Tuna Nehri üzerinde, Orta Avrupa kültürünün peşinde: Macarlar bizi seviyor, bizler de onları…

Tuna Nehri’nden Budapeşte’ye; Türkleri seven bir halk, rüya bir kent…

Yılbaşına Viyana’da girdik. Tek başına Viyana’da değil. Tuna nehri üzerinde bir haftalık bir gemi yolculuğunun parçası olarak…

Böyle bir geziyi, yani bir nehrin üzerinde gemiyle giderek bir ülkeyi, bir coğrafyayı tanıma serüvenini yıllar önce Rusya’yı Volga boyunca kateden bir gemide yapmıştık. Bu kez, Zeugma Turizm ve Mutfak Dostları Derneği’nin (MDD) girişimiyle düzenlenen bir yolculuğa çıktık. Ve sanırımı çok da iyi ettik.

Avrupa’nın nehirleri aslında bizim yaptığımız türden özel yolculuklara çok açık. Tuna’dan sonra Ren, Elbe, Mosel, Main, Dinyeper, Dinyester, Po gibi nehirlerde de geziler yapılıyormuş. Kimi çok uzun nehirlerse sadece Rusya’nın içinde kalıyor. Volga’nın dışında Don, Olea, Belaya gibi. Onlarda ne yapılıp yapılmadığını pek bilmiyorum.

Ama Avrupa suları buna çok açık. En çok da Tuna ve Ren. Bu geziler için özel gemiler yapılmış.  Okyanuslara açılan gemiler kadar büyük ve yüksek değil elbette. Ama görece tevazuları içinde öylesine konforlu ki… Bizim bindiğimiz Robert Burns gemisi bunlardan biriydi. Çok ünlü bir İskoç şairine adanmış: 1759 – 1796 arasında yaşaşan Robert Burns. Rehberimiz Erdinç Canberk Avrupa’da bu tür turizme adanmış 550 kadar gemi olduğunu söylüyor. Ayrıca ticarete yönelik sayısız mavna varmış.

Ve böylece Tuna’yı keşfediyoruz. Unuttuğumuz eşsiz ozan Hasan Mutlucan’ın türküsünü hatırlamanın tam zamanı:

Hasan Mutlucan’ın türküsü

Tuna Nehri akmam diyor
Kenarımı yıkmam diyor
Ünü büyük Osman Paşa
Pilevne’den çıkmam diyor.
Düşman Tuna’yı atladı
Karakolları yokladı
Osman Paşa’nın kolundan
Beş bin top birden patladı

Kılıncımı vurdum taşa
Taş yarıldı baştan başa
Ünü büyük Osman Paşa
Askerinle binler yaşa

Evet, Tuna nehri bizim tarihimizde de önemli rol oynamış bir dev nehir. Avrupa’nın Volga’dan sonraki ikinci büyük nehri: 2 bin 850 kilometre uzunluğuyla… Danimarka’da doğup on ülkeyi aşarak Romanya’da Karadeniz’e dökülüyor. Bu ülkeler arasında Almanya, Avusturya, Slovakya, Macaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Bulgaristan, Moldova ve Ukrayna da var.

Budapeşte’yi görmek

Doğrusu bizi en çok çeken Macaristan’dı. Çünkü Avrupa’da görmediğimiz hemen tek ülke, Budapeşte ise ziyaret edemediğimiz hemen tek büyük şehirdi.

Ve buradan direkt Budapeşte’ye uçuyoruz: gece yarısı 4’te uyanıp ‘dünyanın en büyük havaalanı’na gitmekle başlayan bir serüvende (ki o ayrı bir konu), uykulu gözlerle ziyaret ettiğimiz ilk yer orası oldu.

Ama fark etmedi. Bu kenti öylesine sevdik, öylesine hayran kaldık ki… O günün ve genelde uzun yürüyüşlere dayanan tüm gezinin verdiği büyük yorgunluğa karşın, bu seyahat bir şölendi. Budapeşte ise pastanın kreması. İlber Ortaylı’nın bir kitabında dediği gibi “Budapeşte müzeleri ve kafeleriyle insanın ruhunu tazeleyen eski bir dünya“.

Mohaç’tan beteri olabilir mi?

Tuna’nın İncisi lafını gerçek biçimde hak eden Budapeşte, bir zamanlar Buda, Peşte ve Obuda adını taşıyan üç ayrı yerleşimin 1873 yılında birleşmesiyle oluşmuş. Burada daha önce bir Roma kenti varmış. Sonra Asya’dan gelen Magyarlar (Macarlar) yerleşmiş. 93 bin kilometre karelik ve üç saatte katedilebilen Macaristan’ın başkenti olan kent, iki milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın on büyük şehri arasında.

Elbette tarihi çok karmaşık. Benim alanım değil, ama çok özetle Magyarların Hun kökenli olduğu tezi var. Zaten ülkenin Avrupa dillerinde Hungary olması bu ilişkiye işaret etmiyor mu? Bilinen yedi Hun boyundan biri ve Attila’nın soydaşı olabilirler!..

890’larda ilk kez birleşmişler. 10. yüzyılda ise Hıristiyanlığı kabul etmişler. 1240’larda Moğol istilasına direnmiş ve başkent Buda’yı tepedeki ünlü Estergon kalesine taşımışlar.

Türkler ise 1526’daki Mohaç savaşıyla buraya gelip yerleşmiş: Kanuni’nin kazandığı, iki saatte bitmesiyle ‘tarihin en kısa savaşı’ ünvanını alan bir zafer. Ve o günden beri halkın diline yerleşmiş bir deyim var, üzüntülü birine söylenen: “Üzülme, bu Mohaç’tan beter olabilir mi?!”

Türkleri seven bir halk

Daha sonra, yani 1670’lerde Orta Avrupa’da Osmanlı egemenliği bitiyor. Türkler Viyana kuşatmalarıyla bunu yeniden kazanmak isteseler de başaramıyorlar. Avrupa’da hiçbir dil grubuna girmeyen özgür ve özgün dilleri, kültürleri ve cesaretleriyle, Macarlar bağımsızlıklarını koruyorlar. Ve 1867’de Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na katılıyorlar. 1918’e dek sürecek olan bir beraberlik…

Sonrasında yine hep kargaşa… İki büyük dünya savaşı… İkincisinde önemli Yahudi azınlıklarından on binlercesi toplama kamplarında can veriyor. Savaştan sonra gelen Rus istilası… Ve 1956’da komünizme karşı başlayan isyan, bunu bastıran Rus tankları… Yıllar sonra, ancak komünizmin gerçek çöküşünden sonra, yani 1990’da yeniden kavuştukları özgürlük…

Ama Macarlar bizi gerçekten seviyorlar. Belki tüm Avrupa’da en çok sevenler… Öylesine ki 20. yüzyılın başlarının ünlü şairi Attila Jozef tam bir Türk hayranı olarak biliniyor. Ve örneğin 2005 yılındaki 100. doğum yılı bizde  bile anılıyor. Rehberimiz bize 2010’dan beri başkan olan Viktor Orban’ın hep bizi tuttuğunu, bunu son Suriye olaylarında da gösterdiğini söylüyor.  

Macarların paraları bile hâlâ Macar forinti. Euro’ya geçmeyen sayılı birkaç ülkeden biri. Ve dillerine öyle sadık ki, tüm dillerde aynı olan kimi kavramları bile, hâlâ bize çözülmez gelen kendi sözcükleriyle anlatıyorlar: metro için rendosek, polis için földatti diyerek!..

Bir İzmirli, üstelik Karşıyakalı ile tanışmak…

Ve Budapeşte… Sonunda görebildiğimiz o görkemli, benzersiz, rakipsiz Avrupa başkenti. Önce Kahramanlar Meydanı’na gidiyoruz: 1896’da ülkenin 10. kuruluş yılı için gerçekleştirilmiş görkemli meydan. Her yerde geniş parklar, zarif köprüler…

Sonra Londra’nın ünlü parlamentosunu örnek alarak yapılmış Parlamento binası. Ülkenin medar-ı iftiharı. Hem anlamı, hem mimarisiyle… St. Matthias kilisesi… Budapeşte Sarayı… Kenti boylu boyunca kateden 2300 metrelik Andrass bulvarı. Üzerinde irili ufaklı birçok meydan, açık lokantalar, dükkanlar ve pazarlar bulunan çok canlı bir yer. Ortalığın turist kaynadığını da söylemek gerek…

Bunlardan birinin önünde bir Türk bayrağı var. Hep mi var, yoksa bu mevsimde gelen Türkler için mi koydular, bilemiyorum. Ama sonra dükkanın içinde de koca bir KARŞIYAKA levhası görmez miyim?

Dükkanın önünde resmini çektiğim Esin hanımla konuşuyorum. Gerçekten İzmirli, hatta Karşıyakalıymış. Yıllar önce buraya göç etmiş. Ve halinden memnun gözüküyor. Biraz sonra bir de Kemal Atatürk’lü yolu görünce şuna inanıyorum: Bu insanlar bizi seviyor: Török deseler de… Ve bu sevgi karşılıksız değil!..

Estergon kalesi be aman aman

Ünlü  Gerbeaud Café’de biraz dinleniyoruz. Ve sonra Estergon’a çıkıyoruz. Estergon Bazilikası görmeye değer bir mabet. Her şeyiyle: mimarisi, freskleri ve mozaikleri, ışıkları ve atmosferiyle… Sonra şimdi müze olan eski kaleyi geziyoruz: Kanuni’nin 1543’te fethettiği, sonradan birçok kez el değiştiren ve Türkülere konu olan o efsane yapı; Ki bizdeki ünlü türküsü şöyle başlar:

Estergon kalesi subaşı durak      
Kemirir gönlümü bir sinsi firak      
Gönül yar peşinde yar ondan ırak      
Akma Tuna akma, ben bir dertliyim      
Yar peşinde koşan kara bahtlıyım
.

Devamı


hun_1ado

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here