Çok yansımadı medyaya ama Vatikan’da kazan kaynıyor. Papa Francis’in geçen hafta apar topar hastaneye kaldırılmasının nedeninin önemli olmayan bir sağlık sorunu olduğu ortaya çıkınca biraz durulur gibi oldu ama Papa’nın istifa edebileceği söylentileri kardinalleri heyecanlandırmaya devam ediyor.
Reuters Mart ayında Papa seçilişinin onuncu yıldönümünü kutlayan Francis’in, “kendisini devirmeyi başaramayan, şimdi bir yol ayrımında olan muhafazakâr muhalefeti geride bırakarak, önde gelen iki muhalif liderin ölümünün ardından yeni bir yön arayışına girdiğini” yazdığına göre durum hayli ciddi. (Bkn: As Francis marks 10 years as Pope, conservatives confront post-Benedict era | Reuters).
Geçen Aralık ayında, Eski Papa 16. Benedikt ölmüştü. Onun hemen ardından Avustralyalı Kardinal George Pell de aniden ölünce, kilisenin muhafazakar kanadı, tam da Papa Francis’in halefi kim olacak tartışmalarının sürdüğü bir dönemde iki önemli liderini kaybetmiş oldu. Ancak özellikle Benedikt’in ölümü Katolik Kilisesi’ndeki bölünmeleri derinleştirebilecek gibi görünüyor. Benedikt’in (600 yıl sonra) istifa eden ilk Papa olduğu da anımsanırsa bunun Papa Francis’in de istifasının önünü açabilecek örnek olarak görülebileceği de anlaşılabilir.
Tolkien’in, kült kitabı “Hobbit”in girişine yerleştirdiği “oradaydık şimdi buradayız” ibaresi, her ne kadar çok uzun bir zaman dilimini çağrıştırıyor gibi görünse de, gündelik hayatımızın parçasıdır. Uykuda, oradayızdır ve gözlerimizi açtığımızda, buraya döneriz. Bazen derin bir rüyadan çıkmamız gerektiğinde, müşkül oluşur. Birçok insanın, yataktan apar topar kalkmaktan nefretinin kökeninde, bu iki dünya arasında yumuşak geçiş arzusu yatar.
Uyanmıştık,
ama yataktaydık. Bir rüyanın mahmurluğu mu vardı üzerimde, anımsamıyorum. Daha
çok ne yapacağını bilememekle ilgiliydi sanki. Pencereden görülen, kentin
üzerine abanmış gri bulutlar ve ıslak damlar. Yabancı bir kentteyseniz, böyle
havalarda müze ilk seçenektir. Eskiden, hemen atlardım bu fikrin üzerine ama
zaman içinde müze olarak kullanılan bütün o emperyal binalardan, görkemli
merdivenlerinden, uzun koridorlarından, siz onun için gitmemiş olsanız da her
daim orada olan dini resimlerinden, her girilen salonda gözünü üzerinize
dikerek can sıkıntısını gidermeye çalışan güvenlik görevlilerinden gına gelmiş
olmalı ki Sibel, “Bir müze var” dediğinde, hemen itiraz etmeye hazırlandım.
Anlamış gibi “Ama”, dedi “Özel bir müze.” Yıllar önce Atina’da gezdiğimiz
Benaki Müzesi’nden beri, özel müze dendi mi yelkenleri suya indirdiğimi biliyor
olmalıydı. Kaldı ki daha önce ismini duymadığım bir Macar ressam söz konusuydu.
VI. bölgede,
tam biz geldiğimiz sırada Türkiye’ye gitmiş bir çiftin, Dessewffy utca 47
numaradaki evinde konaklıyoruz. Sokak şehrin en ünlü caddesi Andrassy’e paralel
uzanıyor. Oktogon Meydanı’na beş dakika yürüme mesafesinde, yine de kimle konuşsak
orada böyle bir sokak olduğundan habersiz, inanmaz gözlerle bakıyor. Belki de
bunun sebebi, sokağın adının Macar soylu ailelerinden olan Dessewffy’lerin
tümüne birden işaret ediyor olmasıdır. Oysa biri seçilmeliydi: 1848 bağımsızlık
savaşına katılan ve idam edilen general, 19. yüzyılda Muhafazakar Parti’nin başkanı
olan diğeri ve 20. yüzyıl başında bilimler akademisi üyesi olan sonuncusu.
Oktogon’un
oradaki duraktan 4 ya da 6 numaralı tramvaya bindik, beş durak gidip Tuna
üzerindeki Margit köprüsünden geçtikten sonra indik. İki alt katta
Szentendre’ye giden trenle üç kare daha ilerleyip, Obuda’daki Szentlélek tér’e
vardık. İstasyondan çıkınca müze hemen oracıktaydı ve bütün bunları yapmamız
sadece 25 dakikamızı aldı. Geçerken belirtmek şart Budapeşte, Avrupa’nın en iyi
toplu taşıma sistemine sahip kentlerinden biri ve açık ara en ucuzu. Haklı
olarak yerden yere vurulan o “komünist” geçmişin bunda payı var mıdır? Hiç şüpheniz
olmasın.
Ufarak
meydanda, ahmak ıslatanın altında durmuş eski bir çiftlik evini andıran (15. Yüzyıldaki eski Zichy Kalesi’nin bir kanadıymış)
iki katlı şahane binaya bakıyorduk. Neden sonra hobbit evlerinin girişini andıran
ahşap kapıyı itip, kaldırım taşlarıyla döşeli bir atar hole girdik ve hemen
ötedeki camlı kapıdan bahçeye çıktık. Dışarısı da gürültülü sayılmazdı, ama
burada, dünyayla aranıza bir sessizlik perdesi çekilmiş gibi hissediyordunuz.
Kentin ortasında böyle alanlar oluştuğunda, fütüristik filmlerdeki gibi bir ışınlanma
efektine maruz kalırsınız. Üzeri, dökülmüş kahverengi-sarı tonlarda yapraklarla
bezeli siyah parke taşları, devasa ağaçları, yıkıcı bankları ve şaşırtıcı
modern heykelleriyle bir cennet bahçesiydi burası. Yağmur olmasa, içeri girmek
için hiç acelemiz olmazdı.
Şimdi düşünüyorum
da yağmur mağmur, oyalanmalıymışız orada. Çünkü binaya girip ağırlıklarımızı
gardropa bırakmış, Vasarely’nin karanlık renk tayfından dolayı melankolik diye
nitelenebilecek ilk dönem işlerini izlemeye başlamıştık ki kalabalık bir öğrenci
grubu o sessiz dünyayı yırttı. Önce arkada bir uğultu olarak başlayan ses,
serginin “melankolik” bölümünü atlayarak bizi hızla solladı ve Vasarely’nin
Op-Art dönemi örneklerinden ilkinin önünde, akşam alacasında şehrin ulu ağacına
tüneyen kuş sürüsü misali toplaştı. Bu şamataya pekala katlanabilirdim. Oyunun
bir parçasıydı ne de olsa. Ancak öğretmenin sesi, resim üzerine -her ne kadar
ne dediğini anlamıyor olsam da- yaptığı açıklamaların biteviye ritmi, o bilmiş
sesin yavanlığı, bu deneyimin içine edecek gibi görünüyordu. Kısa bir
duraklamadan sonra, dışıyla kontrast oluşturan binanın içindeki, hemen her
yerde görmeye alıştığımız geniş metal döner merdivenlerin üzerine yerleştirilmiş
ahşap basamaklardan tırmanarak üst kata kaçtım. Orası görsel yanılmanın merkez
üssüydü ve devasa oyuncakların önünde çakılıp kalmış birkaç yaşlı kadından başka
kimsecikler yoktu.
Victor
Vasarely 1906 yılında Pecs şehrinde doğdu. Söylenenlere bakılırsa ilk gençlik yıllarında
sanattan ziyade bilimle ilgiliydi. 1925’te ailesiyle birlikte Budapeşte’ye taşındıktan
sonra Eötvös Loránd Üniversitesi’nde tıp okumaya başlaması da bu tezi doğrular
nitelikte. Arada her ne olduysa, iki yıl sonra ressam olmak için okulu bırakmış.
1929’da avantgarde sanatçı ve Bauhaus ekolünün takipçisi Sándor Bortnyik’in
özel akademisi Mühely Sanat Okulu’na kaydolmuş. Burada Bauhaus ekolü ve
konstrüktivizmle tanışmış. Sanatın toplumsal işlevine inanıyormuş. Bir yazıda şöyle
deniyordu: “Burada güzel sanatlardan ziyade uygulamalı sanatlara ve geometrik
soyutlama ilkelerine odaklandı.” ki bütün bunlar sonraki resim serüveni açısından
çok işlevsel bir yap-bozun parçası gibi duruyor. Mühely’de öğrenci arkadaşı
Claire Spinner ile evlendi. Amaç Macaristan’dan gitmekti ve ortam çok karışık
olmasa ilk hedefleri Berlin’di. Onun yerine 1930 yılında Paris’e taşındılar.
Vasarely sonraki 23 yılı ağırlıklı olarak reklam ve haber ajansları için
posterler ve ilaç şirketleri için logolar tasarlayarak geçirdi. Yabancı bir
ülkedeydiler, dört yıl içinde iki çocukları olmuştu. Bence yap-bozun bir diğer
önemli parçası.
1937 yılında
yaptığı ve şimdi artık Op-Art’ın (Optik sanat) ilk eserlerinden kabul edilen
“Zebra”da sonradan yapacaklarının işaretleri açıkça görülür. İki zebra siyah
bir arka plan üzerinde, deyim yerindeyse oynaşırlar. Hayvanların dış hatları
belirsizdir, sadece dalgalı siyah beyaz çizgilerle tanımlanmışlardır. Sonrasında
olağanüstü boyutlara taşıyacağı perspektif, gölge ve ışıkla yarattığı göz
aldanmasının ilk örneklerindendir bu.
1940’ların başında
sanat simsarı Denise René ile Paris’te bir galeri açmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın
civcivli yıllarını ailesiyle taşrada geçirdikten sonra Paris’e döndü ve kendi
atölyesini kurdu. 1954 yılında Venezüella’daki Caracas Üniversitesi’nin bir
duvarına yaptığı “Sophia” yeni dönemin habercisiydi. Beyaz bir arkaplan üzerine
yerleştirilmiş çizgilerden oluşan ızgara desen, hareket ve üç boyutluluk
izlenimi yaratmak ve görenleri şaşkınlığa uğratmak için tasarlanmıştı.
Sadece bir yıl
sonra Galeri Denise René’de düzenlenen Op-Art sergisi “Le Mouvement” dolayısıyla “Sarı Manifesto”yu yayımladı. Metinde
“izleyicinin dikkatini izleme eyleminin kendisine odaklamak için, optik yanılsamaların kullanılması” çağrısında
bulunuyordu. Böylece izleyici pasif konumdan aktif konuma
geçecek ve onun hareketiyle
hep yeni bir resim oluşacaktı. Manifestoda aynı zamanda “saf biçim ve saf
rengin dünyayı ifade edebileceğini” vaaz ediyordu. 1957-59 arasında ürettiği
“Vega III” tam da bu görüşlerin hakkını vermek üzere tasarlanmıştı. Resim
yüzeyi içbükey ve dışbükey yansımalardan oluşuyordu. Doğrusal ızgara planın
esnetilmesiyle yaratılan derinlik ve hareket, Op-Art’ın temel teknikleriden
biri haline gelecekti.
1960’lar hakkında
çok konuşuldu. Şimdi o dönemde olan biten şeyleri
yeniden hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışmak, bu yazının sınırlarını aşar. Kısaca,
dünya üzerinde hanidir ağırlığını kaybetmiş oyunsal bir atmosferin, ciddiyet
diye asık suratlılığı dayatanların aczi karşısında yeniden başkaldırması
olarak, tanımlayabiliriz o yılları. Oyun kuramı, Huizinga’nın 1938’de yayımlanan
“Homo Ludens”inden beri
entelektüel dünyanın gündemdeydi. Ama 60’ların başından itibaren kendine geniş
bir hareket alanı buldu. Edebiyattaki Oulipo akımıyla Op-Art’ın aynı dönemde sıçramış
olmaları tesadüf olamaz, diye düşünüyorum.
Vasarely emeklerinin karşılığını
ancak 1965’te, New York Modern Sanat Müzesi’ndeki Op-Art sergisi The Responsive
Eye’a dahil edilmesiyle aldı. Op-Art kavramı, sergiden sadece bir yıl önce,
Time dergisindeki bir makalede ortaya atılmıştı. Vasarely’nin bir anda popüler
kültürün ta kendisi olan (kumaşlar üzerine yapılan baskılar, posterler, plak
kapakları…) Op-Art’ın görünür yüzü olmasına şaşırmamalı. Hanidir bugün için çalışıyordu.
Baştan beri
motivasyonu, herkes için erişilebilir bir sanat yaratmaktı. Bunun için sanatla
mimari arasında bir geçişkenlik oluşturmak gerektiğini düşünüyordu. Bir
keresinde “resim sadece bir araçtır,
nihai amaç… plastik olguyu gündelik hayata entegre etmektir” demişti. 60’ların ikinci yarısından
itibaren ağırlıklı olarak mimari projeler üzerinde çalıştı. Yine aynı dönemde
psychedelic bir karakter kazanmaya başlayan süreci de takip ediyordu.
“Vega-nor” da (1969) görme biçimiyle oynanan oyunu bir adım daha öteye taşımıştı.
Algının kapıları açılmış, bilime meraklı Vasarely’nin zihninde moleküler
mikrokozmos ile yıldızlı evrene işaret eden (Aya ayak basılmıştı o sırada)
makrokozmos arasında bir geçişkenlik olasılığı şekillenmişti: Kızılderili
totemini andıran “Kettes” (1984) bu çizginin doruk noktası olarak
nitelenebilir. Mistik arayış, yap-bozun önemli köşe taşlarından bir diğeri
galiba. Ama öte yandan her zaman ayakları yere sağlam basan biri olmuştu ve aynı
dönemde kendi geleceğini de planlamaktan geri durmuyordu. 70’lerde Fransa’nın
Gordes kentinde Vasarely
Vakfı’nı kurmuş ve çalışmalarının sergilendiği bir müze açmıştı. Bunu 1976’da,
doğum yeri Pecs’te açılan Vasarely Müzesi izledi. 1980’lerde ise Amerika,
Almanya ve Norveç’teki Vasarely Vakıfları
faaliyete geçti.
Vasarely 90
yaşında öldüğünde karısı ve küçük çocuğu, daha önce göçmüşlerdi. İlk açtığı
müze kapanmıştı. Çoklarına göre onun devri çoktan bitmiş görünüyordu. Ben
kendisinin öyle düşündüğünü sanmıyorum. İki örnek vermek isterim. İlki, “sanat
eserinin temelini oluşturan konseptin, onu hayata geçirmekten daha önemli olduğu”
tezi ki günümüzün önemli tartışma konularından biri olmayı sürdürüyor ve her
geçen gün savunucuları artıyor. (Geçerken belirtmemde fayda var, zanaatsız bir
sanat, bana göre değil). İkincisi, ışık, renk, hareket ve hatta sesin sanat
dünyasında giderek daha önemli bir rol üstleneceğini savlamıştı.
Müzenin üst
katında, deyim yerindeyse oluşturulmuş bir cebin içinde, kendi resminizi
yapabileceğiniz bir oyun odası da yer alıyor. Ressamın 1960’larda geliştirdiği
“Alphabet Plastique” kuramının birebir uygulama alanı burası. Vasarely
birbirinin yerine kullanılabilen, çeşitli renk ve formlardan oluşan, küçük
geometrik birimler aracılığıyla herkesin oturup kendi resmini yapabileceği, 24
plastik bütünlük tasarlamıştı; bir tür güzel sanatlar alfabesi. Ben pencereden
bahçeyi seyrederken, Sibel verili alfabenin içinden kendi renklerini, şekillerini
seçerek bir resim oluşturdu. Vasarely’nin yaptığının zıttı bir resim. Ama
aslolan oyunun kendisidir ve bütün kuramlar yıkılmak için vardır.
Müzeden
istasyona döndüğümüzde, oradaki şahane kafe’yi fark ettik. Sade, ışıklı bir
mekan. Treni beklerken kahve içip tatlı-tuzlu bir şeyler atıştırabiliyorsunuz.
Bütünüyle camdan oluşan ön yüzünden peronu, orada dolaşan insanları, ilerdeki
devasa ağaçları görebiliyor hayal gücünüzü kullanırsanız Tuna kenarında dolaşabiliyorsunuz.
Bana öyle geldi ki kafe’nin kendisi de oyunun bir parçası olarak tasarlanmıştı.
Sağdaki duvarı Vasarely’nin orta yaşlarındaki siyah beyaz fotoğrafı işgal etmişti.
Yüzünde müstehzi bir ifadeyle oradakileri süzüyordu. İster istemez o bakışa karşılık
verme ihtiyacı duyuyordunuz. Tren gelene kadar, her yudum kahvede, kafamın
içinde, Rubik bir küp gibi çevirip durdum o portreyi. Biriktirdiğim bütün
yap-boz parçaları, anlamsızdı, hissediyordum. Yüzüne odaklandıkça daha iyi fark
ediyordum ki daha en başta, bir ressam aramaya başladığımda yanılmıştım, karşımızda
modern bir illüzyonist vardı.
Macaristan’da Başbakan Viktor Orban hükümeti tarafından çeşitli destek paketleriyle teşvik edilen düğün piyasası, yükselen enflasyonla birlikte son dokuz yılın en düşük seviyesine geriledi.
Bu yılki düğün sayısı önceki yılların aynı dönemine göre oldukça geride kaldı.
Ülkede 2010’dan beri iktidarda olan milliyetçi çizgideki Başbakan Orban, bir yandan nüfusun azalmasını engellemek için vergi indirimleri, konut destek programları ve yine yeni evlenenler için ucuz kredileri hayata geçirirken bir yandan da hararetli bir şekilde düzensiz göçe karşı çıkıyor.
Eurostat rakamlarına göre, 2020’de Macaristan bin kişi başına 6,9 düğünle Avrupa Birliği evlilik tablosunun zirvesine yükseldi.
Bu etki o kadar güçlendi ki sosyologlar, 2020’deki Covid-19 salgını sırasında bile dünyada düğün sayısının düşmediği tek ülkenin Macaristan olduğunu bildirdi.
Liszt Enstitüsü – İstanbul Macar Kültür Merkezi’nin ev sahipliği yaptığı ‘Çok Yönlü Bir Mimar: Şandor Hadi, Türkiye’de İkinci Nesil Bir Macar’ başlıklı sergi, Hadi’nin şahsi hayatını ve yaratıcı kişiliğini merceğe alıyor. Sergide Şandor Hadi’nin Sevinç Hadi’yle kurduğu mimarlık ofisinin hayata geçirdiği projelerden bir seçki de sunuluyor.
Ufuk Demirgüç’ün küratörlüğünü yaptığı sergide ayrıca, Hadi’nin deprem nedeniyle yıkım kararı çıkan Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi ve yıkılan İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nin üç boyutlu çizimine de yer veriliyor.
Sergide mimarın şahsi ve mimari dünyası iki farklı bölümde ele alınıyor. Birinci bölümde, ilk gençlik günlerinden aile hayatına, el yapımı ürünlerden resimlere kadar mimarlık öncesi dönem anlatılıyor. İkinci bölüm ise bir mimar olarak imza attığı projelerden bir seçki, ürettiği mobilyalar, maketler ve diğer mimarların görüşleri bir araya getiriyor.
Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkilerde son gelişme Macar Devlet Başkanı Katalin Novak’ın Ankara’ya resmi ziyareti oldu.
Novak, aslında kısa Türkiye ziyaretinde deprem bölgesine de giderek Macar kurtarma ekipleri tarafından depremin beşinci gününde enkazdan kurtarılan küçük Ahmet’i görmeyi ana programlarından biri haline getirse de elbette belirleyici olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile olan görüşmesiydi.
Katalin Novak, Macaristan Cumhurbaşkanı ve Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamı, bizde başkanlık dönemi öncesi cumhurbaşkanlığına denk düşüyor; yani bu makam devlet işleyişi ve izlenecek ülke politikası anlamında karar alıcı ve icracı bir makam değil.
Ancak elbette buna rağmen Katalin Novak’ın Ankara ziyareti, önemli ve üzerinde durmaya değer bir ziyaret oldu. Çünkü bu ziyaret, son dönemde iki ülke arasında gelişen ve son derece önemli ve dikkat çekici gelişmelerin resmi anlamda taçlandırılması olarak algılanmalı.
İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinde Macaristan’ın gözü Türkiye’de
Geçtiğimiz günlerde Macaristan parlamentosu Finlandiya’nın NATO’ya katılımına onay verdi. Ancak basına İsveç’in NATO’ya kabulünün Macaristan açısından hala “sorunlu” görüldüğü vurgusunun yapılması da ihmal edilmedi.
Bilindiği gibi iki İskandinav ülkesinin NATO’ya katılım başvuruları, NATO üyesi diğer ülkeler tarafından kabul görürken, bu başvurular Ankara ve Macaristan tarafından bloke edilmişlerdi.
Ankara’nın gerekçeleri çok somut: Türkiye İsveç’in teröre destek verdiğini ileri sürüyor, bu desteğin kesilmesini ve listesini ilettiği bazı kişilerin Türkiye’ye iadesini istiyor. Ve bu konular ayrıntılı bir şekilde uzun bir süredir iki ülke arasında ele alınıyor.
Ancak bir NATO üyesi ve aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan’ın, İsveç’in ve bir zamanlar çok yakın ilişkilere sahip olduğu Finlandiya’nın NATO üyeliğine neden karşı çıktığı konusunda net bir gerekçe getirilemiyor.
Macaristan, karşı çıkışına resmi gerekçe olarak İsveç ve Finlandiya’nın hukuk devleti eksiklikleri nedeniyle Macaristan’a yönelttiği eleştirilerin dostça olmadığını, bu nedenle Macar parlamentosunun üyelik konusunu ulusal çıkarları gözeterek detaylı değerlendirdiğini ileri sürüyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Finlandiya’ya yeşil ışık yakmasının ardından yıldırım hızıyla Finlandiya’nın üyeliğini onaylaması, yukarıdaki gerekçenin göstermelik olduğunun işareti.
İki ülke balayında
Aslına bakılırsa iki ülkenin NATO’ya kabulü konusunda Macaristan ve Türkiye arasında dünyanın dikkatini çeken bu işbirliği, sadece buzdağının görünen yüzü.
İki ülke pek çok alanda bir süredir derin ve kararlı bir işbirliği içinde ve bu işbirliği her iki ülke tarafından da “stratejik ortaklık” olarak görülüp değerlendiriliyor.
Bu ülkelerde egemen siyasi rejimlerin arasındaki benzerliklere de temellenen bu işbirliği, dünyaya bakışta ulusal çıkarların nasıl ve hangi yöntemlerle savunulması gerektiği hususunda da benzer şekilde tavır almaya yol açıyor.
Her ikisi de ana tercih olarak batı ittifaklarına dahil olma yolunu seçen Türkiye ve Macaristan, uluslararası gelişmelerde üyesi bulundukları ittifakların ana eğilimi yerine, çok kez “ulusal çıkarlar”ı öne sürerek farklı tavır almaktan gocunmuyorlar.
Macaristan Türkiye’nin Orta Doğu, Orta Asya’nın Türki devletler dünyası, Uzak Asya ve Rusya ile olan ilişkilerinden yararlanmaya çalışırken, Türkiye ise Macaristan’ı kendi açısından Avrupa Birliği içinde bir köprü başı olarak görüyor.
Ve iki ülke bunu saklamıyor; İsveç ve Finlandiya örneğinde olduğu gibi alınacak uluslararası kararlarda öncelikle birbirlerini kolladıklarını dile getirecek adımlar atmaktan da çekinmiyorlar.
Savunma sanayi ve askeri işbirliği
Macaristan ve Türkiye arasındaki olumlu ilişkilerin geldiği son nokta da hazırlıkları devam eden ve yakın bir süreçte imzalanması beklenen iki ülke arasındaki yeni askeri anlaşma.
Bu anlaşma ordular arası tatbikat ve hatta operasyona yönelik bir işbirliği öngördüğü gibi, aynı zamanda silah sanayinde de şimdiye kadar görülmemiş geniş bir çerçevede ortak harekât planlıyor.
Bu yeni anlaşma basına sızan bilgilere göre Türk patentli zırhlı araçların Macaristan’da ortak üretimini ve 3. ülkelere ihracatının yanı sıra son zamanların gözde silahı olan Türkiye imalatı dronların Macaristan’da üretimini de gündeme getirecek.
Yeni askeri sözleşmenin, daha öncekilerden en önemli farklarından biri de iki ülke arasında askeri istihbarat bilgilerinin paylaşımını öngörmesi. Yani bundan böyle, iki ülke her ne kadar NATO kanalıyla zaten askeri bir işbirliği içinde olsa da farklı bir yapılanma içinde elde ettikleri askeri istihbarat bilgilerini birbirleriyle paylaşacaklar.
Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkilerin henüz doruk noktasına ulaşmadığını düşünüyoruz. Ancak ilişkilerin ulaştığı bugünkü boyut, uluslararası gözlemcilerin ve analistlerin değerlendirmelerinde özel bir gündem maddesi oluşturmaya başladı bile.
Novak, Macar arama kurtarma ekiplerince Hatay’da enkazdan çıkarılan ve bir bacağı ampute edilen Ahmet ile oyun oynadı.
Kaynak: Novák Katalin Facebook
Macaristan Cumhurbaşkanı Katalin Novak, Kahramanmaraş merkezli depremlerden etkilenen Hatay’da, Macar arama kurtarma ekibince enkazdan çıkarılan ve bir bacağı amtupe edilen 5 yaşındaki Ahmet Yıldırım’ı ziyaret etti.
Cumhurbaşkanı Novak, Türkiye’deki ziyaretleri kapsamında, beraberindeki Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ile hava yoluyla Adana’daki İncirlik 10. Tanker Üs Komutanlığına geldi.
Kaynak: Novák Katalin Facebook
Burada Adana Valisi Süleyman Elban tarafından karşılanan Novak, daha sonra helikopterle Hatay kent merkezi ve İskenderun ilçesinde havadan inceleme yaptı.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.