Macar burger zinciri Zing Burger’in iş geliştirme müdürü Richard Kovacs, “Işıkları kapatıp misafirlerimizi karanlıkta oturtamayız” dedi. Restoranlar ızgaraları gereğinden fazla çalıştırmıyor, depodalarında hareket dedektörleri kullanıyor. Buna rağmen bazı mağazalar yılın başından bu yana elektrik faturalarında yüzde 750 artışla karşı karşıya kaldı..
Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş devam ederken yapılan yaptırımlar sonrası görülmemiş bir enerji kriziyle karşı karşıya kalan Avrupa’da elektrik faturaları yüzde 750 arttı. Fabrikalar üretimlerini azaltırken, restoran ve fırınlar kapılarına kilit vurmaya başladı. Otomotivde ise likidite sıkıntısı büyüyor..
Olimpiyat, Dünya ve Avrupa şampiyonu bulunan milli güreşçi Taha Akgül, Macar Bianka Cekusz ile evlendi. Ankara’da gerçekleşen düğün töreninde Akgül’ün eşi Bianka Cekusz güzelliğiyle herkesi büyüledi.
Olimpiyat, Dünya ve Avrupa şampiyonlukları bulunan milli güreşçi Taha Akgül, Ankara‘da düzenlenen düğünde Macar Bianka Cekusz ile hayatını birleştirdi.
Bu satırları kâğıda dökmeye başladığımda Avrupa Birliği’nin geleceğinde çok önemli etkileri olacak İtalya seçimlerinin resmi olmayan sonuçları ortaya çıkmaya başlamıştı..
Buna göre beklentilere uygun olarak İtalya’da bir sonraki hükümeti Post Faşist “İtalyan’ın Kardeşleri” hareketi önderliğinde kurulan sağ ittifak oluşturacak.
45 yaşındaki Giorgia Melani de İtalya’nın ilk kadın başbakanı olacak.
Melani ilginç bir siyasetçi. Açık konuşuyor, sıradan insanların kafasından geçenleri kısa ve dobra dobra söylüyor, İtalyan seçmeninin nabzına göre şerbet veriyor: En önemli sloganı: “Tanrı, ulus, aile” elbette muhafazakâr İtalyan seçmenlerinden büyük destek buluyor.
“Mültecilere karşı olma”, “LGBT propagandasına son verip normal aileyi destekleme”, “Hristiyan değerler temelinde bir AB” ve “Avrupa ekonomisini zor durumda bırakan Rusya karşıtı yaptırımlara son verilsin” talepleri de Melani’nin değirmenine epey bir su taşıdı.
Aslına bakılırsa radikal sağın İtalya’da iktidara gelmesi hiç de sürpriz değil.
Kısa bir süre önce İsveç’teki seçimlerin sonuçları, o ana kadar Avrupa’daki gelişmeleri yakından izlemeyenler için büyük şaşkınlık yaratmıştı.
İsveç gibi sosyal demokratların on yıllardır iktidarda olduğu bir ülkede, yabancı karşıtlığı bayrağını yükselten partiler, İsveç’teki sosyal adalete ve toleransa dayalı başarılı toplumsal modeli yaratan sosyal demokratları alt etmişlerdi.
Haziran ayında Fransa seçimlerinde Macron’un parlamentoda çoğunluğu nasıl kaybettiği, Le Pen’in başını çektiği radikal sağ hareketin nasıl güçlendiği de hatırlardadır.
Ve Almanya’da sosyal demokratlarla birlikte Hristiyan Demokratların da gerilediğini ve yabancı düşmanı AfD (Almanya İçin Alternatif) hareketinin ülkesel düzeyde palazlandığını unutmayalım.
Uzun lafın kısası, artık Avrupa’da popülist, milliyetçi, yabancı karşıtı, LGBT yanlılarını ötekileştiren, otoriter vaatlerle seçmenlerin karşısına çıkan hareketler çoğunluğun tam desteğini alabiliyorlar.
Artık Avrupa’daki siyasetin bu istikamette değişiğini bir eğilim değil, bir olgu olarak kabul etmek gerekiyor.
Yukarıdaki örnekleri Batı Avrupa’dan, ve Avrupa Birliği içindeki dengelerin değişmesine önemli etkisi olacak büyük ülkelerden seçtik.
Ama aslına bakılırsa bu ülkelerde radikal sağı iktidara taşıyan siyasi felsefenin gerisinde Macaristan lideri Viktor Orban’ın öngörüleri gizli.
On milyon nüfusa, küçük bir ekonomiye, kayda alınmayacak kadar minik bir orduya sahip olan Macaristan, on yılı aşan Orban iktidarı döneminde siyaset dünyasında açtığı yeni kanallarla cüssesini aşan bir model yarattı.
Bu model, Viktor Orban’ın “İlliberal Demokrasi”, Onu eleştiren Avrupa Birliği’nin de “Seçimli Otokrasi” olarak tanımladığı modeldir.
İtalya’da seçimlerin ardından ortaya çıkacak hükümetin icraatını görmek isteyenler, Macaristan’ın son on bir yılında olup bitenlerin çetelesini çıkarsınlar.
İtalya’daki seçimlerden sonra Viktor Orban’ın baş danışmanlarından Balazs Orban’ın Melani’yi ilk kutlayanlar arasında olması ve “Avrupa’da ortak vizyona sahip olduğumuz dostlara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız var” mesajını paylaşması tesadüf değil.
Macar lider Orban, Avrupa’daki bu değişikliklerle birlikte elini büyüttü. Artık hedef Macaristan’da iktidarda kalmak değil, Avrupa Birliği’nde çoğunluk haline gelmek ve düşüncelerini kurumsal olarak da AB’de egemen kılmak.
Ve bu artık gerçekleşmesi mümkün olmayan bir ütopya da değil.
Avrupa’da radikal sağın, hatta kökleri doğrudan Mussolini’ye, Hitler’e kadar uzanan siyasi hareketlerin bu kadar güçlenmesinin gerisinde ne yattığı üzerine çok konuşuldu ve daha çok da konuşulacak.
Temel gerçek şu ki, sol siyaset, giderek alternatif bir toplumsal program üretebilme yeteneğini kaybediyor. Dünyada bugün en çok tartışılan mülteciler, ulusal değerler, gelir dağılımı gibi konularda var olan liberal dünya düzeninin ortaya attığı kısmı programların peşine takılmaktan başka bütünsel bir model üretemiyor.
Macar sanatçı kolektifi IN SITU’nun İstanbul’da gerçekleşen “Tuna Nehri’nin Adalar Bölgesi’nden Sahaya Özgü Sanat” sergisi “Peki ne zaman doğa için hep birlikte mücadele edeceğiz?” sorusunu gündeme getiriyor.
Seray Şahinler –İklim krizinin zirve yaptığı son on yılda bu soruna çare ararken en büyük sorumluluğu sanatçıların üstlendiğini görüyoruz. Çağın belki de en büyük meselesini dert eden sanatçılar; yangınla, depremle, sellerle geçen süreçte antroposene daha çok eğiliyor artık. Solo sergilerin yanı sıra sanatçı inistiyatifi ve kolektifleri de yeni projelerle safları sıklaştırıyor.
Almanya’yı deplasmanda yenen Macaristan Milli Takımı, dünya futbolunun yeni gözdesi…
Fenerbahçe’nin Macar Milli Takımı’ndan kaçırmayı başardığı Attila Szalai değerini şimşek hızıyla artırırken sarı-lacivertlilerin scoutları bizzat Başkan Ali Koç’un talimatıyla bu ülke için araştırmalarını hızlandırdı.
Sadece Macaristan A Milli Takımı’nda değil U-21 ve U-19 milli takımlarında da forma giyen potansiyelli oyuncular için bir rapor hazırlanmasını talep etti.
Bu araştırma kapsamında Fenerbahçe’nin scoutlarının gözüne çarpan ilk isim Belçika’nın Lommel takımında forma giyen Zalan Vancsa oldu. Geçen sezon 16 yaşındayken kendisine Belçika ekibi tarafından 3 milyon euro bonservis ödenen Vancsa için Fenerbahçe scoutları çok ekstra bilgiler paylaştı.
Her şey, hepimizin gözünün önünde olup bitiyor. Macaristan’dan çok daha iyi bir durumda değiliz.
Avrupa Parlamentosu (AP), Macaristan‘ın “demokratik” bir ülke olmadığı ile ilgili bir karar tasarısını kabul etti.
Macaristan’ın yönetim biçimi artık “seçimli otokrasi” olarak kabul ediliyor.
Macaristan, Anayasal sisteminin işleyişi, seçim sistemi, hukukun üstünlüğü, yargının bağımsızlığı, yolsuzluk, cinsel ayrımcılık ve medyanın kısıtlanması konularında AB tarafından eleştiriliyor.
Böylece, Türkiye’de uzunca bir süredir geçerli olan bir yanılgıyı düzeltme olanağına da sahip olmuş bulunuyoruz: AB üyeliği, tek başına demokrasinin ve demokratik hakların garantisi olamıyormuş!
İşte gördüğünüz gibi AB üyesi bir ülke var, AB’nin “ortak değerler sistemine” aykırı ne varsa yapabiliyor, “seçimli otokrasi” ile yönetiliyor.
Bir kez daha ortaya çıkıyor ki asıl olan her ülkenin kendi iç dinamiği.
Kendi ülkende, kendi demokratik kurumlarını güçlendirmediğin, otokratik, teokratik akımları marjinalize edemediğin zaman istediğin kadar AB üyesi ol, durum değişmiyor.
AP’nin bu kararı, adını bir türlü tam olarak koyamadığımız Erdoğan rejimine de bir tür “isim babalığı” yapıyor: Seçimli otokrasi!
Macaristan’a yöneltilen, yukarıda saydığım eleştirilerin birebir aynısını Türkiye için de yapmak mümkün.
Anayasa uzunca bir süredir uygulanmıyor. Meşruiyetini Anayasa’dan alan yürütme ve yargı sanki Anayasa yokmuş gibi davranıyor.
Anayasa’nın garanti altına aldığı özgürlükler kullanılamadığı gibi, Anayasa Mahkemesi kararlarına uymamak gibi tutumlar artık sıradan uygulamalar haline gelmiş durumda.
Hukukun üstünlüğü diye bir mefhuma da artık çok uzağız.
Yargı bağımsız değil, rejimin beğenmediği kararları veren hakimlerin hiçbir güvenceleri yok.
Yargılamalar sürerken mahkeme heyetleri değişebiliyor, daha önce beraat etmiş kişiler, aynı suçtan bir kez daha yargılanarak mahkûm edilebiliyor.
“Hâkim gözetimindeki serbest seçimlerin”, Seçim Kanunu’nda yapılan değişikliklerden sonraki akıbetinin ne olacağını önümüzdeki seçimde izleyeceğiz.
Yolsuzluk, medya üzerindeki baskılar ve İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme kararıyla zirvesine çıkan cinsiyet ayrımcılığı üzerine de çok söz söylememe gerek yok.
Her şey, hepimizin gözünün önünde olup bitiyor.
Bu konularda Macaristan’dan çok daha iyi bir durumda değiliz.
Onun için Türkiye’nin bugünkü yönetim biçimini de “seçimli otokrasi” olarak tanımlayabiliriz.
O seçimi doğru dürüst yapabileceğimiz her ne kadar şu an için meçhul olsa da!
“Cari fazla” mı dediniz?
“Türkiye Baş Ekonomisti” Recep Tayyip Erdoğan, New York’ta iş insanlarına Türkiye Ekonomi Modeli’ni anlattı.
Erdoğan, bu modelin yatırım, istihdam, üretim, ihracat, cari fazla yoluyla ülkeyi büyütme üzerine kurulduğunu söyledi.
Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilere de değindi.
“Amerika’dan Türkiye’ye yönelik doğrudan yatırımlar 14,1 milyar dolara ulaştı” dedi.
Bu sözlerini okuyunca “demek ki” diye düşündüm, “Türkiye ekonomisini batırmak için operasyon çeken dış güçlerden biri ABD değilmiş.“
Biliyorsunuz, Baş Ekonomist Erdoğan’ın ülkemizi uçurmasının önündeki en büyük engellerden biri “dış güçler”.
ABD’ye kadar gidip, orada kimseye bu nedenle posta koymadığına ve tam tersine adamlara bir de yemek ısmarladığına göre “dış güçler” arasında ABD yok sanırım.
Ancak Erdoğan’ın “cari fazla yoluyla büyüyoruz” demesi, etkilemeye çalıştığı iş insanları nezdinde nasıl bir etki yarattı bilmiyorum.
Karınlarını tutarak kahkaha atmadıklarına göre nazik insanlarmış diye düşünebiliriz.
Bıyık altından gülmüş olabilirler tabii.
Türkiye ekonomisi ile ilgili fikri olan herkesin bildiği gibi Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri cari açık vermesi ve bunun borç yoluyla finanse ediliyor olması.
Merkez Bankası’nın yayınladığı rakamlara göre geçtiğimiz Haziran ayında cari açık 3 milyar 460 milyon dolar oldu.
Böylece yılın ilk 6 ayındaki açık 32 milyar 700 milyon doları buldu.
Erdoğan, kendisini iktisatçı zannederek, “Nass var” prensibiyle ekonomiye müdahale ettiğinde, yandaş medyada ihracatın artacağı ve cari fazla verilebileceği hayali kurulmuştu.
Ancak değişen bir şey olmadı, cari açıktaki artış daha da hızlandı.
Yanındaki danışmanları böyle bir şeyi söylemeye cesaret edecek çapta değiller ama ben buradan kendisini uyarayım:
O tür yemeklere davet edilenler, domates – patates zamlarını Bey Kemal’in yaptığını zanneden bidon kafalılardan değiller.
Bu tür sözleri yurtta düzenleyeceğiniz mitinglere saklayın, oralarda böyle uyduruk açıklamalarla mahcup olmayın.
Ne de olsa Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ediyorsunuz, aklınızdan çıkarmayın.
Mübarek Cuma Soruları – 44
Üç haftalık bir aradan sonra sorularımı bir kez daha hatırlatayım.
Bu soruları bir yıldan fazla bir zamandır soruyorum bakalım iktidar değişmeden bir yanıt alabilmemiz mümkün olacak mı?
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, bir politikacının mafyadan maaş aldığını açıkladı.
Sonradan anladık ki bu kişi AKP’li bir politikacı imiş.
Bu adamın kim olduğunu bilip, ismini açıklamamak “soylu” bir davranış sayılmaz diye düşünüyorum.
Üstelik bu kişinin kim olduğunu bilen bir de savcı var, elindeki dosyayı işleme koymuyor bir türlü.
Bu AKP’li politikacı kim?
Kendisine gazeteci süsü veren birisi, iş adamı Sezgin Baran Korkmaz’dan (SBK), İçişleri Bakanı Soylu’ya verilmek üzere 10 milyon Euro istedi.
Böyle bir paraya ortak olmak da “soylu” bir davranış sayılır mı?
SBK, avanta alabilmek için “kendisine operasyon çekilirken bazı adamlarının içeride rehin tutulduğunu” da söylüyor.
SBK’nın adamlarını rehin tutan güvenlik görevlilerinin cebinde Ayetü’l Kürsi var mıydı acaba? Abdest durumları neydi?
Adalet Bakanı Yardımcısı yapılan bir savcı ile bir hâkim, olmayan bir MASAK raporunu gerekçe göstererek, Sezgin Baran Korkmaz’ın mal varlığı üzerindeki tedbiri bir an için kaldırdılar.
Böylece 150 milyon dolarlık mal bu sayede uçup gidiverdi.
Savcı ve hâkim bu işi yukarıdan gelen bir emirle mi yaptılar, doğrudan doğruya rüşvet mi aldılar?
Bu eylemlerini “soylu bir eylem” olarak tasnif edebilir miyiz?
Bu soruları yanıtlayan soylu, yanıtlamayan soysuzdur gibi bir şey söylemeyeceğim.
Önce yanıtları alalım, sonra bu yanıtlara bakıp soy – sop bahsine gireriz.
A weboldalon cookie-kat használunk, amik segítenek minket a lehető legjobb szolgáltatások nyújtásában. Weboldalunk további használatával jóváhagyja, hogy cookie-kat használjunk.