Macar şair János Arany’in şiirleri ile Nasreddin Hoca fikralarinin yakinliği

Edit Tasnádi

Macar edebiyatında ortaçağdan bu yana Nasreddin Hoca fıkralarına rastlamak mümkün. Türk halk mizahının ölümsüz kahramanı Macaristan’a giden yolu çoktan buluyor, ancak Hoca’nın başına gelenler genellikle Macar fıkralarının geleneksel karakterlerinin adına bağlanarak, özbeöz Macar fıkraları olmuş gibi anlatıp yayılıyordu.

János Arany – ’arany’ kelimesi ’altın’ anlamında – Arany adı üstüne biz Macarların gizli servetidir. Dünya onu tanımaz, tanıyamaz, çünkü şiirlerinden çeviriler hemen hemen hiç yapılmamıştır. ’En Macar şairi’ deriz ona, çünkü en zengin kelime dağarcığını kullanan, dilimizin şiirsel olanaklarından en çok faydalanan ozanımızdır. Arany 1817’de doğup 1882’de hayata gözlerini yummuştur. Başka bir büyük Macar ozan, dünyaca tanınan Sándor Petőfi’nin can dostuydu. Aralarında Hun-Macar kardeşliğine ait efsanemizi işleyen güzelim bir destanı, ya da Ömer Seyfettin’in bir öyküsünün (Kütük) de konusu olan Drégely kalesi kuşatmasını anlatan baladı de olmak üzere, birbirinden güzel epik ve lirik şiirlerini yabancı dillere aktarabilecek çevirmenler yok gibi.

Arany, kendine özgü alçakgönüllülükle, bir yerde kendisinin hiç hayal gücü olmadığını, epik bir eser ortaya koyabilmek için mutlaka somut bir ipucuna, tanık olduğu bir olaya, okuduğu bir hikâyeye yoksa dinlediği bir efsanye vs. ihtiyacı olduğunu anlatır. Nasreddin Hoca fikralarından tanıdığımız motifler bulunduran üç şiirinin, ayrıca destansı bir eserinin bir parçasının çekirdeğini de kuşkusuz doğduğu yörede duyduğu anlatımlar oluşturmuştur.

Yukarıda hatırlattığımız gibi Nasreddin Hoca fıkraları Macaristan’da çoğu kere halkımızın tanıdığı tiplere bağlanarak anlatılıyor. İste Arany’ın bu şiirlerinde de tipik Macar köy hayatının sahneleri çiziliyor.

Fıkra gibi, sözlü anlatıma dayanan bir yazın türü söz konusu olduğunda anlatım tarzı olağanüstü önem kazanıyor. Fıkralar elbette çok kısa da anlatılabilir, bir iki hazırlayıcı cümleden sonra şimşek çakmasına benzer bir şekilde esprili bir sözle hemen sona erebilir. Fakat gerçek bir masalcının özel bir yeteneğe sahip olması gerektigi gibi, fıkralar da tatlı dille anlatmayı bilenlerden sanki bir öykü, bir masal olmuşcasına ayrıntılarla genişletirerek, süslenerek de izlenebilir.

Arany da bu şiirlerinde Macar dilinin zengin uyak olanaklarından ve hece veznine dayanan Macar halk şiirinin biçimlerinden yararlanarak adeta müzik gibi ezgili seslenmekle kalmayarak, olup bitenleri rahat rahat, canlandırıcı ayrıntılara geniş yer vererek, bazen iğneleyici sözlerden de kaçınmayarak, zevkle anlatıyor.

Her şeyi bilen şairimiz, ilk ele alacağımız şiirin tanıklığına göre, Türklerin, birini lânetlemek istedikleri zaman, ona kötü komşu dilediklerini de biliyor. Gerçi ben bunun ancak tersine, iyi komşunun önemini vurgulayan “Ev alma, komşu al” diyen Türk atasözüne rastlamıştıştım. Arany’ın Bülbül adlı şiirliyle hem kötü komşu motivi, hem de “ne birine düşer, ne ötekine” esprisi açışından ortak ögelere dayanan şu Nasreddin Hoca fıkrasını “akraba” gösterebiliriz:

            Ne sana düşer, ne bana

İki komşu birbirlerine bitişik evlerinin karşısındakı dükkânda oturuyormuş. Sokağa bir köpek gelmiş, ve iki evin arsasının hızasına pislemiş. Komşulardan biri ötekine: “Senin evine yakın, sen kaldır” demiş. Tartışma alevlenmiş, kadıya kadar gitmişler. O sırada Nasreddin Hoca kadının yanında oturuyormuş. Kadı, Hoca ile eğlenmek için, “Efendi, bu davayı sen gör”, demiş. Bunun üzerine Hoca adamlara dönmüş: “O sokak kamunun değil mi? Demek ki sokağın ortasına bırakılan da kimsenin malı olmaz. Öyleyse oradaki şeyi kaldırmak ne sana düşer, ne bana. Anlaşılıyor ki kadı efendiye düser.

Motifler aynı, ama mevzu Arany’da daha hoş: kuş sesidir. Hoşsohbet şair şiirin başında Macarların gereksiz yerde mahkemeye gitme huyuna atif yapmaktan kendini alamıyor. Olayı “en Macar nehri” dediğimiz Tisza (okunuşu: Tisa)’nın yöresine yerleştiriyor:

            Bülbül[1]

Vaktiyle Macar insanının

Davaysa dava!” dediği günlerde

(Bu aslında okadar eski de değil…)

Tisza bölgesinde bir yerde

Bir ağa yaşıyordu: dostum Pál

Ve onun bir komşusu: Péter.

Bu kıssadan hisse, bu ibret

Onlardan söz eder.

Pál ile Péter- biliyoruz – yazın

Tavkimimizde bile iki azizin adı

Aynı güne denk düşer.

Aynı yolun yolcusu olmak

 Onlar için mukadder.

Burada bir parantez açarak İsa’nın 12 Havarisinden Péter ile Pál, yani Aziz Piyer ve Aziz Pol’un Hıristiyan takvimindeki yerinin aynı gün olduğunu hatırlatalım: yani her ikisi 29 Haziran günü kutlanır. Bu gün Macar köylüleri için zaten kutsal bir gündü: buğday hasatı geleneksel olarak o gün başlıyordu. Biz şimdi dönelim kahramanlarımızın tanıtımına:

Fakat bizim Pál ile Péter

Takvimde azizse de komşulukta iş başka,

Biri kara dese, diğeri hep ak der

Hep kargaşa, hep kavga

Avluyu altüst eder,

İste giriş bölümünün görevi yerine getirildi: mekân ve kahramanlar tanıtıldı. Şimdi sıra olaylara yol açan durum tespitinde. Ozan anlatmaya devam ediyor:

Şimdi meseleye gelelim:

Cok, çok eskiden beri

Pál’ın bahçesinin süsü

Koca bir ceviz vardı.

Kökü orda olsa da dalı komşuya uzardı.

Péter akıllı komşu tahammül ediyordu,

Ne güzel, o ağaçtan ceviz de düşüyordu,

Ne zararı olacak, dalı kestirmiyordu.

Bir pazar günü ise

Olanlar oldu yine

Kahramanımız bülbül, bu hikâye ismiyle

Tam orta dala konuverdi

Sabahın seher vakti öttü güzel sesiyle,

Başladı oracıkta Tanrıyı zikretmeye.

Bu noktada hiç acelesi olmayan şair kuşun ağzına ritmik dizelerle, zengin uyaklarla adeta öten bir ilahi veriyor:

İşte doğan güneşe,

O güzelim yeşile,

Melteme, amberine,

Eşinin yumurtayla

Can verirdi evine,

Küçüçük yüreğini

Dolduran sevince,

Vel hasılı vel kelam

İçindeki her şeye,

Çevrede gördüğüne,

Görkeme, güzelliğe,

Işığa ve renklere

Seslendi teşekkürle.

Biliyordu bülbül de

Şüphesiz güzelliği

Ve cümle âlemi Yüce Tanrı

Yarattı keremiyle!

İşte hemen bu mutlu ötüş ardından yıldırım düşer, ve görüleceği gibi fıkranın bir iki kelimeyle geçtiği kavga büyük bir tantana ile anlatılıyor:

Öyle etkiliydi ki

Pál efendi bile zevk ile dinliyordu,

Sevinciyle haykırdı birden:

Yüce Tanrım,

Ne güzel ötüyor

Benim kuşum!” diyordu.

 

Bağırdı bir ses, öte çitten beriye:

Kuşun gölgesi sizindir, kesinlikle!

Aksi halde size öyle bir şey derim ki. ..!

Ama sorarım, benim ağaca konunca

Kimin olur sizce?”

Pál söylendi hiddetle:

Benim bahçemde ötüyor ya hu,

Ait olsun o güzel ötüsüyle?!”

Pál bırakmazsa: „Vallahi, billahi!”,

O da bırakmaz, bağırır Péter.

Bu noktada adalete başvurma olayı başlar − gene eski bir seyyar fıkra motiviyle, günümüze kadar kurtulamadığımız bir olgu olan rüşvet verme rüşvet yeme ile…

Pál imtikan ister,

Öyle olduğu gibi, kan revan burunla şikâyete gider,

Kan lekesi delil anlatır onca suçu,

Hâkim beyi de üzer.

Hakkından vazgeçmez. Söyler:

Bu iş Krala gider”

Diz çöker: fakat ille de ceviz ağacı. Eski terane,

Eski ses. „Hayır, vaz geçmem” der

Ölünceye dek!

Adaleti bırakır iş görür rüşvet,

Hâkim alır cukkayı sağdan cebellezi der.

 

Masum adaletten

Péter’e de rahat yok,

Derdini demek için

Üşenmez, hemen hâkime gider,

Anlatır olanları, „Şöyle, şöyle” oldu, der,

Ceviz teranesini bu sefer o tutturur, bunla kafa doldurur:

.

Söze gelmez orda kırdığı burun, kafa.

Rüşvetin hikmetine kanuna para öder

Hâkim alır cukkayı soldan cebellezi der.

Kalbı orda hâkimin hemence sol yanında

Bu iş böyle gider.

Şiirimizde karar veren, Türk fıkrasından farklı olarak hâkim kendisidir, ama işi hiç te kolay değildir:

Bülbül davasının artık en son günüydü

Zaman gelip çatmıştı.

Kimden yana olacak

Talih denen hak

Fakat bilemiyordu hâkim,

Onca ilim irfanla

Haksız olan kim? Kim haktan yana?

..

Kuşcağız ne buraya öter ne oraya,

Sağ cebine vurur − Bana ötüyor der,

Sol cebine vurur − Bana ötüyor der,

Artık gidebilirsiniz,

Dava burada biter.”

İşte adalet yerini buldu, ama Arany kavgacıları bir daha iğnelemek ister:

Bugün artık yok böyle bülbülün teranesi,

Ne güzel söylemesi,

Komşu, ahbap kavga etmez,

İyilikten vazgeçmez,

Korkar Macar insanı

Boş dava, haset bilmez,

Güzel söz, iyi niyet hangı düğümü çözmez.

Kuş ötüşü, ayrıca hâkime/kadıya rüşvet verme açışından bakarsak, bir varyant Julien Dumoret’nin Paris’te bulunan bir yazmaya dayanarak yayımladığı bir Nasreddin Hoca fıkrasında önümüze çıkar (Nouveau Journal Asiatique, Paris, 1834. tom. XIII. s. 488-90).

Bu varyantta bir ağaç altında dinlenen iki yolcu, ağaca konup öten bir kuş ve kavga eden iki yolcunun piyasterlerini cebine koyan bir kadı rol oynuyor. Kavgacılardan biri davanın konusunu özetledikten sonra kadı – artık tipik diyebileceğimiz kararla işe nokta koyuyor: “Le cadi levant alors la tete, articula ces mots d’une voix forte: Messieurs, il n’a chanté ni pour toi ni pour lui, il a chanté pur moi. Aprés avoir prononcé ce jugement, il les congédia.” -“Kadı başını kaldırıp güçlü bir sesle şunları söylemiş: “Beyler, kuş ne sana ne ona öttü, bana öttü.” Bu kararı belirttikten sonra ise onlara yol göstermiş…”

Ne var ki Dumoret’nin, hakkında fazla bilgi vermediği bu fıkra Avrupa’da bilinen Nasreddin antolojilerinde yer almıyor; Wesselski bile geniş Der Nasreddin I-II. (Weimar, 1911.) başlıklı külliyatına almamıştır. Türkçesini de bulamadığımı vurgulamak isterim. Bir gün bulunursa, fıkranın aslı ortaya çıkmış olacak. (Macar fıkra araştırıcısı Lajos György’ün Világjáró anekdoták [Dünyayı Gezen Fıkralar], Győr, 1996) başlıklı seçkisinde Fülemülefütty [Bülbül Islığı] başlıklı fıkranın ardından birkaç Macar ve yabancı varyantı daha zikreder. Diğerleri arasında Nagyenyed’de rektör-profesör olan Sámuel Hegedüs’ün 1837’te yazdığı şiirde bülbüİ ötüşünün kavgasıyla İzmir’de kadıya başvuran bir Yunan ve bir Yahudi tüccarıdır.

**************

Tam açlığa alıştırmıştım

Nasreddin Hoca yoksullaştıkça yoksullaşmış… Her şeyden kıstığı gibi eşeğinin yemini de azaltmış. Bakmış ki eşekte bir şey yok, yemi her gün biraz azaltır olmuş. Günün birinde eşek ölüvermiş. Hoca pek üzülmüş, “Tüh, eşeği tam alıştırmıştım ölüverdi!” demiş.

Macar şair Arany bu sefer de ayrıntılara giderek – ve gene müzikli bir dille – anlatıyor yavaş yavaş yemeği azaltılan hayvanın acı sonunu. Hoca yerine – nerde olursa olsun yoksul kalanlardan olan meslekdaşımız bilginle karşı karşıyız, sevilen hayvan ise bir kedikciktir.

            Alim Adamin Kedisi[2]

Âlimdi, allameydi

İlmi bile anlattı yazdığı bir kitapta,

Fakat neye yarar ki

Kendine hayrı yoksa.

Tam işte o zamanlar

vah topraklar başına!

Şu musibet, ibretlik hal

Çıktı geldi başına.

 

Âlim adamdı, ama hiç bir şeyi

Sevmezdi bu koskoca dünyada

İster dört ayak gezsin

İster uçsun havada:

Benekli kediciği, bir tek oydu müstesna

vah topraklar başına! −

Bir sevme seviyor ki

Tapıyordu adeta.

Sevimli kedinin hali

Farklıydı, tabii ki müstesnaydı,

Sahibiyle bölüşürdü kahvaltıyı,

Uşak üzgün üzgün bakardı,

vah topraklar başına! −

 Yarım ekmek, bir bardak süt

Ahlanırdı olana.

 

Kediyle kahvaltıyı

Bu Allame etse de

Kedinin nevalesi

Uşağın hissesinde.

Pisiğimiz keyf-keka öylece yaşıyordu

vah topraklar başına! −

Ne var ki bu durum halinden, ahvalinden

Pek anlaşılmazdı da.

.

Zavallı benekli kedicik yatak-döşek hep yattı,

Bir sonbahar akşamı

Elini, eteğini çekti dünya nimetlerinden

Merhum” adını aldı,

vah topraklar başına! −

Allame ağlayıp döktü:

Yemeğimi paylaşmıştım onunla

Buna rağmen öldü!”

 ******************

Macar edebiyatında, 18. yüzyılda Erdel’de yeni başlayan kent yaşamına uygun düşen kısa öykü, fıkra türü öne çıkmıştı. (Bu tür, aynı zamanda modern öykünün de öncüsü olacak.) Nagyenyed kentinde yaşayan Kalvinist papazı József Hermányi Dienes Nagyenyed’li Demokritus [Nagyenyedi Demokritus] adlı eserinde, tanık olduğu ya da duyduğu beş yüz kadar ilgi çekici olay anlatıyor, böylelikle 18. yüzyıl Erdel yaşamının canlı bir tablosunu çiziyor. Bu öykücüklerde Nasreddin Hoca’nın şakalarını anımsatan pek çok fıkrayı okumak mümkün. Şimdi 1759’da yayımlanan bu eserden bir öykücüğü aktaralım:

Dés kasabasında sakalı ve bıyığı çıkmayan bir adam yaşarmış. Köse olduğundan utanır, sokağa çıkmak bile pek istemezmiş. Günlerden bir gün kapısını bir büyücü Çingene çalmış. Kapıyı açınca, kadın demiş ki “Ne yazık ki, böyle yakışıklı bir adamın güzel ve sarı bıyığı yok.” İs pazarlığa dökülmüş. İyi bir para karşılığında adama isterse sarı isterse kara bıyık çıkartacağını vaad etmiş. Biraz pazarlıktan sonra iki taraf anlaşmışlar. Çingene kadın adamın tüm giysilerini çıkartmış. Gömleği ve kundurasyla kalan adamı bir taşın üzerine oturtup, kocaman bir fıçıyı da başaşağı tepesinden indirmiş. “Sakın korkma ha!” diye de dışarda kalmış giysilerindeki eski gümüş düğmeleri kumaşıyla birlikte kesmiş. Arada bir fıçının açık deliğinden sesleniyormuş: ”Çenede bir kaşıntı oluyor mu?” Böylelikle sakalının yavaş yavaş uç vereceğini duyurmak istiyormuş kadın. Sonra Çingenece, Macarca ve Romence bir şeyler söyleyerek fıçının üzerine taşları yığmaya devam ediyormuş. Sonunda bir sessizlik, büyücü kadın, sakalsız ve akılsız adamı fıçının dibinde bırakarak gitmiş. Adamcağız, nice çabalardan sonra çıkabilmiş. Olan biteni anlamış ama iş işten geçmiştir.”

Bu fıkranın bir benzerini Hırvat dilindeki Nasreddin Hoca fıkralarında da okuyabiliriz: Porsu rice i sale Nasreddin 103 (Wesselski: Nasreddin, II. 136, 455.), aynı zamanda veriler bütün Balkalarda tanındığını gösteriyor.

Verilere göre bu şaka bütün Balkanlarda tanınıyor ve anlaşıldığına göre bize Çingeneler tanıttı. Edebiyat olarak değil, pratik olarak, köseleri aldatmakla… Bunun Macar edebiyatında en ünlü versiyonu János Arany’ın şiiridir (1854.). Şiirin zavallı kahramanı György Szücs, Arany’ın doğduğu Szalonta köyünde aynı yöntemle soyulmuş:

            Bıyık[3]

Nerde olduğunu bilmem − Bir yerde bir köy vardı,

Orada biri yaşardı − kim mi diyeceksiniz?

Ne bıyığı, ne sakalı, ne de tek bir kılı vardı:

Bunun için köyünde adı

Köse György Szücs kalmıştı,

Başka ad demezlerdi.

Bu onun lakabıydı.

.

Köse György Efendi

Yeri boş diye, bıyıklı olmak için

Her duyduğunu denedi.

Davul tozu, minare gölgesi her merhemi sürderdi.

Hayalinde bıyığı her gece uzuyordu,

Uyanınca bir heves hemencek okşuyordu,

 

György Szücs’ün bıyıksızlığı onun başkalarını da kıskanmasına neden olmaktadır:

Birinde bıyık çıksa,

Bir çocuk fındık kabuğu sürse

Burnunun dibine

Hemen öfkelendi.

Hatta bu yüzden

Tahammül edemezdi

Avludaki kediye.

Melek gibi karıyı bir gün kovdu evinden

Yaşlanıp zavallının bıyığı çıktı diye.

György Szücs’ün köyünün yakınlarına yerleşen Çingenelerin köylülerin zaaflarını öğrenip onları nasıl istismar etteklerini, bu konuda yaşlı liderlerine nasıl bilgi verip ondan akıl aldıklarını şiirinde ifade eden Arany onların durumu şöyle anlatır:

Günlerden bir gün

 (Namı haydutluğa çıkmış) Vlah Çingeneler

Başıboş gezerlerken, köyün kenarında öylece eyleştiler,

.

Kim zengin olmayı ister,

Kolay yoldan para, kimin rüyası?

Bir şey koymadan bir yeren hep almak istiyenler.

Bunları bileceksin. Eger bir şey koymuşsa

Servetini o anda cebellezi edeceksin.

Bütün bunları bilir o yaşlı voyvoda,

Macarları aldatır

Hemencecik kolayca.

Arany, köselikten muzdarip olan György Szücs ile çingene voyvodasını karşılaştırır. Voyvada ona bir banyo suyu hazırlar ve üstünü bir tente ile örterek bıyığının çıkasını beklemesi gerektiğini söyler.

Köse György’ün derdi gözünden kaçmıyordu.

Şöyle bir tıraş etse ne çok para alırdı,

..

György Efendi yalnız.

 Bir Allah’ın kulu yok, ne evde ne avluda.

Verandadan yetiştirir selamı

Bizi, kurnaz voyvoda:

“Nasıl olur efendimiz,

Nasıl beceriyorsunuz böyle bir ince tıraş?

Bıyığın sinekkaydı!

Macar erkeği misiniz?”

Gayri düşünün: György Efendiyi

György onun dediğine uyar, ancak uyandığında evnin soyulmuş olduğunu ve tabii ki bıyığının çıkmadığnı üzüntüyle anlar.

.

Sevinir György bugün yarın bıyık biteceğine,

Sanki kaytan bıyığına yer buldu bile.

…….

“György Efendide kaytan bıyık olacak,

..

Öyle zavallı sanma!”

Çivi üstüne çivi tente sağlamlaşıyor,

Çingeneler yeniden o türküye başlyor:

György Efendinin artık bir bıyığı var,

Zavallıyı kıskanma!”

 

Bu temaşa sürerken para dolu maşrapa eve veda eder,

Etın kızartmış tarafı, jambon ve pastırma

Hemen ardından gider,

Onca çarşaf, çamaşır,

Demir, bakır eşyalar,

Kısacası, ne var ise her şeye „kalk gidelim” ederler.

Tente çakan çekiç şöyle tak tuk ederken

Bizim György duymaz ki eve girdiklerini

* ****

Bütün dünyayı geçip dolaşan fıkralardan „masum” at hırsızı hikayesi Nasreddin Hoca’nın eşeği ile ilgili olarak bilinirken, Macar edebiyat verilerine göre 1792’den bu yana sayısız yerde ortaya çıkmış bulunuyor. Hikâyecik Macaristan’da o kadar tanınmış idi ki 1899’de dönemin mizah dergisi Üstökös’te politikacılarımızdan Dezső Bánffy ile Kálmán Széll’e uyarlanarak politik karikatür haline bile geldi. İstemeden at çalma motivi aslında evrensel fıkra motiflerinden biridir. Eski bir İtalyan komedisinde, mesela Scapin Arlequin’e hırsızlık yapmadığını, niye at üzerine oturmak zorunda kaldığını alnlatıyor. Nasreddin Hoca da, fikranın bir Yunan varyantında önden ısıran, arkadan tekme atan eşeğinden kurtulmak istiyor. (Lajos György, age.)

Bütün Macar varyantlarında  „masum kahraman” rolündeki Çingene, olayı hemen hemen aynı sözlerle anlatıyor. János Arany, komik destanı Nagyida Çingeneleri’nde rol alan Csimaz’ın kurnazlığını  aynı hikaye ile gösterir:

            Dedi, ”… Haddim değil, ben çalmadım, bağışlayın,

            Dar yolda yatıyordu tam da geçtiğim yerde −

            Böyle şaşılası şey görmedim daha önce.

Arkadan geçsem teper; önden geçsem kapacak,

            Hem çabuk, hem de kolay tam üstünden atlamak;

            Tam atlarken sıçradı, ben de sırtına düştüm…

            Beni durdurdunuz ya; işte buna çok şükrüm…”

Nagyida Çingeneleri Arany’ın belki en çok tartışılan eseridir (1851). Kimilere göre harfı harfına algılaması gereken bu hikaye bir tarihi olay bahanesiyle Çingelerin komik tasviridir; kimilerine göre de klasik kahramanlık epopelerinin parodisidir, fakat çağdaşların ve sonraki edebiyat tarihçilerinin görüşüne göre (Arany’ın yorumunca desteklenerek) şair, Macar özgürlük savaşının yenilgiye uğramasının nedenlerini ararken bu eseri ile Macar karakterinin zayıf noktalarını hicveder.

(Şiir çevirileri: Edit Tasnádi Dursun Ayan)

[1] Şiirin tamamı bu kitabın şiirler kısmında yer almaktadır. [edisyon]

[2]     Şiirin tamamı “Alim Adamın Kedisi” adıyla bu kitabın şiirler kısmında yer almaktadır.

[3]     Şiirin tamamı “Bıyık” adıyla bu kitabın şiirler kısmında yer almaktadır.