Göçmen ve yabancı

Üç gündür sıkı bir poyraz fırtınası vardı. Bahçe çalışmanın da, yürüyüş yapmanın da imkanı yoktu. Sosyal medya sadece sinir bozucu haberlerle dolu. Bütün dünyada öyle ama Türkiye’de onu beşle onla çarpabilirsiniz. Kanepenin üzerine kıvrılıp, eski zamanlara kaçmış, Musa Gümüş’ün “Osmanlı Modernleşmesinde Yabancılar: Leh ve Macar Mülteciler” kitabını okuyordum. Ufuk açıcı bir çalışma, özellikle göçmenlerin Corona ile birlikte dünyanın başına gelmiş en büyük felaket olarak düşünüldüğü şu tuhaf zamanlarda. Kitapta, başarısız 1848 kalkışmasından sonra Avusturya’nın ve Rusya’nın şerrinden kaçarak Osmanlı’ya sığınan, Macar ve Leh (Polonyalı) göçmenlerin hikayeleri anlatılıyor.

Şaşırtıcı olan, kitaptaki hikayelerde göçmelerden, “Nerden çıktı şimdi başımıza bu bela?” diye değil de, övgüyle söz edilmesi. İlk bakışta şaşırtıcı tabii, yoksa Osmanlı’nın Batılılaşma serüveni içinde son derece önemli roller oynamış bu insanlardan sitayişle söz edilmesinde bir gariplik yok.

Kitaba sonra döneceğim, ama okurken eskiden beri bildiğim, tarih sahnemizde boy göstermiş Macar göçmenlerin hikayelerini düşündüm bir an. Şu İstanbul’un fethinde kullanılan şahi topların dökümcüsü Urban Usta vardı. Bildiğim kadarıyla o da önce Bizans’a, sonra Osmanlı’ya sığınmış bir göçmendi. Sonra İbrahim Müteferrika vardı. Osmanlı’da matbaanın kurucusu, Koloşvarlı (bugünkü Cluj) bir Macardı. İstanbul’a esir olarak geldiği, köle olarak satılıp uzun yıllar sonra özgürlüğüne kavuştuğu söylenen, entelektüel bir adam. O bir yolunu bulup Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya kadar ulaşmış, böylece 270 yılcık bir gecikmeyle matbaa tarihimizi başlatmıştı.

Hepsi bu kadar. 16. yüzyılın sonundan itibaren, İstanbul Esir Pazarı’na getirilen ve burada satılan binlerce kadın ve erkek Macarın, gerek İstanbul’da gerek Anadolu’da yarattıkları toplumsal dönüşümün sonuçları üzerine herhangi bir bilgiye sahip değiliz ne yazık ki. Ne isimleri var, ne hikayeleri.

17. yüzyılın sonundan ve 18. yüzyılın başından itibaren sayısız yabancı (ekseriyeti Fransız ve Alman) asker ve sivil gelmiş İstanbul’a; raporlar yazmışlar, askeriyede ve eğitim kurumlarında çalışmışlar. Bir kısmı Müslüman olup, Türk adları alıp, Türk kadınlarla evlenerek burada yaşamayı seçmiş. Osmanlı’nın Batılılaşma hamlesi dediğimiz şey, büyük ölçüde göçmenlerin taşıdığı suyla dönmeye çalışan bir değirmen aslında.

Bunlar içinde Macar kökenli olanlar da var. 1784’te Avusturya ordusundan firar ederek Osmanlı’ya sığınan Macar asıllı General Carlo de Kotzi, yeni askeri tekniklere aç Osmanlı ordusunda önemli danışmanlardan biri olmuş örneğin. Sonra Tıphane-i Amire ve Cerrahhane-i Mamúre’de Dimittaşko Morozbeyzade (Mehmet Necati) adlı Macar bir tabibi görüyoruz.

Ama esas büyük dalga bağımsızlıklarını kazanmak için1848’de Habsburg’a başkaldırıp, yenilen Macar ve Lehlerin Osmanlı’ya sığınmalarıyla ortaya çıkmış. Belli ki zorlu bir süreç yaşanmış. Avusturya ve Rusya, isyankarların derhal iade edilmeleri için bastırıyor. Osmanlı Devleti’nin eli güçlü değil, ama hem kuyruğu dik tutmaya çalışıyor hem de belli ki çok arzuladığı o modernleşme hamlesinde bu insanlara ihtiyacı var. Böylece tuhaf bir kedi fare oyunu yaşanıyor. Osmanlı göçmenlerden birini bir göreve atadığında, ya Avusturya ya da Rusya devreye girip onun başka bir yere atanmasını -diyelim Rumeli’den Halep’e gibi- sağlıyorlar.

Gümüş’ün araştırmasından anladığımız kadarıyla “Bunlar çok farklı mesleklere sahip insanlar. Çeşitli rütbelerde subaylar, doktorlar, eczacılar, mühendisler, mimarlar, ekonomistler, eğitimciler, sanatçılar, yazarlar ve sarraflar ile çiftçiler, ayakkabı ustaları, denizciler, marangozlar, baytarlar, lokantacılar, değirmenciler, arabacılar, mücellitler, duvar kağıdı ustaları gibi birçok dalda yetişmiş zanaatkar.”

Kitapta bunların arasından iki Macar ismen öne çıkarılarak anlatılıyor: İlki Macar ve Polonyalı birliklerin efsanevi kumandanı olarak bilinen Murat Paşa yani General Józef Zachariasz Bem. İkincisi ise askeri cerrah Macarlı Doktor Abdullah Bey (Dr. Karl Eduard Hammerschmidt) ki Osmanlı topraklarına geldiğinde 50 yaşındaymış. Gülhane ve Haydarpaşa hastenelerinde hizmet vermiş, 1862’de Mekteb-i Şahane’nin Tarih-i Tabii Müzesi’ni kurmaya memur edilmiş. İstanbul ve çevresinde (Arnavutköy, Büyükdere, Kanlıca, Kartal ve Pendik) yaptığı araştırmalar sırasında topladığı 2000 kadar fosil ve taşları Paris Fuarı’nda sergilemiş ve bu çalışması altın madalya ile ödüllendirilmiş. Ayrıca, yabancı dillerde yaptığı yayınlarla Türkiye jeolojisini Avrupa’da tanıtarak önemli bir hizmet gerçekleştirmiş. Ülkemizde jeoloji ve entomolojiyi tam anlamı ile o kurmuş. Hilal-i Ahmer Cemiyeti’nin kuruluşuna zemin hazırlayan çalışmaları başlatanın da o olduğunu söyleniyor.

Hep askerler, bilim adamları değil bir takım “çalgıcılar” da var işin içinde. 1848’den bir yıl önce Franz Liszt  gelmiş İstanbul’a ve beş uzun hafta boyunca, kariyerinin son konserlerini burada vermiş. Sonrasında Liszt ekolünden yetişmiş öğrencilerin bir kısmı şanslarını göçmen olarak gelip kaldıkları Constantinople’de ve İzmir’de denemeye karar vermişler; Saray’da çalışmışlar, konserler vermişler, öğrenci yetiştirmişler, evlenmişler, yerleşik olmuşlar: Alessandro Voltan (Macar Tevfik), Géza Hegyei, Karl Berger gibi…

Bilindiği gibi Osmanlı’nın yetişmiş insan ihtiyacı, Türkiye Cumhuriyet’inin de en temel problemlerinden biriydi. 1930’ların ikinci yarısından itibaren Nazi Almanyası’ndan kaçarak gelen Yahudi akademisyenler olmasaydı üniversitelerimizin hali nice olurdu? Ya da şöyle soralım, sonrasında nice oldu?

“Macaristan Tarihi”nin yazarı F. Eckhart’ın kitabını bir yıldan biraz daha uzun zaman önce, oturma başvurusu yaptığımız göçmen bürosunun, bütün hareket imkanlarımızı askıya aldığı, sonu belirsiz bir Macar kışında okumuştum. Kitap hala Miskolc’daki, gitmemiz yasak olan evimizde duruyor, neyse ki arada bilgisayara notlar almışım. Eckhart kusuruma bakmasın, onun saptamalarını uç uca ekleyerek yazacağım.

12. yüzyılda Ren Bölgesi’nden gelen Almanlar II. Géza tarafından bugün Slovakya sınırları içinde kalan kuzey Macaristan ili Szepes’e yerleştirilmişlerdi. Yukarı Macaristan’da Szakolca’dan Kassa’ya kadar öteye beriye dağılmış bütün şehirleri bunlar kurmuşlardı. 13. yüzyılda Erdel’de, Aşağı-Tuna düzlüğünden gelen Rumenler boy göstermişlerdi. Tokaj’daki bağcılığın kalkınması 16. asırda Macaristan’a gelip burayı vatan belleyen Lorraineli Vallonlar sayesindeydi. Kumanlar Macarlar arasında eritilmişler hatta bir Macar Kral’ı da çıkarmışlardı: Kuman László. 18. yüzyılda Balkanlardan Macaristan’a muhaceret eden Rus, Sırp ve Ermeni tacir ve müteşebbisler memleketi doldurmuşlardı. Bütün ticaret onların kontrolündeydi. 19. yüzyıl sonunda Budapeşte’yi kuran sermaye, büyük ölçüde 1840’ta fabrikalar ve sanayiinin kalkınmasını temin etmek için gelmeleri teşvik edilen Galiçya Yahudileriydi. Macaristan’a gelip yerleşmiş Almanların, milliyetçi duygularla Macarlaşmaları da yine 19. yüzyılın ikinci yarısına rastlıyordu…

Bugünkü Macaristan, en az bütün bu göçmenlerin toplamıdır.

Yine de kimse yabancıları istemiyor işte. Şimdi, salgın gündeminde herkes memleketine, şehrine evine tıkılmışken, kiminle konuşsam hastalığı yayanın, taşıyanın mutlaka yabancılar olduğu konusunda hemfikirler. İnsanın doğasında mı var bu yabancı korkusu, yoksa böyle mi yetiştiriliyoruz? Belki ikisi de doğrudur. Var olanı besleyen sistemdedir sorun.

Richard Sennett “Yabancı” kitabında, dünyanın ilk gettosu olarak kayıtlara geçmiş, Venedik Yahudi Getto’sunu anlatırken, “Yurttaşlarımız Yahudilerin bu şehirde dükkan tutup ticaret yapmalarını değil, alım satım yaptıktan sonra geldikleri yerlere dönmelerini istemişlerdi. Ama bu Yahudiler artık gitmek değil kalmak istiyorlardı ve bunun bedelini de ödemeye hazırdılar.” diye yazar. Bunun anlamı şudur, iktidar Yahudileri kovamaz, çünkü ekonomik açıdan rasyonal değildir. Ama dini duygularla dolduruşa getirdiği halkın arzularını da görmezden gelemez. Yahudileri tecrit etmek, böyle bir imkansız arzunun ifadesidir.

Ghetto, İtalyancada “dökümhane” demektir; doldurmak, (bir sıvıyı) dökmek anlamındaki gettare fiilinden gelir. Bakmayın siz yüzyıllar geçtiğine, milenyum lafzına, post moderniteye filan, Venedik gettosundan günümüzün toplama kamplarına, göçmen kamplarına olan mesafe sanıldığından daha kısadır.

Milliyetçilik her ne kadar ülkelerini terk etmiş insanları uzuvları kesilmiş hastalar gibi gösterse de, göçmenlik-yabancılık hikayesi, içinde çok daha fazla şey barındırır: Her şeyden önce aynı anda arzu ve nefret nesnesi olmayı başarmıştır yabancı. Yerleşik bakışı kırar, farklılığı ve benzerliği aynı anda göz önüne serer. O yüzden bütün iktidarlar, yerli ile yabancının buluşmasını engellemek, bu bakışların arasına duvar örmek üzere çalışırlar.

Oysa yabancı her yerdedir. Miskolc’lu biri Budapeşte’de ya da Sopron’da yabancı muamelesi görecektir. Sadece mekanla ilgili değildir çünkü yabancılık, kültürel, sınıfsal kodları da oluşturulmuştur.

Zengin bir alan, deşilecek çok şey, uzanacak bir sürü kol var biliyorum ama onlar bu yazının sınırlarını aşar. O yüzden şu tespitle yetineyim. 21. yüzyılda da insanlık, yabancısız kalma endişesiyle yaşamaya devam ediyor.

Serhat Öztürk – Türkinfo

serhatozturkyazilari.com