“Bozulmaz bir hazine”: Tarık Demirkan, Tarihi Konağın Gizemi

Günümüzde, biri eline bir kitap alıp, gözlüklerini burnunun üzerine oturtarak, keyifle okumaya başladığında, giderek daha az insanın ayrıcalığı olarak görülen bir aktiviteyle meşgul olmanın ne kadar demode kaldığının tamamen farkındadır. Eğer bu kitap bir roman ise, okuyucu belirli bir kibre de kapılabilir: kitap sayfalarını tek tek eski moda usulde çevirerek, görünmez bir elitin üyesi olur. Ve hele eğer bu roman bir gençlik romanı ise, okurun bu işi daha bir dikkatlice yapması da tavsiye olunur: kimse görmemeli bunu, çünkü demode olan onun aktivitesi değil, kendisidir. Sonuçta, gençlik romanı kime yönelik olmalı? Gençlere, öyle değil mi?  Geleneksel anlamda iyi bir gençlik romanı eğlendirir ve eğitir: zamanı doldurur ve geliştirir. Hepimiz okulda zorunlu kılınan bu tür kitaplarımızı hatırlıyoruz: büyüleyici bir olay örgüsü, sevilmeye veya sevilmemeye uygun özdeşleşleşilen karakterler, hayal gücünü harekete geçiren bir ortam ve örnek insan erdemleriyle, ömür boyu sürecek bir deneyim sunabilirler. Artık belimiz bükülmüş de olsa, çocukluğumuzda okuduğumuz kitapların her bir karakterini canlı bir şekilde hatırlıyoruz – belki de yıllar sonra, gençken tanıştıkları ve çok sevdikleri romanları yeniden okuyanlar da vardır. Ancak, insanın emeklilik yıllarında gençler için yazılmış bir romanı okuması daha nadirdir: Eleştirel mesafe kaçınılmaz olarak büyür, ancak özellikle şüphe artar: Yazarlarımız yeni nesillere hala bizim çocukluğumuzdaki gibi bir deneyim sunabiliyor mu? Klasik düzyazı yapısı, karakter tasviri, olay örgüsü gelişimi, incelikli kelime dağarcığı, anlatım tarafsızlığı, hafif üslup, nazik mizah hala yaşıyor mu? İşte ben de Tarık Demirkan’ın Tarihi Konağın Gizemi’ni bu tür şüpheler içinde okumaya başladım.

Çeşitli olay örgüsü ve nefes kesen bölümleriyle romanın dokusu, en çok da 1970’lerin popüler televizyon gençlik dizisi Eski Madenin Sırrı’nın gerilimini hatırlattı bana. Her bölüm otobüste, ders aralarında, bir kafede veya bekleme salonunda okunabilir. İyi bir diziye yakışır şekilde, çoğu bölüm gerilimi devam ettiren bir sürpriz sonla bitiyor. Okuyucu tuzağa düşüyor ve “bir bölüm daha” heyecanına kapılıyor; bunun sonucunda da -tıpkı tv izleyicilerin dizi bölümlerini üçer üçer izlemesi gibi- romanı yarım günde bitiriyor. Televizyon dizisinden bahsetmem tesadüf değil: kitaptaki beş ila altı sayfalık her bölüm, yirmi dakikalık bölümler halinde ekrana uyarlanabilir,  sürprizlerle, az sayıda karakterle ve çekim için mükemmel bir mekânla canlandırılabilir; tek gereken bir yapımcı. Ancak sadece mekanlar değil, olay örgüsü de okuyucunun ekranda gördüklerini hayal etmesi için yeterince sürpriz sunuyor; bu da hedef kitle olan gençlerin romandaki karakterlerin ruhsal ve duygusal dünyasıyla, sevinçleri ve korkularıyla daha kolay empati kurmasını sağlıyor. Karşımızda, kurguyu kontrol altında tutan ve olayları pratik deneyimine dayalı bir istikamete yönlendiren, bilgili bir yazar var. Ancak, bölümler ilerledikçe, sadece eğlenceli ve zaman dolduran bir edebi eseri okumadığımızı, bu hikâyenin kesinlikle sadece gençler için olmadığını, burada bir yetişkinin yetişkin bir okuyucuya hitap ettiğini gösteren giderek daha fazla işaret ortaya çıkıyor.

Bunun ilk işareti, ana karakter olan ikiz kardeşlerdir. Bahsi geçen Eski Maden’i, kanguru ikizlerini ve diyalogları ne kadar renklendirdiklerini, çeşitlendirdiklerini ve eğlendirdiklerini hatırlayan var mı? Neden tek bir ana karakter yeterli değil? Cevap kolay: Hazinenin araştırılması sırasında, ikiz kızların farklı karakterleri (biri beynin sağ, diğeri sol yarım küresi: burada mantık, gerçeklik, akıl, eleştirel bakış açısı, metodik yaklaşım; orada müzikalite, fantezi, sezgi, tanımlayıcı bakış açısı) işbirliği yaparak ve birlikte çalışarak, başka türlü çözülemeyen ve yüzyıllardır çözülememiş olan gizemin kökenine inebiliyorlar. Romanı sıradan macera öyküleri dünyasından ayıran diğer işaret ise olay örgüsünün bazı unsurlarıdır. Sualtı girişli bir mağara, bir yüzük, bir hazine, bir labirent – ​​bunların hepsi, eski mit ve masal dünyasının vazgeçilmez unsurlarıdır; kültürlerarası bir topos, Jungcu terimlerle bir arketip; her insanın ruhunun derinliklerinde gizlenen, çoğu zaman fark edilmeyen, dile getirilmeyen ve dolayısıyla işlenmeyen, yaşamımızın yönünü, kararlarımızın kalitesini, zevklerimizi ve düşünme biçimimizi önemli ölçüde etkileyen unsurlardır.

“Hazine” özellikle güçlü bir arketipsel semboldür çünkü neredeyse her kültürde bilinçaltının derinliklerindeki aynı olguya işaret eder: yalnızca riskli sınamalar yoluyla erişilebilen gizli değerdir söz konusu olan. Bir sembol olarak, sadece maddi, somut bir değer değil, bozulmaz zenginlik, gizli, bilinemez bir değer merkezi, ebedi hayatın ve yok edilemez mutluluğun ilahi armağanı, hayatla birlikte gelen ve ontolojik olarak onunla ilişkili olan acıların karşılığı ve daha geniş bir yorumla, öz-bilginin ödülüdür: nihayetinde, cennet mutluluğunun somutlaşmış halidir: “Hazineniz nerede ise, yüreğiniz de orada olacaktır,” der İncil. Kur’an da dünyevi ve ilahi hazine arasında ayrım yapar: ilki zararlıdır, yıkıma götürür, ikincisi ise cennet mükemmelliğinin sembolüdür. Bir arketip olarak hazine, kişiliğin merkezi, potansiyeli, ruhsal kimliği, derin benlikte bulunan ve yaşam yolculuğu boyunca gerçekleştirilen bireyselleşmedir. Dolayısıyla, hazineye giden yol her zaman bir iniş olup, tamamlanması insanüstü bir mücadele, Odysseanvari bir keşif gerektirir. Romanda Homeros’un destanından birkaç satır, hazineyi bulmada kilit bir rol oynar. Hazinenin koruyucusu olan ejderha mitolojisi, tarihi eser kaçakçılarında somutlaşır: onlarla inatla yüzleşmek, masallarda kahramanın önüne çıkan zorlukları hatırlatır. Bu kesinlikle sadece çocuklar için bir mesaj değildir: eğer bir insan, hazine avcılığını bir yaşam görevi olarak gerçekleştirmeyi planlıyorsa, bu iş kolay olmayacaktır, çok ciddi bir hazırlık gerektirir.

Mağara, aynı derin anlamın (ve kelimenin tam anlamıyla: Jungcu anlamda derin benliğe atıfta bulunan) sembolüdür; gizlenme, içe kapanma, köken, sığınak, sınama veya başlatma alanı, bilinçaltının derinliğinin, öz bilgiye inişin sembolüdür. Bu anlamda, tarihi konak tam olarak mağaraya giden yolun gizemidir: hazine, aşağıya doğru kazarak değil, Delphi mesajını –kendini tanı– yaşam amacı olarak belirleyen her gelişmiş zekâ tarafından içeriye doğru aranmalıdır. Işık, mağaranın derinliklerine bile nüfuz eder ve hatta onu tüm parlaklığıyla doldurur; onu aramak en soylu insan erdemlerini gerektirir: cesaret, ihtiyat, hayal gücü, mantık, sezgi, inatçılık, kararlı azim. Bugün, hayatlarının amacını, anlamını, huzurunu ve mutluluğunu arayan, körü körüne dolaşan gençlerimize bundan daha uygun mesaj göndermeli miyiz ve gönderebilir miyiz?

Hikâyede yer alan yüzük, belirli bir nesnenin hem kültürel bir sembol hem de arketipsel bir biçim olduğu durumun daha da açık bir örneğidir. Anlamı, dairenin şeklinden kaynaklanır: birlik, bütünlük, başlangıcı ve sonu olmayan sonsuzluk, eski çağlardan beri mitolojik ve kurgusal hikâyelerin anahtarı olan döngüsel düzenin tezahürü – bu durumda kelimenin tam anlamıyla,- çünkü çocuklar sonunda gizli hazinelere, efsanevi Amastris tapınağına götüren gizemi ortaya çıkardığı için yüzüğe teşekkür edebilirler. Ateşli ve ısrarlı arayış sonuç verir: eğer içerde ararsanız, aradığınızdan çok daha fazla hazine bulacaksınız ve ödül başarı, popülerlik veya dışsal zenginlik değil, ruhun huzuru ve tatminidir.

İkiz kızların olay yerine gelişi bize büyülü bir tablo sunar. Konakta, korkunç gizemler, geçmişin tehditkar gölgeleri – dışarıda, parıldayan, titreşen güneş ışığı, altın renginde süzülen berrak hava, dalgaların şırıltısı. Geleneksel olarak kıyı, Kozmos ve Kaos’un sınır bölgesinin, kahramanca sınamaların yaşandığı bir yerin, psikolojik açıdan ise bilinç ve bilinçaltının sınır bölgesinin, olgunlaşmış bir insanın geçmeye davet edildiği kozmik bir eşiğin sembolüdür. Kıyıda, ilkel unsurlar: ateş-toprak-hava-su, birlikte ve aynı anda güçleriyle, varlıklarının zenginliğiyle, etkileyici ve göz alıcı manzaralarıyla bizi büyüler – işte eski, harap konak tam da burada saklanıyor. Zeynep Nine temel noktayı şöyle ifade ediyor: “Dünya ekseninden çıktı” ve okur bunu ciddiye almalı. Giderek daha hızlı değişen, belki de yeni bir çağa, döngüsel bir düzenin dönüm noktasına giren dünyamızda, gençlerin dilini giderek daha az anlıyoruz. Ortak bir dil bulmak için, ortak, kültürler üstü insan sembollerimizi aktarabilmek adına, mitler, masallar, halk öyküleri, öyküler ve efsaneler dünyasına uzanmalıyız. Bu bilginin koruyucusu tarihi bir konaktır ve yazar, bu konağın sırrını açığa çıkararak okuyucularını bu ölümsüz hazineye götürüyor.

József Weber

Tarihi Konağın Gizemi

(Ódon villa rejtelye, Magyar Napló Kiadó, 2025 , Macarcaya çeviren Pál Laura)

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here