi’ne

senin kır çiçeklerini Macar toprağı

kendi haklım adına.

/…/

Hoşça kal.

Belki yine gelirim.

Belki ömür vefa etmez.

Ama bilirim, gün olacak, bilirim,

senden bize, bizden sana misafir gidilip gelinecek,

bir bahçeden bir bahçeye geçer gibi.

1956 yılından sonra artık gelemese de, Macaristan’ı hiç aklından çıkarmaz, çıkaramaz.

Ölümünden kısa bir süre önce, Nisan 1963’te çok özlem duyduğu dost topraklara yazdığı şiirin adı da ’Özlem’ dir.

Bu şiirini şair, Tuna’dan, Mavi Balaton’dan, Pusta Ovası’ndan çok uzaklarda, Moskova Nehrinin soğuk kıyılarında yazmıştır:

ÖZLEM

Yıllardır görüşemedik Macar toprağı, kardeş toprağım.

Düşlerime girer oldun ister inan, ister inanma.

Kayısı rakın gibi vuruyor başıma kokusu Tuna ırmağının,

salamilerinin ve kırmızı biberlerinin.

/…/

Sana benzesin isterdim toprağı Anadolu’mun

Sana benzesin sosyalist toprak, Macar toprağı, kardeş toprağım…

AKŞAM KIZILLIĞINA SAKLADIĞIM SON ŞİİR: ”KAVANOZDAKİ YÜREK”

Nazım Hikmet’in hepimizin dilinde gezen şiirleri dışında öyle şiirleri var ki, insan rastlayınca, ’’Aman Tanrım, benim bu şiirden bu güne kadar nasıl haberim olmadı!..’’ diye üzülüyor. ’Kavanozdaki Yürek’ şiiri de tam böyle bir şiir… Nazım Hikmet’in sadece bu şiiri bile, onun yüreğindeki derin insan sevgisinin en büyük kanıtı…

Bu şiirin yakıcı öyküsünü yaşandığı yerde duyumsamak için Városmajorutca. 68 nolu adresteki Érsebészeti Kliniği’nin tarihi binasına geldiğimde akşam kızıllığı çökmüştü. Ortalık çok tenhaydı. Giriş kapısının önünde beyaz önlüklü doktorlar nöbet değişir gibi gir, çık sigara içiyorlar. Kliniğin işlemeli taş duvarlarını, geniş pencerelerini ve giriş kapısını dikkatle süzerken bir ara doktorlarla göz göze geldim. Gülümsediler, selamlaştık…

Bu dostça gülümseyişleri kaybolmadan hemen yanlarına yaklaştım. İçlerinde Almanca bilen olup olmadığını sordum. Ortalarında kendi halinde sigarasını tüttüren güleryüzlü, yaşlı meslektaşlarını işaret ettiler. Yaşlı doktor beni, ’’Bitte Schön!’’ diyerek yanına buyur etti…

Bir süre Viyana’da okumuş bu sevimli doktora, Érsebészeti Kliniği ve bu klinikte bir zamanlar yöneticilik yapmış bir profesör hakkında bilgi edinmek istediğimi söyledim. ’’İyi bildiğim konulardır; şanslısınız… Buyrun sorularınızı dinliyorum…’’ dedi. Kısa sorularımı bilim adamlarına özgü ciddi bir yüz ifadesi ve tok sesiyle ayrıntılı bir şekilde yanıtladı. Anlattığı bazı cümleleri küçük defterime not edişim ve bu kısa sigara molasını bana ayırdığı için ona her fırsatta ’’köszönöm!’’ (teşekkür ederim!) deyişim onu çok hoşnut etti. Beni meraklı bir doktor zannetmiş olmalı ki, diğer meslektaşlarının içeriye gitmesine rağmen o kaldı ve ikinci sigarasını tüttüre tüttüre bana bilgi vermeye devam etti:

’’Érsebészeti Kliniğimiz, İkinci Dünya Savaşı sonrası kalp ve göğüs hastalıkları kliniğine dönüştürüldü. Şimdi, Semmelweis Üniversitesi’ne bağlıyız. Bu klinik savaş sonrası yıllarda kalp alanında yeni buluşlarıyla ve başarılı ameliyatlarıyla ülkemizin en önemli kalp merkezi olmuştur. Bugün de hala öyledir… Kliniğimizin kurucusu, yöneticisi ve başhekimi olan genç bir profesör, 1952- 56 yılları arasında kliniğin ününü doruğa çıkartmıştır. İşte bu profesör, hakkında bilgi istediğiniz Bay Littmann İmre’dir…

Bay Littmann, daha genç bir doktorken Budapeşte’nin en ünlü kliniklerinde, Sovyet Profesör Petrovsky gibi dönemin saygın tıp insanlarıyla çalışmış biridir. Ameliyatlarındaki üstün başarılarından ve kendine özgü sağaltım yöntemlerinden dolayı ona ülkede ’İmparator’ lakabı takılmıştır. Ne yazık ki bu genç profesör, 1956 halk ayaklanması sonrası aldığı tehditlerden sonra apar topar yurdunu terk etmek zorunda kaldı… Londra’ya gitti. Sonra da Kanada’ya sığındı. Büyük sıkıntılar çekti… Diploması tanınmadı. Kariyerine sil baştan yeniden başlamak zorunda kaldı. Londra ve Toronto’nun en büyük kalp kliniklerinde başarıyla görev yaptı. Sonra yüreğindeki yurt özlemi onu Macaristan’a geri getirdi. Ülkemizin en büyük tıp ödülleriyle, madalyalarıyla onurlandırılmıştır. Kalp üzerine yazdığı önemli kitapları vardır. Onun kitapları bir çok ülkede bugün hala yararlanılan önemli kaynaklardandır. Doktor Littmann İmre’yle yıllar önce ben de bu klinikte tanışmıştım. Maalesef onu 1984’te yitirdik. Ölümünden kısa bir süre önce onunla bir kaç kez tıp kongresinde karşılaşmış, sohbet etmiştim… O, gerçek bir bilim adamı ve hümanistti…’’

Anlatacakları bitince elini uzattı; dostane sözlerle vedalaştık bu sıcakkanlı doktorla…

*

Nazım Hikmet, gittiği bütün ülkelerde olduğu gibi Macaristan’daki dostlarına da daha konukluğunun ilk günlerinde kalp ağrılarına umut olacak bir doktor sorar. Macar dostları ona ünlü bir kalp doktorunu, Dr.Littmann İmre’yi önerirler…

Ve şair, ilk fırsatta bu ünlü doktora gider; tanışırlar…

2014-01-18
gerçekedebiyat.com – Selçuk ÜLGER

Istvan Orosz: Hat sanatının hayranıyım

Rönesans sanatçılarının kullandığı algı illüzyonu ’anamorfik tekniğin’ çağdaş yorumcusu Istvan Orosz, Türkiye’de. Macar sanatçının 30’dan fazla çalışmasının yer aldığı sergi, izleyiciyi perspektif oyunlarıyla karşı karşıya bırakıyor.

Algı illüzyonları akımın en önemli temsilcilerinden kabul edilen Istvan Orosz’un, gravür, yağlıboya ve üç boyutlu ahşap çalışmalarının yanı sıra baskı, animasyon filmleri ve karakalem işleri de bulunuyor. Uluslararası pek çok müze ve koleksiyonda eserleri bulunan Istvan Orosz aynı zamanda Pannónia Film Studio’da yönetmen, University of West Hungary’ da öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürüyor.

Güler Sanat’ın düzenlediği sergi ile izleyici, sanatçının eserlerinde kullandığı geometrik ve matematiksel unsurlar sayesinde, görsel algısının perspektifle nasıl değiştiğini gözlemleme fırsatı buluyor. Istvan Orosz, sergide yer alan anamorfik çalışmalarında, Yunancada yeniden dönüşüm anlamına gelen ’Anamorphosis’ kavramını yorumluyor. Perspektif ile oynayarak yarattığı imajları, kavisli bir ayna yardımı ile sadece bir açıdan bakıldığında görünür kılan Orosz, izleyiciyi saklı gerçek olgusu ile karşı karşıya bırakıyor.
Istvan Orosz’a eserlerinde uyguladığı anamorfoz ve Ankara Güler Sanat’taki sergisini ve Türk sanatseverinden beklentisini sorduk.

Siz Anamorfoz tekniğini çağdaş sanatta yorumlayan sanatçılardan birisiniz. Bize biraz bu teknikten söz eder misiniz?

Anamorfoz genellikle perspektif ile uğraşırken ortaya çıkan bir teknik. Aslında perspektifin abartılması ya da hızlandırılması. Görüntünün büyük bir çarpıtmaya uğrayarak ve ancak özel bir metotla, belirli bir açıdan ya da yansıtıcı yüzeylerin yardımıyla anlaşılabileceği bir teknik. Bu teknikte benim geliştirmeye çalıştığım çarpıtılan görüntüye bağımsız bir anlam kazandırmak ve birbirini tamamlayan ya da birbirinin tamamen zıttı olan iki görüntü ortaya çıkarmak oldu. Ben aslında perspektif okudum. Aynı zamanda bunların Fransa’da örneklerini gördüm. Ve kullanmaya başladım. Anamorfoz için tarihle ve felsefeyle ilgilendim.

Tarih ve felsefeyi nasıl kullandınız?

Benim annem ve babam da öğretmendiler. Biri edebiyat ve tarih öğretmenidir. Özellikle tarihe konuya ilgim buradan geliyor. Bir çalışmaya başladığım zaman ve konusun tarihi bir konu teşkil ediyorsa okuma yapıyorum. Bir eser hazırlarken çok sayıda taslak hazırlıyorum, araştırma yapıyorum. Ben matematikçi değilim ama bu noktada matematik bilmek de gerekli. Anamorfoz kullanma çok eski bir tarz, 17. yüzyıldan bu yana kullanılıyor. Ama ben hem silindirik aynalar kullanıyorum hem de farklı açılardan bakarak anlaşılabilecek bir konuyu ele alıyorum. Silindirik aynaları ilk kez ben kullanmıyorum ama benim yeniliğim silindirik ayna olmadan da anlamlı bir eser koymam. Marcel Duchamp’ın bir sözü var: “Bir eserin her zaman iki sahibi vardır. Biri yapan bir de izleyen kişi” der. Ben izleyen kişiye özellikle vurgu yapıyorum. Arasın bulsun istiyorum benim vermek istediğimi. Esere farklı açılardan bakıldığında farklı anlamlar bulabilsinler istiyorum. Ancak bulamasalar bile ekstra anlamı, önlerindeki çalışmam da bir eser olarak anlamlı olsun. Ben sanata başladığımda Macaristan’da yasaklar vardı. Belki de bilinçsiz olarak çalışmalarımda hep bir ikinci veya gizli anlam vermeye çalıştım. İzleyiciyi zorlamaktan keyif almaya başladım.

Çalışmalarınızda Edgar Allan Poe, Dürer, Einstein, M.C Escher, Shakespeare, Velazquez gibi ünlü sanatçı, yazar ve bilim adamlarının isimlerini görüyoruz. Bunun nedeni nedir?

Bu isimlerin dünya görüşleri, felsefeleri beni çok cezbetti. Yaptıkları, ortaya koydukları işlerden çok etkilendim. Hatta onlara ait bazı fikir ve düşüncelerin benim olmasını isterdim. Bu durum zaman zaman canımı sıkmıyor değil…

1989’da Macaristan’da rejim değişikliğine anlatan ’Yoldaşlar bitti’ adlı poster çalışmanız bütün ülkeye yayıldı ve bir gecede tüm Macaristan sokaklarına asıldı. Sembol oldu. Bu sizin için sürpriz miydi?

Ben bu sürece katkıda bulunmak istemiştim ama aslında eserimin kullanılacağını bilmiyordum. Ama çok sevindirici oldu. Aslında o dönem için böyle bir tasarım çok riskliydi. Bir gecede eserimin ünlü olacağını tahmin etmemiştim. Sovyet ordusu mesajı almış diye düşünüyorum, çıktılar bizim ülkemizden. 1956 devrimindeki “Ruslar Evinize Gidin” sloganını çağrıştırdığı için posterin etkisinin arttığını düşünüyorum. İnsanlara 1956 yılında gaddarca bastırılan devrim ile 1989 yılında bir bağ kurmasını sağladı. Bu poster Amerika’da Time dergisinde yayımladı.

Türk sanatseveri anamorfoz tekniğini beğenecek mi?

Türkiye ’ye daha önce birkaç kez gelmiştim. Grafik tasarımcı olarak sergilerim olmuştu. Ve ilgi gösterilmişti. Bu kez de ilgi bekliyorum. Anamorfoz kaynak olarak Hıristiyanlıkla ilgili olarak görünse de bence Türk sanatseverinin de ilgisini çekebilecek bir teknik. Bence anamorfozun Avrupa’dan tüm dünyaya yayılması, örneğin ta 17. yüzyılda Çin’de ortaya çıkması tesadüf değil. Misyonerler, seyyahlar gittikleri yerlere taşıyorlar. Yine Osmanlı sultanlarından biri, sanırım Sultan Ahmed ciddi bir sanat koleksiyoneriydi. Koleksiyonunda anamorfoz örnekleri de vardı. Şunu da eklemeliyim: Türk sanatının önemli parçalarından hat sanatında geometri ve saklı anlamlar kullanılıyor. Bazen bir insan figürü veya başka figürler yazının içine gizleniyor. Bunlar da beni çok etkiliyor ve duygulandırıyor.”

Orosz’un, anamorfik tekniğin yanı sıra optik illüzyonları, var olmayan objeleri, imkansız mimariler ile çift anlamlı imgeleri kullandığı farklı çalışmalarının yer aldığı ’Master of Deception’ sergisi 20 Şubat’a kadar Ankara Güler Sanat’ta izlenebilecek.

2014-01-04
radikal

Türkiye ile Macaristan arasında YDSK kuruldu

Türkiye ile Macaristan arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) kuruldu. Başbakan Erdoğan ile Macaristan Başbakanı Orban liderliğinde Ankara’da yapılan toplantıda, YDSK kurulmasına ilişkin anlaşmanın yanı sıra çeşitli alanlarda 14 anlaşma imzalandı. Bununla, Türkiye’nin Ortak Bakanlar Kurulu yaptığı ülke sayısı da 15’e çıktı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Macaristan Başbakanı Victor Orban, 18 Aralık 2013’te Ankara’da yapılan görüşmelerin ardından iki ülke arasında Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi (YDSK) kurulması hakkındaki ortak siyasi bildiriyi imzaladı. Erdoğan ve Orban liderliğinde yapılan görüşmelerde ayrıca, iki ülke arasında işadamlarına vize kolaylığı sağlayan anlaşmalar, çevre, enerji, ormancılık, su işleri, kültür, eğitim ve medya alanlarına ilişkin 14 anlaşma da imzalandı.

Anadolu Ajansı ile Macar Ulusal Haber Ajansı ve Medya Hizmet Desteği ve Varlık Yönetim Fonu arasında işbirliği anlaşması da Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdür Kemal Öztürk ile Macar Ulusal Haber Ajansı CEO’su Frenç Gazo tarafından imzalandı.

Macaristan’a uygulanan vize kalktı

İmza töreninin ardından yapılan basın toplantısında konuşan Başbakan Erdoğan, “Macaristan’la kurulan YDSK inanıyorum ki ilişkilerimizin ve işbirliğimizin daha ileri aşamalara taşınması için yararlı bir fırsat olmuştur. Bu çalışmalar neticesinde Macaristan’a uygulanan vize olayını artık biz Türkiye olarak kaldırıyoruz. Bundan sonra Macar halkının Türkiye’ye gelişi çok daha rahat olacaktır, bu da halklarımızın kaynaşmasına çok daha büyük katkıda bulunacaktır. Bu çerçevede bizim de işadamlarımız, sanatçılarımız, akademisyenlerimiz de rahatlıkla Macaristan’a gitme imkânı bulabileceklerdir. Bu önemli bir aşamadır” dedi.

Başbakan Erdoğan, Macar Başkanı Orban’ın 150 Türk öğrencisine Macaristan’da burslu ev sahipliği yapabileceklerini söylediğini anımsatarak, Türkiye olarak da Macar öğrencilere burs verebileceklerini dile getirdiklerini, bu konuda ilk adımın atıldığını kaydetti.

2013-12-19

Macaristan’ın geleneksel Tokaj şarabına ileri teknoloji desteği

Zarar görmemesi için tek tek toplanan kurutulmuş tatlı beyaz şaraplık Macar üzümünün bu toplama geleneği yüzyıllar öncesine dayanmaktadır , ancak bağcılar gelişen yeni teknolojinin en çürük meyveleri dahi hasat etmelerine yardım edeceğini ümit etmektedirler.

(Çevirmen notu : ’’Fransa da grains nobles olarak da bilinen ve botrytis cinerea mantarı yüzünden suyunu kaybedip çok yüksek bir şeker ve tat konsantrasyonuna ulasan, özellikle de yemeğin sonunda meyve ve tatlılarla tüketilen tatlı şarabı üretmek bir çeşit kumar gibidir. Zira bu üzümler bağbozumu sırasında toplanmaz ve bu bir mantarın hücumuna uğraması beklenir. Ancak bu dönemde yağacak bir eylül yağmuru, hasadın çöpe gitmesine yol açabilir. Bu üzümler salkımla değil elle ve tane tane toplanırlar ve bu nedenle de bu şekilde üretilen şaraplar çok pahalıdır.’’)

Tokaj Aszu Şarabının İngiltere’de perakende satış fiyatı – Şişesi yaklaşık 20 pound ( $32 ) dır. ’’Botrytis’’ mantarı tarafından etkilenen üzümler kuruyup büzüşerek içerdiği şekerini daha da yoğunlaştırmaktadır.

Büyük ’Tokaj’ bağlarından birisinde nemi ölçmek için sensörler kullanılmaktadır, asma yaprağı üzerinde kalan yağış ve nem , veriler , hava tahmin raporu ile birlikte olası bir üzüm hastalığının engellenmesine yardım eder ve en iyi zamanlamayı yaparak asmaları ilaçlar.

Fransa’nın ’’Michel Reybier’’ üzüm bağlarına ait Hetszolo şaraphanesinde şarap yapımcısı olan Gergely Makai : ”Bilindiği üzere Botrytis mantarı bir enfeksiyondur , microklimatik durum sayesinde biz bunu avantajımıza çevirebiliyoruz.’’dedi.

Macaristan’da geliştirilen ’’SmartVineyard’’ sistemine bilgisayarların yanı sıra akıllı telefonlarla da erişim sağlanabilmektedir.

Çağın izleri

UNESCO Dünya Mirası alanlarından olan Macaristan’ın Kuzey-Doğu bölgesinde olan Tokaj de yapılan şaraplar sıkıca geleneklere bağlı bir şekilde üretilmesine rağmen Tokaj’e bu teknoloji yavaşça,izinsizce bir şekilde getiriliyor.

70’ine girecek olan ve onlarca yıldır üzüm bağlarında çalışan Ilona Takacs ; ”bu Aszuyu ( buruşuk üzümleri ) deneyenler, bu tadı her zaman ağızlarında duyacaktır’’ diyor.

Bu yıl yağmurlu bir sezondan sonra gelen sıcak yaz ve güneş bağcılara iyi bir hasat vaat etti

Aszu üzümleri tek tek geleneksel yöntemler ile toplandı ve aszu macununun içine preslendi, sonrasında da birkaç yıl meşe fıçılarında fermantasyona tabı tutuldu.

Efsaneye göre ilk Aszu geleneği 17. Yüzyılda oluştu. O dönemde Macaristan’ın Osmanlı işgali sırasında hasat üzümler büzüşünceye kadar ertelenmek zorunda kalmıştı ve bu sırada mantarlar üzümlere bulaştı.

İklim koşulları hayati öneme sahiptir ve aynı derecede öneme sahip olan bir diğer şey ise bu şişelerin nasıl saklandığıdır. Bu şişeler yerin altında Tonozlu (Tuğla ve harçla örülmüş) mahzenlerde muhafaza edilir. Bazı şişeler için bu 100 yıldan daha aşkın bir süredir.

Tolcsva ilinin köyünde devlete ait olan bir mahzende hali hazırda 280.000 şişe şarap olduğu bilinmektedir. En eski Şarap 1895 yılına aittir. Özel olarak sera etkisi yaratılmış mahzenlerde sıcaklık 10-11 santigrat derece ve %90’ın üzerinde nem oranı ile saklanması bu şarapların korunmasına yardımcı olmaktadır.

Üzüm müzesi yetkilisi olan Laszlo Gardosi’nin dediğine göre kendisinin tadına baktığı en eski şarap 1906 yılına aitti ve hatıralarında ’’O yüzünde yılların izlerini taşıyan fakat hala gençliğindeki güzelliği koruyan bir yaşlı adamdı.

Röportaj : Kristina Than ve Kristina Fenyo ,
Düzenleyen : Michael Roddy ve Robin Pomeroy

Çeviren: Ufuk Özdil

2013-11-06

Macaristan: Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbini aramak

Bir grup Macar araştırmacı, bu ay içinde Osmanlı İmparatorluğu’nun en meşhur padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbinin nerede olduğuna dair bir rapor yayımlayacak.

Fransız devlet adamı Kardinal Richeliu, 447 yıl önce Macar kalesi Zigetvar etrafındaki savaşı ’medeniyeti kurtaran savaş’ diye tanımlamıştı.

Osmanlı Ordusu, Eylül 1566’da nihayet kaleyi ele geçirdi. Ama Sultan Süleyman’ın kendisi de dahil, o kadar büyük kayıplar verdiler ki, Viyana’yı 120 yıl daha böyle tehdit edemediler.

Şimdi de araştırmacılar, Sultan Süleyman’ın kalbini bulmak için toprağı ve arşivleri eşeliyor.

Pecs Üniversitesi’nden Coğrafya Profesörü Norbert Pap ile restorasyondan geçirilmiş surların etrafında gezinirken, ”Macarlar Zigetvar kalesinde yürüdüklerinde bir Macar kalesinde olduklarını düşünüyorlar, ama tabi bu doğru değil’ diyor.

Gülümsüyor ve ’Bu aslında bir Türk kalesi. Macar kalesi 1566 kuşatmasında yok edildi’ diye ekliyor.

Zselic bölgesinin etrafı saran tepeleri gibi, bu kuşatma ve ardından yaşananların tarihine dair anlatımlar, bir diğerini gizliyor gibi görünüyor. Olayların her bir versiyonu, diğerinin yerine geçiyor.

Yüzeysel bakıldığında, efsaneyi anlamak ve takip etmek kolay.

Muhteşem Süleyman sayıları 100 bini bulan en iyi askerleriyle 1566 Ağustos’unun başlarında buraya geldi.

Kale Viyana yolu üzerindeydi. Viyana’yı fethedeceğinden emindi. Böylece Batı Avrupa’nın büyük kısımlarını imparatorluğuna katacak yolu açacaktı.

Güzel Edirne şehrinde, bugün dahi hala yapılan büyük savaş davullarının sesleriyle yer gök titriyordu. (Daha önce bu davullardan birini oğluma hediye almıştım.)

Ama kalenin kumandanı Miklos Zrinyi ve sadece 2300 adamı, o kadar cesur bir mücadele ortaya koydu ki, Türkleri durdurdu.

Zrinyi, son saldırıda yanan kalede öldü.

Süleyman da çadırında öldü. Bazı kaynaklar zaferden duyduğu heyecan nedeniyle öldüğünü söylüyor. 72 yaşındaydı ve 40 yıldır Macarlarla savaşıyordu.

Naaşı İstanbul’a geri götürüldü, ama kalbi buraya, daha sonra Meryem Ana’ya adanmış bir Katolik kilisesine dönüşen türbeye gömüldü. En azından, kentin doğusunda bulunan Turbeki kilisesindeki kitabede böyle söylüyor.

Siyasi türbe

Ancak Prof Pap’a göre bu bir peri masalı. Kitabenin 1916’da siyasi nedenlerle kilisenin papazı tarafından konulduğunu anlatıyor.

O yıllarda Macaristan, ya da dönemin Avusturya Macaristan İmpatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı İmparatorluğu’yla müttefikti ve savaşın çamuru ve kanı arasında kaybolacak iki eski imparatorluğun ölümsüz dostluklarını doğrulayacak sembollere ihtiyacı vardı.

Şimdi Profesör Pap, yine siyasi nedenlerle Kanuni Sultan Süleyman’ın kalbinin gömüldüğü yeri bulmakla görevlendirildi.

Macaristan Türkiye ilişkilerinde büyük bir gelişme yaşanıyor.

”Burada mesele sadece Süleyman’ın kalbi değil. Son 400 yılın tarihinin her bir katmanının yeniden yazılması sözkonusu. Daha şimdiden çok şey bulduk”

Profesör Pap

İki ülkenin başbakanı iyi anlaşıyor. Macaristan’ı ziyaret eden Türk turistlerin sayısı geçen yıl yüzde 45 arttı.

Ancak bir zamanlar onbinlerce kişinin bülbül sesleri eşliğinde çadırlarda uyuyup savaşa hazırlandığı bu sakin kasabadaki yatak kapasitesi sadece 500.

Kente bir ya da iki beş yıldızlı yeni otel yapılması ve kalenin yanı sıra, diğer Osmanlı eserlerinin yeniden restorasyondan geçirilmesi söz konusu.

Ama herşey, Süleyman’ın muhteşem kalbinin son istirahatgahının bulunmasına bağlı.

Kalbin gömüldüğü yere dair bir kaç harita var.

1689 tarihli bir haritada kalbin gömüldüğü yer işaretlenmiş. Viyana’daki savaş arşivlerinde 1680’lerde kenti geri alan Habsburg hanedanına bağlı askerler için hazırlanmış başka haritalar da var.

Vatikan, Venedik, Budapeşte ve İstanbul’daki arşivlerde başka bilgiler de var.

Profesör Pap ve ekibi bütün bu arşivlerde araştırmalar yaptı. Araştırmanın sonuçları 20 Eylül’de kamuoyuna açıklanacak.

Pröfesör Pap’ın beni götürmediği bir başka alanda da kazı için izin alındı.

Profesör, ”Burada mesele sadece Süleyman’ın kalbi değil. Son 400 yılın tarihinin her bir katmanının yeniden yazılması sözkonusu. Daha şimdiden çok şey bulduk” diyor.

Haritalar yanıltıcı

Ama haritalar yanıltıcı. Habsburglar 1689’da kaleyi ele geçirdiğinde, Sırp milisler geride kalan Müslümanları sürmüştü.

Daha sonra, 18’inci yüzyılda buraya Alman Katolikler yerleştirildi.

Hatta, bölgenin coğrafi yapısı bile değişti. Prof Pap, Osmanlı döneminde bölgede mini bir buzul çağı yaşandığını belirtiyor.

Şimdiki küçük Almasi çayı, o zaman azgın bir suydu. Zigetvar’ın ’Ziget’i Macarca ’ada’ anlamına geliyor. Bu adayla kastedilen su taşkınlarıyla nehrin etrafında oluşan adalar.

Hemen yakındaki, Türk-Macar dostluk parkı, Süleyman’ın ordusunun çadırlarını kurduğu alan.

Burada da bir Süleyman türbesi var. Profesör Pap, yeni konulmuş çiçeklerle süslü türbenin ’tamamen sembolik’ olduğunu anlatıyor. Bronz çağından kalma bir höyük de kuşaklar boyunca bölge halkı tarafından yanlış bir şekilde ’Türk mezarı’ diye adlandırıldı.

Belediye Başkanı Janos Kolovics, gururla ailesinin kökenlerini Bosna’daki Türk dönemine dayandırıyor. Dizüstü bilgisayarını açıp, kentteki caminin hemen yanına yapılması planlanan ziyaretçi merkezinin tasarımlarını gösteriyor.

Belediye Başkanı üzüntülü bir şekilde, ’Bu bir Macar tasarımı, Türkler hiç sevmedi’ diyor.

2013-09-02
Nick Thorpe BBC, Zigetvar

16,474FansLike
639FollowersFollow