Kitap Kulübü’nden Notlar: Mumlar Sonuna Kadar Yanar

Londra Edebiyat Kulübü haberi: Londra menşeli edebiyat kulübü. Dijital ve gerçek dünyada bir araya gelerek sözcüklerin dünyasını birlikte keşfetmek istiyoruz.

Kaynak

Kitap Kulübümüzün yirmi altıncı kitabı, Macar yazar Sándor Márai’nin Mumlar Sonuna Kadar Yanar romanıydı. Kısa fakat yoğun içeriğiyle okuru derin düşüncelerle baş başa bırakan Mumlar Sonuna Kadar Yanar, 1942 yılında yayımlanmış olmasına rağmen her çağa seslenen dostluk, ihanet, bekleyiş gibi kavramlarıyla her dönemin okuruna hitap etmeyi başarıyor. Bu yazıda kulüpte konuştuklarımızın özet bir derlemesini okuyacaksınız.

Sándor Márai: Hayatı ve Etkileri


1900 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na bağlı Kassa’da doğan Sándor Márai, 20. yüzyıl Macar edebiyatının önemli yazarlarından biri.

Babası tarafından Macar soylu Országh ailesinin bir akrabasıydı. 1919’da Macar Sovyet Cumhuriyeti’nin destekçisiydi, Komünistlere katıldı ve “Aktivist ve Anti-Ulusal Komünist Yazarlar Grubu”nun kurucusu oldu. Gazetecilikle başlayan yazarlık hayatında roman, öykü, şiir ve günlük gibi çeşitli türlerde onlarca eser verdi. İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Macaristan’da kurulan komünist rejim, onun hayatında ve yazarlığında önemli bir kırılma yarattı.

1948’de ülkesinden ayrılarak önce Leipzig’e gitti ve ardından Frankfurt, Berlin ve Paris’te yaşadı. Uzun yıllar boyunca Macaristan dışında eserlerini yazmayı sürdürmesine rağmen ülkesiyle ve Avrupa kültürüyle bağını korudu. Macarca yazmaya çok özen gösterdi ve başka dilleri de iyi konuşuyor olmasına rağmen bu ısrarını hep sürdürdü. Onun günümüz okuru tarafından bu kadar geç tanınmaya başlamasının sebeplerinden biri olarak da daha yaygın Avrupa dillerinde yazmak yerine anadiline olan sadakati görülebilir. Franz Kafka’nın eserleri üzerine eleştiriler yazan ve onu Macarcaya çeviren ilk kişilerden oldu.

Dünya savaşları, ülkesinin parçalanması ve farklı devletler altında kurulması, fırtınalı ve sürgünde geçen hayatı onun yazarlığını da etkiledi. Burjuva bir aileden gelmesinin etkilerini de eserlerine taşıyan Márai; oğlunun birkaç günlükken ölümü, eşinin kanserden yaşamını kaybetmesi ve henüz genç yaştaki evlatlık oğlunun da ölümü gibi olaylardan sonra büyük bir yalnızlık yaşadı ve seksen dokuz yaşında yaşamının son yıllarını geçirdiği San Diego’da intihar etti.

On sekiz cilde kadar uzanan günlükleri, yazarın külliyatının önemli parçalarından. Elliden fazla romanı olan yazarın kitapları tüm Avrupa dillerine çevrildi ve günümüzde tüm dünyada okunuyor.

Mumlar Sonuna Kadar Yanar, 1942’de yayımlandığında büyük ilgi görse Batı dünyası bu romanla daha geç tanıştı. Olay örgüsünden çok içeriğiyle dikkat çeken eser; insan ilişkilerinin altında biriken duygulara, geçmişin etkilerine ve cevaplanmamış sorulara odaklanıyor. 1942’de yayımlanan roman, oldukça kısa bir metin olmasına rağmen yoğun bir psikolojik ve felsefi katmanıyla öne çıkıyor.

Mumlar Sonuna Kadar Yanar


Roman, artık yaşlanmış ve toplumdan uzak bir hayat süren General Henrik’in, kırk bir yıl önce ortadan kaybolan askeri okuldan çocukluk ve gençlik arkadaşı Konrád’ın yeniden ortaya çıkmasıyla başlar. İki adam yıllar sonra aynı evde, aynı masada buluşur. Ancak bu yeniden buluşmanın sıradan bir buluşma olmadığını sayfalar ilerledikçe fark ederiz. Masadaki mumlar yanıp da tükenene kadar süren bir hesaplaşma gecesinde kırk bir yıl öncesinin sırları gündemdedir.

Olay Örgüsü ve Anlatıcı

Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ın gücü olayların çokluğunda değil, yoğunluğunda yatar. Yaklaşık yüz yirmi sayfada birkaç karakter, tek bir gece ve geçmişten gelen bir olay etrafında derinleşen bir psikolojik katman yaratır Márai. Romanın bu monologla ilerleyen yapısı çoğu okur için okumayı zorlaştırabilen bir deneyim olabilir. Özellikle Márai’nin felsefi ve psikolojik diliyle kısa romanın yoğunluğu artar.

Romanın en güçlü yanlarından biri olan bu anlatım tekniği sayesinde olayların büyük bir kısmını General Henrik’in ağzından dinleriz. Tanrısal bir anlatıcı seçilmiş olmasına rağmen yazarın bu tercihiyle anlatıcı yalnızca Henrik’in bakış açısından olayları aktaran bir aracı konumuna gelir. Gerçek anlamda Konrád’ın ne düşündüğünü, Henrik’in iddia ettiği gibi bir ihanet olup olmadığını ya da olayların gerçekte nasıl yaşandığını hiçbir zaman öğrenemeyiz. Romanın Henrik’in bakış açısından anlatılması okurun karakterlerin psikolojik derinliklerine yaklaşmasına yardımcı olsa da teknik açıdan Henrik’in güvenilir bir anlatıcı olup olmadığı sorusuna da açık kapı bırakır.

Zaman

Romanın en önemli unsurlarından biri olan zaman iki düzlemde ilerler. Birincisi, romanın anlatım zamanı olan buluşma günüdür. İkinci zaman ise kırk bir yıl ve daha öncesine giden geçmiş zamandır. Kırk bir yıl öncesinin 1890’lar olduğunu, anlatılan zamanın ise 1940’lara kadar geldiğini söylemek mümkün.

Romanın zaman anlayışını siyasi açıdan okuyabiliriz. Burjuva ve askeri kökenli biri olan Henrik ve ailesini, dönemin erkek egemen bakış açısını ve Henrik’in romanda sıklıkla vurguladığı erkeklerin çok önemli dostluğuna dair anlayış dönemin koşullarıyla birlikte anlam kazanır. Üstelik geçen kırk bir yıl içerisinde Avusturya-Macaristan İmparatorluğu dağılmış, dünya savaşları gerçekleşmiş ve dünya bambaşka bir yöne doğru ilerlemektedir. Henrik, geçmişe takılı kalarak kendini şatosuna kapatmış, onun aksine Konrád ise Macaristan’ı da terk ederek dünyanın en ücra köşelerinde yaşamıştır. Gerek Márai’nin doğup büyüdüğü ortamın gerek roman kahramanlarının büyüdüğü siyasi ortamın gerilimli, imparatorlukların çöküşü ve dünya savaşlarının hemen öncesi olduğu düşünüldüğünde iki dostun asker olarak seçilmesi de yazarın vermek istediği mesajlarla birlikte düşünülebilir.

Henrik eski bir aristokrat aileden gelirken Konrád ülkenin daha doğusundan geldiği için isyan çıkaran azınlığın temsili gibidir. Konrád’ın sanata olan merakını gören Henrik’in babasının da onun bir asker olamayacağını söylemesi gibi Konrád gerçekten de asker olarak bir kariyer inşa edemez ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşamını sürdürür. Márai de ülkesinde isyan çıkaran etnik grupların isyanlarına ihanet gözüyle bakar. Ancak tıpkı imparatorluk altında yaşamış azınlıkların bağının sonsuza kadar süreceğini düşünmesi gibi romandaki bu iki farklı sınıftan gelen erkeğin dostluklarının ebediyen süreceğini tekraren söylettirir Henrik’e.

Karakterler

Romanın az sayıda karakteri olsa da yazarın derin atmosferi ve karakter anlatımıyla onları yakından tanırız. General Henrik ve yıllar önce her şeyi bırakıp giden yakın dostu Konrád, Henrik’in çok genç yaşta vefat eden karısı Krisztina, Henrik’in sütannesi ve dadısı, romanda artık doksanlı yaşlarında olan Nini başlıca karakterler.

Romanın merkezinde yer alan ve dolaylı yoldan olayları bize anlatan Henrik, geçmişe bağlılığı ve saplantılı kişiliğiyle öne çıkar. Düzenli, disiplinli ve yer yer görünür olan kibirli yapısıyla otoriter bir roldedir. Romanın temeli, onun kırk bir yıl boyunca Konrád’la hesaplaşacağı günü beklemesidir. Yaşanan olay tüm bu süreç boyunca değişmese de Henrik’in zamanla olaya bakışının ve yorumlamasının değişmesi önemlidir. Márai, böylece hafızanın zamanla değişen oyunlarını da ustalıkla kurgular. Roman ilerledikçe Henrik’in gerçekten bir cevaba mı ihtiyacı olduğu, yoksa hayatını anlamlandıracak bir onay mı aradığı sorusu öne çıkar.

Romanın sessiz tarafında kalan Konrád ise arkadaşının tüm ihanet suçlamalarına, karısı Krisztina ile birlikte bir aşk yaşadıkları ve ava çıktıkları bir gün Henrik’i öldürmeyi planladığına dair iddialara hiçbir yanıt vermez. Tüm roman boyunca sessiz kalmayı sürdürür. Sanata, müziğe ve düşünceye daha yakın oluşuyla Henrik’in aristokrat ve otoriter yanıyla bir tezat içerisindedir.

Bu da okurun zihninde Konrád’ı gerçekten tanıyamama ihtimalini doğurur. Onun düşüncelerinden gerçekten emin olamayız, böylece yazar okurla bazı karakterler arasına da görünmez bir mesafe inşa eder. Okur olarak Henrik’e inanmak zorunda kalmaktan başka çaremiz yok gibi görünür ancak bu tekinsiz anlatıcı kurgusuyla romanın temel gerilimi oluşmuştur. Kitapta “gerçek” ile “Henrik’in gerçeği” arasında bir mesafe oluşur.

Henrik romanda sık sık dostluklarına vurgu yapar. İki erkeğin dostluklarının kadınlarda olmayan bir özellik olduğunu defaetle vurgulasa da okurda zaman zaman bu dostluğun tek yönlü olabileceği, ya da Henrik’in kibirli taraflarının bu dostluğu bir mükâfat gibi Konrád’a sunmuş olabileceğini düşündürür. Konrád’ın Henrik’e nazaran yoksul olması, ailesinin evlerini Konrád’a açması, eğitimleri sürecinde Konrád’ın sık sık Henrik’in evinde konaklaması gibi detayları Henrik bir yücegönüllülük gibi değerlendirir.

Romanın fiziksel olarak en az görünen ancak etkisi bir hayalet gibi roman boyu süren Krisztina, tüm ihanet sorularının da odağındaki kişidir. Henrik ve Konrád’ın dostluğunun kırılma noktasındaki kişi olan Krisztina, Konrád’ın piyano öğretmeninin kızı olarak romana girer. Henrik ile tanışması da Konrád aracılığıyla olur. İkisinin de ortak zevkleri ve Henrik’ten önce tanışıyor olmaları aralarında farklı bir bağ oluşmasına sebep olur. Henrik ile evlenen, ancak evliliklerinde hep bir arada olan üçlü akşam yemeklerinin çoğunu bir arada yerler. Ta ki son akşam yemeğinde Henrik’in aralarında bir ilişki olduğundan şüphelenmesine kadar. Bu gecenin ardından Konrád şehri terk eder. Aralarındaki ilişkinin boyutunu gerçekten öğrenemesek de Henrik ikisinin arasında yasak bir ilişki olduğuna inanır. Konrád’ın çekip gitmesinin ardından Henrik kendini evinden uzak av köşküne kapatır ve Krisztina’yı da o hastalanana ve yaşamını yitirene kadar görmez. Aradığı yanıtları ölü karısından da alamayan Henrik’e geride sadece Krisztina’nın yazdığı günlük kalır. Bu buluşma gününde de Konrád’a ısrarla bu günlüğü okumasını söylese de Konrád günlüğün kapağını açmaz. En sonunda Henrik bu günlüğü yanan şömineye atarak kül oluşuna tanıklık eder.

Krisztina, yıllar önce ölmesi ve birçok soruya yanıt veremeyecek konumda olmasıyla romanın en sessiz tanığı olsa da onun tüm bu erkek egemen dostluk hikâyesinde söz hakkının olmaması ve bir hayalet konumunda olması da tartışmaya açıktır. Aynı sınırlı perspektif romanın bir diğer kadın karakteri Nini için de söz konusudur.

Nini, romanda kendisinden en az bahsedilen, ancak romanda önemli figürlerden biri. General Henrik’in hayatında hep var olan, önce onun sütannesi ardından hayat boyu dadısı olarak yanında bulunan evin sadık hizmetkârı, pek çok yönden romanda her şeyi önceden sezinleyen ve mesajını ileten tanrısal bir konumdadır. Henrik’in şiire olan ilgisini gördüğünde ona “Sen asker olacaksın,” diyerek onu sanata olan ilgisinden uzaklaştırmasından Konrád’ın sıklıkla Henrik’in evini ziyaret ettiği dönemde bundan rahatsızlığını dile getirmesi ve evdeki her şeye şahit olan bir konumda olması onu önemli bir yere koyar romanda. Henrik’in takıntılı ve bağlara önem veren kişiliğiyle ve öz annesiyle kurduğu mesafeli ilişkiyle birlikte düşününce hayat boyu bir arada olduğu bu yaşlı kadının onun için önemi de tartışmasızdır.

Romanda Temalar, Mekânın ve Sembollerin Kullanımı

Romanda öne çıkan tema olan “geçmişle hesaplaşma” dostluk ve ihanet kavramlarıyla bir aradadır. Henrik’in geçmişe, dostluğa ve ihanete olan takıntısı Konrád ile bir arada olacağı buluşmaya da büyük bir önem atfetmesine neden olur.

Hafıza, bekleyiş ve zaman da Henrik’in sabırlı yönüyle bir aradadır. Romanda önemli bir tema olan yaşlılık ve ölüm hikâyenin de tamamlanmasına olanak sağlar. Gençken bir arada olan iki karakterin yıllar sonra, yaşları yetmişlerin ortalarındayken bir araya gelmeleri ve bu bir arada oluş, sonlarına yaklaştıkları hayatlarında bir tamamlanmışlık duygusuyla birlikte gelir. Henrik tam anlamıyla Konrád’dan yanıtları alamasa da Konrád’ın bu davete yanıt vermiş olması ve son kez bir arada olmaları da yeterlidir.

Romanda Henrik’in evi mekân kullanımı olarak oldukça önemli. Onun hafızasını, geçmişini ve kimliğini tanımlayan ve önem verdiği bağların kesiştiği bir noktada duran bu ev romandaki psikolojik gerilim için de önemli bir kaynak. Ev, Henrik’in yıllardır beklediği hesaplaşma gününde Konrád’ın kırk bir yıl öncesinde bıraktığı gibi hazırlanır. Yıllarca kullanılmayan bölümler açılır, eski Fransız porselen yemek takımları o akşama özel çıkarılır, masadaki mavi mumlara kadar her şey tıpkı kırk bir yıl öncesindeki gibidir. Tek fark ise, Krisztina’nın boş sandalyesidir. Mekân, romandaki psikolojik atmosferin tamamlayıcı bir parçasıdır.

Romana adını da veren mum öne çıkan bir semboldür. Romanın temel düşüncesini taşıyan mum fikri, ışığıyla bir bakıma yaşamı, zamanın geçişini ve sonunda bitişiyle de insan ömrünün nihayete ermesini ve bir tamamlanmışlığı sembolize eder. Önemli bir anlam da bazı şeylerin ancak sonuna kadar yaşandıktan sonra bitebileceği mesajıdır. Tıpkı Henrik’in kırk bir yıllık bekleyişinin dahi sona erişi gibi. Mumun yanması, insan hayatının yavaş yavaş tükenmesini çağrıştırırken; ışığı geçmişin karanlığında kalan şeyleri de görünür kılar. Mumla birlikte ateş metaforu da Henrik’in içinde taşıdığı öfke, kırgınlık, kibir gibi duyguları da görünür kılan ayırıcı bir noktadadır. Evdeki, özellikle akşam yemeği hazırlığındaki pek çok detay da hikâyedeki eksik parçaları tamamlayan bir görev görür.

Mumlar Sonuna Kadar Yanar’ın Gücü

Mumlar Sonuna Kadar Yanar, bir ihanet hikâyesinden çok hatırlamanın ve beklemenin romanıdır.

Onun en büyük gücü, çok küçük bir olay alanından büyük bir psikolojik ve felsefi bir dünya yaratabilmesidir. Romanın ağır ilerleyen atmosferi, yazarın vermek istediği insan zihnindeki hesaplaşma süreciyle uyum gösterir. Yazarın incelikli ve başarılı kurgu tekniği ve dili de romanı unutulmaz Macar klasiklerinden biri haline getirir.

Belki de romanın en güçlü yanı da geçmişin değiştirilemezliğidir. İnsanların söyledikleri, yaptıkları ve yapmadıkları geri alınamaz. Fakat insanın bunlara verdiği anlam değişebilir. Pek çok sorunun yanıtsız kalması ise Márai’nin bize belki de şunu söylemek istediğini düşündürür: İnsan bazen bir gerçeği öğrenmek için değil, artık o kabul ettiği gerçekle yaşayabilmek için geçmişe döner.

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here