2026. Ocak 19.
Türkinfo Blog Oldal 102

Vatikan’da sıcak günler Yeni Papa kim olur?

Çok yansımadı medyaya ama Vatikan’da kazan kaynıyor. Papa Francis’in geçen hafta apar topar hastaneye kaldırılmasının nedeninin önemli olmayan bir sağlık sorunu olduğu ortaya çıkınca biraz durulur gibi oldu ama Papa’nın istifa edebileceği söylentileri kardinalleri heyecanlandırmaya devam ediyor.

Reuters Mart ayında Papa seçilişinin onuncu yıldönümünü kutlayan Francis’in, “kendisini devirmeyi başaramayan, şimdi bir yol ayrımında olan muhafazakâr muhalefeti geride bırakarak, önde gelen iki muhalif liderin ölümünün ardından yeni bir yön arayışına girdiğini” yazdığına göre durum hayli ciddi. (Bkn: As Francis marks 10 years as Pope, conservatives confront post-Benedict era | Reuters).

Geçen Aralık ayında, Eski Papa 16. Benedikt ölmüştü. Onun hemen ardından Avustralyalı Kardinal George Pell de aniden ölünce, kilisenin muhafazakar kanadı, tam da Papa Francis’in halefi kim olacak tartışmalarının sürdüğü bir dönemde iki önemli liderini kaybetmiş oldu. Ancak özellikle Benedikt’in ölümü Katolik Kilisesi’ndeki bölünmeleri derinleştirebilecek gibi görünüyor. Benedikt’in (600 yıl sonra) istifa eden ilk Papa olduğu da anımsanırsa bunun Papa Francis’in de istifasının önünü açabilecek örnek olarak görülebileceği de anlaşılabilir.

Devamı

Modernin illüzyonu

Tolkien’in, kült kitabı “Hobbit”in girişine yerleştirdiği “oradaydık şimdi buradayız” ibaresi, her ne kadar çok uzun bir zaman dilimini çağrıştırıyor gibi görünse de, gündelik hayatımızın parçasıdır. Uykuda, oradayızdır ve gözlerimizi açtığımızda, buraya döneriz. Bazen derin bir rüyadan çıkmamız gerektiğinde, müşkül oluşur. Birçok insanın, yataktan apar topar kalkmaktan nefretinin kökeninde, bu iki dünya arasında yumuşak geçiş arzusu yatar.

Uyanmıştık, ama yataktaydık. Bir rüyanın mahmurluğu mu vardı üzerimde, anımsamıyorum. Daha çok ne yapacağını bilememekle ilgiliydi sanki. Pencereden görülen, kentin üzerine abanmış gri bulutlar ve ıslak damlar. Yabancı bir kentteyseniz, böyle havalarda müze ilk seçenektir. Eskiden, hemen atlardım bu fikrin üzerine ama zaman içinde müze olarak kullanılan bütün o emperyal binalardan, görkemli merdivenlerinden, uzun koridorlarından, siz onun için gitmemiş olsanız da her daim orada olan dini resimlerinden, her girilen salonda gözünü üzerinize dikerek can sıkıntısını gidermeye çalışan güvenlik görevlilerinden gına gelmiş olmalı ki Sibel, “Bir müze var” dediğinde, hemen itiraz etmeye hazırlandım. Anlamış gibi “Ama”, dedi “Özel bir müze.” Yıllar önce Atina’da gezdiğimiz Benaki Müzesi’nden beri, özel müze dendi mi yelkenleri suya indirdiğimi biliyor olmalıydı. Kaldı ki daha önce ismini duymadığım bir Macar ressam söz konusuydu.

VI. bölgede, tam biz geldiğimiz sırada Türkiye’ye gitmiş bir çiftin, Dessewffy utca 47 numaradaki evinde konaklıyoruz. Sokak şehrin en ünlü caddesi Andrassy’e paralel uzanıyor. Oktogon Meydanı’na beş dakika yürüme mesafesinde, yine de kimle konuşsak orada böyle bir sokak olduğundan habersiz, inanmaz gözlerle bakıyor. Belki de bunun sebebi, sokağın adının Macar soylu ailelerinden olan Dessewffy’lerin tümüne birden işaret ediyor olmasıdır. Oysa biri seçilmeliydi: 1848 bağımsızlık savaşına katılan ve idam edilen general, 19. yüzyılda Muhafazakar Parti’nin başkanı olan diğeri ve 20. yüzyıl başında bilimler akademisi üyesi olan sonuncusu.

Oktogon’un oradaki duraktan 4 ya da 6 numaralı tramvaya bindik, beş durak gidip Tuna üzerindeki Margit köprüsünden geçtikten sonra indik. İki alt katta Szentendre’ye giden trenle üç kare daha ilerleyip, Obuda’daki Szentlélek tér’e vardık. İstasyondan çıkınca müze hemen oracıktaydı ve bütün bunları yapmamız sadece 25 dakikamızı aldı. Geçerken belirtmek şart Budapeşte, Avrupa’nın en iyi toplu taşıma sistemine sahip kentlerinden biri ve açık ara en ucuzu. Haklı olarak yerden yere vurulan o “komünist” geçmişin bunda payı var mıdır? Hiç şüpheniz olmasın.

Ufarak meydanda, ahmak ıslatanın altında durmuş eski bir çiftlik evini andıran (15. Yüzyıldaki eski Zichy Kalesi’nin bir kanadıymış) iki katlı şahane binaya bakıyorduk. Neden sonra hobbit evlerinin girişini andıran ahşap kapıyı itip, kaldırım taşlarıyla döşeli bir atar hole girdik ve hemen ötedeki camlı kapıdan bahçeye çıktık. Dışarısı da gürültülü sayılmazdı, ama burada, dünyayla aranıza bir sessizlik perdesi çekilmiş gibi hissediyordunuz. Kentin ortasında böyle alanlar oluştuğunda, fütüristik filmlerdeki gibi bir ışınlanma efektine maruz kalırsınız. Üzeri, dökülmüş kahverengi-sarı tonlarda yapraklarla bezeli siyah parke taşları, devasa ağaçları, yıkıcı bankları ve şaşırtıcı modern heykelleriyle bir cennet bahçesiydi burası. Yağmur olmasa, içeri girmek için hiç acelemiz olmazdı.

Şimdi düşünüyorum da yağmur mağmur, oyalanmalıymışız orada. Çünkü binaya girip ağırlıklarımızı gardropa bırakmış, Vasarely’nin karanlık renk tayfından dolayı melankolik diye nitelenebilecek ilk dönem işlerini izlemeye başlamıştık ki kalabalık bir öğrenci grubu o sessiz dünyayı yırttı. Önce arkada bir uğultu olarak başlayan ses, serginin “melankolik” bölümünü atlayarak bizi hızla solladı ve Vasarely’nin Op-Art dönemi örneklerinden ilkinin önünde, akşam alacasında şehrin ulu ağacına tüneyen kuş sürüsü misali toplaştı. Bu şamataya pekala katlanabilirdim. Oyunun bir parçasıydı ne de olsa. Ancak öğretmenin sesi, resim üzerine -her ne kadar ne dediğini anlamıyor olsam da- yaptığı açıklamaların biteviye ritmi, o bilmiş sesin yavanlığı, bu deneyimin içine edecek gibi görünüyordu. Kısa bir duraklamadan sonra, dışıyla kontrast oluşturan binanın içindeki, hemen her yerde görmeye alıştığımız geniş metal döner merdivenlerin üzerine yerleştirilmiş ahşap basamaklardan tırmanarak üst kata kaçtım. Orası görsel yanılmanın merkez üssüydü ve devasa oyuncakların önünde çakılıp kalmış birkaç yaşlı kadından başka kimsecikler yoktu.

Victor Vasarely 1906 yılında Pecs şehrinde doğdu. Söylenenlere bakılırsa ilk gençlik yıllarında sanattan ziyade bilimle ilgiliydi. 1925’te ailesiyle birlikte Budapeşte’ye taşındıktan sonra Eötvös Loránd Üniversitesi’nde tıp okumaya başlaması da bu tezi doğrular nitelikte. Arada her ne olduysa, iki yıl sonra ressam olmak için okulu bırakmış. 1929’da avantgarde sanatçı ve Bauhaus ekolünün takipçisi Sándor Bortnyik’in özel akademisi Mühely Sanat Okulu’na kaydolmuş. Burada Bauhaus ekolü ve konstrüktivizmle tanışmış. Sanatın toplumsal işlevine inanıyormuş. Bir yazıda şöyle deniyordu: “Burada güzel sanatlardan ziyade uygulamalı sanatlara ve geometrik soyutlama ilkelerine odaklandı.” ki bütün bunlar sonraki resim serüveni açısından çok işlevsel bir yap-bozun parçası gibi duruyor. Mühely’de öğrenci arkadaşı Claire Spinner ile evlendi. Amaç Macaristan’dan gitmekti ve ortam çok karışık olmasa ilk hedefleri Berlin’di. Onun yerine 1930 yılında Paris’e taşındılar. Vasarely sonraki 23 yılı ağırlıklı olarak reklam ve haber ajansları için posterler ve ilaç şirketleri için logolar tasarlayarak geçirdi. Yabancı bir ülkedeydiler, dört yıl içinde iki çocukları olmuştu. Bence yap-bozun bir diğer önemli parçası.

1937 yılında yaptığı ve şimdi artık Op-Art’ın (Optik sanat) ilk eserlerinden kabul edilen “Zebra”da sonradan yapacaklarının işaretleri açıkça görülür. İki zebra siyah bir arka plan üzerinde, deyim yerindeyse oynaşırlar. Hayvanların dış hatları belirsizdir, sadece dalgalı siyah beyaz çizgilerle tanımlanmışlardır. Sonrasında olağanüstü boyutlara taşıyacağı perspektif, gölge ve ışıkla yarattığı göz aldanmasının ilk örneklerindendir bu.

1940’ların başında sanat simsarı Denise René ile Paris’te bir galeri açmıştı. 2. Dünya Savaşı’nın civcivli yıllarını ailesiyle taşrada geçirdikten sonra Paris’e döndü ve kendi atölyesini kurdu. 1954 yılında Venezüella’daki Caracas Üniversitesi’nin bir duvarına yaptığı “Sophia” yeni dönemin habercisiydi. Beyaz bir arkaplan üzerine yerleştirilmiş çizgilerden oluşan ızgara desen, hareket ve üç boyutluluk izlenimi yaratmak ve görenleri şaşkınlığa uğratmak için tasarlanmıştı.

Sadece bir yıl sonra Galeri Denise René’de düzenlenen Op-Art sergisi “Le Mouvement” dolayısıyla “Sarı Manifesto”yu yayımladı. Metinde “izleyicinin dikkatini izleme eyleminin kendisine odaklamak için, optik yanılsamaların kullanılması” çağrısında bulunuyordu.  Böylece izleyici pasif konumdan aktif konuma geçecek ve onun hareketiyle hep yeni bir resim oluşacaktı. Manifestoda aynı zamanda “saf biçim ve saf rengin dünyayı ifade edebileceğini” vaaz ediyordu. 1957-59 arasında ürettiği “Vega III” tam da bu görüşlerin hakkını vermek üzere tasarlanmıştı. Resim yüzeyi içbükey ve dışbükey yansımalardan oluşuyordu. Doğrusal ızgara planın esnetilmesiyle yaratılan derinlik ve hareket, Op-Art’ın temel teknikleriden biri haline gelecekti.

1960’lar hakkında çok konuşuldu. Şimdi o dönemde olan biten şeyleri yeniden hatırlamaya ve hatırlatmaya çalışmak, bu yazının sınırlarını aşar. Kısaca, dünya üzerinde hanidir ağırlığını kaybetmiş oyunsal bir atmosferin, ciddiyet diye asık suratlılığı dayatanların aczi karşısında yeniden başkaldırması olarak, tanımlayabiliriz o yılları. Oyun kuramı, Huizinga’nın 1938’de yayımlanan “Homo Ludens”inden beri entelektüel dünyanın gündemdeydi. Ama 60’ların başından itibaren kendine geniş bir hareket alanı buldu. Edebiyattaki Oulipo akımıyla Op-Art’ın aynı dönemde sıçramış olmaları tesadüf olamaz, diye düşünüyorum. 

Vasarely emeklerinin karşılığını ancak 1965’te, New York Modern Sanat Müzesi’ndeki Op-Art sergisi The Responsive Eye’a dahil edilmesiyle aldı. Op-Art kavramı, sergiden sadece bir yıl önce, Time dergisindeki bir makalede ortaya atılmıştı. Vasarely’nin bir anda popüler kültürün ta kendisi olan (kumaşlar üzerine yapılan baskılar, posterler, plak kapakları…) Op-Art’ın görünür yüzü olmasına şaşırmamalı. Hanidir bugün için çalışıyordu.

Baştan beri motivasyonu, herkes için erişilebilir bir sanat yaratmaktı. Bunun için sanatla mimari arasında bir geçişkenlik oluşturmak gerektiğini düşünüyordu. Bir keresinde “resim sadece bir araçtır, nihai amaç… plastik olguyu gündelik hayata entegre etmektir” demişti. 60’ların ikinci yarısından itibaren ağırlıklı olarak mimari projeler üzerinde çalıştı. Yine aynı dönemde psychedelic bir karakter kazanmaya başlayan süreci de takip ediyordu. “Vega-nor” da (1969) görme biçimiyle oynanan oyunu bir adım daha öteye taşımıştı. Algının kapıları açılmış, bilime meraklı Vasarely’nin zihninde moleküler mikrokozmos ile yıldızlı evrene işaret eden (Aya ayak basılmıştı o sırada) makrokozmos arasında bir geçişkenlik olasılığı şekillenmişti: Kızılderili totemini andıran “Kettes” (1984) bu çizginin doruk noktası olarak nitelenebilir. Mistik arayış, yap-bozun önemli köşe taşlarından bir diğeri galiba. Ama öte yandan her zaman ayakları yere sağlam basan biri olmuştu ve aynı dönemde kendi geleceğini de planlamaktan geri durmuyordu. 70’lerde Fransa’nın Gordes kentinde Vasarely Vakfı’nı kurmuş ve çalışmalarının sergilendiği bir müze açmıştı. Bunu 1976’da, doğum yeri Pecs’te açılan Vasarely Müzesi izledi. 1980’lerde ise Amerika, Almanya ve Norveç’teki  Vasarely Vakıfları faaliyete geçti.

Vasarely 90 yaşında öldüğünde karısı ve küçük çocuğu, daha önce göçmüşlerdi. İlk açtığı müze kapanmıştı. Çoklarına göre onun devri çoktan bitmiş görünüyordu. Ben kendisinin öyle düşündüğünü sanmıyorum. İki örnek vermek isterim. İlki, “sanat eserinin temelini oluşturan konseptin, onu hayata geçirmekten daha önemli olduğu” tezi ki günümüzün önemli tartışma konularından biri olmayı sürdürüyor ve her geçen gün savunucuları artıyor. (Geçerken belirtmemde fayda var, zanaatsız bir sanat, bana göre değil). İkincisi, ışık, renk, hareket ve hatta sesin sanat dünyasında giderek daha önemli bir rol üstleneceğini savlamıştı.

Müzenin üst katında, deyim yerindeyse oluşturulmuş bir cebin içinde, kendi resminizi yapabileceğiniz bir oyun odası da yer alıyor. Ressamın 1960’larda geliştirdiği “Alphabet Plastique” kuramının birebir uygulama alanı burası. Vasarely birbirinin yerine kullanılabilen, çeşitli renk ve formlardan oluşan, küçük geometrik birimler aracılığıyla herkesin oturup kendi resmini yapabileceği, 24 plastik bütünlük tasarlamıştı; bir tür güzel sanatlar alfabesi. Ben pencereden bahçeyi seyrederken, Sibel verili alfabenin içinden kendi renklerini, şekillerini seçerek bir resim oluşturdu. Vasarely’nin yaptığının zıttı bir resim. Ama aslolan oyunun kendisidir ve bütün kuramlar yıkılmak için vardır.

Müzeden istasyona döndüğümüzde, oradaki şahane kafe’yi fark ettik. Sade, ışıklı bir mekan. Treni beklerken kahve içip tatlı-tuzlu bir şeyler atıştırabiliyorsunuz. Bütünüyle camdan oluşan ön yüzünden peronu, orada dolaşan insanları, ilerdeki devasa ağaçları görebiliyor hayal gücünüzü kullanırsanız Tuna kenarında dolaşabiliyorsunuz. Bana öyle geldi ki kafe’nin kendisi de oyunun bir parçası olarak tasarlanmıştı. Sağdaki duvarı Vasarely’nin orta yaşlarındaki siyah beyaz fotoğrafı işgal etmişti. Yüzünde müstehzi bir ifadeyle oradakileri süzüyordu. İster istemez o bakışa karşılık verme ihtiyacı duyuyordunuz. Tren gelene kadar, her yudum kahvede, kafamın içinde, Rubik bir küp gibi çevirip durdum o portreyi. Biriktirdiğim bütün yap-boz parçaları, anlamsızdı, hissediyordum. Yüzüne odaklandıkça daha iyi fark ediyordum ki daha en başta, bir ressam aramaya başladığımda yanılmıştım, karşımızda modern bir illüzyonist vardı.

Serhat Öztürk

serhatozturkyazilari.com

Macaristan’da yüksek enflasyon evlilik oranlarını son yılların en düşük seviyesine gerilet

Macaristan’da Başbakan Viktor Orban hükümeti tarafından çeşitli destek paketleriyle teşvik edilen düğün piyasası, yükselen enflasyonla birlikte son dokuz yılın en düşük seviyesine geriledi. 

Photo by Photos by Lanty on Unsplash

Bu yılki düğün sayısı önceki yılların aynı dönemine göre oldukça geride kaldı. 

Ülkede 2010’dan beri iktidarda olan milliyetçi çizgideki Başbakan Orban, bir yandan nüfusun azalmasını engellemek için vergi indirimleri, konut destek programları ve yine yeni evlenenler için ucuz kredileri hayata geçirirken bir yandan da hararetli bir şekilde düzensiz göçe karşı çıkıyor.

Eurostat rakamlarına göre, 2020’de Macaristan bin kişi başına 6,9 düğünle Avrupa Birliği evlilik tablosunun zirvesine yükseldi. 

Bu etki o kadar güçlendi ki sosyologlar, 2020’deki Covid-19 salgını sırasında bile dünyada düğün sayısının düşmediği tek ülkenin Macaristan olduğunu bildirdi. 

Devamı

Mimar Şandor Hadi’ye adanmış sergi uzatıldı

Liszt Enstitüsü – İstanbul Macar Kültür Merkezi’nin ev sahipliği yaptığı ‘Çok Yönlü Bir Mimar: Şandor Hadi, Türkiye’de İkinci Nesil Bir Macar’ başlıklı sergi, Hadi’nin şahsi hayatını ve yaratıcı kişiliğini merceğe alıyor. Sergide Şandor Hadi’nin Sevinç Hadi’yle kurduğu mimarlık ofisinin hayata geçirdiği projelerden bir seçki de sunuluyor.

Ufuk Demirgüç’ün küratörlüğünü yaptığı sergide ayrıca, Hadi’nin deprem nedeniyle yıkım kararı çıkan Boğaziçi Üniversitesi Aptullah Kuran Kütüphanesi ve yıkılan İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi’nin üç boyutlu çizimine de yer veriliyor.

Sergide mimarın şahsi ve mimari dünyası iki farklı bölümde ele alınıyor. Birinci bölümde, ilk gençlik günlerinden aile hayatına, el yapımı ürünlerden resimlere kadar mimarlık öncesi dönem anlatılıyor. İkinci bölüm ise bir mimar olarak imza attığı projelerden bir seçki, ürettiği mobilyalar, maketler ve diğer mimarların görüşleri bir araya getiriyor.

detaylar>>>>

Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkiler dikkat çekici bir evreye girdi

Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkilerde son gelişme Macar Devlet Başkanı Katalin Novak’ın Ankara’ya resmi ziyareti oldu.

Novak, aslında kısa Türkiye ziyaretinde deprem bölgesine de giderek Macar kurtarma ekipleri tarafından depremin beşinci gününde enkazdan kurtarılan küçük Ahmet’i görmeyi ana programlarından biri haline getirse de elbette belirleyici olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile olan görüşmesiydi.

Katalin Novak, Macaristan Cumhurbaşkanı ve Macaristan’da cumhurbaşkanlığı makamı, bizde başkanlık dönemi öncesi cumhurbaşkanlığına denk düşüyor; yani bu makam devlet işleyişi ve izlenecek ülke politikası anlamında karar alıcı ve icracı bir makam değil.

Ancak elbette buna rağmen Katalin Novak’ın Ankara ziyareti, önemli ve üzerinde durmaya değer bir ziyaret oldu. Çünkü bu ziyaret, son dönemde iki ülke arasında gelişen ve son derece önemli ve dikkat çekici gelişmelerin resmi anlamda taçlandırılması olarak algılanmalı.

İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliklerinde Macaristan’ın gözü Türkiye’de

Geçtiğimiz günlerde Macaristan parlamentosu Finlandiya’nın NATO’ya katılımına onay verdi. Ancak basına İsveç’in NATO’ya kabulünün Macaristan açısından hala “sorunlu” görüldüğü vurgusunun yapılması da ihmal edilmedi.

Bilindiği gibi iki İskandinav ülkesinin NATO’ya katılım başvuruları, NATO üyesi diğer ülkeler tarafından kabul görürken, bu başvurular Ankara ve Macaristan tarafından bloke edilmişlerdi.

Ankara’nın gerekçeleri çok somut: Türkiye İsveç’in teröre destek verdiğini ileri sürüyor, bu desteğin kesilmesini ve listesini ilettiği bazı kişilerin Türkiye’ye iadesini istiyor. Ve bu konular ayrıntılı bir şekilde uzun bir süredir iki ülke arasında ele alınıyor.

Ancak bir NATO üyesi ve aynı zamanda Avrupa Birliği üyesi olan Macaristan’ın, İsveç’in ve bir zamanlar çok yakın ilişkilere sahip olduğu Finlandiya’nın NATO üyeliğine neden karşı çıktığı konusunda net bir gerekçe getirilemiyor.

Macaristan, karşı çıkışına resmi gerekçe olarak İsveç ve Finlandiya’nın hukuk devleti eksiklikleri nedeniyle Macaristan’a yönelttiği eleştirilerin dostça olmadığını, bu nedenle Macar parlamentosunun üyelik konusunu ulusal çıkarları gözeterek detaylı değerlendirdiğini ileri sürüyor. Bununla birlikte Türkiye’nin Finlandiya’ya yeşil ışık yakmasının ardından yıldırım hızıyla Finlandiya’nın üyeliğini onaylaması, yukarıdaki gerekçenin göstermelik olduğunun işareti.

İki ülke balayında

Aslına bakılırsa iki ülkenin NATO’ya kabulü konusunda Macaristan ve Türkiye arasında dünyanın dikkatini çeken bu işbirliği, sadece buzdağının görünen yüzü.

İki ülke pek çok alanda bir süredir derin ve kararlı bir işbirliği içinde ve bu işbirliği her iki ülke tarafından da “stratejik ortaklık” olarak görülüp değerlendiriliyor.

Bu ülkelerde egemen siyasi rejimlerin arasındaki benzerliklere de temellenen bu işbirliği, dünyaya bakışta ulusal çıkarların nasıl ve hangi yöntemlerle savunulması gerektiği hususunda da benzer şekilde tavır almaya yol açıyor.

Her ikisi de ana tercih olarak batı ittifaklarına dahil olma yolunu seçen Türkiye ve Macaristan, uluslararası gelişmelerde üyesi bulundukları ittifakların ana eğilimi yerine, çok kez “ulusal çıkarlar”ı öne sürerek farklı tavır almaktan gocunmuyorlar.

Macaristan Türkiye’nin Orta Doğu, Orta Asya’nın Türki devletler dünyası, Uzak Asya ve Rusya ile olan ilişkilerinden yararlanmaya çalışırken, Türkiye ise Macaristan’ı kendi açısından Avrupa Birliği içinde bir köprü başı olarak görüyor.

Ve iki ülke bunu saklamıyor; İsveç ve Finlandiya örneğinde olduğu gibi alınacak uluslararası kararlarda öncelikle birbirlerini kolladıklarını dile getirecek adımlar atmaktan da çekinmiyorlar.

Savunma sanayi ve askeri işbirliği

Macaristan ve Türkiye arasındaki olumlu ilişkilerin geldiği son nokta da hazırlıkları devam eden ve yakın bir süreçte imzalanması beklenen iki ülke arasındaki yeni askeri anlaşma.

Bu anlaşma ordular arası tatbikat ve hatta operasyona yönelik bir işbirliği öngördüğü gibi, aynı zamanda silah sanayinde de şimdiye kadar görülmemiş geniş bir çerçevede ortak harekât planlıyor.

Bu yeni anlaşma basına sızan bilgilere göre Türk patentli zırhlı araçların Macaristan’da ortak üretimini ve 3. ülkelere ihracatının yanı sıra son zamanların gözde silahı olan Türkiye imalatı dronların Macaristan’da üretimini de gündeme getirecek.

Yeni askeri sözleşmenin, daha öncekilerden en önemli farklarından biri de iki ülke arasında askeri istihbarat bilgilerinin paylaşımını öngörmesi. Yani bundan böyle, iki ülke her ne kadar NATO kanalıyla zaten askeri bir işbirliği içinde olsa da farklı bir yapılanma içinde elde ettikleri askeri istihbarat bilgilerini birbirleriyle paylaşacaklar.

Türkiye ve Macaristan arasındaki ilişkilerin henüz doruk noktasına ulaşmadığını düşünüyoruz. Ancak ilişkilerin ulaştığı bugünkü boyut, uluslararası gözlemcilerin ve analistlerin değerlendirmelerinde özel bir gündem maddesi oluşturmaya başladı bile.

Tarık Demirkan – Gazete Karınca

Macaristan Cumhurbaşkanı Novak, Adana’da 5 yaşındaki depremzede çocuğu ziyaret etti

Novak, Macar arama kurtarma ekiplerince Hatay’da enkazdan çıkarılan ve bir bacağı ampute edilen Ahmet ile oyun oynadı.

Kaynak: Novák Katalin Facebook

Macaristan Cumhurbaşkanı Katalin Novak, Kahramanmaraş merkezli depremlerden etkilenen Hatay’da, Macar arama kurtarma ekibince enkazdan çıkarılan ve bir bacağı amtupe edilen 5 yaşındaki Ahmet Yıldırım’ı ziyaret etti.

Cumhurbaşkanı Novak, Türkiye’deki ziyaretleri kapsamında, beraberindeki Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Derya Yanık ile hava yoluyla Adana’daki İncirlik 10. Tanker Üs Komutanlığına geldi.

Kaynak: Novák Katalin Facebook

Burada Adana Valisi Süleyman Elban tarafından karşılanan Novak, daha sonra helikopterle Hatay kent merkezi ve İskenderun ilçesinde havadan inceleme yaptı.

Devamı

16,474FansLike
639FollowersFollow