A Milli Erkek Voleybol Takımımız, 2026 CEV Erkekler Avrupa Voleybol Şampiyonası Elemeleri’nde sahaya çıkıoyr.
Filenin Efeleri, 2026 CEV Erkekler Avrupa Voleybol Şampiyonası Elemeleri A Grubu üçüncü maçında 9 Ağustos Cumartesi günü saat 19.00’da Macaristan’a konuk olacak.
Macaristan’ın Nyiregyhaza kentindeki Continental Arena‘da oynanacak müsabaka TRT Spor’dan canlı yayınlanacak.
Millilerimiz, geride kalan iki karşılaşma sonunda A Grubu’nda 1 galibiyet, 1 mağlubiyet 3 puanla ikinci sırada yer alıyor.
Sándor Mára imzalı “Csutora: Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikâyesi” Türkçe raflarındaki yerini alıyor.
Macar edebiyatının saygın yazarları arasında bulunan Sándor Márai’nin Csutora: Şahsiyetli Bir Köpeğin Hikâyesikitabı Türkçe raflarında. Eser, Can Yayınları’nın Modern Dizisi kapsamında okurların beğenisine sunuluyor.
1900 – 1989 yılları arasında yaşayan Sándor Márai, hayatı boyunca elliden fazla roman kaleme aldı. Macar edebiyatının önde gelen isimleri arasında bulunan Márai’nin eserleri, yazarın ölümünden sonra tanındı ve birçok farklı dile tercüme edildi.
Avrupa’da Stefan Zweig ve Joseph Roth gibi yazarlarla birlikte anılan Sándor Márai, eserlerindeki eserlerindeki tarihsel belleğe, otoriter rejimlerin birey üzerindeki etkisine ve içsel çatışmalara dair temalarıyla öne çıkıyor.
Yazarın Csutora kitabı kendi dilinde ilk defa 1932 yılında yayımlandı. Eser, burjuva bir ailenin Noel hediyesi olarak sahiplendiği melez bir köpekle kurduğu ilişki üzerinden, özgürlük, uyum ve bireyin evcilleştirilmesine dair temaları konu alıyor.
Her şey burjuva bir kocanın, eşine son anda bir Noel hediyesi olarak yavru köpek getirmesiyle başlar. Başlangıçta evdeki herkes köpeğin büyüsüne kapılır, ona bir biblo gibi davranırlar, istediklerinde kucaklarına alırlar, canları sıkıldığında da bırakırlar. Hayvan büyüdükçe, özellikle onun safkan bir Puli değil de melez bir köpek olduğunu öğrendikten sonra ev halkının tavrı gitgide değişir. Her türlü disipline kayıtsız, özgürlüğüne düşkün Csutora’ysa evcilleştirilme çabalarına isyan eder, eğilip bükülmeden kendi bildiğini okur. Ancak kulağa ilk başta biraz komik ve eğlenceli gelen bu durum bir felaketle sonuçlanır.
Macar edebiyatının usta kalemi Sándor Márai’den dokunaklı olduğu kadar komik, anarşist bir köpek romanı.
“Márai, Gabriel García Márquez’le aynı kulvarda yer alan en büyük modern romancılardan biri.” – The Washington Post
Toplamda 184 sayfadan oluşan eseri Macarca aslından Türkçeye Tarık Demirkan tercüme ediyor. Kitabın editörlüğünü Sevgi Can Yağcı üstlenirken romanın düzeltisi Ebru Aydın ve Melis Oflas imzasını taşıyor. Utku Lomlu’nun kapak tasarımını gerçekleştirdiği eserin dizgisi ise Atahan Sıralar’a ait.
Şirin Etik editörlüğünde hazırlanan Can Modern dizisindeki diğer kitaplara buradan göz atabilirsiniz.
Sándor Márai’nin Csutora romanı hakkındaki görüşlerinizi yorumlarda veya Kayıp Rıhtım Forum’da paylaşabilir, edebiyat dünyasından en son haberler için bizleri Google News ve WhatsApp’tan takip edebilirsiniz.
Macaristan yetkilileri, İrlandalı rap grubu Kneecap’in ülkeye girişini ve her yıl düzenlenen Sziget Müzik Festivali’ne katılımını, Yahudi karşıtı nefret söylemi ve Hamas ile Hizbullah’ı öven açıklamalarda bulundukları gerekçesiyle yasakladı.
İfade özgürlüğüyle ilgili gerilimler ve Kneecap adlı tartışmalı İrlandalı rap grubuna yönelik tepkiler, Macaristan’ın grubu Sziget Festivali’ne almama kararıyla daha da büyüdü.
Hükümet sözcüsü Zoltan Kovacs, X platformundaki paylaşımında, Kneecap grubunun ülkeye girişinin ve festivale katılımının yasaklanma nedeninin, antisemitik ifadeler ve Hamas ile Hizbullah’ı yücelten açıklamalar olduğunu belirtti.
Kovacs daha sonra göçmenlik makamlarının, grup üyelerinin Macaristan’a girişini üç yıl süreyle yasaklayan resmi bir karar aldığını ve bu kişilerin varlığının “ulusal güvenliğe ciddi tehdit” oluşturduğunu söyledi.
Macar hükümeti daha önce Avrupa’nın en büyük müzik festivallerinden biri olan ve her yaz Tuna Nehri üzerindeki bir adada yüz binlerce müzikseveri ağırlayan Sziget Festivali’nin organizatörlerinden grubu etkinlikten çıkarmalarını istemişti.
Belfast merkezli Kneecap grubu, konserlerinde açıkça dile getirdiği Filistin’e verdiği destekle tanınıyor.
Grubun en çok tartışılan son performanslarından biri, İngiltere’deki Glastonbury Festivali’nde gerçekleşti. Grubun solisti Liam O’Hannah (sahne adıyla Mo Chara), İsrail’i savaş suçu işlemekle itham etmişti.
Geçtiğimiz mayısta Mo Chara, İngiltere’de Hizbullah yanlısı bir bayrak açtığı gerekçesiyle terörle bağlantılı olmakla suçlandı. Ancak suçlamayı reddetti. Daha önce yaptığı açıklamalarda, grubun Hamas’ı veya Hizbullah’ı desteklemediğini ve her koşulda sivillere yönelik saldırıları kınadıklarını belirtti.
Kneecap, Filistin’e destek veren tek grup değil. Onlarca sanatçı benzer amaçlarla imza topluyor ve “sansür” olarak gördükleri uygulamalara karşı kampanya yürütüyor.
Sziget Festivali organizatörleri ise hükümetten resmi bir bildirim almadıklarını belirtti ve 11 Ağustos’taki konseri iptal etmeleri yönündeki baskıları reddettiklerini açıkladı.
“Sziget Festivali, son 30 yılda kazandığı değerlerin arkasında durmaktadır. Nefret söylemine, kışkırtmaya, önyargıya, ırkçılığın ya da antisemitizmin herhangi bir biçimine festivalimizde yer yoktur,” denildi.
Bu yılki festivalde Post Malone, Shawn Mendes ve Charli XCX gibi müzik dünyasının önemli isimleri sahne alacak.
“Notos” dergi bu ayki sayısında Sevgican Yağcı Aksel’in hazırladığı Attila Jozsef dosyasıyla okurla buluşuyor. Attila Jozsef, çocukluk kahramanım. Gizli gizli Behçet Aysan’ın “Acıyla okuyorum Attila Jozsef’i/ ikimiz de doldurup yalnız kederle/ aynı çeşmeden hayatın güğümünü/ tünelleri ayrı bir kara trenle” dizelerini okuyup “Ülke Ülke Çağdaş Dünya Şiiri”ndeki sepya fotoğrafına bakardım. Kendini kara trenin altına atmış şairin melankolik yüzündeki anlamı çözmeye çalışırdım. Kemal Özer ve Ataol Behramoğlu’nun Jozsef çevirilerinde izleri olan gerçek anlamda demokrat sosyalistlerin ıstırabına gözyaşı dökerdim.
Bütün hayatı boyunca yoksulluktan hatta açlıktan kurtulamamış bu şairin boynu bükük değil boyun eğmez haline büyük bir hayranlık duyardım.
***
Belki de hep bir delikanlı kalan bu büyük şairin eprimiş paltosuna sardığı yün atkısına düşlerimde bakarken aslında modern çağın tragedya kahramanını gözlemliyordum. Son dönemde trajedi algısı çok değişti. Binlerce yıl öncesinin yaşama anlayışı yiğit savaşçılar, kurban edilmeye meyilli bakireler, kaderin sunduğu değerler üzerinden rahatlıkla ele alınıp metafizik eğilimler, tanrılar ve sahte kahramanlara atıfta bulunan bir değerlendirme yapılabilir. Hatta biraz daha ileri gidilerek Diyonissos gibi tanrısal da olsa taşkınlıklara, kader ve acı sözcüklerini ulvileştirmeye, aşkın doğasıyla çelişen insan hayatına dair çözümlemeler yapmak trajedinin kapsamına alınabilir. Hep büyük kahramanlar vardır bu eserlerde. En önemlisi zaafları yüzünden muhakkak bir trajik hatanın esiri olurlar. Ancak modern çağın tragedyası binlerce yıl öncesinin mitleriyle büyük kahramanlıklarla kuşanmışların yazgısı, şansı ya da takdiri ilahisi değildir. Yaklaşık yüz, yüz elli yıldır bizim trajedimiz kapitalizmin tekelinde çürüyen toplumlardaki kara düzenin hepimizi yıkıma sürüklemesinden geçiyor.
Ne acı ki Attila Jozsef de böylesine kudretli bir dalganın esiridir. O da kahramanlar mevsiminin bitişine denk gelmiş, onca acının içinde kalmış ve hayatını bir kurban gibi tamamlamıştır. Nasıl mı? Amerika’ya göçmen işçi olarak giden ve bir daha dönmeyen baba ile, evlere temizlik yapmaya giden bir annenin çocuğu olarak inatla öğrenimini sürdüren Attila, Fransa’da Sorbonne’da öğrencilik yapacak, Macaristan’a döndüğünde Komünist Partisi’ne yakınlık duyacak, görüşleri nedeniyle sekter çevrelerin saldırısına uğrayacak, Flora’ya duyduğu umutsuz aşktan kurtulamayacak, gittikçe artan hastalığı nedeniyle trenin altına atarak yaşamına son verecektir. Çünkü o zaten yaşarken elinden alınmış bir yaşamın içindedir:
“Ne babam var ne annem
Ne Tanrım var ne ülkem
Ne beşiğim var ne kefenim
Ne öpücüğüm var ne sevgim”
***
Tren, buharlı makinelerle Endüstri Devrimi’nin bir sembolüdür. Dolayısıyla modernizmin temel ulaşım araçlarından biridir. Onun mazlumluğu da son düzlemde başkaca şairler gibi mücadelede yitiklerin, mazlumların, mağlupların yenilgisini bir kurban olarak taşımasından geçer. Aslında ölürken yoksulların yanında konumlanmak istemiştir. İşte bir önceki yüzyılın trajedisi onursal olarak böylesine aşkınlıklarla kendine alan açar.
Tıpkı Attila Jozsef’in bugün dünya şiirine yön veren alan açışı gibi. İki vagon arasında ve tarihsel olarak bugüne hareket ederek bir yerden gülümser bize. Notos derginin Attila Jozsef dosyasında Haydar Ergülen’den Edith Tasnadi’ye, Tarık Demirkan, Barış Yılmaz’dan yazılar eşlik ediyor.
Böylece yıllarca korunması gereken bir sayı olmuş Notos derginin bu sayısı.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.